Kategori: Sağlık

  • Domuz Gribinin 8 Belirtisine Dikkat!

    Geçtiğimiz yıllarda dünyada küresel çapta bir salgına neden olan domuz gribi son dönemlerde de yaygın olarak görülüyor. Influenza A virüsünün H1N1 alt grubu nedeni ile oluşan, belirtileri diğer grip türleri ve Covid- 19 ile karışan domuz gribi konusunda dikkatli olunması, kişisel önlemlerin alınması önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Yusuf Emre Uzun, domuz gribi ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

    Domuz gribi vakaları gün geçtikçe artıyor

    Grip, influenza adıyla bilinen virüsler nedeniyle oluşan yüksek ateş, şiddetli kas ve eklem ağrıları, kuru öksürük gibi belirtilerle ortaya çıkan bir enfeksiyon hastalığıdır. İnfluenza virüsleri ‘Orthomiyxoviridae’ ailesinin bir üyesidir. Antijenik yapılarına göre tiplere (İnfluenza A, B, C, D) ve dış zarfta bulunan proteinlerine -hemaglutinin (H) ve nöraminidaz (N)- göre alt gruplara (H1N1, H3N2 gibi) ayrılırlar. İnfluenza A ve B virüsleri insanlarda hastalık yapabilmektedir. (İnfluenza A insan, domuz, at, kanatlı hayvanlar, İnfluenza B sadece insanlar) İnfluenza A virüsünün önemli bir özelliği farklı türlere ait alt grupların, birbirinden genetik materyal alışverişine açık ve bu şekilde farklı bir virüsün oluşmasına da son derece elverişli olmasıdır. Bu durum virüsün, yeni enfeksiyonlar oluşturmasına, epidemilere ve pandemilere neden olmasına yol açar. İlk olarak 2009 yılında Meksika’da tanımlanan “domuz gribi” ise influenza A virüsünün H1N1 alt grubu nedeni ile oluşur. H1N1 2009-2010 yıllarında küresel çapta salgına sebep olmuştur.

    Bu belirtilere dikkat edin

    Domuz gribi belirtileri diğer yaygın grip türleriyle aynıdır. Domuz gribi semptomları özellikle Covid-19 semptomlarına da benzerlik gösterebilir ve bu iki hastalık kolaylıkla karıştırılabilir. Özellikle altta yatan sağlık sorunları ve hastalıkları bulunanlar daha yüksek risk altındadır. Akciğer enfeksiyonu (pnömoni) ve solunum yetmezliği yaşamı tehdit edebilir. Uzun süreli ve dirençli ateş, genel durum bozukluğu, solunum sıkıntısı, bilinç bulanıklığı gibi bulguların varlığında mutlaka doktora başvurulmalıdır.

    Domuz gribinin başlıca belirtileri şöyle sıralanmaktadır:

    1. Ateş,

    2. Öksürük,

    3. Boğaz ağrısı,

    4. Kas-eklem ağrısı,

    5. Baş ağrısı,

    6. Üşüme, titreme

    7. Yorgunluk hissi

    8. İshal, mide bulantısı ve kusma (nadir)

    Testinizi yaptırın

    Grip ya da domuz gribi olduğu düşünülen hastalarda uygun testler yapıldığında, hastalığın tanısı konulabilir. İnfluenza tanısı için çeşitli laboratuvar test yöntemleri kullanılabilir. Bu testler şöyle sıralanmaktadır:

    • Nükleik asit amplifikasyon testleri (RT-PCR)

    • Hızlı antijen testleri

    • Kültür – virüs izolasyonu

    • Serolojik tanı (antikor testleri)

    • ELISA

    Günlük pratikte güvenilir ve hızlı sonuç vermeleri nedeniyle en sık kullanılan yöntemler PCR ve hızlı antijen testleridir. Bu testler için en ideal örnek nazofarengeal sürüntü örneği olup, burundan ve boğazın içinden bir pamuklu çubuk ile örnek alınarak elde edilir.

    Hızlı antijen testleri ile İnfluenza A ve İnfluenza B varlığı tespit edilebilir iken, PCR testi ile alt grup (H1N1-domuz gribi) analizleri yapılabilmektedir.

    Risk grubundaysanız dikkat!

    Domuz gribi, herhangi bir tedavi uygulanmaksızın kendiliğinden iyileşebilir. Ancak risk grubundaki kişilerde, mutlaka domuz gribi tedavi edilmelidir. Risk grubundaki kişiler şöyle sıralanmaktadır:

    • Hamileler

    • 6-59 ay arası çocuklar ile 50 yaş üstü yetişkinler

    • Kronik hastalığı olanlar: Astım dahil kronik akciğer hastalığı, diyabet, metabolik hastalıklar, kalp hastalığı, kronik karaciğer, kronik böbrek hastalığı, nörolojik hastalıkları olanlar

    • Bağışıklığı baskılanmış hastalar

    • Obezite hastası kişiler

    • Sağlık çalışanları

    • Özellikle 6 aydan küçük çocuklarla temasta bulunanlar

    • 5 yaş altı ve 50 yaş üstü kişilerin ev temaslıları ve bakım verenler

     Aşılanma önemli

    Her yıl yenilenen mevsimsel grip aşıları, H1N1 (domuz gribi aşısı) ve H3N2 gibi o yılki grip mevsiminde en yaygın olması beklenen üç veya dört grip virüsüne karşı koruma sağlar. Bu nedenle grip aşısının her yıl Ekim ayında yaptırılması gerekmektedir. Ancak risk grubundaki kişiler, daha önce yaptırmadılarsa, Şubat ayına kadar aşıyı yaptırabilirler. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) 6 aydan büyük herkes için yıllık grip aşısı yapılmasını önermektedir. Domuz gribinin tedavisinde istirahat ve destek tedavilerinin yanı sıra influenza virüsünde etkili antiviral ilaçlar kullanılabilir. İnfluenza ile ilişkili ateş, baş ağrısı ve miyalji (kas ağrısı) gibi semptomları tedavi etmek için parasetamol veya nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar kullanılabilir.

    Korunmak için bu önlemleri mutlaka alın 

    Grip (influenza) virüsü damlacık yoluyla bulaşır. Öksürüp hapşıran kişi, virüs içeren çok sayıda damlacığı etrafa yayar. Bu damlacıkların ağız, burun ya da gözlerimize ulaşması ile hastalık bulaşır. Bu nedenle gripli bir kişi virüsü etrafa yaymamak için öksürüp hapşırırken ağzını bir mendille, mendil bulamıyorsa kolları ile kapatmalıdır. Ellere hapşırmak en tehlikeli olanıdır. Ellere bulaşan virüs buradan dokunulan her yere yayılır. Gripli kişi sık sık ellerini yıkamalıdır. Su ve sabun bulunamadığı durumda el antiseptikleri ile eller ovalanarak da temizlik sağlanabilir. Domuz gribinin bulaşması mevsimsel griple aynıdır, ancak H1N1 yani domuz gribi domuz eti yenildiği için bulaşmaz. Gribin toplumda yayılmaması için, virüsün en çok saçıldığı hastalığın ilk günlerinde, okula, işe gidilmeyip evde istirahat edilmelidir. Ev halkını korumak için eller sık sık yıkanmalı, oda havalandırılmalıdır. Özellikle yakınında hastalığın ağır seyretme riski olan kişiler varsa hasta kişinin maske takması yararlı olacaktır. Maske, ağız ve burunu tam kapamalı, ıslandığında değiştirilip eller yıkanmalıdır.

  • Covid Varyantı XBB.1.5 Hakkında Bilinmesi Gerekenler

    COVİD VARYANTI XBB.1.5 HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

    Dünyayı yaklaşık 3 yıldır etkisi altına alan Covid 19 pandemisi, Omicron’un yeni varyantının ortaya çıkması nedeniyle yeniden gündemde…  Omicron’un bir alt varyantı olarak kabul edilen XBB.1.5 özellikle ABD’de hızla yayılarak endişe ve paniğe neden oluyor. Yeni varyantın bulaş hızı artış gösterse de aşılar, hastalığın ağır seyretmesini engellemede önemli bir rol üstleniyor.

    Memorial Bahçelievler Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Funda Timurkaynak, XBB.1.5 varyantı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

    Hızlı bulaşan varyant 

    İlk kez Kasım 2021’de tanımlanan Omicron varyantı son 1 yıl içerisinde baskın hale gelmiştir. Baskın varyantı 1-2 ay gibi kısa süre içerisinde, Omicronun alt soyları olan BA2, BA4, BA5 gibi değişik altsoylar ile görmeye başladık. Virüsün yapısı gereği subvaryant dediğimiz ufak tefek genetik değişikler yaparak daha hızlı bulaşır hale gelen yeni subvaryantlarıyla karşılaşmaktayız. Örneğin şu anda Amerika’da da baskın olarak dolaştığı belirlenmiş olan XBB.1.5 varyantı, BA2.10 ve BA2.75’in bir rekombinasyonudur. Virüsün genetik materyalini değiştirerek daha hızlı bulaşır hale gelmiş bir alt varyantıdır.

    ????????????????????????????????????

    Bir önceki varyantlar ile benzer belirtiler 

    Yeni varyantın, şu andaki bilgilerle, klinik bulgularda bir fark oluşturmadığını ancak bulaşıcılığının arttığı gözlenmektedir. Covid 19’da görülmesi beklenen ateş, öksürük, baş ağrısı, kas-eklem ağrısı yani viral solunum yolu enfeksiyonu belirtileri bu varyantlarda da aynen devam etmektedir. Bazı bulgular daha fazla ya da daha az görülür gibi bir çıkarımda bulunmak için henüz erkendir. Aynı zamanda yeni bir varyant olduğu için daha ağır seyrettiğine dair bir veri de bulunmamaktadır. Ancak bakıldığında, hastaneye yatış oranları artış göstermektedir. Bu durum; aşı dozu 3’ün altında olanların sayısının fazla olması ve Covid 19 önlemlerindeki gevşemenin bir sonucu da olabilir. Covid 19’la beraber RSV, influenza gibi diğer solunum yolu virüsleri de karşımıza tek başlarına ya da çeşitli kombinasyonlar şeklinde çıkabilmektedir. Bu durum, klinik olarak ayırt edilemese de hastalığın daha ağır seyretmesine neden olabilir.

    Hastaneye yatış ve ağır seyri önlemede aşılar etkili 

    Subvaryanta yönelik yeni bir tedavi planlaması olmamakla birlikte çalışmalar sürdürülmekte ve yeni varyantın eldeki yöntemlerle tedavi edildiği düşünülmektedir. Bunun yanında tedavi farklılığı da önerilmemektedir. Ancak virüsün, elimizdeki silahlara karşı yeni donanımlar kazanması olasılık dahilindedir. Amerika ve Avrupa’da, Omicron varyantını da içeren aşılar şu anda kullanılmaktadır. Omicronun subvaryantlarının aşıya eklenmesine ilişkin bir bilgi ise henüz yoktur. “Daha önce yapılan tekli aşı Omicron varyantına karşı koruyor mu?” sorusu üzerine yapılan çalışmalarda ise en azından hastaneye yatışı ve hastalığın ağır atlatılmasını önlemekte etkili olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Tabii ki varyantlar bulaş hızını artırıyor ancak aşının da hastalığın ciddiyeti ve mortalitenin azaltılması üzerine olumlu etkisi söz konusudur.

    Eksik aşı dozları tamamlanmalı 

    Virüsün özelliği nedeniyle Bu subvaryantların olması olağan bir durumdur. Grip virüsünde olduğu gibi aşılama ile hastalığın ağır geçirilmesini, hastaneye yatışı ve ölümü önlemek esas amacımızdır.  Elimizdeki aşı da hala bunu başarıyor görünmektedir. Bu nedenle aşılama ve eksik dozların tamamlanması çok önemlidir.

    Maske ve el hijyeni kuralına uyum önemli 

    Bu dönemde konser, sinema, toplu taşıma gibi kalabalık ortamlarda maske takılması ve el hijyenine uyum çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki yeni varyantlar daha hızlı bulaştığı için daha çok kişiyi hasta etme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla sadece bağışıklık sistemi baskılanmış ya da 65 yaş üstü kişileri değil, vücut direnci normal olan kişileri de etkilemesi mümkündür.

    Ayrıca Covid ile birlikte son dönemlerde sık görülen influenza, RSV virüslerine de dikkat edilmeli, bireyse ve toplumsal olarak gerekli önlemler alınmalıdır.

  • Kirli havalarda dışarı çıkmak zorunluysa mutlaka maske kullanılmalı

    Kirli havalarda dışarı çıkmak zorunluysa mutlaka maske kullanılmalı

    Kirli hava en çok yaşlıları ve çocukları olumsuz etkiliyor

    Kış aylarında ortaya çıkan yoğun sis ve hava kirliliğinin en fazla etkilediği organın akciğer olduğunu belirten Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Prof. Dr. Anış Arıboğan, hem akciğer kapasitelerinin düşük hem de immün sistemlerinin yetersiz olabilmesi nedeniyle kirli havadan en çok çocukların ve yaşlıların etkilenebileceğini söyledi. Havadaki partiküller ile ya da gazlarla temasın azalması için dışarıda mutlaka maske kullanılmasını tavsiye eden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Evden çıkmak zorunlu bir hal aldıysa sağlığınız için maske takmalısınız” uyarısında bulundu. 

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Prof. Dr. Anış Arıboğan, sisli ve özellikle kirli havanın akciğer hastalıkları üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

    Yeterince oksijene kavuşamazsak kendimizi zehirleriz

    Kirli havanın en fazla etkilediği organın akciğer olduğunu belirten Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Kirli hava, bizim ulaştığımız konforun maalesef bir bedelidir. Gerek endüstri alanında gerekse şehirleşme dediğimiz daha kolay bir yaşam biçiminin hayatımıza getirdiği ciddi bir olumsuzluktur. Kirli havanın en fazla etkilediği organ da akciğerdir. Biz, havaya ve oksijene ihtiyacı olan canlılarız. Oksijen bizim olmazsa olmazımız ve bunu alabildiğimiz tek alan hava. Eğer havada yeterince oksijene kavuşamazsak, üstelik son derece toksik ve irritan dediğimiz gaz ve partiküllerle, sırf nefes alma uğruna buluşursak kendi kendimizi zehirliyoruz, hasta ediyoruz demektir.” dedi.

    Kirli hava, akciğer hastalıklarını olumsuz etkiliyor

    Kirli havanın pek çok akciğer hastalığı üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “En fazla akciğer hastalığı olanlar, hava kirliliğinden etkileniyor. Covid-19 nedeni ile zatürre geçirmiş hastalar olumsuz etkilenebiliyor. Hava kirliliğinden tekrarlayan akciğer enfeksiyonları yaşanabiliyor. İrritan hava yolları, nefes alamamak gibi şikayetler ve  boğulma hissiyle hastaneye başvuran hastalar olabiliyor. Hava kirliliği nedeniyle alerjik akciğer şikayetiyle izlenen bir çocuk hasta ya da erişkin bir birey de sorunlar yaşayabilir. Koklanan egzoz gazları, sisin getirdiği yapışık partiküller veya evdeki herhangi bir malzeme, örneğin parkelerdeki cilalar, deodorantlar, parfümleri akciğer hastalıklarını daha da kötüleştirecektir. Bunun sonu hastane bakımıdır, zatürredir, hava yollarının kapanmasıdır. Ayrıca yoğun bakımda solunum desteğine kadar gidebilir.” uyarısında bulundu.

    Akciğer hastaları bu havalarda ne yapmalı?

    Akciğer hastalarına bu havalarda nasıl hareket etmelerine ilişkin önerilerde de bulunan Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Akciğer ile ilgili bir problemimiz hava kirliliği ile bağlantılı kronik bir süreç olabilir veya hava kirliliği dışında ortaya çıkmış bir rahatsızlık olabilir. Örneğin akciğerinizle ilgili bir kanser ameliyatı oldunuz veya astım tanınız var ya da alerjik hava yolları bulunan çocuklarınız var. Öncelikle yaşam biçiminize dikkat edeceksiniz. Hava kirliliği aslında kronik bir süreçtir. Hem dış ortam hem de iç ortamda biz zehirlenebiliriz. Ancak şu anda konuştuğumuz şey özellikle kışın da sebep olduğu, ısınma gibi özel durumların da ekleme yaptığı akut durumlardır. Maruziyeti azaltmak gerekir.” uyarısında bulundu.

    Sigara içilen alanlardan uzak durulmalı

    Herhangi bir akciğer problemi, konmuş bir tanı, geçirilmiş bir hastalığı olan kişilerin egzoz gazının fazla olduğu alanlardan uzak durması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Bu kişiler tren istasyonları, termik santraller, kalabalık ve çok sigara içilen alanlardan uzak durmalıdır. Evinizin ve yerleşim şartlarınızın, hava kirliliğine sebep olan nedenlerden fabrikalardan, trafik gazlarından biraz daha uzakta olması lazım. Temiz havaya açık ortamlar olması önemli. Onun dışında da yakıt seçiminizde, ısınma koşullarınızda çok dikkatli olmanız gerekiyor. Yemek koşullarınız, yemek ile ilgili kullandığınız gazların nasıl olduğunun doğru seçilmesi lazım. Ancak bunlar daha kronik süreci ifade eder. Örneğin ısınma uğruna kullandığımız düşük kalorili kömürler vardır. Bunlar çok toksik bir madde olan sülfür gazı salgılıyorlar. Zaten şehirde de fark ediyoruz, son derece irritan, değişik ve keskin bir koku. Bunlardan uzak durmamız lazım. Doğru yakıt bizim ömrümüze hükmeden bir şey. Küçük yararlılıklar bizim ömrümüzü etkileyecek problemlere sebep olabilir. Trafik şartlarından, kalabalıktan mümkünse uzak duralım. Özellikle yakıtla ilgili seçimlerimizde dikkatli olmaktan kaçınmayalım ve özen gösterelim.” dedi.

    Kirli havalarda dışarı çıkılmaması tavsiye ediliyor

    Hava kirliliğinin izlenmesi gereken bir durum olduğunu, bununla ilgili bakanlıklar ve halk sağlığı uzmanlarının sürekli ölçümler yaptıklarını kaydeden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Partikül sayısı belli bir değeri geçtiğinde, zehirli gaz oranı belli bir seviyenin üzerine çıktığında uyarıda bulunuyor. Bugün birçok gelişmiş ülkede kullanılan yöntem bu ve kişilere olan ilk tavsiyeleri dışarı çıkmayın oluyor. Örneğin dışarda yapılan spor aktivitelerini durduruyorlar, çocukların ve yaşlıların evde kalmasını teşvik ediyorlar.” dedi.

    Çocuklar ve yaşlılar kirli havadan korunmalı

    Kirli havalardan korunması gereken iki önemli grup bulunduğunu, bunların çocuklar ve yaşlılar olduğunu ifade eden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Hem akciğer kapasiteleri düşük hem de immün sistemleri yetersiz olabilir. Özellikle yaşlılarda, bir de kronik dediğimiz dolaşım sistemi ve nörolojik problemler eklenirse, bu kişilerin hava kirliliğinin yüksek olduğu yerlerde dikkatli olmaları ve olabildiğince evde kalmalarını tavsiye ediyoruz. Yayın organlarının hava kirliliği ile ilgili yaptıkları uyarılara önem vermelerini rica ediyoruz.” dedi.

    Dışarıda mutlaka maske kullanılmalı

    Havadaki partiküller ile ya da gazlarla temasın azalması için maske kullanılmasını tavsiye eden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Evden çıkmak zorunlu bir hal aldıysa sağlığınız için maske takmalısınız. Bu durumlar için N95 maskeler tavsiye edilmektedir. Maske çok önemli bir koruyucudur. Dışardan uzak durulmalı, çalışma ortamı sürekli havalandırılmalı, klimalı ortamlarda klima için uygun filtreler kullanılmalıdır.” dedi.

    Uygun solunum egzersizleriyle akciğer kapasitesi artırılabilir

    Akciğer kapasitesinin artırılabileceğini kaydeden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Bunun için kronik akciğer problemi olan hastaların veya tanıları bulunan kişilerin ortamdan uzak durdukları gibi nefes açıcı tedavilerine özen göstermelerini ve dışarı çıkmamalarını öneriyorum. Fakat uygun solunum egzersizleri ve kararında spor da akciğer kapasitesini fazlasıyla artırmaktadır. Özellikle akciğer kapasitesini artıracak yürüyüşler veya üst vücut bölgesi ile ilgili egzersizler mevcut kapalı hava yollarının açılmasına fayda sağlar. Böylece hem toksik madde ile ilgili yüzeyi değiştirirken, sağlam akciğerlerin devreye girmesine, vücudumuza ve beynimize daha fazla oksijen gitmesine yarar sağlayacaktır.” dedi.

    Akciğer kapasitesinin artırılmasını sağlayan triflo denilen üflemeli düzenekler olduğunu da kaydeden Prof. Dr. Anış Arıboğan, “Basit fakat çok efektif uygulamalardır. Bunları da üfleyerek akciğer kapasitesini artırabilirsiniz. Kullanımını fizyoterapistlerden veya internetten öğrenebilirsiniz. Meditasyon da bir yöntemdir. Çünkü meditasyondaki derin nefes egzersizleri akciğer kapasitesini artıran çok güçlü uygulamalardır.” dedi.

  • Dış hava kirliliğine uzun süre maruz kalmamak gerekiyor

    PROF. DR. KURTULUŞ AKSU HAVA KİRLİLİĞİNİN SAĞLIMIZ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNE DİKKAT ÇEKTİ

    Dış hava kirliliğine uzun süre
    maruz kalmamak gerekiyor

    Solunum Derneği TÜSAD Astım ve Alerji Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Kurtuluş Aksu, hava kirliliğinin insan sağlığını tehdit ettiğine dikkat çekti.  Hava kirliliğinin astım, KOAH, alt solunum yolu enfeksiyonları, akciğer kanseri ve kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle artmış erken ölüm riskine kadar uzanan etkilere işaret eden Aksu, dış hava kirliliğine uzun süre maruz kalınmaması gerektiği uyarısı yaptı.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın hava kalitesini gösterdiği haritada özellikle İstanbul’daki değişim dikkat çekiyor. İstanbul’daki birçok ilçede de hava kirliliği tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. Peki bu durum sağlığımızı nasıl etkiliyor? Bu soruya yanıt veren Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Astım ve Alerji Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Kurtuluş Aksu, zararlı maddelerin havadaki varlığını gösteren hava kirliliğinin; kardiyovasküler hastalıklar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, astım, alt solunum yolu enfeksiyonları ve akciğer kanseri nedeniyle erken ölüm riskini artırdığını belirtiyor. Hava kirliliğinin tüm astım alevlenmelerinin yüzde 15’inden sorumlu olduğunu belirten Aksu, solunum sağlığı açısından trafik yoğunluğunun ve endüstrinin neden olduğu dış hava kirliliğine uzun süre maruz kalmamak gerektiğini vurguluyor.

    SOLUNUM MUKOZASI ETKİLENİYOR

    Hava kirliliğini, insanlar için zararlı maddelerin havadaki varlığı olarak tanımlayan ve kardiyovasküler hastalıklar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, astım, alt solunum yolu enfeksiyonları ve akciğer kanseri nedeniyle artmış erken ölüm riski ile ilişkili olduğunu hatırlatan Aksu, şu bilgileri aktardı: “Çevresel maruziyet bileşenleri arasında yer alan kirleticiler, mikroplar ve alerjenlerin sağlık üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirten Aksu, şu bilgiyi verdi: “Hava yolları vücudun ana savunma sınırlarından birini temsil ettiğinden, çevresel maruziyetler solunum mukozasının dengesini büyük ölçüde etkiliyor. Daha da önemlisi, iklim ve kentleşme çevresel maruziyet kompozisyonunu önemli ölçüde belirliyor. Alerjik rinit ve astım, birçok ortak patofizyolojik bağlantıyı paylaşır ve dünya çapında Batılılaşmış yaşam tarzındaki artışla birlikte artan prevalansları ile halihazırda en yaygın solunum hastalıkları arasındadır.”

    ASTIM ALEVLENMELERİNİ ARTIRIYOR

    Dünya genelinde yaklaşık 500 milyon insanın alerjik nezleden, 300 milyon kişinin de astımdan yakındığını, ülkemizde de erişkinlerde yüzde 10’a ulaşan bir astım sıklığı ve yüzde 20’lere ulaşan alerjik rinit sıklığı bulunduğunu belirten Aksu, çeşitli epidemiyolojik çalışmaların, trafik yoğunluğunun ve endüstrinin neden olduğu dış hava kirliliğine uzun süre maruz kalmanın solunum sağlığını olumsuz etkilediğini gösterdiğini vurguladı. Yapılan araştırmaların dış ortam kirliliği ile astım alevlenmeleri arasındaki ilişkiyi doğruladığını aktaran Aksu, 10 Avrupa kentinden verilerin analiz edildiği bir çalışmanın; hava kirliliğinin tüm astım alevlenmelerinin yüzde 15’inden sorumlu olduğunu gösterdiği bilgisini paylaştı.

    Bazı politika önlemlerinin, örneğin, halka açık yerlerde tütün içilmesine ilişkin kısıtlamalar gibi, hava kirliliğine bağlı hastalıkların yükünü azaltmadaki etkisini hatırlatan aksu, “Çeşitli politika değişiklikleri, maruziyetin zararlı bileşenlerini azaltmaya ve bunların solunum sağlığı üzerindeki etkilerini en aza indirmeye yardımcı olabilir” dedi.

    DÜNYANIN YÜZDE 90’I ETKİLENİYOR

    Yanardağlar veya orman yangınları gibi birçok doğal hava kirliliği kaynağı olmasına rağmen, hava kirliliğini gerçek bir küresel sorun haline getirenin sanayi devrimi olduğunu hatırlatan Aksu, şu bilgileri verdi: “Şu anda 3,5 milyarın üzerinde olan dünya çapındaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar 6,5 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Kentsel alanlarda partikül madde (PM) hava kirliliği için önemli bir halk sağlığı sorunu. Sanayi devriminin başlangıcından bu yana, Batı ülkeleri, çevresel riskleri önemli ölçüde etkileyen yoğun bir kentleşme süreci yaşadı. Batı ülkelerindeki bu eğilimi takiben, günümüzde düşük ve orta gelirli birçok ülke benzer süreçlerden geçiyor. Sonuç olarak, dünya nüfusunun yüzde 90’ından fazlası hava kalitesinin Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tavsiyelerini karşılamadığı yerlerde yaşıyor.”

    10 KİŞİDEN 9’U KİRLİ HAVA SOLUYOR

    Avrupa Çevre Ajansı’nın “Avrupalı şehir sakinlerinin çoğunun, DSÖ tavsiyelerinin (sırasıyla yüzde 74 ve yüzde 42) üzerinde ince partikül madde (PM2.5) ve çapı ≤10 mm (PM10) olan partikül madde konsantrasyonlarına maruz kaldığı” yönündeki saptamasına dikkat çeken Aksu, şu değerlendirmeyi yaptı: “DSÖ’nün verileri, her 10 kişiden 9’unun yüksek düzeyde kirletici içeren hava soluduğunu gösteriyor. Hava kirliliğinin izlendiği kentsel alanlarda yaşayan insanların yüzde 80’inden fazlası, DSÖ kılavuz limitlerini aşan hava kirletici seviyelerine maruz kalıyor. Ayrıca, yaklaşık 3 milyar insan, yemek pişirmek ve evlerini ısıtmak için biyomass, gazyağı ve kömür kullanılması nedeniyle yüksek düzeyde ev içi hava kirliliğine maruz kalıyor ve yüksek oranda solunum bozukluklarına neden oluyor.”

    TÜSAD HAKKINDA

    Göğüs hastalıkları alanında ülkemizin ilk bilimsel meslek kuruluşu olarak 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), halen Türkiye genelindeki 5.000’e yakın üyesi ile “halkın akciğer sağlığını korumak” amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Toplumsal ve mesleki eğitimi, araştırmaları destekleyerek halk sağlığının korunmasına yönelik faaliyetler yürüten TÜSAD, “Tükenmeyen bir nefesle” sloganı ile 52 yıllık geçmişinde 44 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, iki dünya kongresi ile bilinçlendirme ve farkındalık projelerine imza attı.

  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan Dur, düşün ve yeniden başlamak için yeni yıl bir fırsat!

    Dur, düşün ve yeniden başlamak için yeni yıl bir fırsat!

    Yeni yılın durup düşünmek ve yeniden başlamak için önemli bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, insanın dünyaya diğer varlıklardan farklı olarak yetenekler kümesiyle geldiğini belirterek bu yetenekler sayesinde kişinin gelişime açık hale geldiğini söyledi. İnsan beyninin son derece nöroplastisite özelliğine sahip olduğunu yani değişime ve uyum sağlamaya çok açık bir organ olduğunu kaydeden Tarhan, “Beyinde yatırım yapılan alanlar büyüyor, gelişiyor. Beynimiz o plastisiteye göre gelişiyor, kendini geliştiriyor. Yani o plastisite ile kendinizi geliştirmek için muhakkak onu istememiz ve amaçlamamız gerekiyor.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yeni yılın kişinin kendisi ve hayatı hakkında değerlendirme yapması için önemli bir fırsat olduğunu söyledi.

    Güçlü ve zayıf yönler değerlendirilmeli

    Yeni yılda “dur, düşün, yeniden başla” yapmak gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yeni yılın ilk başında durup düşünmek ve geçmişin muhakemesini yapmak gerekiyor. Kişinin yılı nasıl geçirdiğini, neler yaptığını, neler yapamadığını, neler kazandığını analiz edebilmesi önemli. Kişinin psikolojik bir SWOT analizi gibi güçlü ve zayıf yönlerine bakması, gelecekle ilgili hayatında ne gibi imkanlar var, ne gibi tehditler var, zorluk potansiyeli var, bunları değerlendirmesi gerekiyor. Kişi yeniden planlama yapmalı.” dedi.

    Kendimizi gözlemleyip yeni hedefler belirlemeliyiz

    İnsanın sadece fiziksel ve biyolojik ihtiyaçları olan bir varlık olmadığını kaydeden Tarhan, “İnsanın düşünce, anlam arayışı, sembolik düşünce ve kavramsal düşünce gibi özellikleri de var. Bu dönemde bu özelliklerin de devreye sokulması önemlidir. Klasik modernizmin bize öğrettiği mutluluk, haz peşinde koşmaya indirgenmiş. Oysa ideal mutlulukta kişi anlam peşinde koştuğu zaman mutluluk arkasından geliyor. Mutluluk bir gölge gibi. İdeal mutluluk bu, Sokrates de söylüyor. Kişinin mutluluğa yatırım yapması gerekiyor. İşte bunun için yılbaşı gibi özel günlerde kişi kendini gözlemleyip hedeflerini yeniden yapılandırdığı, verilerini tazelediği zaman yenileniyor. Nasıl bilgisayarı reset yapınca kapanıyor zaman zaman insanın da yeniden başlaması gerekiyor.” dedi.

    Psikolojik check-up çok yüksek bir bakış açısıdır

    Kişinin sahip olduklarının kıymetini bilmesinin de pozitif psikolojide önemli bir yeri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kişinin sahip olduğu şeyin kıymetini bilmesi, şu anda bizim pozitif psikoterapide, psikolojik dayanıklılık eğitiminde öğrettiğimiz bir şey. İnsan bazı şeylerin kıymetini bilmiyorsa, ‘Daha fazla olsun, daha güzel olsun’ diye düşünüyorsa yani ciddi bir şekilde aç gözlü, sorumsuz bir şekilde yaşıyorsa kendi kendine zarar veriyor. Psikolojik refah ya da psikolojik check-up dediğimiz durum, kendimizi bir taramadan geçirip ondan sonra ‘Ben yanlış yapıyormuşum, yapmayayım’ diyebilmeyi başarabilmektir. Bu bence çok değerli ve yüksek bir bakış açısıdır.” dedi.

    Beynin ön bölgesi olmasa medeniyet olmazdı

    Beynin ön bölgesinin geminin kaptanı olarak nitelendirilebileceğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Buna sahip olmak sadece insana özgüdür. İnsanı insan yapan frontal lobdur. Beynin ön bölgesidir. Bu olmasa medeniyet olmazdı. Burada yönetici işlevler var. Kişinin kendine kuş bakışı bakabilmesi, kendini yukarıdan görmesi, zayıf ve güçlü yönlerini fark etmesi, bunu sorgulayan kişinin aşkınlık seviyesinin olması yani kendini de aşabilmesi önemlidir. Kişi ‘Ben iyiyim ben biliyorum, ben her şeyi yaparım. Ben aslanım, ben kaplanım’ diyorsa hayatının en büyük hatasını yapıyor demektir.” dedi.

    Başkalarının nesnesi olmayan  bir zihin olmayı başarmalı

    Kişinin kendini sorgulamasının gelişimi üzerinde olumlu etkiler yaptığına dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Böylece kendimizi geliştirme yönünde, olgunlaşma yönünde adım atmış oluyoruz. Burada kişi kendi zihniyle kendini buluyor. Zihin burada başkaları tarafından kullanılan zihin değil, kendisi olabilen zihin oluyor. Hayatının öznesi olan, nesnesi olmayan. Başkalarının nesnesi olmayan  bir zihin olmayı başarması ve hedeflenmesi gerekiyor.” dedi.

    Beynimiz değişim ve uyum sağlamaya çok açık

    Kişinin yaptığı basit işlerden tat alabilmesinin, yaşadığı zorlukları sanki bir armağan gibi görüp kendini geliştirmek için bir fırsat olarak yorumlayabilmesinin de önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kişinin bunları istemesi lazım. Bir de insan beyninin bir özelliği var: İnsan beyni son derece nöroplastisite özelliğine sahip yani değişime ve uyum sağlamaya çok açık. Beynimiz bir deneyim organı. Hayatımızın sonuna kadar devamlı yeniden reforme oluyor.” dedi.

    İnsan beyni gelişime programlanmış

    İnsanın dünyaya diğer varlıklardan farklı olarak yetenekler kümesiyle geldiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu yetenekler sayesinde kişinin gelişime açık hale geldiğini söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir vadi düşünün. Vadinin bir bölgesine bakarsanız sularsanız yemyeşil oluyor. Sulamadığınız bakımsız bıraktığınız taraf ise bir süre sonra sararıyor. Yani yatırım yaptığınız bölge gelişiyor. Beyin de tıpkı bu vadi gibi. Yatırım yapılan alanlar büyüyor, gelişiyor. Beynimiz o plastisiteye göre gelişiyor, kendini geliştiriyor. Yani o plastisite ile kendinizi geliştirmek için muhakkak onu istemememiz ve amaçlamamız gerekiyor.” dedi.

    Kabiliyetler kümesinin yüksek hedef için kullanılması gerekiyor

    Beynin aynı zamanda değişim organı olduğunu da söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beyin nöroplastisite özelliğine sahip olması nedeniyle gelişime çok açık. O nedenle beyni hep rutin işlerle yormak ona zarar veriyor. Bu yüksek kapasiteli bir bilgisayarı sadece oyun için kullanmaya benziyor. İsraf oluyor. O nedenle insana çok güzel bir biçimde yaratılıştan kabiliyetler kümesi verilmiş. Bunu yüksek bir hedefe ulaşmak için kullanmak gerekiyor. Hayatın anlamı nedir, var oluş nedir gibi yüksek bir hedefe ulaşmak için kullanmak gerekiyor. Kişiye bununla ilgili fırsatlar veriliyor. Bazı insanlar için şanslı denir. Şanslı diye bir şey yok aslında. Şans, akılla fırsatın kesiştiği noktadır. Kişi aklını kullanırsa, fırsatını beklerse önüne çıkan bir şeydir.” dedi.

    Ruh sağlığını koruyan önleyici çalışmalar altın kıymetinde 

    Psikolojik iyi oluş ve sağlamlık için psikolojik hijyenin de önemini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ruh sağlığının korunmasında birincil ve ikincil koruma var. Birincil koruma kişide hasta olmaması için önemler almak. İkincisi erken teşhis için gerekeni yapmak. Üçüncüsü hastalık geçtikten sonra bir daha hasta olmaması için gerekeni yapmak ve önlem almak. Psikiyatride sadece tedaviye odaklanmak yeterli olmuyor. O nedenle  ruh sağlığının bozulmamasıyla ilgili çalışmalar altın kıymetindedir.” dedi.

    Modernizm sadece mutluluk rolünü oynatıyor…

    Pozitif psikolojinin yaşam kalitesini artırmayı hedeflediğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Klasik pskoloji anlayışı, sorunu düzeltiyor, eksiyi sıfıra getiriyor. Pozitif psikoloji ise sıfırın üzerine çıkarıyor. İnsanı pozitife çıkarıyor. Yaşam kalitesini arttırıyor, istediğimiz iyilik halini refah halini arttırıyor. Böyle mutlu bir şekilde yaşamayı başaran kimsede hastalık nüksetmiyor ama nötr yaşayan bir kimse tekrar hastalığa yakalanabiliyor. Mutlu yaşamak için de zihinsel emek, çaba ve yatırım gerekiyor. Bu hiç de zor değil aslında. Biraz zaman ayıracaksınız birkaç tecrübeden faydalanacaksınız, bir iyiden yardım alacaksınız. Mutlulukla ilgili felsefe rahatlıkla değiştirilebilir. Modernizm sadece mutluluk rolünü oynatıyor. Mutluluk bir amaç değil süreçtir. Yola girdiğiniz zaman mutluluk yolda olmaktır. Mutluluk o yola girdiğiniz zaman kendiliğinden gelir.” dedi.

  • Türk Kadınlar Birliği Sakarya Şubesinden Fokus Göz ”e tam not

    Türk Kadınlar Birliği Sakarya Şubesinden Fokus Göz ”e tam not

    Türk Kadınlar Birliği Sakarya Şube Başkanı Tevhide Yağan “İhmal edemediğimiz önemli organlardan biri GÖZ TKB Üye ve yönetimine belli bir kolaylık sağlandı.Teşekkür ederim emeği geçenlere”dedi

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir
    Bir 2 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir
    Bir 2 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir
    Bir 2 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Op. Dr. Hüseyin BERBERLER

    Doğum Tarihi ve Yeri
    1954- Bursa-Gemlik
    Akademik Unvan      
    Operatör  Doktor
    Uzmanlık Alanı
    Genel Muayene , Katarakt, Şaşılık, Glokom,
    Eğitim ve Tecrübeler
    1971-1977  Cerrahpaşa  Üniversitesi Tıp Fakültesi
    1980-1983 Erzurum Atatürk Üniversitesi  Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı (Uzmanlık Eğitimi)
    1983-1986 Sakarya SSK Hastanesi  (Göz Hastalıkları Uzmanı )
    1986-2004 Serbest Hekimlik
    2004-2020 Özel Marmara Göz Tıp Merkezi
    Yabancı Dil
    İngilizce
    Üyelikler
    Türk Oftalmoloji
    Türk Tabipler Birliği

    Doç. Dr. Yıldırım Bayezıt ŞAKALAR

    Doğum Tarihi ve Yeri
    1976 – Elbistan & Kahramanmaraş
    Akademik Ünvan
    Doçent Doktor
    Uzmanlık Alanı
    Retina , Vitrektomi Cerrahisi , Medikal Retina , Genel Muayene , Katarakt, Glokom, Şaşılık , Çocuk Göz Muayenesi, Refraktif Cerrahi ,
    Eğitim ve Tecrübeler
    1999 –             Çukurova Üniversitesi  Tıp Fakültesi
    2000-2005-     Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi  Göz Hastalıkları A.D
    2005-2010-     Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi  Göz Hastalıkları A.D -Yardımcı Doçent
    2010-2012      Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi  Göz Hastalıkları A.D- Doçent
    2013-2015-     Derince Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Klinik Sorumlusu
    2015-2017-     Dünyagöz Hastanesi Sakarya
    2018-2020      Özel Marmara Göz Tıp Merkezi
    Cerrahi Deneyim
    Göz hekimi olarak  16  yıl boyunca 8000’den fazla cerrahi vaka deneyimi
    Yabancı Dil
    İngilizce
    Üyelikler
    Türk Oftalmoloji Derneği
    Türk Tabipler Birliği

    UZM.DR. ÜMİT NUMANOĞLU

     

    MİSYONUMUZ

    Hizmet verdiğimiz tüm sağlık hizmetlerinde tıbbi ilkeler ve etik kurallardan ödün vermeden hasta ve çalışan haklarına saygılı olarak, gelişen teknolojiyi takip ederek kaliteli, güvenilir ve hasta memnuniyeti odaklı sağlık hizmeti sunmaktır.

    VİZYONUMUZ

    Sağlık hizmetlerinde tıbbi gelişmeleri yakından takip ederek, kurumsal kimliği ile güvenilir referans merkezi olan bir kuruluş olmaktır. Deneyimli hekimleri ve ekip bilincini benimsemiş çalışan kadrosuyla diğer kuruluşlara örnek olmak hedefimizdir.

    Güvenilir teşhis ve tedavi hizmetleri vererek, ülkemiz için ekonomik ve sosyal kalkınma sağlanması için istihdam yaratarak, en son tıbbi ve teknojileri kullanarak kaliteli sağlık hizmeti ve hastane işletmeciliği vermektir.

    HEDEFLERİMİZ

    En son teknolojileri kullanarak, hasta ve çalışan memnuniyeti odaklı, bilinirliği yüksek ve ulaşılabilir, hasta ve çalışan güvenliğini gözeten, kaliteli teşhis ve tedavi hizmetleri ve konforlu otelcilik hizmetlerinin birbirini tamamladığı örnek bir sağlık kuruluşu olmayı hedeflemekteyiz.

    DEĞERLERİMİZ

    Hasta ve Hasta yakını Memnuniyeti Odaklı Olmak.
    Hasta ve Hasta yakını memnuniyetini ön planda tutarak hizmet vermek.
    Çalışan Memnuniyeti Odaklı Olmak.
    Çalışan memnuniyetini yüksek tutarak motivasyonlu ve aidiyetli çalışmayı sağlamak, performansa dayalı hakkaniyetli bir şekilde kariyer planlaması yapmak, çalışan sağlığı ve güvenliği konusunda hassas ve uygulayıcı olmak.
    Etik Değerlere Sahip Olmak.
    Her konuda dürüst ve güvenilir olmak, mahremiyete saygı göstermek, adaletli ve sorumluluk sahibi ve etik değerlere sahip olmak.
    Yeniliklere Açık Olmak.
    Bilimsel ve gelişim amaçlı olmak, verdiği hizmet alanında en iyi olmayı hedeflemek.
    İnsana Değer Vermek.
    Cinsiyet, din, dil, ırk ve sınıf farkı gözetmeksizin davranmak, sevgi, saygı ve hoşgörülü olmak.
    Davranış bakımında Değerlere Sahip Olmak:

    • İletişim becerilerine sahip olmak,
    • Kurum içi/dışı her türlü iletişimde başarılı ve uyumlu olmak,
    • Güler yüzlü ve güvenilir olmak,
    • Hukuka saygılı olmak,
    • Empati yeteneği gelişmiş olmak,

    Sosyal Sorumluluk konusunda hassas olmak.
    Kalite Odaklı Olmak.
    Süreklilik içinde değerlendirme ve iyileştirme yapmak.
    Ekip çalışmasına önem vermek ve eğitim ile desteklemek

    444 2 054
  • Kronik Hastalıklar Uyku Sorunlarını, Uyku Sorunları Kronik Hastalıkları Tetikliyor

    Kalp ve damar hastalıkları, solunum problemleri, diyabet, obezite gibi kronik hastalıkları bulunan kişiler uyku problemleriyle karşı karşıya kalıyor. Kaliteli bir uyku uyuyamayan hastalar, bu nedenle başka sağlık sorunları yaşayabiliyor. Yataş Uyku Kurulu Üyesi Doktor Diyetisyen Çağatay Demir, kronik hastalıkların uyku ile ilişkisini, kronik hastalıklarda nasıl beslenmek gerektiğini anlatıyor. 

    Kronik hastalıklar, uzun süren, tamamen tedavi edilemeyen ve bu nedenle sıklıkla tekrarlanan tedaviler gerektiren hastalıklar olarak tanımlanıyor. Kalp ve damar problemleri, nörolojik hastalıklar, kronik solunum yolu rahatsızlıkları, diyabet, kanser ve artık obezite de kronik hastalıklar arasında yer alıyor. Kronik hastalıkların bireyin günlük aktivitelerini, psikolojik durumunu, sosyal davranışlarını, uyku kalitesini ve dolayısıyla yaşam kalitesini etkileyebileceğini belirten Yataş Uyku Kurulu Üyesi Doktor Diyetisyen Çağatay Demir, kronik hastalıklarda beslenme ve uykuya dair önemli bilgiler veriyor.

    Kalp yetmezliği

    Dr. Dyt. Demir, yapılan çalışmalarda kalp yetmezliği olan hastaların sıklıkla uyku güçlüğü yaşadığı ve uyku kalitelerinin genel popülasyona göre düşük olduğunun altını çiziyor (%95). Kalp yetmezliğinde uyku kalitesinin nefes darlığı, öksürük, ilaçlar ve psikososyal nedenlerle bozulabildiğini söyleyen Dr. Dyt. Demir, “Nefes darlığı hastaların uykuya dalma ve uykuyu sürdürebilmelerini olumsuz yönde etkilemekte, düz yatmayı zorlaştırmakta ve hastalarda panik hissi yaratmaktadır. Fazla kilolu olmanın kardiyovasküler hastalıklarda ölümü arttırdığı ancak yaşla birlikte bu artışın azaldığı belirlenmiştir. Akdeniz tipi beslenme ve DASH diyeti kardiyovasküler hastalıklar ve metabolik sendromda etkinliği gösterilmiş diyetlerdir. Akdeniz tipi diyette özellikle doymamış yağ asidi, balık, sebze, tüketimi ve DASH diyetinde ise daha az yağ, karbonhidrat ve tuz tüketimi tavsiye eden bir beslenme şekli önerilmektedir. Akdeniz tipi diyet ile santral obezite ve hiperglisemi tedavisinde katkı sağlanırken, DASH ile kardiyovasküler olaylarda ve inme riskinde azalma saptanmıştır” diyor.

    Diyabet

    Diyabetin özellikle uyku bozukluğu sonucu görülen en önemli hastalıklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Dyt. Demir, “American Academy of Sleep Medicine” merkezinin bildirimine göre uyku yoksunluğu ve uyku bozukluğuyla diyabetin gelişimi veya kötüleşmesi arasında bir bağ bulunduğunu anlatıyor. Obstrüktüf uyku apnesinin glikoz metabolizmasını bozarak diyabet gelişimine katkıda bulunduğunun da yapılan çalışmalarla ortaya konduğunu hatırlatan Dr. Dyt. Demir, sözlerine şöyle devam ediyor: “Diyabette kontrollü karbonhidrat kısıtlamak birinci sırada öneme sahiptir. Ardından diyeti kişiselleştirmek gerekir. Yapılan çalışmaların çoğu Akdeniz tipi beslenmenin uzun dönemde kan şeker düzeyleri ve kolesterol düzeylerinin dengelenmesi açısından en başarılı beslenme şekli olduğunu göstermiştir. Diyabetli kişiler diyet yaparken kilo kaybı için aç kalma fikrinden kurtulmalı, öğün ve ara öğünlerin zamanlamalarına dikkat etmeli, özellikle paketli gıdaların etiket içeriklerini okumalı, yüksek ısılı pişirme teknikleri yerine hafif pişirme teknikleri kullanmalıdır.”

    Kronik böbrek yetmezliği

    Dr. Dyt. Demir, diyaliz hastalarında yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli problemlerden birinin uyku sorunları olduğunu belirtiyor. Uyku sorunları diyaliz tedavisi alan hastalar tarafından sık bildirilen bir durum olup hastaların %50-80’inde görülüyor. “Hemodiyaliz hastalarıyla yapılan çalışmalarda hastaların, derin uyku sürelerinin kısaldığı, toplam uyku sürelerinin azaldığı, çeşitli uyku sorunlarının görüldüğü ve uyku kalitelerinin kötü olduğu belirtilmektedir” diyen Dr. Dyt. Demir, diyaliz hastalarının uykularının asit-baz ve elektrolit dengesizlikleri, melatonin metabolizması bozuklukları, demir eksikliği, üremik toksinler, renal anemi ve nöropati, diyabet, kronik ağrı gibi patofizyolojik faktörler; depresyon, kaygı, endişe, cinsel sorunlar, psikososyal sorunlar, hemodiyaliz cihazına bağımlı olmak gibi psikolojik faktörler ve hemodiyaliz seansları sırasında uyuklama, sabahın erken saatlerinde veya geç saatte hemodiyaliz tedavisi alma, hemodiyaliz merkezine gidiş-dönüşte yolda geçen süre, sedanter yaşam, alkol ve kafein tüketimi gibi birçok faktörden etkilendiğini anlatıyor. Dr. Dyt. Demir, kronik böbrek yetersizliği hastalarına uygun vücut ağırlığının sağlayıp korunmasını, yeterli miktarda enerji ve protein alımını, diyetteki sodyum, potasyum, fosfor, sıvı ve vitamin miktarlarına dikkat edilmesini öneriyor.

    Obezite
    Obezite vücutta yağ kütlesinin çok fazla olduğu anlamına geliyor. Obezitenin kronik hastalık olarak sınıflandırılmasının nedeninin birçok kronik rahatsızlığa sebep olması ve diğer kronik hastalıklar gibi birçok sağlık sorunuyla beraber hayat kalitesini düşürmesi olduğuna dikkat çeken Dr. Dyt. Demir, “Uyku süresi ve kalitesinin hafızayı, öğrenmeyi, performansı, metabolik ve endokrin sistemi etkilediği; uyku süresinde azalmanın nörohormonal dengeyi bozarak kilo alımında artışa, obeziteye neden olduğu tespit edilmiştir. Literatürde özellikle uyku bozukluğu sonucu görülen en önemli hastalık obezitedir. Obezitenin neden olduğu hastalıklardan biri uyku apnesidir. Obeziteden korunmak ve kurtulmak için sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve günlük egzersiz oldukça önemlidir. Mutlaka uzman hekim ve diyetisyenle birlikte ilerlenmelidir” diyor.

  • Türkiye’de Prostat kanseri 100 bin erkekten 35’inde görülüyor

     PROSTAT KANSERİNİN BAŞLICA 7 BELİRTİSİ

    Prostat kanseri erkeklerde 40 yaşından önce nadir görülürken, 50 yaş sonrasını daha çok etkiliyor. Yapılan çalışmalara göre 80 yaş üzerinde her iki erkekten birinde prostat kanseri görülüyor ve hastalık erken dönemde teşhis edildiğinde tedavi şansı yüksek oluyor. Aile hikayesi varsa 40 yaşından sonra PSA değerlerinin kontrol edilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Savaş, prostat kanseri ve tedavisi hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

    Türkiye’de 100 bin erkekten 35’inde görülüyor

    Prostat kanseri dünyada çok yaygın bir kanser türüdür ve her yıl 1.5 -2 milyon kişiye teşhis konulmaktadır. Yaşam boyu bir erkekte ortaya çıkma oranı %16’dir ve gelişmiş ülkelerdeki erkekleri daha sık etkileyen bir hastalıktır. Genetik faktörler ve beslenme tarzı olası nedenlerdendir. Amerika ve Kuzey Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerdeki erkeklerde, Asya ve Uzak Doğu ülkelerindeki erkeklere göre 40 kat daha fazla görülür. Türkiye’de yaklaşık risk 100 bin erkekte 35 prostat kanseri vakası olarak bildirilmektedir

    Prostat kanserinde risk faktörleri şöyle sıralanabilir:

    İleri yaşta olmak: Prostat kanseri görülme sıklığı 50 yaşından sonra artar. Ortalama tanı yaşı 65 civarıdır.

    Irk: Afrika kökenli, Batı’da yaşayan siyahi erkeklerde daha sık görülür.

    Aile hikayesi: Babada ve erkek kardeşte varsa risk 2 kat artar. Eğer ailede bir kişide daha varsa risk bu kez 11 kata kadar artmaktadır.

    Uzun boylu olmak: Prostat kanseri uzun boylu erkeklerde daha fazla görülür. Büyüme hormonu kanser oluşum mekanizmalarıyla oynayan bir hormondur. İnsülin growth hormonuna uzun boylu erkeklerin daha fazla maruz kalması nedeniyle daha sık görüldüğü düşünülmektedir.

    Obezite: Doymamış yağlardan zengin gıda alımı prostat kanserine zemin hazırlayabilmektedir.

    Sigara kullanımı: Sigara içenlerde PSA seviyesi daha düşüktür. Bu nedenle sigara içenlerde PSA seviyesi düşük çıktığı için prostat kanseri atlanabilmektedir ve olası tanı gecikebilir.

    Yüksek kalsiyum kullanımı: Günlük 1000-2000 mg üzerinde kalsiyum alımı olanlarda prostat kanseri çok daha fazla görülmüştür. Dolayısıyla çok süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi prostat kanseri riskini artırmaktadır.

    Prostat kanserinin başlıca belirtilerine dikkat!

    Prostat kanseri ileri dönemlerine kadar hiçbir belirti vermeyebilir ancak sık görülen işaretler şunlardır:

    1. Sık idrara çıkma

    2. İdrar tazyikinde azalma

    3. İdrar sonrası rahatlayamama

    4. İdrarda kan görülmesi

    5. İdrar yaparken yanma

    6. İleri dönemde böbrek yetmezliği

    7. Kemik ağrıları ve kırıkları

    40 yaşından sonra muayene şart!

    Eğer bir kişide aile öyküsü varsa 40 yaşından sonra PSA takibi ve rektal muayene olması gerekir.  Muayenede amaç, prostatın büyüklüğünden ziyade prostatta kıvam değişikliğinin olup olmadığının kontrol edilmesidir. Muayenede şüphe varsa önce Multiparametrik Diffüzyon MR, ve sonrasında ultrason eşliğinde biyopsi alınarak prostat kanseri tanısı doğrulanır.

    Erken evrede fark edilmesi büyük önem taşıyor

    Prostat kanserinin evrelemesi yapıldıktan tedavi planlaması yapılır. Eğer erken evrede ve tümör prostatın dışına çıkmamışsa cerrahi veya radyoterapi uygulanabilir. Prostatın içindeki lokalize tümörlerde ısı enerjisiyle tümör dokusu yok edilebilir. Benzer şekilde kriyoablasyon ile tümör dokusu dondurularak yok edilir. Ancak bu iki tedavi yöntemi henüz deneysel aşamadadır ve rutin pratikte çok az merkez ve hekim tarafından uygulanmaktadır.  Kitlenin lenf gibi prostatın dışına taştığı farklı durumlarda radyoterapi, hormon ve ışın tedavisi gibi seçenekler hastaların durumuna göre tercih edilir.

    Birçok tedavi disiplini devreye giriyor

    Prostat kanseri eğer kemiklere ve diğer organlara yayıldıysa hormon tedavisi veya kemoterapi yapılır. Testosteron yani erkeklik hormonu prostat kanser hücrelerinin çoğalmasında etkindir. Vücutta testosteron seviyesi hormon tedavileriyle düşürülür ve hastalığın ilerlemesi durdurulur. Bazen kemoterapi ile hastalık yavaşlatılabilir. Ayrıca prostat kanserinden dolayı böbrek yetmezliği, lokalize kemik lezyonları, spontan kemik kırıkları gelişebilir. Bu durumda radyoterapi ile lokalize bölgelere ışın tedavisi uygulanır.

    Robotik cerrahi ile 15 kata kadar görüntü büyütülüyor

    Robotik cerrahi ABD’de prostat kanserinin cerrahi tedavisinde kullanılan en yaygın yöntemdir. Tam donanımlı merkezlerde ve bu konuda deneyimli üroloji uzmanları tarafından uygulanmalıdır. Prostat kanserinde robotik cerrahinin avantajları oldukça önemlidir.  Sağlanan 3 boyutlu görüntüleme ve 15-10 kat görüntü büyütme sayesinde çok dar bir alanda prostatın anatomisi net görülür. İdrar tutma mekanizmasında önemli olan anatomik yapıların ve ereksiyonu sağlayan sinirlerin korunması robotik cerrahi ile çok daha başarılı şekilde yapılabilmektedir.  Açık cerrahi sonrasında hastalarda sonda daha uzun süre kalırken robotik cerrahide 3-5 günde sonda çekilmektedir. Bunun yanında ameliyat sonrası daha az ağrı kesici ihtiyacı olmaktadır. İyileşme sürecinin kısalması günlük hayata daha hızlı dönüşü sağlamaktadır.

    Prostat kanserinden korunmak için önemli öneriler 

    • Haftada 3 gün 2 saatten fazla spor yapın

    • Günde 3 fincanı aşmayacak şekilde kahve tüketin

    • Pişmiş domates, greyfurt, karpuz gibi likopenden zengin besinler tüketin

    • Beslenmenizde balığa sıkça yer verin

    • D vitamini seviyelerinizi kontrol ettirin

  • Yeni bir salgın…

    Yeni bir salgın…

     

    Necdet Buluz

     

    2019’un son günlerinde ortaya çıktıktan sonra farklı mutasyonlarla küresel bir salgın halini alan ve 6 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan corona virüsü salgının başladığı ülke olan Çin’de yeniden hızını ve etkisini artırdı.

    Salgının başlamasından bir süre sonra “Sıfır Covid-19 politikası” izlemeye başlayan ve bu kapsamda çok sıkı gözetleme, test, karantina uygulamalarını hayata geçiren Pekin yönetimi hem halktan gelen tepkiler hem de ekonomideki durgunlukla birlikte bu yasakları ve kısıtlamaları kaldırmıştı.

    Fakat kısıtlamaların kaldırılmasından sonra geçen kısa süre içerisinde Çin’de vaka ve ölüm sayıları hızla artmaya başladı. Fransız haber ajansı AFP önceki gün servis ettiği haberde morglarda yer kalmadığını ve ölümlerin hızla arttığını belirtirken ABD’nin önde gelen medya kuruluşlarından Bloomberg de endişe yaratan bir gerçeğe parmak bastı.

    Bloomberg, Çin’de oluşan yeni “Covid tsunamisinin” yeni ve daha tehlikeli bir varyanta evrilebileceğini ve böyle bir durumun ise bütün dünyayı etkisi altına alabileceğini aktardı.

    En son omicron varyantıyla yeni ve küresel bir mutasyon oluştuğuna dikkat çeken uzmanlar, “Çin salgının başından beri işe yaradığı kanıtlanan mRNA aşılarını kullanmadı. Ve bu sebeple Çin halkının bağışıklığı düşük olduğu için hastalık daha bulaşıcı bir virüs haline gelmiş olabilir” yorumunu yaptı.

    Çin hükümetinin Covid-19 vaka ve ölüm sayıları ile ilgili resmi bilgiler vermediğini ve vaka ve ölüm sayılarını gizlediğini öne süren ABD medyasına konuşan Profesör Daniel Lucey de bu duruma dikkat çekti.

    Amerikan Bulaşıcı Hastalıklar Derneği’nde görev alan ve aynı zamanda Dartmouth Üniversitesi’nde görevli olan Lucey, “Çin’de önümüzdeki günlerde, haftalarda ve aylarda Omicron’un yeni alt varyantlarının oluşması kesin. Fakat bunu erken tespit etmeli ve hızlı harekete geçmeliyiz” dedi. Lucey, “Bu yeni varyant daha bulaşıcı, daha ölümcül olabilir, ilaçları, aşıları aşabilir. Ayrıca bu varyantları tespit etmek de daha zor olabilir” dedi.

    Öte yandan Lucey, 2020’nin sonlarında Hindistan’da ortaya çıkan ve daha ölümcül ve tehlikeli olan Delta varyantının bir benzerinin yaşanabileceğine de dikkat çekti. Böyle bir senaryo olmasının kesin olmadığını fakat dünyanın buna hazır olması gerektiğini söyleyen uzmanlar Çin’deki durumun yeni varyantlar için bir zemin oluşturduğunu söyledi.

    New South Wales Üniversitesi’nde görevli olan Stuart Turville ise, “Bağışıklık dünya genelinde koruma sağlıyor fakat Çin’de bağışıklık düşük olduğu için durum çok daha farklı” dedi.

    Bloomberg’e konuşan Afrika Sağlık Araştırmaları Enstitüsü’nde görevli Alex Sigal ise “Bağışıklık seviyesi çok düşük olduğu için yeni virüslerin çıkması için bir zemin oluşuyor” dedi.

  • HAREKETSİZ YAŞAM HER YAŞTA BEL BOYUN VE SIRT AĞRISI NEDENİ

    HAREKETSİZ YAŞAM HER YAŞTA BEL BOYUN VE SIRT AĞRISI NEDENİ

    Hareketsiz yaşam tarzı; günlük hayatta düzenli olarak oturma veya yatma pozisyonunda düşük enerji harcanması durumu olarak ifade ediliyor. İnsanlar bilgisayar başında çalışırken ya da tablet ve telefonlarla zaman geçirirken, evde televizyon izlerken veya araba kullanırken uzun süreler boyunca hareketsiz kalıyor. Hareketsiz bir hayat; bel, boyun, sırt ağrılarını, fazla kiloyu ve kronik birçok hastalığı beraberinde getiriyor. Bel ve boyun ağrılarının tedavisinde manuel terapi ilaçsız bir şekilde ağrılardan kurtulma imkanı sağlıyor. Memorial Wellness Manuel Tıp Bölümü’nden Dr. Metin Mutlu, hareketsiz yaşamın neden olduğu ağrılar ve manuel terapi ile tedavi uygulamaları hakkında bilgi verdi.

    Hareketsizlik kasların zayıflamasına yol açıyor

    Hareket halinde olmak, vücut kaslarını ve özellikle omurgayı destekler, eklemlerin stabil olmasını ve sırt kaslarının çalışmasını sağlar. Ancak hareketsizlik bu kasların zayıflamasına ve dolayısıyla eklemlerde ağrıya yol açar. Hareket etmek ve egzersiz yapmak sadece fiziksel sağlığı değil, aynı zamanda psikolojik sağlığı da iyileştirmektedir. Çocukluktan itibaren egzersiz yapmak ve bunu alışkanlık haline getirmek, sağlıklı bir hayat sürmek için önemlidir. Yapılan bir araştırma Türkiye’de insanların günde ortalama 8 saat internet kullandığını ve bu sürenin 3 saatinin sosyal medyada geçirildiğini göstermiştir. Nüfusun yüzde 80’inin, sosyal medya kullanıcısı olduğu ifade edilmektedir. Bu da yoğun bir şekilde akıllı telefon, tablet ve bilgisayar kullanımı anlamına gelmektedir. İnsanlar fiziksel aktivitelerini azalttıkça; fazla kilo, bel ve boyun ağrıları, kronik rahatsızlıklar da beraberinde gelmektedir. Özellikle gençlerde bel, boyun ve sırt ağrıları görülmektedir.

    Zayıflayan kaslar fonksiyonlarını yitiriyor

    Bel, boyun ve sırt ağrıları en çok rastlanan sağlık sorunlarının başında gelir. Şehir hayatının getirdiği hareketsiz yaşam tarzı hareketliliğinin kısıtlanmasına eklem ve kasların fonksiyonlarını yitirmesine sebep olarak bel, boyun ve sırt ağrılarını beraberinde getirmektedir. Kişinin fazla kilosu varsa bu kiloları vermesi, daha fazla hareket etmesi ve düzenli egzersiz yapması ağrıların azalmasında faydalı olmaktadır. En eski tedavi yöntemlerinden biri olan manuel terapi de ağrıların ilaçsız olarak tedavi edilmesini sağlayabilmektedir.

    Manuel terapi elle uygulanan manevralarla yapılıyor

    Manuel terapi, genellikle kas-iskelet sisteminin fonksiyonel bozukluklarının tedavisine hizmet eden bir grup tedavi yöntemini kapsar. Manuel terapi elle uygulanan manevralarla yapılmaktadır. Manuel terapiyi bu uygulamanın özel eğitimini almış doktor ve fizyoterapistler yapmaktadır. Yanlış teknikler kalıcı sakatlıklara yol açabileceği için, mutlaka manuel terapi eğitimi almış uzmanlar tercih edilmelidir.

    Manuel terapide eklem ve kaslara hareket kabiliyeti geri kazandırılıyor

    Vücudun hareketliliği kısıtlanmışsa, etkilenen bölge döndürme veya esnetme gibi hareketlerle tekrar tekrar hareket ettirilir. Manuel terapide blokajlar ve gerginlikler manuel olarak gevşetilerek, ekleme fonksiyonelliği geri kazandırılır. Bu tedaviler öncelikle eklemlerin, kasların ve omurganın mekanik veya dejeneratif rahatsızlıklarını tedavi eder. Manuel terapi tedavisi; kas ve eklemlerdeki blokajlar, gerginlikler ve diğer şikayetleri gidermek için hastanın vücudu pasif olarak hareket ettirilerek yapılır. Tedavi öncesinde hasta hikayesi öğrenilir, kapsamlı muayene gerçekleştirilir ve görüntüleme tekniklerinden faydalanılır. Ağrının sebebi tespit edilip manuel terapiye uygunluğu varsa tedaviye başlanır.

    Manuel terapi onarılabilir rahatsızlıklara uygulanıyor

    Manuel terapi, kas-iskelet sistemi veya omurgadaki “onarılabilir” fonksiyonel bozuklukları düzeltmeyi amaçlar. Örneğin bel fıtığı sinir köklerinin etkilendiği hastalıklar, romatoid artrit gibi iltihaplı romatizmalar, kanserler, ileri derece osteoporoz gibi kemik hastalıkları, şah damar hastalığı ve anevrizma gibi ciddi damar hastalıkları veya ameliyat sonrası ilgili bölgede manuel tedaviden kaçınılmalıdır.