Kategori: Sağlık
-
Her öfkeli genç şiddete yönelmiyor!
Her öfkeli genç şiddete yönelmiyor!
Psikoloji literatüründe gençlerde şiddet davranışının temellerinde davranışı kontrol edememe, yoğun duygusal sıkıntı, okula düşük bağlılık, aile içi çatışma ve şiddete maruz kalma yattığını ifade eden Klinik Psikolog İpek Erol, “Her öfkeli, her içe kapanık ya da her kimlik krizi yaşayan genç şiddete yönelmez; risk, çoğunlukla bireysel kırılganlıklarla aile, okul ve çevre koşullarının birleştiği noktada yükselir.” dedi.
Dijital oyunları tek başına neden gibi göstermenin doğru olmadığına işaret eden Erol, “Elde olan kanıtlar, şiddet içerikli oyunların bazı gençlerde saldırgan duygu ve tepkileri artırabileceğini, duyarsızlaşmaya katkı sunabileceğini söylüyor; fakat bu bulgular, tek başına oyun oynamanın böyle ağır ve hedefli saldırıları açıkladığını göstermiyor. Asıl belirleyici olan; gencin ruhsal durumu, aile ortamı, maruz kaldığı şiddet, sosyal dışlanma, öfke düzenleme kapasitesi ve en kritik olarak silaha erişim gibi etkenlerin birleşimidir.” diye konuştu.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İpek Erol, son dönemde artan okul temelli şiddet olaylarını değerlendirerek, ergenlik döneminin psikolojik dinamiklerine dikkat çekti.
Dürtü kontrolündeki zayıflık saldırgan davranış riskini artırabiliyor
Ergenlikte duyguların yoğun yaşandığını ancak bu duyguları düzenleme kapasitesinin henüz tam gelişmediğini vurgulayan Klinik Psikolog İpek Erol, “Bu nedenle dürtü kontrolündeki zayıflık, kimlik karmaşası, akran grubu içinde kabul görme ihtiyacı ve öfkeyi yönetememe, bazı gençlerde saldırgan davranış riskini artırabiliyor. Ancak şunu özellikle vurgulamak gerekir: Her öfkeli, her içe kapanık ya da her kimlik krizi yaşayan genç şiddete yönelmez; risk, çoğunlukla bireysel kırılganlıklarla aile, okul ve çevre koşullarının birleştiği noktada yükselir. Psikoloji literatüründe gençlerde şiddet davranışının temellerinde davranışı kontrol edememe, yoğun duygusal sıkıntı, okula düşük bağlılık, aile içi çatışma ve şiddete maruz kalmak yatmaktadır.” dedi.
Bu tür saldırıların arkasında birikimli bir psikolojik süreç var
Okul saldırılarının arkasında çoğu zaman uzun süreli bir psikolojik birikim olduğuna işaret eden İpek Erol, “Bu tip olayların arkasında çoğu zaman tek bir neden değil, birikimli bir psikolojik süreç vardır: dışlanmışlık hissi, küçük düşürülme algısı, öfkenin içeride büyümesi, yoğun yalnızlık, değersizlik duygusu, intikam fantezileri, bazen de ‘beni nihayet görün’ arzusu. Hedef fiziksel zarar vermekle birlikte güçsüzlük hissini tersine çevirmek ve çevre üzerinde mutlak kontrol kurmak olabilmektedir.” ifadelerini kullandı.
Psikotik süreçlerde gerçeklik algısı bozulabiliyor
Bazı vakalarda daha ağır psikiyatrik tabloların da söz konusu olabileceğini belirten İpek Erol, “Özellikle psikotik süreçlerde gerçeklik algısının bozulması, kişinin çevreyi olduğundan farklı algılamasına neden olabilir. Bu noktada davranış artık sadece öfke ya da dürtüsellikle değil, ciddi bir algı ve düşünce bozulmasıyla şekillenir. Yine de önemli bir ayrım var: her psikotik bozukluk ya da her psikiyatrik hastalık şiddetle ilişkili değildir; ancak tedavi edilmemiş, fark edilmemiş ve ilerlemiş durumlarda risk artabilir. Bu nedenle erken psikiyatrik değerlendirme ve müdahale kritik önem taşır.” diye konuştu.
Erken uyarı işaretlerine dikkat
Aile ve öğretmenler için erken uyarı işaretlerinin kritik olduğunu vurgulayan İpek Erol, “Erken uyarı işaretleri genelde tek bir davranıştan değil, bir örüntüden anlaşılır. Örneğin okul başarısında ani düşüş, okula yabancılaşma, yoğun öfke patlamaları, tehditkâr konuşmalar, intikam içerikli ifadeler, silahlara aşırı ilgi, şiddeti romantize eden paylaşımlar, kendine ya da başkasına zarar verme imaları, belirgin sosyal çekilme, ağır bir aşağılanma ya da reddedilme sonrası davranış değişimi dikkatle izlenmelidir. Özellikle ‘beni görecekler’, ‘hesabını soracağım’, ‘artık dayanmayacağım’ gibi cümleler kesinlikle küçümsenmemelidir.” dedi.
Risk, ilişki ve takip eksikliğinde büyür
İpek Erol, riskin en çok ilişki ve takip eksikliğinde arttığını belirterek, “Evde duyguların konuşulamadığı, sınırların ya çok gevşek ya çok sert olduğu, çocuğun görülmediği ya da sadece başarı üzerinden değer gördüğü aile ortamları kırılganlığı artırabilir. Okul tarafında ise öğrenciyi yalnızca disiplin meselesi olarak görmek, rehberlik servislerini kriz yönetimi yerine evrak işine sıkıştırmak, öğretmenlerin risk sinyallerini tanıma konusunda yeterince desteklenmemesi ve kurumlar arası yönlendirme zincirinin zayıf olması büyük açık yaratır.” diye konuştu.
Rehberlik servislerinin tek başına yeterli olmadığını vurgulayan İpek Erol, “Öğretmen, aile, okul yönetimi, çocuk-ergen ruh sağlığı uzmanı ve gerektiğinde sosyal hizmet birimleri birlikte çalışmadığında erken fark etme şansı azalır” dedi.
Gençler yoğun duygusal baskı altında
Bugünün gençlerinin ciddi bir duygusal yük taşıdığına dikkat çeken İpek Erol, “Yalnızlık, değersizlik hissi, sürekli karşılaştırılma, başarısızlık korkusu, dışlanma, gelecek kaygısı ve anlam kaybı gençlerin en sık yaşadığı duygular arasında. Dijital kültür bu yükü bazen hafifletmiyor, tam tersine görünür olma baskısıyla artırıyor. Genç hem çok görünür olmak istiyor hem de gerçek ilişkilerde çok yalnız hissedebiliyor. Bu da özellikle narsisistik incinme, utanç ve öfke döngüsünü güçlendirebiliyor.” ifadesinde bulundu.
Medya dili belirleyici, fail değil çözüm öne çıkarılmalı
Önleme konusunda aile, okul ve medyanın birlikte hareket etmesi gerektiğini vurgulayan İpek Erol, “Aileler çocukla sadece kural konuşmamalı; utancı, öfkeyi, reddedilmeyi ve hayal kırıklığını nasıl yaşadığını da konuşmalı. Okullar yalnızca güvenlik kamerası mantığıyla değil, ilişki temelli güvenlik anlayışıyla hareket etmeli; riskli öğrenciyi damgalamadan izleyen, yönlendiren ve destekleyen ekipler kurmalı. Aileler ve okullar kadar medyanın da burada çok kritik bir rolü var. Medya, failin adını, görüntüsünü ve hikâyesini büyüten bir anlatı kurduğunda, istemeden de olsa bu kişiyi görünür hale getirir. Oysa bu tür eylemlerde bazı kırılgan gençler için en temel motivasyonlardan biri görülme, duyulma ve etkili olma arzusudur. Failin detaylı şekilde işlenmesi, onun nasıl yaptığına, ne yaşadığına ve nasıl gündem olduğuna odaklanılması, benzer duygusal süreçlerden geçen gençler için bir tür model oluşturabilir; yani ‘ben de böyle görünür olabilirim’ düşüncesini tetikleyebilir. Bu durum literatürde ‘taklit/bulaşma etkisi’ olarak tanımlanır ve özellikle hassas dönemlerde risk oluşturur.” şeklinde konuştu.
Odağı failden toplumsal iyileşmeye ve önleme yollarına kaydırmak gerekiyor
Bu nedenle medyanın dilinin çok belirleyici olduğunu kaydeden İpek Erol, “Odağı failden mağdurlara, toplumsal iyileşmeye ve önleme yollarına kaydırmak gerekir. Olayın dramatik detaylarını tekrar tekrar vermek yerine, erken uyarı işaretlerine, psikolojik destek yollarına ve çözüm önerilerine yer vermek çok daha koruyucudur. Çünkü mesele sadece bir olayı aktarmak değil, o bilginin toplumda nasıl bir etki yaratacağını da gözetmektir.” dedi.
Dijital oyunlar tek başına açıklayıcı değil
Dijital oyunların etkisine ilişkin değerlendirmede de bulunan İpek Erol, “Dijital oyunları tek başına neden gibi göstermek doğru değil. Elde olan kanıtlar, şiddet içerikli oyunların bazı gençlerde saldırgan duygu ve tepkileri artırabileceğini, duyarsızlaşmaya katkı sunabileceğini söylüyor; fakat bu bulgular, tek başına oyun oynamanın böyle ağır ve hedefli saldırıları açıkladığını göstermiyor. Asıl belirleyici olan; gencin ruhsal durumu, aile ortamı, maruz kaldığı şiddet, sosyal dışlanma, öfke düzenleme kapasitesi ve en kritik olarak silaha erişim gibi etkenlerin birleşimidir.” şeklinde sözlerini tamamladı.
-
Saldırganların yüzde 70–80’i önceden sinyal veriyor!
Okul şiddeti önlenebilir mi?
Bir genç ‘kimse beni anlamıyor’ diyorsa dikkat!
Saldırganların yüzde 70–80’i önceden sinyal veriyor!
Okul şiddetinin aniden ortaya çıkan bir kriz değil, önceden sinyaller veren bir süreç olduğunu vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şiddetin çoğu zaman sosyal geri çekilme, yoğun öfke ve tehdit diliyle kendini önceden belli ettiğini söyledi.
Okul şiddetinin tamamen ortadan kaldırılamasa da büyük ölçüde önlenebilir olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir genç ‘kimse beni anlamıyor’ diyorsa bu bir alarmdır” diyerek erken farkındalığın hayati önem taşıdığına dikkat çekti.
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, okul şiddetinin önlenmesi konusunu değerlendirdi.
Okul şiddeti ‘ani patlama’ değil, önceden gelişen bir süreç
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, okul şiddetinin tamamen ortadan kaldırılamasa da büyük ölçüde önlenebilir olduğuna dikkat çekerek, “Okul şiddeti sıfırlanamaz ama büyük ölçüde önlenebilir. Çünkü okul şiddeti ‘ani patlama’ değil, önceden gelişen bir süreçtir bu yüzden erken fark edilirse önlenebilir. Çünkü araştırmalar şunu gösteriyor: Saldırganların yüzde 70–80’i önceden sinyal verir. Çoğunda: sosyal geri çekilme, tehdit dili,yoğun öfke ve planlama davranışı vardır şiddet görünmez değil, erken evrede fark edilebilir. Sadece güvenlik önlemleri (metal dedektör vs.), sadece disiplin cezaları veya sadece kamera sistemi sonucu azaltabilir ama nedeni çözmediği için geçici olur.” dedi.
ABD’de okullarda psikolojik sağlamlık çalışmaları başladı
ABD’deki verileri örnek gösteren Prof. Dr. Tarhan, “2013–2023 arasında bin 468 okul silah olayı (önceki on yıla göre yüzde 324 artış) olur. Bunun üzerine hızlı bir şekilde okullarda Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) ile empati, anlam, amaç paylaşımcılık, minnettarlık, dürtü kontrolu modülleri ile psikolojik sağlamlık çalışmalar başladı. Okullarda SEL (Sosyal ve Duygusal Beceri eğitimleri) verildi. 2024 yılında yaklaşık 336 okul silah olayı raporlanmış iken 2025 okul yılında bu sayı 254’e düştü (yaklaşık yüzde 22 azalma). Buna rağmen, bu düzey, 25 yıl öncesinin 2 katından fazladır.” diye konuştu.
Birincil önleme (Her öğrenci için)
Okul şiddetini önlemede üç aşamalı bir yaklaşım gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, birincil önlemenin tüm öğrencilere yönelik olduğunu ve okul iklimini dönüştürmeyi hedeflediğini söyledi. Bu kapsamda sosyal-duygusal öğrenme (SEL), empati eğitimi, zorbalık karşıtı programlar ve duygu düzenleme becerilerinin kazandırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, Üsküdar Üniversitesi tarafından 5 yıllık çalışmayla hazırlanan “Mutluluk Bilimi ve Değerler” isimli yardımcı ders kitabının da rehberlik programlarında kullanılabileceğini belirtti.
İkincil önleme (Riskli öğrenciler için)
İkincil önlemenin riskli öğrencileri hedef aldığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, erken müdahalenin kritik olduğunu vurguladı. “Bu çocuk neden sessizleşti, neden görünmez oldu ya da neden alışılmışın dışında davranmaya başladı?” sorularının sorulması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, yalnız öğrencilerin tespit edilmesi, depresyon belirtilerinin izlenmesi ve okul psikolojik danışmanlığının etkin kullanılması gerektiğini söyledi.
Üçüncül önleme (Yüksek risk durumlarında kriz müdahalesi)
Üçüncül önlemenin ise yüksek risk durumlarında kriz müdahalesini kapsadığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, tehdit değerlendirme ekiplerinin kurulması, aile-okul-uzman iş birliğinin sağlanması ve gerektiğinde güvenlik önlemlerinin devreye alınmasının önemine dikkat çekti.
Psikolojik ihtiyaçların karşılanamamasına dikkat!
Araştırmaların en net bulgularından birinin, bir öğrencinin hayatında en az bir güvenilir yetişkinin bulunmasının şiddet riskini dramatik biçimde düşürdüğü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Öğretmen, rehberlik uzmanı, ebeveyn ya da akran mentörü ile güvenli ilişki kuran çocuk hayatı güvenilir bulur ve şiddete başvurmaz.” dedi.
“Bir genç ‘kimse beni anlamıyor’ diyorsa dikkat!” uyarısında bulunan Prof. Dr. Tarhan, okul şiddetinin çoğunlukla temel psikolojik ihtiyaçların karşılanmamasıyla ilişkili olduğunu ifade etti.
Bu ihtiyaçları aidiyet (bağlanma ve ait olma), değerlilik (önemli hissetme), anlam (hayat yaşamaya değer dedirten amaçlar) ve duyguları ifade edebilme olarak sıralayan Prof. Dr. Tarhan, bu alanlarda eksiklik yaşandığında yalnızlık, öfke ve umutsuzluğun ortaya çıktığını belirtti.
Mafya lideri gibi bazı rol modeller şiddeti estetikleştiiyor
Aşırı dijitalleşmenin de önemli bir risk faktörü olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, yoğun ekran maruziyetinin sosyal izolasyona ve yüzeysel ilişkilere yol açtığını, mafya lideri gibi bazı rol modellerin şiddeti estetikleştirdiğini ifade etti ve “Bu nedenle modern önleme çalışmaları sadece okul içinde değil, dijital yaşamı da kapsamalı.” diye sözlerini tamamladı.
Mutluluk Bilimi ve Değerler
PDF olarak sosyal sorumluluk amacı ile bu kitabı indirebilirsiniz ve okul rehberlik programında uygulayabilirsiniz
-

SAĞLIK BAŞTA OLMAK ÜZERE KAMUDA GÖRÜNMEYEN KRİZ! MOBBİNG VE ŞİDDET SİSTEMİ ZORLUYOR
SAĞLIK BAŞTA OLMAK ÜZERE KAMUDA GÖRÜNMEYEN KRİZ! MOBBİNG VE ŞİDDET SİSTEMİ ZORLUYOR
Sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının maruz kaldığı mobbing ve şiddet, artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaştı. Artan iş yükü, baskı ve güvensiz çalışma ortamları, sağlık ve sosyal hizmet sisteminin en kritik unsuru olan insan kaynağını zorlarken; sahadan gelen veriler, sorunun yalnızca bireysel değil, doğrudan sistemin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Sağlık ve sosyal hizmet çalışanları başta olmak üzere kamuda çalışanların maruz kaldığı mobbing ve şiddet vakaları, son dönemde artan yoğunluk ve görünürlükle birlikte sistemin en kritik sorunlarından biri haline geldi. Hizmetin temel taşı olan çalışanların kendilerini güvende hissetmediği bir ortamda, nitelikli ve sürdürülebilir bir yapıdan söz etmek ise giderek zorlaşıyor. Sağlık kurumlarında giderek ağırlaşan mobbing ve şiddet olgusunu tüm yönleriyle ele alan Sağlık Hizmetleri Sendikası (Sahim-SEN), çevrimiçi bir seminer düzenledi. Sendika yönetimi ve uzman isimlerin katkı sunduğu programda, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının yaşadığı görünür ve görünmeyen baskılar çarpıcı örneklerle değerlendirildi.
Mobbing Sağlık ve Sosyal Hizmet Sistemini İçten Çökertiyor
Sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere mobbing, çoğu zaman açık çatışmalarla değil; sistematik baskı, değersizleştirme, dışlama ve görev tanımı dışı yüklemeler üzerinden ilerliyor. Çalışanların sürekli denetlendiği, hatalarının öne çıkarıldığı ve yalnızlaştırıldığı bu süreç, zamanla psikolojik bir yıpranmaya dönüşüyor. Seminerde konuşan SAHİMSEN Engelliler Komisyonu Başkanı Ayşe Sarı, mobbingin sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında başta olmak üzere kamuda çoğu zaman görünmez bir şiddet biçimi olarak ilerlediğini ancak etkilerinin derin ve yıkıcı olduğunu vurguladı.
Sarı, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının sistematik baskı, dışlanma ve itibarsızlaştırma gibi yöntemlerle yıldırıldığını belirterek, “Mobbing, yalnızca bireyi değil, bulunduğu kurumu da zayıflatan bir süreçtir. Çalışanların yalnızlaştırıldığı, değersizleştirildiği bir ortamda ne verimlilikten ne de sağlıklı bir hizmetten söz edilebilir” değerlendirmesinde bulundu.
Görev tanımı dışı yüklemelerden iletişim eksikliklerine, ayrımcılıktan psikolojik baskıya kadar uzanan bu sürecin, çalışanları sessiz bir tükenmişliğe sürüklediğine dikkat çekildi.
Sürekli Baskı ve Sessiz Yıpranma Şiddetin Yeni Yüzü
Seminerde öne çıkan bir diğer başlık ise sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere kamuda şiddetin sadece fiziksel saldırılarla sınırlı olmadığı gerçeği oldu. Günlük işleyiş içinde normalleştirilen baskı, değersizleştirme ve dışlama davranışlarının, özellikle sağlık ve sosyal hizmet çalışanları üzerinde kalıcı izler bıraktığı vurgulandı.
Uzman değerlendirmelerinde, bu tür psikolojik şiddetin zamanla tükenmişlik, motivasyon kaybı ve mesleki kopuşa yol açtığı ifade edilirken; çalışanların kendilerini güvende hissetmediği bir ortamda hizmet kalitesinin sürdürülebilir olmadığına dikkat çekildi.
“Bu Tablo Artık Bir Meslek Sorunu Değil, Sistem Sorunudur”
SAHİMSEN Genel Başkanı Özlem Akarken, sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlarda mobbing ve şiddetin ulaştığı noktaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, sorunun ciddiyetine dikkat çekerek net bir çerçeve çizdi.
Akarken, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının yalnızca mesleklerini icra etmediğini, aynı zamanda sistemsel baskılarla mücadele ettiğini belirterek, “Bugün gelinen noktada bu tabloyu sadece çalışanların sorunu olarak görmek mümkün değildir. Bu doğrudan sistemin sorunudur ve çözüm de sistemsel olmak zorundadır” ifadelerini kullandı.
Sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının kendini güvende hissetmediği bir yapıda, toplum sağlığını korumanın mümkün olmadığını vurgulayan Akarken, her şiddet ve mobbing vakasının hizmete doğrudan zarar verdiğini belirtti.
Çözüm Net! Güçlü Politika, Etkin Koruma, Sıfır Tolerans
SAHİMSEN, sağlık ve sosyal hizmet veren kurumlar başta olmak üzere kamuda mobbing ve şiddetle mücadelede daha güçlü ve kararlı adımlar atılması gerektiğini vurguluyor. Çalışma ortamlarının daha güvenli hale getirilmesi, sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının hak arama süreçlerinin etkinleştirilmesi ve yönetsel yaklaşımların iyileştirilmesi, çözümün temel başlıkları arasında yer alıyor.
Sendika, başta sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının korunmasının yalnızca meslek grubu açısından değil, toplum sağlığı açısından da kritik olduğunu belirterek, bu alandaki farkındalık çalışmalarını ve savunuculuk faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. -
Kardeşlerin ayrılması duygusal güvenliği riske atıyor!
Kardeşlerin ayrılması duygusal güvenliği riske atıyor!
Yetişkinlerin boşanma veya ayrılık süreçlerinde kardeşlerin ayrılabildiğini belirten uzmanlar, bu durumun çocuk için duygusal güvenliğin kaybı anlamına geldiğini söylüyor.
Kardeşlerin çoğu zaman çocuk için bir duygusal destek kaynağı olduğunu aktaran Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu bağın kopması; yalnızlık, terk edilme hissi, kaygı ve öfke gibi duyguların yoğunlaşmasına neden olabilir.” dedi. Erken yaşlarda yaşanan ayrılıkların, bağlanma biçimlerini etkileyerek ileriki yaşlarda ilişkilerde zorluklara neden olabileceğine dikkat çeken Tunçel, kardeşlerin birlikte büyürken paylaşmayı, empatiyi ve çatışma çözmeyi öğrendiğini, ayrı büyüyen kardeşlerin ise zamanla duygusal olarak uzaklaşabildiğini vurguladı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Nisan Uluslararası Kardeşler Günü kapsamında boşanma veya ayrılık durumunda kardeşlerin ayrı büyümesinin çocukların duygusal güvenliği, psikolojik dayanıklılığı ve sosyal gelişimi üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.
Kardeşlerin ayrılması, duygusal güvenliklerini zedeliyor!
Boşanma sürecinin çocuk için önemli bir kayıp ve yeniden uyum gerektiren bir durum olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu süreçte kardeşlerin de birbirinden ayrılması, çocuğun ‘güvenli alanlarından’ birinin daha kaybı anlamına gelir.” dedi.
Kardeşlerin çoğu zaman çocuk için yalnızca bir aile üyesi değil, aynı zamanda bir duygusal destek kaynağı olduğunu aktaran Tunçel, “Bu bağın kopması; yalnızlık, terk edilme hissi, kaygı ve öfke gibi duyguların yoğunlaşmasına neden olabilir. Uzun vadede bu durum, çocuğun ilişkilerde süreklilik ve güven algısını zedeleyebilir. Özellikle erken yaşlarda yaşanan bu tür ayrılıklar, bağlanma örüntülerini etkileyerek daha kaygılı veya kaçıngan bağlanma stillerinin gelişmesine zemin hazırlayabilir. Çocuk, ‘yakın olduğum insanlar bir gün gider’ şeklinde bir inanç geliştirebilir. Bu da ileriki yaşlarda arkadaşlık ve romantik ilişkilerde mesafe koyma ya da aşırı bağımlı olma gibi uç davranışlara yol açabilir.” şeklinde konuştu.
Kardeşlerin birlikte kalabilmesi, çocuğun psikolojik dayanıklılığı açısından koruyucu bir faktör!
Kardeş ilişkisinin, çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi için benzersiz bir alan olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Çocuklar kardeşleriyle birlikteyken paylaşmayı, çatışma çözmeyi, empati kurmayı ve duygularını düzenlemeyi öğrenirler. Aynı zamanda kardeşler, özellikle zor zamanlarda birbirleri için ‘tanıdık ve güvenli bir liman’ işlevi görür.” dedi.
Birlikte büyüyen kardeşler arasında oluşan ortak anıların, kimlik gelişimini desteklediğini ve aidiyet duygusunu güçlendirdiğini kaydeden Tunçel, “Bu bağ, çocukların stresle başa çıkma becerilerini artırır ve yalnızlık hissini azaltır. Dolayısıyla kardeşlerin birlikte kalabilmesi, çocuğun psikolojik dayanıklılığı açısından koruyucu bir faktör olarak değerlendirilebilir.” ifadelerini kullandı.
Temas eksikliği, kardeşler arasında duygusal mesafeyi artırır!
Ayrı büyüyen kardeşler arasında zamanla duygusal uzaklaşma veya yabancılaşma görülebildiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Düzenli temas ve ortak yaşantı eksikliği, kardeşler arasında zamanla duygusal mesafenin artmasına neden olabilir. Özellikle küçük yaşlarda ayrılan kardeşler, birbirlerini yeterince tanıyamayabilir ve ilişki yüzeysel kalabilir.” dedi.
Bunu önlemek için ebeveynlerin bilinçli bir çaba göstermesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Tunçel, “Düzenli görüşmeler, ortak etkinlikler, tatiller ve mümkünse rutin bir iletişim planı oluşturulmalı. Günümüzde dijital iletişim araçları da bu bağı desteklemek için kullanılabilir. Ancak burada önemli olan sadece temas sıklığı değil, temasın niteliğidir yani çocukların birlikte kaliteli zaman geçirebilmesi gerekir. Ayrıca ebeveynlerin kardeş ilişkisini destekleyici bir dil kullanması ve taraf tutmaktan kaçınması da kritik rol oynar.” açıklamasını yaptı.
Kardeşler birlikte kalmalı veya bağlarının desteklenmesine önem verilmeli!
Ayrılığın etkisinin çocuğun bireysel özelliklerine göre değişkenlik gösterdiğini de sözlerine ekleyen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi:
“Küçük çocuklar ayrılığı daha somut bir kayıp olarak yaşarken, ergenler bunu daha karmaşık duygularla (öfke, suçluluk, sadakat çatışması) deneyimleyebilir. Erken çocukluk döneminde yaşanan ayrılıklar, bağlanma üzerinde daha derin etkiler bırakabilir.
Cinsiyet tek başına belirleyici değildir; ancak toplumsal roller nedeniyle bazı çocuklar duygularını ifade etmekte daha zorlanabilir veya daha fazla içselleştirebilir.
Daha hassas, içe dönük veya kaygıya yatkın çocuklar ayrılıktan daha fazla etkilenebilir. Daha esnek ve sosyal çocuklar ise destekleyici çevre varsa daha kolay uyum sağlayabilir.
Sonuç olarak, kardeşlerin ayrılması her çocuk için aynı etkiyi yaratmaz; ancak genel olarak bu durum, çocuğun duygusal güvenliği üzerinde risk oluşturur. Bu nedenle mümkün olan durumlarda kardeşlerin birlikte kalması, mümkün değilse de bağlarının aktif şekilde desteklenmesi büyük önem taşır.” -

Sakarya’nın merkezine Sağlık Sokağı açıldı
Sakarya’nın merkezine Sağlık Sokağı
açıldı: Sağlığın her alanında danışmanlık
ve tetkik yapıyorlar…Büyükşehir Belediyesi vatandaşlara sağlık bilincini aşılamak, güncel sağlık
hizmetlerini anlatmak ve erken teşhisin insan hayatı için ne kadar önemli olduğunu
anlatmak için Sağlık Haftası’nda Atatürk Bulvarı’nda Sağlık Sokağı’nı açtı. Açılan
sokakta 20’ye yakın sağlık branşında danışmanlık hizmeti verilmeye başlandı.
Binlerce kişi 13 Nisan’a kadar sigara bırakma eğitiminden beslenme danışmanlığı ve
kanser taramasına kadar farklı branşlarda tetkik yaptırarak bilgi alabilecek.
Sakarya Büyükşehir Belediyesi Sağlık Haftasında, vatandaşlara sağlık bilincini aşılamak
için örnek bir adım attı.
Sağlık bilinci artıyor, hizmetler anlatılıyor
Bu kapsamda Sağlık Daire Başkanlığı tarafından şehrin merkezinde bulunan Atatürk
Bulvarı’nda Sağlık Sokağı kapılarını açtı.
İl Sağlık Müdürlüğü ve Büyükşehir’in birlikte organize ettiği sokak, Sakaryalı
vatandaşların sağlık bilincini artırıyor, faydalanabilecekleri sağlık hizmetleri anlatılıyor.
Sakarya’da sağlık konusunda tüm branşlardan ekipler, sokağın içerisinde kendisine ayrı
stant kurdu. Ayrıca Yeşilay ve Kanser Tarama Birimi (KETEM) ekipleri de sokak
içerisinde vatandaşlara önemli bilgilendirmeler yaptı.
Her alanda danışmanlık
Beslenme konusunda danışmanlık almak isteyenler ise burada konuşlanan ekipten detaylı
bilgiler aldı. Çocuk, erken psikolojisi, ağız sağlığı, sigara bırakma polikiliniği, bulaşıcı
hastalıklar, gebe eğitimi gibi konularında görevli ekipler katılımcılara bizzat destek
sağladı.
Yoğun katılım
Sağlık Sokağı’nın açılışı Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Dr. İlham Yılmaz, İl
Sağlık Müdürü Kayhan Özdemir, Büyükşehir ile sağlık kurumları yetkilileri ve
vatandaşların katılımıyla gerçekleşti.
“Sağlık bizim için çok kıymetli”
Törende konuşan Genel Sekreter Yardımcısı Dr. İlhan Yılmaz, “Daha önce Kitap Sokağı
olarak hizmet veren alanı Sağlık Haftasında, Sağlık Sokağı olarak düzenledik.
Toplumumuzun her noktasında sağlık bizim için çok kıymetli. Her noktada yanımızda olan
sağlıkçılarımıza teşekkür ederim. Bu alanda vermiş olduğu katkılardan ötürü Büyükşehir
Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’a ve İl Sağlık Müdürlüğümüze teşekkürlerimi
iletiyorum” dedi.
“Burada birçok hizmetin tanıtımı olacak”
İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Kayhan Özdemir, “Vatandaşlar burada hangi durumlarda 112’yi
arayacaklarını, ne zaman doktora başvuracaklarını öğrenecekler. Randevu beklemedenbütün vatandaşlar burada bütün gereksinimlerini karşılayabilecek. Sağlık Sokağı hayırlı
olsun” ifadelerini kullandı.
20 adet birimle 13 Nisan’a kadar
Sağlık Sokağı’nda ziyaret edilebilecek birimler arasında; kronik hastalıklar birimi, sağlıklı
beslenme ve diyet birimi, Yeşilay, çocuk ve sağlık hizmetleri, çocuk/ergen psikolojik
destek birimi, kanser erken teşhis ve tarama (KETEM), ağız ve diş sağlığı polikliniği,
sigara bırakma polikliniği, bulaşıcı hastalıklar, gençlik ve spor hizmetleri, 112 acil sağlık
hizmetleri, Ulusal Medikal Kurtarma (UMKE), çocuk ergen kadın üreme sağlığı, engelli
hizmetleri, ilk yardım eğitim birimi, SEAH Toplum Ruh Sağlığı Merkezi, gebe eğitim
sınıfı ve emzirme danışmanlığı – Yenikent Devlet Hastanesi Evde Sağlık Hizmetleri,
Sakarya Emniyet Müdürlüğü, diyabet/organ nakli, Sağlıklı Hayat Merkezi(SHM) gibi
birimler yer alıyor.
Vatandaşlar bu sokakta Sağlık Haftası’nı kapsayan 13 Nisan tarihine kadar her türlü sağlık
alanında bilgi alabilecek ve kan vererek tetkik yaptırabilecek. -
Bu hastalıkta gülmek, hapşırmak hatta yürümek bile işkence!
Bu hastalıkta gülmek, hapşırmak hatta yürümek bile işkence!
Utandırdığı için doktora bile anlatılmıyor
Kadınların hayatını kabusa çeviriyor, oysa kader değil!
Yaşam kalitenizi geri kazanmak sizin elinizde!
Her 3 kadından biri bu sorunla karşı karşıya!
UTANDIRAN HASTALIĞIN 6 TEMEL NEDENİ!
Kadın hastalıklarında en sık görülen ama çoğunlukla ‘utanıldığı’ için en az konuşulan sorunların başında idrar kaçırma geliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ecem Eren “Ülkemizde her 3 kadından biri idrar kaçırma sorunu yaşıyor ancak doktora söylemekten çekiniyor. Bir çoğu da ‘doğum yaptım, normaldir’, ‘yaş aldım artık olur’ diye düşünerek sorunu baştan kabulleniyor. Oysa idrar kaçırma yaygın olsa da normal değildir ve tedavisi mümkündür” diyor.
İdrar kaçırmanın sadece fiziksel bir problem olmadığını, günlük yaşamı kabusa çevirebildiğini vurgulayan Dr. Eren; bu sorunu yaşayan kadınların özgüveninin hızla azaldığını, spor yapmaktan, uzun yolculuklara çıkmaktan, sosyal ortamlara girmekten hatta hapşırmaktan ve gülmekten bile çekindiklerini belirtiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ecem Eren utandıran hastalığın 6 temel nedenini ve en en yeni tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Menopoz ve yaş
Menopozla birlikte vücutta östrojen hormonunun azalması, mesane ve idrar yolunu destekleyen dokuların zayıflamasına yol açabiliyor. Yaş ilerledikçe kas gücünde ve doku elastikiyetinde görülen azalma da bu durumu kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle menopoz dönemindeki kadınlarda mesane kontrolünü sağlamak zorlaşabiliyor.
Fazla kilo
Aşırı kilo, karın içi basıncını artırarak mesane üzerinde sürekli bir baskı oluşturabiliyor. Bu baskı özellikle gülme, hapşırma, öksürme veya egzersiz sırasında mesane kontrolünü zorlaştırabiliyor. Dr. Ecem Eren, kilo kontrolünün, bu sorunun önlenmesi ve hafifletilmesinde önemli bir rol oynadığını belirtiyor.
Doğum yapmış olmak
Sadece normal doğum yapmak değil, gebelik de tek başına riski artırabiliyor. Pelvik taban kasları ve bağ dokular önemli ölçüde gerileyebiliyor. Bu bölgede oluşan gevşeme mesane ve idrar kanalını destekleyen yapıları zayıflatabiliyor. Zor doğumlar geçirmek de ilerleyen yıllarda bu sorunun ortaya çıkma riskini artırabiliyor. Doğum sırasında pelvik taban kasları ve destek dokular zarar görebilir. Sadece vajinal doğum yapmak değil, gebe kalmış olmak tek başına dahi riski artırıyor.
Kronik öksürük veya kabızlık
Uzun süre devam eden öksürük atakları ya da sürekli ıkınmaya neden olan kabızlık, pelvik taban kasları üzerinde tekrar eden bir basınç oluşturabiliyor. Bu durum zamanla kasların dayanıklılığını azaltarak mesane kontrolünün zayıflamasına neden olabiliyor.
Pelvik taban kaslarının zayıflaması
Mesaneyi ve idrar yolunu destekleyen pelvik taban kasları zamanla zayıfladığında mesane kontrolü de olumsuz etkilenebiliyor. Dr. Ecem Eren “Hareketsiz yaşam, gebelikler, hormonal değişiklikler, yaşlanma veya bazı cerrahiler bu kasların gücünü azaltabilir. Düzenli pelvik taban egzersizleri kasları güçlendirerek şikayetlerin azalmasına yardımcı olabilir” diyor.
Diyabet (şeker hastalığı) ve enfeksiyonlar
Diyabet (şeker hastalığı) sinir sistemini etkileyerek mesanenin çalışma düzenini bozabiliyor. Ayrıca sık görülen idrar yolu enfeksiyonları da mesane hassasiyetini artırarak kontrol sorunlarına yol açabiliyor. Bu nedenle diyabetin iyi kontrol edilmesi ve enfeksiyonların zamanında tedavi edilmesi büyük önem taşıyor.
xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxx
Farklı tedavi seçenekleri var!
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ecem Eren, idrar kaçırma sorununa karşı günümüzde farklı tedavi seçenekleri olduğunu, yani idrar kaçırmanın kader olmadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Pelvik taban egzersizleri ve bazı ilaç tedavileri birçok hastada fayda sağlayabiliyor. Uygun hastalarda lazer uygulamaları veya destekleyici dolgu yöntemleri de tercih edilebiliyor. Daha ileri durumlarda ise küçük cerrahi girişimler ile mesaneyi destekleyen yapılar güçlendirilebiliyor ve oldukça başarılı sonuçlar alınabiliyor. İdrar kaçırma kadınların sessizce katlanması gereken bir durum değil. Yaygın olabilir ama normal değildir ve çoğu zaman tedavi edilebilir. Bu yüzden kadınların utanmadan bu konuyu dile getirmesi ve bir uzmana başvurması çok önemli. Bazen doğru soruyu sormak bile çözümün ilk adımı olabilir.”
-
Meme kanseri sürecinde psikolojik dayanıklılığı artırmak mümkün!
Meme kanseri sürecinde psikolojik dayanıklılığı artırmak mümkün!
Ağlamak da iyileştirir!
Meme kanseri teşhisinin, birçok kadın için sadece tıbbi bir durum olmadığını belirten uzmanlar, bir ‘eşik anı’ olduğunu söylüyor.
Teşhisin ardından şok, inkâr, korku ve kaygı gibi duyguların sıkça görüldüğünü ifade eden Klinik Psikolog Cumali Aydın “Pek çok kadın, tanıyı ilk duyduğunda ‘bu bana olamaz’ ya da ‘bir hata olmalı’ düşüncesine kapılır. Bu inkâr tepkisi, psikolojide akut stres tepkisinin doğal bir parçasıdır ve beynin ani tehdide karşı kendini koruma mekanizması olarak değerlendirilir.” dedi. Cerrahi, kemoterapi ve radyoterapinin, fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da zorluklara neden olduğunu aktaran Aydın, duyguları ifade etmenin, kontrol edilebilir alanlara odaklanmanın ve destek gruplarına katılmanın psikolojik dayanıklılığı artırdığını vurguladı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası kapsamında, özellikle kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri sürecinde kadınların yaşadığı psikolojik zorluklar, duygusal tepkiler, vücut imajı sorunları ve baş etme stratejileri ile sosyal desteğin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.
Kanser teşhisi hayatın tamamını sarsan bir ‘eşik anı’ olabilir!
Meme kanseri teşhisinin, birçok kadın için yalnızca tıbbi bir bilgi olmadığına dikkat çeken Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu teşhis hayatın tamamını sarsan bir ‘eşik anı’dır. Bu nedenle ilk tepkiler çoğunlukla yoğun, karmaşık ve dalgalı olur.” dedi.
En sık görülen ilk duygular arasında şok, inkâr, korku, kaygı ve kontrol kaybı hissinin yer aldığını ifade eden Aydın, “Pek çok kadın, tanıyı ilk duyduğunda ‘bu bana olamaz’ ya da ‘bir hata olmalı’ düşüncesine kapılır. Bu inkâr tepkisi, psikolojide akut stres tepkisinin doğal bir parçasıdır ve beynin ani tehdide karşı kendini koruma mekanizması olarak değerlendirilir. Araştırmalar, kanser tanısı alan bireylerin önemli bir kısmında ilk haftalarda travma sonrası stres belirtilerine benzer tepkiler görülebildiğini gösteriyor.” şeklinde konuştu.
Farklı tepkiler, baş etme tarzı ve kişilikle ilgili!
Bu tepkilerin yanında ölüm korkusu, geleceğe dair belirsizlik, ‘çocuklarıma ne olacak?’, ‘hayatım yarım mı kalacak?’ gibi varoluşsal soruların da çok erken dönemde ortaya çıkabileceğini kaydeden Klinik Psikolog Cumali Aydın, şöyle devam etti:
“Bazı kadınlar bu süreçte aşırı bilgi arayışına girerken, bazıları tam tersine tıbbi konuşmalardan kaçınabilir. Her iki tepki de psikolojik açıdan anlaşılırdır. Bir kadın, tanıdan sonraki ilk günlerde sürekli internette hastalıkla ilgili içerik aradığını, geceleri uyuyamadığını ve zihninin hiç durmadığını ifade edebilir. Bir başka kadın ise tam aksine, ‘hiçbir şey duymak istemiyorum’ diyerek çevresinden gelen bilgileri kapatabilir. Bu farklılıklar, kişinin baş etme tarzı, geçmiş yaşam deneyimleri ve kişilik yapısıyla yakından ilişkilidir.”
Duygular tedavinin ‘yan etkisi’ değil, insani ve anlaşılır psikolojik tepkiler!
Meme kanseri tedavilerinin, bedeni hedef alıyor gibi görünse de psikolojik dünyayı da derinden etkilediğine vurgu yapan Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi süreçleri; bedensel bütünlük algısını, kontrol hissini ve benlik algısını doğrudan etkileyen deneyimlerdir. Cerrahi müdahaleler sonrasında kadınlar sıklıkla bedenlerine yabancılaşma, ‘artık eskisi gibi değilim’ duygusu ve kayıp hissi yaşayabilir. Özellikle mastektomi geçiren kadınlarda bu duygular daha belirgin olabilir.” dedi.
Bilimsel çalışmaların, cerrahi sonrası dönemde depresif belirtilerin ve anksiyetenin artabildiğini gösterdiğini aktaran Aydın, “Kemoterapi süreci ise yalnızca fiziksel yan etkilerle değil, psikolojik açıdan da zorludur. Saç dökülmesi, halsizlik, mide bulantısı gibi belirtiler, kişinin kendini ‘hasta’ olarak algılamasını pekiştirir. Bu süreçte kadınlar sıklıkla çaresizlik, öfke, sabırsızlık ve zaman zaman umutsuzluk hissedebilir. Ayrıca ‘kemobeyin’ olarak bilinen dikkat ve hafıza sorunları, kişinin kendine güvenini sarsabilir. Radyoterapi ise daha sessiz ilerleyen ama uzun vadede yorgunluk, tahammülsüzlük ve duygusal dalgalanmalar yaratabilen bir süreçtir. Tedavinin uzaması, ‘bu hiç bitmeyecek mi?’ düşüncesini besleyebilir. Önemli nokta şudur; bu duygular tedavinin ‘yan etkisi’ değil, insani ve anlaşılır psikolojik tepkilerdir. Araştırmalar, tedavi sürecinde psikolojik destek alan kadınların hem ruhsal dayanıklılığının hem de tedaviye uyumunun daha yüksek olduğunu gösteriyor.” açıklamasını yaptı.
Bedenle yeniden ilişki kurmak zamana ve şefkate ihtiyaç duyar!
Meme kanseri sonrası vücut imajının, kadınlar için en hassas konulardan biri olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Meme, kültürel ve bireysel düzeyde kadınlık, annelik, cinsellik ve çekicilik ile ilişkilendirilen bir organdır. Bu nedenle bedende meydana gelen değişimler, yalnızca fiziksel değil, psikolojik bir kayıp olarak da yaşanabilir.” dedi.
Tedavi sonrası kadınların; ameliyat izleri, meme kaybı, protez kullanımı, kilo değişimleri veya ciltteki farklılıklar nedeniyle aynaya bakmakta zorlanabileceğini dile getiren Aydın, şunları söyledi:
“‘Artık kendimi tanımıyorum’ ya da ‘eşim beni eskisi gibi beğenir mi?’ gibi düşünceler sıkça dile getirilir. Araştırmalar, olumsuz vücut algısının özsaygı düşüşü, cinsel isteksizlik ve ilişkisel mesafelenme ile ilişkili olduğunu gösteriyor.
Tedavi süreci bitmiş, tıbben ‘iyi’ denilen bir kadın, sosyal ortamlardan kaçınmaya başlayabilir, denize girmekten çekinebilir ya da aynada kendine uzun süre bakmaktan kaçınabilir. Bu durum dışarıdan ‘abartı’ gibi algılansa da, aslında derin bir kimlik yeniden yapılanma sürecinin parçasıdır. Burada önemli olan, bedenle yeniden ilişki kurmanın zamana ve şefkate ihtiyaç duyduğunu kabul etmektir.”
Güçlü olmak zorunda değilsiniz; ağlamak ve durmak da iyileşmenin parçası!
Meme kanseri sürecinde psikolojik dayanıklılığı artırmak mümkün olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Araştırmalar, bazı baş etme stratejilerinin ruh sağlığını belirgin şekilde desteklediğini gösteriyor.” dedi.
Öncelikle duyguları bastırmak yerine ifade etmenin büyük önem taşıdığının altını çizen Aydın, “Üzgün, öfkeli ya da korkmuş hissetmek zayıflık değil; insan olmanın doğal bir sonucudur. Yazmak, güvendiği biriyle konuşmak ya da bir uzmandan destek almak, bu duyguların yükünü hafifletir. İkinci olarak, kontrol edilebilir alanlara odaklanmak önemlidir. Tedavi sürecini yönetmek, randevularını planlamak, beslenme ve uyku düzenine özen göstermek, kişiye ‘aktif bir özne’ olma hissi kazandırır. Bu, kaygıyı azaltan temel faktörlerden biridir. Mindfulness, nefes egzersizleri ve gevşeme çalışmaları gibi yöntemlerin, kanser hastalarında anksiyete ve depresyonu azalttığı bilimsel olarak gösterilmiştir. Ayrıca destek gruplarına katılmak, ‘yalnız değilim’ duygusunu güçlendirir. En önemlisi ise; güçlü olmak zorunda değilsiniz. Zaman zaman dağılmak, ağlamak, durmak da iyileşmenin bir parçasıdır.” ifadelerini kullandı.
Şefkatli, anlayışlı ve sabırlı bir çevre, iyileşmenin psikolojik zeminini güçlendirir!
Sosyal desteğin meme kanseri sürecinde en güçlü koruyucu faktörlerden biri olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Güçlü sosyal desteğe sahip kadınlar daha düşük depresyon düzeyleri yaşıyor ve tedaviye psikolojik olarak daha iyi uyum sağıyor.” dedi.
Ancak desteğin her zaman ‘çok konuşmak’ ya da ‘pozitif ol’ demek anlamına gelmediğini aktaran Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bazen en iyisi, sadece orada olmak ve dinlemektir. ‘Güçlüsün, atlatırsın’ gibi iyi niyetli cümleler, kadının yaşadığı korkuyu görünmez kılabilir. Yakın çevreye düşen en önemli rol; yargılamadan dinlemek, duygulara alan açmak ve kadının temposuna saygı göstermektir. Yardım teklif etmek ama zorlamamak, bilgi vermeden önce izin almak, bedenle ilgili yorumlardan kaçınmak bu süreçte çok değerlidir. ‘İstersen bugün yanında olabilirim’ demek, ‘ben senin yerinde olsam böyle yapardım’ demekten çok daha destekleyicidir.
Sonuç olarak, meme kanseri yalnızca bireyin değil, bir ilişkiler sisteminin yaşadığı bir deneyimdir. Şefkatli, anlayışlı ve sabırlı bir çevre, iyileşmenin psikolojik zeminini güçlendirir.”
-

AKYAZI’da Diş Kliniği Hizmete Açıldı
AKYAZI’da Diş Kliniği Hizmete Açıldı
Akyazı Belediye başkanı Bilal SOYKAN,Karapürçek Belediye Başkanı Mehmet Murat ÇORUHLU,Sakarya Kent Şurası Kurucu Başkanı Erol Öztürk Hacıeyüpoğlu ve Şura Üyeleri, DEVA Partisi Sakarya İl Başkanı Ercan Başnuh, siyasi parti temsilcileri , Akyazı Muhtarlar Derneği başkanı ve Yeni Orman Mahallesi Muhtarı Ahmet Savaş ,muhtarlar ve vatandaşların katılımıyla, ilçede faaliyete başlayan Berkay Çoruhlu’ya ait diş kliniğinin açılışı gerçekleştirildi.
AKYAZI’da düzenlenen açılış programında konuşmaların ardından kurdele kesilerek klinik hizmete açıldı.
Yeni iş yerinin ilçe halkına sağlık alanında katkı sağlaması beklenirken, açılışa katılan protokol üyeleri işletmenin hayırlı olması temennisinde bulundu.
D.T.Berkay Çoruhlu
D.T.Abdulkadir ATAR
D.T..Uğurcan KISACIK
D.T.Ķerem EROĞLU
-
Özel Medar Hastaneleri tarafından Sakarya’da ikinci hastane startı verildi.
Özel Medar Hastaneleri tarafından Sakarya’da ikinci hastane startı verildi.
Hastane lisans ihalesi alındı
Sakarya’da yeni bir özel hastanede daha kuruluyor…İkinci hastane için ruhsat alındı
MEDAR, Sakarya’nın Serdivan ilçesinde bulunan hastanesinin ardından Adapazarı’nda yeni bir hastane kurmak için Sağlık Bakanlığı’ndan “hastane lisans ihalesi”ni aldı.
MEDAR, iki hastane ile Sakarya’da sağlık hizmeti verecek.

SAKARYA’DA GÜÇLENİYOR
Serdivan’da bulunan Özel MEDAR Sakarya Hastanesi yıllardır bölge halkına sağlık hizmeti verirken, yeni bir hastane daha için hazırlık yaparak Sağlık Bakanlığı’na başvuruda bulundu. Sağlık Bakanlığı’nın açtığı hastane lisans ihalesini MEDAR Hastaneleri, ikinci Sakarya hastanesi adına aldı.Özel Medar Hastaneleri tarafından Sakarya’da ikinci hastane startı verildi.
























.jpg)

.jpg)
















.png)





.jpg)


%20Medar%20Go%CC%88lcu%CC%88k.jpg)

























.png)
.png)











.png)






.jpg)














.jpg)





.png)
.jpeg)
























