Kategori: Sağlık

  • UZMANLAR UYARIYOR: ÖLÜMCÜL ARI SOKMALARINA DİKKAT

    Arı sokmasına bağlı “Akut-alerji krizi” nedir?

    Nasıl önlenir?

    UZMANLAR UYARIYOR:

    ÖLÜMCÜL ARI SOKMALARINA DİKKAT

    ERKEKLER İKİ KAT DAHA FAZLA RİSK ALTINDA!

    Piyade Uzman Çavuş Mehmet Burak Keçe’nin Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde arı sokması sonucu geçirdiği “Akut-alerji krizi” nedeniyle şehit olması ülkeyi yasa boğarken, arı sokmalarına bağlı gelişebilen alerjinin tehlikeleri konusunda açıklama yapan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Okan Gülbahar, “Arı sokmasına bağlı sistemik alerjik reaksiyon riski, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla. Anafilaksinin önüne geçmek için mutlaka venom immünoterapisi olarak adlandırılan aşı tedavisini uygulanmalı ve alerjisi olanlar otoenjektörleri yanlarından ayırmamalı” dedi. 

    Arılar; biyoçeşitliliğin sürdürülmesi, birçok bitkinin üretimi ve yaşamının garanti altına alınması, ormanların yenilenmesinin desteklenmesi, iklim değişikliğine adaptasyon ve sürdürülebilirliğin teşvik edilmesinden tarımsal ürünlerin miktar ve kalitelerinin geliştirilmesine kadar doğada varlıkları kilit öneme sahip olan canlılar, ancak alerjik reaksiyon söz konusu olduğunda bir insanın hayati varlığını tehdit edebiliyor. Öyle ki Millî Savunma Bakanlığı, Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde Piyade Uzman Çavuş Mehmet Burak Keçe’nin arı sokması sonucu gelişen akut-alerji krizi sonrasında şehit olduğunun bildirilmesiyle beraber, ülke yasa boğulurken,  arı sokmasına bağlı gelişen akut alerji krizinin ne olduğuna ve alınabilecek önlemlere dair büyük bir merak oluştu

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Okan Gülbahar arıların neden olduğu böcek sokmalarının ülkemizdeki görülme sıklığının %50 ila %95 arasında olduğunu, bir kişinin yaşam boyu arı tarafından sokulma oranının ise %95 gibi oldukça yüksek oranlarda gerçekleştiğini söyledi. “Görüldüğü gibi bu oranlar oldukça yüksek” diyen Prof. Dr. Gülbahar şöyle devam etti: “Arı sokmalarının en korkulan klinik yansıması, sistemik alerjik reaksiyon olan anafilaksidir. Anafilaksi ya da akut alerji krizi, arı zehrinde bulunan proteinlere karşı sokulan kişide, o proteinlere özel olarak üretilmiş IgE yapısındaki antikorların, vücudun savunma sistemi hücrelerini uyarması sonucu gelişir. IgE antikorlarının gelişmesi için kişinin daha önce çeşitli kereler bu yabancı proteinlerle karşılaşması gerekir. Buna duyarlaşma diyoruz. Duyarlaşma safhası olmadan alerjik reaksiyon gelişmesi nadir bir durumdur. Bu nedenle daha önce arı tarafından hiç sokulmamış bir bireyde alerjik reaksiyon gelişme olasılığı son derece düşüktür.” 

    ERKEKLERDE İKİ KAT FAZLA!

    Bir milyon nüfus başına bildirilen ölüm sayılarının, senede 0.03-0.48 arasında olduğu, ölümcül reaksiyonların görüldüğü kişilerin %40-85inde daha önceden anafilaktik reaksiyon öyküsü olmadığını belirten Prof. Dr. Okan Gülbahar, “Yani ciddi alerjik reaksiyon yaşayanların yaklaşık yarısı, arı alerjileri olduğunun farkında değildirler. Ancak eğer bir önceki reaksiyon anafilaksi ise, bir sonraki sokmanın anafilaksi ile sonuçlanma riski daha yüksektir. Arı sokmasına bağlı sistemik alerjik reaksiyon riski, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazladır ve yaşla beraber artmaktadır” dedi.

    “ANAFİLAKSİYE KARŞI VENOM İMMÜNOTERAPİSİ UYGULANMALI”

    Öyküsünde arı sokması ile ciddi sistemik reaksiyon öyküsü bulunan ve testlerinde arı venomuna duyarlı bulunan hastaların, bir sonraki arı sokmasında %30 ila 70 oranında anafilaksi riski taşıdıklarının altını çizen Gülbahar, “Bu nedenle, bu kişilere %85 ile %98 arasında etkin bir tedavi olduğu gösterilmiş olan ve ileride gelişebilecek ciddi reaksiyonlardan korunma sağlayan venom immünoterapisi olarak adlandırılan aşı tedavisi uygulanmalıdır” dedi. Bu tedavi yaklaşımının amacı, eğer hastayı bir daha arı sokacak olursa, hayatı tehdit eden reaksiyonların gelişmesini önlemek olduğunu ifade eden Gülbahar, alerji aşılarının bunu gerçekten de çok başarılı bir şekilde yaptığını, günümüzde normal şartlarda bu tedavinin süresinin 5 yıl olması gerektiği söyledi.

    ARI SOKTUĞUNDA NE YAPMALIYIZ?

    Prof. Dr. Okan Gülbahar’dan hayati adımlar…

    Arı sokmasından sonra ilk yapılması gerekenler:

    1.Arıların bulunduğu bölgeden ani hareketlerden kaçınarak ancak hızlı ve güvenli bir şekilde uzaklaşmak.

    2.Eğer sokan arı bal arısıysa ve zehir kesesi halen deride kasılıp zehir vermeye devam ediyorsa, iğneyi derhal yerinden çıkartmak. Arının iğnesi, venom kesesinin zedelenmemesi için, tırnak veya sert düzgün bir cisim yardımıyla (örneğin bir kart) kazınarak çıkartılmaya çalışılmalıdır. Cımbız, pense gibi araçlar kesenin patlamasına neden olarak daha fazla venomun dolaşıma geçmesine yol açabileceğinden, iğnenin çıkartılmasında bu yöntemler tercih edilmemektedir.

    3. Sokulan bölge temiz, sabunlu su ile yıkanarak kurulanmalıdır. Antiseptikler kullanılabilir. 4.Deriyi tırnaklarla kaşıyıp yara yapmaktan kaçınılmalıdır.

    5. Sokulan alanı rahatlatmak için soğuk kompres, alerji hapları, kortizonlu kremler, ağrı kesiciler kullanılabilir. Hiçbir şey yapılmasa dahi, bu durum geçicidir ve saatler içinde kendiliğinden düzelir. Fakat anafilaksi durumunda süreç farklıdır. Anafilaksi tedavisinde ilk tercih olan adrenalin kullanımıdır. Ülkemizde kullanımı oldukça kolay adrenalin otoenjektörleri bulunmaktadır. Adrenalin otoenjektörleri, özellikle sağlık hizmetlerine hızlı bir şekilde ulaşmanın mümkün olmadığı yerlerde hayat kurtarıcı olmaktadır.

    BU BELİRTİLERE DİKKAT!

    Sistemik reaksiyonların hafif tiplerinde belirtiler genellikle deri ve mukozalarda görülür. Bu belirtiler arasında en sık görülenler ürtiker (kurdeşen), anjioödem, deride kızarıklık ve kaşıntıdır. Deri bulguları hastaların %80inden fazlasında gözlenir. Nefes darlığı, nefes almada veya vermede zorluk, öksürük, hırıltılı solunum, göğüste sıkışma hissi, ses kısıklığı, ses çıkaramama gibi solunumsal semptomlar olguların %50-60’ında görülür. Üst havayollarında gelişen ödem, arı sokmasına bağlı ölümlerin en önde gelen sebeplerindendir. Bu sırada kişide, boğazda sıkılma hissi, yutkunmada güçlük, tükürüğünü yutamama, nefes alamama, nefes alırken ötme sesi, ses kısıklığı, seste kabalaşma, konuşamama ve morarma gibi yakınma ve belirtiler gelişebilir. Bu belirtilerin erkenden tanınması ve hızla tedavisi kişiyi hayatta tutacaktır.

    OTOENJEKTÖR NEDİR?

    Anafilaksi riski taşıyan bireyler genellikle üzerlerinde bir otoenjektör taşır. Bu cihaz, uyluğa bastırıldığında tek bir doz ilaç enjekte eden bir şırınga ve normalde içeride kalan, gizli bir iğneden meydana gelir. Hızlı otoenjektör kullanımı anafilaksinin kötüleşmesini önleyebilir ve hayat kurtarabilir. Bu nedenle anafilaktik reaksiyon gösteren kişiler bu enjektörün nasıl kullanıldığını öğrenmeli ve kendilerine yakın kişilerin de öğrenmesini teşvik etmelidir.

     

    ANAFİLAKSİ YA DA ALERJİK KRİZ NEDİR?

    Anafilaksi çeşitli zehir, besin maddesi ya da ilaçların kullanımı sonrasında meydana gelen ağır bir alerjik reaksiyon tablosudur. Bu vakaların çoğunda arı sokması ya da fıstık gibi besin alerjileri tespit edilir. Anafilaksi gelişimi sonrasında kişilerde cilt döküntüsü, düşük nabız ve şok durumu meydana gelebilir ve müdahale edilmezse hayati riskle hatta ölümle sonuçlanabilir.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • Şiddet olaylarında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşuyor…

    Büyük kentlerde yaşamak insani duyguları köreltiyor mu?

    Şiddet olaylarında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşuyor…

    İnsanların şiddet karşısındaki davranışları sıkça araştırılan konular arasında yer alıyor. Bir olaya tanık olan kişi sayısı arttıkça şahitlerin şahsi olarak hissettikleri sorumluluk duygusunun azaldığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, tepkisizlikle beraber belirsizliğin de oluştuğu bu durumun ‘Seyirci Kalma Etkisi’ olarak tanımlandığını ifade ediyor. Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Konfor alanını kaybetme tehlikesi insanlarda görmezden gelmeye yol açıyor. Büyük kentlerde yaşamak insani duyguları köreltiyor ve acil durumlara karşı bir duyarsızlık yaratıyor.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, toplumsal duyarsızlaşmaya yol açan etkenler hakkında değerlendirmelerde bulundu.

    Şiddet karşısında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşabiliyor

    Bursa’da bir evde tamamen sağlıksız bir halde bulunan çocuk haberinin psikoloji gözlüğüyle ele alındığında bir şiddet olgusu olarak değerlendirilebileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “İnsanların şiddet karşısında nasıl davranışlar sergiledikleri sıkça araştırılan bir kavramdır. Burada hem apartman sakinlerinin durumu yetkililere bildirmesi hem de yetkililerin ilgisizliğine karşın öğrenilmiş bir çaresizlik içinde eylemsizleşmeleri sosyal psikoloji açısından bakıldığında ‘Seyirci Kalma Etkisi (Bystander Effect)’ kavramını öne çıkarıyor. Bu kavram, insanların psikolojik ya da fiziksel farketmeksizin şiddete tanık olma durumunda sergiledikleri davranışlarını tanımlamak için kullanılıyor.” dedi.

    Konfor alanlarını kaybetmek istemiyorlar

    Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, Seyirci Kalma Etkisi’nin bir olaya tanık olan kişi sayısı arttıkça şahitlerin şahsi olarak hissettikleri sorumluluk duygusu azalması olarak tanımlandığını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Böyle durumlarda insanlar ‘benden başka kişiler de var, nasılsa onlar bir şeyler yapar’ düşüncesi ile kendi sorumluluğunu diğerine bırakır. İkinci olarak olaya şahit olan kişi sayısı arttıkça kişilerin nasıl tepki verecekleri konusunda diğerlerini beklemeleri belirsizlik hissini artırır. Şahitler bu gibi durumlarda olayın içeriğini, kendilerinin karışıp karışmamalarının doğru olup olmadığını, olaya karışmaları halinde kendi başlarına bir şey gelip gelmeyeceklerini düşünürler. Üçüncü olarak ise çoğulcu cehalet ön plandadır. Şahitler kimsenin olaya müdahale etmediğini görünce olayın acil bir durum olmadığını düşünüp kendileri de eyleme geçmeyebilir. Bunlar açısından bakıldığında büyük kentlerde yaşamanın insani duyguları körelttiği ve acil durumlara karşı bir duyarsızlık yarattığı söylenebilir. İnsanın kendi konfor alanını kaybetme tehlikesi de görmezden gelmeye neden oluyor. Görmek ve harekete geçmek sorumluluk almak demektir. Sorumluluk almak bu gibi durumlarda kendi konfor alanını riske atmayı da getirebileceği için yaşanan olay herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği bir durum haline gelir.”

    Sosyal linç şiddetin en yaygın örneği

    21. yüzyılda teknolojilerinin gelişimi ile ortaya çıkan sosyal medya ve şiddet ilişkisinin de “seyirci kalma etkisi” çalışmalarında kendini gösterdiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir,  “Yüz yüze olmayan bu iletişim türünde sınırlar belirsizleştiği için siber zorbalık yapmak, şiddet uygulamak çok daha kolay hale geliyor. Özellikle sosyal linç bu anlamda şiddetin en yaygın örneğidir. Şiddetin rahatça uygulandığı ve bizlerin sık sık buna şahit olduğumuz bazen de farkına varmadan bu şiddeti üreten olduğumuz olayların sayısı arttıkça duyarsızlaşma düzeyimiz de artıyor. Dijital ortama aktarılan yaşam tarzımız bizleri birbirinden uzaklaştırırken toplumsal yaşamın getirdiği komşuluk, komşulara karşı sorumluluk gibi ortak binayı paylaştığımız insanlara karşı da duyarsız hale getiriyor. Unutulmamalı ki geleneksel bağların sosyal yaşamı düzenlemeye yönelik etkisi yadsınamaz. Küçük yerleşim yerlerinde bu sosyal bağlar korunabiliyor ama büyük şehirlerde, metropollerde korunması daha zor diyebiliriz.” dedi.

  • ROMATOİD ARTRİT HAKKINDA İşte bilimsel gerçekler!

    İşte bilimsel gerçekler!

    Kaplıca tedavisi iyi gelir mi?

    Sadece ilaç kullanmak yeterli olur mu?

    Özel diyetler ve takviyeler fayda sağlar mı?

    ROMATOİD ARTRİT HAKKINDA

    DOĞRU SANILAN 12 HATALI BİLGİ

    Eklemlerinizde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlığı var mı? Sabahları eklemlerinizde bir saati bulan katılık sorunuyla baş etmek zorunda kalıyor musunuz? Bu sorunlar size tanıdık geliyorsa, nedeni, halk arasında iltihaplı romatizma olarak bilinen ‘romatoid artrit’ olabilir!

    Ülkemizde her yüz kişiden 1’ini etkisi altına alan romatoid artrit genellikle el ve ayaklardaki küçük eklemleri tutsa da diz, omuz ve kalça gibi büyük eklemler de sıklıkla hastalık tablosuna ekleniyor. Kronik bir hastalık olan romatoid artrit tedavi edilmediğinde eklemlerde şekil ve fonksiyon kaybı gelişebiliyor. Uzun süre tedavisiz kalan hastalar eklemlerde oluşan kalıcı hasarlar nedeniyle günlük işlerini dahi yapmalarını önleyebilecek şiddetle gelişebilen ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi ciddi sorunlarla baş etmek zorunda kalabiliyor. Bu nedenle erken dönemde tanı konulması ve uygun tedavisi romatoid artrit hastalığında son derece önem taşıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, günümüzde yaşanan tıbbi gelişmeler sayesinde erken tanı ile tedavi uygulandığında oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor ve hastalık kontrol altına alınabiliyor. Ancak toplumda romatoid artrit hakkında doğru bilinen bazı hatalı bilgiler var ki tedaviden etkin sonuç alınmasını önleyebiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Romatoloji Uzmanı Dr. Esra Dilşat Bayrak, romatoid artrit konusunda ‘doğru’ sanılan ‘hatalı’ bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

    Romatoid artrit sadece ileri yaşta görülür. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, romatoid artrit sadece ileri yaşta görülmüyor. En sık 30-50 yaş aralığında gelişmekle birlikte çocukluk dönemi de dahil olmak üzere her yaş grubunu etkileyebiliyor.

    Eklemlerde mutlaka şekil bozukluğu gelişir. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoloji Uzmanı Dr. Esra Dilşat Bayrak, tedaviye erken başlandığında ve hastanın tedavisini düzenli alması durumunda romatoid artrit hastalığında eklemlerde şekil ve fonksiyon kaybı görülmediğini belirterek, “Ancak özellikle tedavisi gecikmiş hastalarda kalıcı şekil ve fonksiyon kayıpları oluşabiliyor” diyor.

    Romatoid artrit kalıtsaldır. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artritte bazı genetik değişimler hastalığa yatkınlık oluşturuyor.  Ancak aile içinde hastalık görülme oranı artsa da, romatoid artrit hastadan çocuğuna doğrudan geçmiyor.

    Özel diyetler ve takviyelerle düzelir. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artrit sadece bazı özel diyetlerle düzelen bir hastalık değil. Ancak tedavilerin yanında hastaların klinik durumu ve ek hastalıkları göz önüne alınarak diyette yapılan bazı düzenlemeler ve takviyeler semptomların hafiflemesinde fayda sağlıyor.

    Sadece ilaç kullanmak yeterlidir. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: “Romatoid artritte tanı konulduğu anda medikal tedavi başlanmalıdır” uyarısında bulunan Dr. Esra Dilşat Bayrak, “İlaç tedavisinin yanı sıra hastalığı tetikleyecek ve tedaviyi olumsuz etkileyecek faktörlere de dikkat edilmelidir. Sigara mutlaka bırakılmalı, uygun diyet ve egzersize başlanmalıdır.” diyor.

    Covid aşısı romatoid artriti kötüleştirir. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Yapılan çalışmalarda; covid aşılarının romatizmal hastalıkları kötüleştirmediği gösterilmiş. Üstelik riskli hasta grubunda yer aldıkları için hastaların aşılamalarını düzenli olarak yaptırmaları çok önemli. Aşılama süresince romatizma  ilaçlarının kullanımıyla ilgili de mutlaka doktorlarıyla görüşmeleri gerekiyor.

    Romatoid artrite kaplıca tedavisi iyi gelir. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Sanılanın aksine, romatoid artrit gibi iltihaplı eklem hastalıklarında kaplıca ve sıcak uygulamalar önerilmiyor. Bunun nedeni ise sıcak uygulamaların eklemdeki ödem ve iltihabı artırarak hastalığın alevlenmesine neden olması. Osteoartrit, yani kireçlenme hastaları ise bu tedavilerden fayda görebiliyorlar.

    Romatoid artrit sadece eklemleri etkiler. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artrit en sık el ile ayağın eklemlerinde ağrı ve şişlikle başlasa da, bu sorunların yanında göz (özellikle göz kuruluğu), akciğer (akciğer zarında sıvı birikmesi, akciğer yapısında bozulma), kalp damar hastalıkları, kan sayımı bozuklukları, cilt döküntüsü ve böbrek tutulumu gibi birçok sistemik bulgu da görülebiliyor.

    Egzersiz yapmak hastalığı kötü etkiler. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artrit hastalığında özellikle aerobik ve direnç egzersizleri yapılması ağrıyı azaltıyor ve eklem fonksiyonunun korunmasında fayda sağlıyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Esra Dilşat Bayrak, düzenli yapılan sporun ayrıca uzun dönemde gelişebilecek olan eklem kısıtlanmalarını da önlediğine işaret ederek, “Bu nedenle hastalar, eklem tutulum bölgeleri ve ek hastalıkları da göz önüne alınarak doktorlarının önereceği şekilde egzersiz yapmalıdırlar” diyor.

    Romatoid artritin tedavisi yoktur. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artrit tedavisinde çok uzun yıllardır hastalığı durduran ilaçlar kullanılıyor ve çok başarılı sonuçlar elde ediliyor. İlk basamak tedaviye yeterli yanıt alınamadığı durumlarda ise daha yeni teknolojiye sahip biyolojik tedavilere geçildiğini vurgulayan Dr. Esra Dilşat Bayrak, günümüzde hem hafif hem ağır hastalık grubu için çok çeşitli tedavi seçenekleri bulunduğuna dikkat çekiyor.

    Tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri çoktur ve risklidir. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Romatoloji Uzmanı DrEsra Dilşat Bayrak, “Romatoid artrit tedavisinde kullanılan tüm ilaçlar yıllardır tecrübe ettiğimiz, güvenlik çalışmaları yapılmış olan ilaçlardır” diyerek, şöyle devam ediyor, “Ancak tabi ki her ilaçta olduğu gibi yan etkilerin izlenmesi gerekiyor. Hastalar ilaçlara başladıktan sonra önce 1. ay daha sonra da 3 ayda bir kan kontrolleri ve muayene ile kontrol ediliyorlar. Uzun süredir ilaç kullanan ve yan etki görülmeyen hastalarda bu süreler daha da uzatılıyor.”

    Kendinizi iyi hissediyorsanız ilaçları kesebilirsiniz. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Romatoid artrit kronik bir hastalık olduğu için tamamen iyileşmek mümkün olmuyor. İlaçlara başlandıktan bir süre sonra şikayetler düzeliyor, ancak bu durum ilaç tedavisi sayesinde gerçekleşiyor. İlacı kesen hastalarda kısa bir süre sonra semptomlar şiddetli bir şekilde geri dönüyor. Tedavinin devamında hastalık iyi seyrediyorsa ilaç dozları ve sayısı azaltılabiliyor, ancak birçok durumda tamamen ilaç kesme önerilmiyor.

  • “Tanısı Konulamayan Hastalıklar İçin Vakit Kaybetmeyin”

    Hastalığınız için sürekli farklı polikliniklere ve doktorlara gitme ihtiyacı hissediyorsanız nadir bir hastalığınız olabilir. Bu hastalıkların araştırılması için en doğru adres Genetik Tanı Merkezleridir.

    Toplumun %10’unda ya da bir başka deyişle 10 kişiden 1 kişide görülen hastalıklara “Nadir Hastalık” deniliyor. Bu oran bu hastaların sonuca ulaşma güçlüğüne bağlı tekrarlayan başvuruları nedeniyle polikliniklerde %20’leri bulabiliyor. Hastalığına tanı konulamayan ya da tedavisi sonuç vermeyen hastalar sürekli farklı poliklinik ve doktorlara giderek hastalıklarına çözüm arıyor. Bir hastalığın Nadir Hastalık olduğunu düşündürecek sebepler arasında hastanın birden çok hekim tarafından takip ediliyor olması, erken yaşta tanısı konulan kanser, kronik yani süreklilik gösteren bir hastalığının olması, ailede birkaç kişinin benzer hastalıktan mustarip olması, tedavi başarısızlığı gibi etmenler yer alıyor.

    Maddi ve Manevi Olarak En Ekonomik Çözümü Genetik Bölümleri Sunuyor

    “Nadir Hastalıklar”ın her 10 kişiden birini etkilediğini ve Dünya çapında 700 milyon, ülkemizde ise 7 milyondan fazla nadir hastalıklı birey olduğunu ifade eden İntergen Genetik ve Nadir Hastalıklar Tanı Araştıma Merkezi Doktoru ve Nadir Hastalık Gönüllüleri Derneği kurucularından Prof. Dr. Serdar Ceylaner konuyla ilgili şunları söyledi: “Bazen ailede birden fazla kişi birbirinden çok farklı hastalıklarla uğraşıyor olabilir. Bu durum genetik olarak araştırıldığında aynı nedenle ortaya çıkmış olduğu da bulunabiliyor. Bir örnek vermek gerekirse mitokondriyal hastalıklar ailede bir kişide işitme kaybı diğer bir kişide diyabet ve diğer bir kişide de görme bozukluğu şeklinde seyredebiliyor. Ailede herkes önemli bazı hastalıklarla uğraşıyorsa, o zaman görünürde bunlar aynı hastalık olmasa bile aslında aynı sebeple olduğu saptanabiliyor. Bunları düşünerek lütfen eğer böyle bir durumunuz varsa nadir hastalıklarla ilgili bir değerlendirme için bir Genetik Merkezine başvurmanız sizin için önemli olacaktır”

    Tıpta hem maddi hem de manevi olarak en maliyetli tedavinin tanısı konulamamış hastaların tedavisi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ceylaner “Genetik hastalıkların hepsinden değilse de önemli bir kısmında tanı konulduktan sonra bazı çözümler üretmek mümkündür, bahsettiğim durumlar sizde ya da aile bireylerinizde varsa bir genetik merkezine başvurmanız halinde sizi uzun vadede birçok maddi ve manevi sıkıntıdan koruyabilir” diye ekliyor.

    Evlilik veya Gebelik Öncesi Genetik Taramalar Çok Önemli

    Bilimsel araştırmalarda genetik hastalıkların en önemli nedenleri arasında akraba evlilikleri halen en üst sıralarda yer alıyor. Evlilik öncesi veya gebelik öncesi genetik taramalarla alınan korunma tedbirlerinin çok önemli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Ceylaner; “Bugüne kadar akraba evliliği nedeniyle tarama yaptırmak için gelen çiftlerin analizlerinde herhangi bir hastalık taşıyıcılığı olmayan aileye nadiren rastlıyoruz. Genetik nedenli hastalıklar; ailelerde çocuk sahibi olamama, tekrarlayan gebelik kaybı, erken yaşta ani ölüm, ileri yaşlarda bazı beyin hastalıkları gibi birçok sonuçla karşımıza çıkabiliyor. Gerek akraba evliliği gerekse ailede ya da toplumda sıkça görülen hastalıklarla ilgili endişe taşıyorsanız evlilik veya gebelik öncesi yapılan çeşitli genetik taramalar önlemler alabilmek adına çok faydalı oluyor. Ülkemizdeki kadar akraba evliliği olmayan bazı yabancı ülkelerde 2000 hastalık için tüm evlenmeye hazırlanan ya da çocuk sahibi olan çiftlerde tarama başladı. Biz daha geniş taramalar yapmalıyız çünkü nadir hastalıklar aslında ülkemizde birçok ülkeden çok daha fazla gözleniyor. Ayrıca bu uygulama ülkemizin ve kişilerin sağlık giderlerini çok azaltacak ve en önemlisi hastalıkla geçen bir ömür yaşamanın güçlüklerini azaltacak” dedi.

    Prof. Dr. Ceylaner son olarak; “Hastalıklar olmadan engellemek yani koruyucu hekimlik, tüm tıbbın kabul ettiği en akıllıca, en ucuz ve insana yükü en az olan yaklaşımdır. Kronik bir hastalıkla yaşayan ya da hasta çocuğu olanlar ne dediğimi gönülden anlayacaklardır” diye ekledi.

  • KIRMIZI ALARM VEREN SAĞLIK SİSTEMİMİZ ÇÖKEBİLİR

    SAHİM-SEN’DEN OMİCRON FIRTINASI UYARISI:

    ’KIRMIZI ALARM VEREN SAĞLIK SİSTEMİMİZ ÇÖKEBİLİR’’

    Sağlık Hizmetleri Sendikası Genel Başkanı Özlem Akarken, sağlık sisteminde hali hazırda yaşanan krize ve koronavirüs vakalarının hızlı artışıyla önümüzdeki dönemde oluşacak manzaraya dair açıklamada bulundu. Akarken ‘’Her geçen gün azalan hekim ve sağlık personeli sayısı, randevu alamama krizi zaten kaç zamandır gündemde. Hekim başta olmak üzere sağlık kurum çalışanları mağdur, sağlık sistemi tükenmek üzeredir. Koronavirüs vakalarının kat kat yükselişi ise yakın zamanda sağlık sistemimize yıkıcı darbeyi vurabilir.’’

    Hekimler başta olmak üzere sağlık personeline şiddet, yetersiz hekim ve personel sayısı, randevu alınamaması, istifalar, ekonomik bunalım gibi birçok sorunun yer aldığı sağlık sistemi krizi, koronavirüs vakalarının da hızla artmasıyla büyüyor.

    Sağlık Hizmetleri Sendikası Genel Başkanı Özlem Akarken, sağlık sisteminde yaşanan büyük krize ve artan koronavirüs vakaları ve ölümleri karşısında sağlık sisteminin karşılaşacağı sorunlara dair açıklamada bulundu.

    ‘’HEKİM VE SAĞLIK PERSONELİ SAYISI HER GEÇEN GÜN AZALMAKTA’’

    Akarken açıklamasında şunları söyledi: ‘’Sağlık Bakanımız sosyal medya hesabından Omicron’a bağlı vakalar artış gösteriyor demiştir. Covid vakalarının dört kat arttığını herkes görmektedir. Hastanelerde randevu krizi büyümekte ve defalarca söylediğimiz gibi sağlık sistemindeki kırmızı alarm seviyesi hissettirerek gelmektedir. Hekimler başta olmak üzere sağlık çalışanları istifa etmekte bedenen ruhen çöken sağlık personeli ücretsiz izine ayrılmaktadır. Şiddet olaylarının tırmanması her mesleğin kendine göre kutsallığının hiçe sayılması bu noktaya getirmiştir.

    Devlet kurumlarında hekim ve diğer sağlık personeli sayısı her geçen gün azalmaktadır. Sağlık Bakanımız 13.000 tıp öğrencisinin 4.500 diş hekiminin eğitimlerini tamamlayarak hekimlik yeminini ettiğini duyurdu. Uzman hekimler olmadıktan sonra ne derece çözüm olunacaktır. Ağız diş sağlığı merkezlerinde genel diş muayenesi yapılıp uzmanlık alanlarına yönlendirilen hastalar, maalesef randevu alamamaktadır. Hem Tıp hem de Diş Hekimliği alanında uzman hekimler yurtdışına gitmekte ya da özele geçmektedir. Hekim dışı diye bahsedilen sağlık personellerinin genç dinamik mezunları liyakat olmayan sistemde masa başlarında mesleki becerilerini göstermeden maaş almaktadır. Hizmet yılı hizmet puanı hiçe sayılmaktadır.

    ‘’SAĞLIK SİSTEMİ İYİCE KARANLIĞA GÖMÜLMEKTEDİR’’

    Her sene atama takvim tarihinin aksine bu sene tıp ve diş hekimleri için erken atamaların belli olacağı söyleniyor. Bu da ne kadar vahim durumda olduğumuzun göstergesidir. Diğer sağlık personeli atamalarına gelince bir an önce atamaların açılması, sözleşmeli personelin ise kadroya geçirilmesi elzemdir. Sağlık Bakanlığı kadrolarında olunca atamaya tabi ol, üniversite hastanelerinde görev yaparken veya sözleşmeli isen atama görememe ise anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır. Covid klinikleri hastanelerde açılmaya başlanmıştır. Sürüntü alınan alanlar 24 saat çalışacak şekle tekrar getirilmektedir. Yani pandemi başına dönmekteyiz. Dünyada vakalar yüzde beş, ölümler yüzde on arttı pandemi devam etmekte. Bilimin ışığından sapmadan liyakatın gelerek sağlık sisteminde tek yürek olmalıyız. CHP Grup Başkan vekili Özgür Özel ‘’120 vekilin imzasıyla Meclisi 1 Ağustos günü sağlık çalışanlarının sorunlarını görüşmek üzere olağanüstü toplantıya çağırıyoruz. Dilekçemizi Meclis Genel Sekreterliğine sunduk” demiştir. Asıl olan sağlık personelinin sorunlarının yanında sağlık sistemidir. Bizler diyoruz ki insanın sağlığı yerinde vicdanlarda temiz olsun. Kant ‘’İnsanın gözü karanlığa alışınca karanlılığı fark etmemeye başlar’’ der, sağlık sistemi iyice karanlığa gömülmektedir.

    ‘’YAŞAMAK VE YAŞATMAK İSTİYORUZ’’

    Omicron başladığı gibi gitmiyor. Omicronun tüm dünyada yayılan ve yeni dalgaya yol açan varyantı hastaneye yatış riskini 3 kat civarında artıracağı beyan ediliyor, hala bakanlık önlem almıyor. Acı reçetemiz elimizde, hekim olmadığı için hastanelerde bazı bölümlerin kapandığı neden görülmüyor. Ameliyatlar ve poliklinik randevuları çok uzak tarihlere verilmekte, az kalan hekim ve sağlık personeli sayısı yükü kaldırmakta zorlanıyor. Hekim başta olmak üzere sağlık kurum çalışanları mağdur, sağlık sistemi tükenmek üzeredir. Hali hazırda kriz içindeki sağlık sistemimiz çökebilir. Unutmayalım ki dünya insanlığın beşiğidir. Yanlışlarda ısrar edilmeye devam edilirse insanlık sonsuza kadar beşikte kalamayacaktır. Bizler sağlık sisteminin düzenlenmesini ve yaşamak aynı zamanda da yaşatmak istiyoruz.

  • Asbest, maruziyetten 40 yıl sonra bile kansere neden oluyor

    SOLUNUM DERNEĞİ TÜSAD, ASBESTLİ GEMİ SÖKÜMÜNÜN SAĞLIK RİSKLERİNE DİKKAT ÇEKTİ

    Asbest, maruziyetten 40 yıl

    sonra bile kansere neden oluyor

    Akciğer sağlığı konusunda uzman hekimler barındıran Solunum Derneği (TÜSAD), asbestli gemi sökümünün sağlık ve çevre açısından önemli riskler barındırdığını vurguladı. TÜSAD Mesleki ve Çevresel Solunum HastalıklarI-İş Sağlığı Çalışma Grubu, asbeste maruz kalmanın 40 yıl sonra bile kansere yol açabildiğine dikkat çekti.

    Brezilya’dan İzmir Aliağa’daki gemi söküm tesislerine gelecek olan Brezilya donanmasına ait Nae Sao Paulo adlı gemi ile ilgili tartışmalar devam ederken, uzman hekimlerden uyarı geldi. Bünyesindeki 5,000’e yakın doktor üyesi ile akciğer sağlığı konusunda faaliyet gösteren TÜSAD (Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği), gemi sökümü ile açığa çıkacak asbestin olası etkilerine dikkat çekti. TÜSAD Mesleki ve Çevresel Solunum Hastalıkları-İş Sağlığı Çalışma Grubu, “Asbest akciğer ve plevra kanserinin yanı sıra pek çok kansere neden olurken, maruz kaldıktan 40 yıl sonra dahi etkisi görülebiliyor” dedi.

    SÖYLENDİĞİ KADAR OLMASA BİLE ASBESTLİ!

    Çevre Bakanlığı tarafından “900 ton değil, 9.6 ton asbest olduğu” açıklanan gemiye ilişkin tartışmaları sağlık açısından değerlendiren TÜSAD Mesleki ve Çevresel Solunum Hastalıkları-İş Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Uzm. Dr. Nur Şafak Alıcı, “Söylendiği kadar olmasa dahi asbestli malzeme kullanılmış bir söküm işi yapılacağı bir gerçektir” dedi. Asbestin “lifsi yapıdaki doğal fibröz silikatların” genel adı olduğunu ifade eden Alıcı, ortalama büyüklükte bir geminin 7 tona kadar asbest içerdiğini belirterek, şu bilgileri verdi: “Bu lifsi tozların solunum yolu ile akciğerlerde birikme riski var. Esnek, yanmaz, sürtünme ve aşınmaya karşı sağlam, kimyasallara dayanıklı, termal ve elektrik iletkenliğinin düşük olması nedeniyle izolasyon malzemesi olarak değerlendirilen asbest, 1987’den bu yana Grup IA (İnsanlar için kesin kanserojen) olarak tanımlanıyor, halk ve çevre sağlığı için uzun vadeli etkileri olan ciddi çevresel hasarlar yaratıyor.

    Bu açıdan NAe Sao Paulo gemisiyle kamuoyunun gündemine gelen gemi söküm faaliyetleri hem çevresel hem iş güvenliği hem de halk sağlığı için büyük risk oluşturuyor. Sökümle beraber asbestin yanında başka kanserojen ve toksik maddeler de açığa çıkıyor. Akciğer ve plevra kanseri dışında larenks, özefagus, mide ve kolon kanserine neden olabilen asbest, maruziyetten 40 yıl sonra bile kanser oluşturabiliyor.”

    KANSEROJEN MADDELER AÇIĞA ÇIKIYOR

    TÜSAD Mesleki ve Çevresel Solunum Hastalıkları İş Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Ayşe Coşkun Beyan ise dünyadaki gemi söküm işlemlerinin yüzde 90’ının Bangladeş, Çin, Hindistan, Pakistan ve Türkiye’de yapıldığına vurgu yaparak, bu faaliyetlerin etkilerini şöyle özetledi: “Dünyada yaklaşık 90.000 gemi mevcut ve bir geminin ortalama ömrü 20-25 yıl. Her yıl hurdaya ayrılan büyük gemilerin ortalama sayısı 500-700 civarında. Gemi sökümü, çoğunlukla kayıt dışı sektörde gerçekleştirilen ve nadiren güvenlik kontrollerine veya denetimine tabi olduğundan tehlikeli çalışma ortamları yaratıyor. Gemi söküm işlemi ile asbestin yanı sıra PCB’ler, PVC’ler, PAH’lar, TBT, cıva, kurşun, izosiyanatlar ve sülfürik asit gibi büyük miktarlarda kanserojen ve toksik maddeler açığa çıkıyor. İşçilerin sağlığına zararlı etkilerinin yanı sıra, gemi söküm faaliyetlerinin kirletici etkisi de çok fazla. Asbest ve diğer toksik maddeler toprağa ve kıyı sularına da atılır. Tersanelerin çoğunda kirliliği önleyecek atık yönetim sistemleri veya tesisleri bulunmadığından, gemi sökümü çevreye, balıkçılığa, tarıma, floraya zarar verir.”

    TÜSAD HAKKINDA

    Göğüs hastalıkları alanında ülkemizin ilk bilimsel meslek kuruluşu olarak 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), halen Türkiye genelindeki 5,000’e yakın üyesi ile “halkın akciğer sağlığını korumak” amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Toplumsal ve mesleki eğitimi, araştırmaları destekleyerek halk sağlığının korunmasına yönelik faaliyetler yürüten TÜSAD, “Tükenmeyen bir nefesle” sloganı ile 52 yıllık geçmişinde 43 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, iki dünya kongresi ile bilinçlendirme ve farkındalık projelerine imza attı.

  • Aşılama hızlanmazsa sonbaharda vaka sayıları artacak

    TÜSAD’DAN COVID-19’DA SON DURUMA DAİR ÖNEMLİ UYARILAR

    Aşılama hızlanmazsa
    sonbaharda vaka sayıları artacak

    Türkiye’de artışı 40 katı bulan COVID-19 vakaları konusunda bir değerlendirme yapan Solunum Derneği (TÜSAD) Enfeksiyon Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu, “sonbahar” uyarısı yaptı. Kömürcüoğlu, “Yeni varyantlarda ağır vakalar görmeye başladık. Sonbahar ve kışa doğru vakaların çok yükselmemesi için hatırlatma dozları mRNA aşılarıyla tamamlanmalı, maske-mesafe önlemlerine azami dikkat edilmeli” uyarısında bulundu.

    Pandeminin sona ereceği ve COVID-19’un grip gibi bir hastalığa dönüşeceğine ilişkin iyimser beklentiler ne yazık ki uzun sürmedi. Çünkü dünyada ve Türkiye’de Omicron’un yeni alt varyantları nedeniyle vaka sayılarında hızlı artış yaşanıyor. Bu artışı değerlendiren Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) Enfeksiyon Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu, “Bu aşamada acilen aşılama hızlanmalı, aksi taktirde sonbaharda daha ciddi vaka artışları yaşayabiliriz” uyarısı yaptı.

    Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu, pandemide gelinen durumu şöyle özetledi: “Nisan ayı itibarıyla COVID-19 sayılarındaki hızlı azalmayla beraber dünyada ve ülkemizde önlemlerin kaldırılması nedeniyle salgının biteceği ve endemik enfeksiyon halini alacağı yönünde beklentiler artmıştı. Ancak bayram tatilinin sona ermesiyle COVID-19 vakalarında 40 kat artış yaşandı. Hâkim varyant halini alan Omicron BA.4 ve BA.5’in çok kolay ve hızla bulaşma özelliklerine sahip olmaları ve aşının oluşturduğu bağışıklıktan kaçabilmeleri nedeniyle vakalarda hızlı artışa neden olmakta.”

    YENİ VARYANTLARLA AKCİĞER TUTULUMU ARTTI

    Sağlık Bakanlığı verilerine göre yaz mevsimine rağmen Haziran sonu itibarıyla haftalık vaka sayısının 226 binin üzerine çıktığını, hasta sayısının ise 40 kat arttığını belirten Kömürcüoğlu, şu önemli bilgileri verdi: “Artan vaka sayılarına paralel mortalite de artma meylinde. Omicron varyantı ilk ortaya çıktığında pulmoner tutulum ve hastaneye yatış gereksinimi çok azalmıştı, adeta bir grip gibi geçiyordu. Bu toplumda belirgin bir rahatlamaya neden oldu ve önlemlerin bırakılmasına yol açtı.  Ancak yeni gelişen alt varyantlarda tekrar pulmoner tutulum, pnömoni ve ağır vakalar görmeye başladık. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan, immun yetmezliği olan hastalarda ağır hastalık riski daha yüksek. Yaşlıların risk altında olmasının birkaç nedeni var. Öncelikle doğal bağışıklık ve enfeksiyonla mücadele bozuluyor, aşıların yarattığı koruyuculukta düşüyor, diyabet gibi kronik hastalıkların eklenmesi de direnci daha da düşürüyor.”

    HATIRLATMA DOZLARI MRNA AŞILARLA TAMAMLANMALI

    Son aşılardan sonra 6 ay ve daha fazla süre geçtiğinde bağışıklığın azaldığı aktaran Kömürcüoğlu, şu hatırlatmaları yaptı: “Vaka artışların önüne geçilmesi için aşılarda hatırlatma dozlarının yapılması çok önemli. İlk aşılamaların üzerinden zaman geçti ve tam doz aşılı olanlar ülkemizde maalesef yüzde 30 civarında. Son aşılarından 6 ay ve üzerinde süre geçtiğinde bağışıklık azalıyor, yeni varyantların antikordan kaçma özelliği de olması aşıların etkinliğini azaltıyor ve kişiler tekrar tekrar hasta olabiliyor. Varyantlara daha etkili yeni aşı geliştirme çalışmaları halen devam ediyor. Yeni aşılar uygulamaya girene kadar özellikle mRNA (Biontec) aşılarını hatırlatmada öneriyoruz.”

    OKULLAR AÇILMADAN 12 YAŞ ALTI AŞILANMALI

    Aşılama konusunda artış olmazsa sonbahar ve kış aylarında vaka artışlarının daha da hızlanacağı uyarısını yapan Kömürcüoğlu, “COVID aşıları emniyet kemeriniz gibidir; kazayı önlemez ama kaza sırasında ağır yaralanmayı ya da ölümü önler” diyerek, şu önerilerde bulundu:

    • Kışa kadar hatırlatma dozlarının yapılması çok önemli.
    • Ülkemizde 12 yaş altı aşılama programına alınmadı, okullar açılmadan 12 yaş altı çocuklarında aşılanmasına başlamalı, böylece genç nüfusun ailedeki yaşlılara hastalığı bulaştırması önlenmeli.
    • Daha kolay bulaşan Omicron alt varyantlarından korunmak için kalabalık açık alanlarda risk daha fazla. Kapalı alanların yanı sıra, toplu ulaşım ve çarşı-pazar gibi kalabalık açık alanlarda da maske kullanılmalı.

     

    TÜSAD HAKKINDA

    Göğüs hastalıkları alanında ülkemizin ilk bilimsel meslek kuruluşu olarak 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), halen Türkiye genelindeki 5,000’e yakın üyesi ile “halkın akciğer sağlığını korumak” amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Toplumsal ve mesleki eğitimi, araştırmaları destekleyerek halk sağlığının korunmasına yönelik faaliyetler yürüten TÜSAD, “Tükenmeyen bir nefesle” sloganı ile 52 yıllık geçmişinde 43 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, iki dünya kongresi ile bilinçlendirme ve farkındalık projelerine imza attı.

  • SATSO 15. Meslek Komitesi’nden Sağlık Çalışanlarına Şiddete Kınama

    Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası sağlık, temizlik ve kozmetik ürünleri sektörü temsilcisi 15. Meslek Komitesi, son aylarda artan sağlık çalışanlarına şiddet konusunda açıklamada bulundu.

    Komite Üyelerinin düzenli olarak her ay gerçekleştirdikleri olağan toplantılarının sonuncusunun ana gündem maddesini sağlık çalışanlarına gösterilen şiddet ve öfke davranışları oluşturdu.

    15. Meslek Komitesi adına Başkan Davut Acunman yaptığı açıklamada şunları dile getirdi: “Devlet/Özel Hastane ve çeşitli sağlık merkezlerimizde binlerce sağlık çalışanımız görev yapmaktadır. Son zamanlarda artan ve doktor cinayetleriyle artan sağlıkta şiddeti, 15. Meslek Komitesi olarak şiddetle kınıyoruz.

    Bir Sağlık Çalışanı Mesleği İçin Yıllarını Harcıyor

    En alt kademesinden en üst kademesine kadar bir sağlık çalışanı kolay yetişmiyor. Bir kişi doktor olabilmek için yıllarını harcarken doktor olduktan sonra da kendini doçent, uzman, profesör gibi kademelere yükseltmek, insanlara daha profesyonelce yardımcı olabilmek adına sürekli kendini geliştirmek için yıllarını harcamaya devam ediyorlar. Hemşireler hastaların sağlıklarını hızlı kavuşabilmeleri için gece-gündüz çalışıyorlar. Ambulans görevlileri bir insanı hayatta tutabilmek adına zamanla yarışıyorlar. Böylesine kutsal bir mesleğin bu denli aşağı çekilmesi kabul edilmemelidir.

    Güvenli Çalışma Ortamı Her Çalışanın Hakkıdır

    Güvenli çalışma ortamı, her çalışan kişinin hakkı olduğu gibi her sağlık çalışanının da hakkıdır. Fabrika ve üretim tesislerinde iş güvenliği uygulamaları gibi önlemler varken biz hastaneye eli silahlı kişilerin kolayca girebilmesi vahim bir durumdur. Hastanelerde güvenlik önlemlerinin artırılması gerekmektedir. Bizler SATSO 15. Meslek Komitesi olarak sağlık çalışanlarımıza yönelik şiddet eğilimine karşıyız. Ekrem Karakaya’da olduğu gibi başka sağlık çalışanlarımızın da önlükleri kana bulanmasın. Caydırıcı ve sağlık camiasını koruyucu önlemlerin alınmasını destekliyoruz.” ifadelerini kullandı.

  • Kovid-19 haftalık vaka sayısı açıklandı; 226 bini aştı!

    Kovid-19 vakaları, tehlikeli bir şekilde artmaya devam ediyor. Sağlık Bakanlığı, Kovid-19 haftalık vaka sayısını açıkladı. 11-17 Temmuz haftasında 226 bin 532 kişinin Kovid-19 testi pozitif çıktı, 96 hasta yaşamını yitirdi. Bir önceki haftaya göre vaka sayısındaki artış 109 bin 437 oldu

    Sağlık Bakanlığınca açıklanan haftalık Kovid-19 tablosuna göre, 11-17 Temmuz arasında vaka sayısı 226 bin 532 oldu, 96 kişi hayatını kaybederken, 124 bin 732 kişinin de karantina ve tedavisi sona erdi.

    Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan haftalık Kovid-19 tablosuna göre, 11-17 Temmuz tarihleri arasında 226 bin 532 kişi koronavirüse yakalandı. Koronavirüsten dolayı 96 kişi hayatını kaybederken, 124 bin 732 kişinin de karantina ve tedavisi sona erdi.

    4-10 Temmuz arasında 117 bin 95 vaka tespit edilmiş, 31 kişi yaşamını yitirmişti. Bir önceki haftaya göre vaka sayısındaki artış 109 bin 437’ye ulaştı. Günlük ortalama vaka sayısı ise 32 bin 362 oldu.

    Tabloda yer alan verilere göre, Türkiye’de toplam 15 milyon 524 bin 71 vaka saptandı. Toplam vefat sayısı ise 99 bin 184’e yükseldi.