Kategori: Sağlık
-
Besin Alerjileri Gelecek Nesilleri de Tehdit Ediyor!
Besin Alerjileri Gelecek Nesilleri de Tehdit Ediyor!
Çocuklarda besin alerjileri özellikle çevresel şartlardaki değişimlere bağlı olarak en çok konuşulan konulardan biri haline geldi. Bugün her 17 çocuktan birinin besin alerjisiyle karşı karşıya kaldığını söyleyen Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, hastalığın genetik geçişle seyretmesi ve ömür boyu devam etmesi gibi faktörlerden dolayı gelecek nesiller açısından da çok önem taşıdığını söyledi.
Besin alerji belirtilerinin çocukların yaşlarına göre farklı belirtilerle seyrettiğini söyleyen Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, bu belirtilerin farklı hastalıklarla da benzerlik taşıdığı için aileleri dikkatli olmaları konusunda uyardı. Bebeklik çağından itibaren başlayan besin alerjilerinde genetik etkenlerden çevresel faktörlere, annenin gebelikte beslenmesinden çocukların her geçen gün daha çok tükettikleri paketli gıdalara kadar birçok etkenin rol oynadığını söyleyen Prof. Dr. Sarıçoban, ailelerin en çok merak ettiği soruların yanıtlarını verdi.
DOĞADAKİ TÜM BESİNLER ALERJİ YAPABİLİR
Doğadaki tüm besinlerin besin alerjisi yapabileceğini hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, alerji yapabilen diğer besinlerle ilgili şu bilgileri verdi: “Yumurta ve süt küçük çocuklarda en sık karşılaştığımız alerjik besinlerdir. Çocuklar büyümeye başladıkça buğday, soya ve kabuklu yemişler ve yaş arttıkça da kabuklu deniz ürünleri ve balık alerjisi daha sık karşılaşılıyor.”
Alerjik reaksiyonda genellikle bir alerjik tetikleyicinin bulunduğunu bu nedenle farklı sorunlardan ayırt etmenin mümkün olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ercan, “Örneğin yumurtaya alerjisi olan bir çocukta belirtiler yumurta yedikten sonra ortaya çıkar. Ayrıca, atopik dermatit, eklem yerleri, boyun ense gibi vücudun belli yerlerini tutar. Döküntünün şekli ve yeri itibariyle hekimler tarafından kolaylıkla ayırt edilebilir.” diye konuştu.
ŞİKAYETLER ÇOCUĞUN YAŞINA GÖRE DEĞİŞİYOR
Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, alerjik reaksiyonların çocuklarda yaş gruplarına göre farklı semptomlar gösterdiğini belirterek şu bilgileri verdi:
“Bebekliğin ilk dönemlerinde, mukuslu veya kanlı-mukuslu dışkılama, kusma, hazımsızlık ile giden bağırsak şikayetleri; ciltte kuruluk-kaşıntı-döküntü ile seyreden egzama, ciltten kabarık-kaşıntılı kırmızı ürtiker(kurdeşen) ile giden deri bulguları görülür. Daha büyük bebeklerle ve erken çocukluk döneminde ise ek olarak tekrar eden sık hastalanmalar, sık bronşit ve bronşiyolit geçirme, öksürük, hırıltılı solurum, tekrar eden kulak iltihapları, burun tıkanıklığı gibi solunum yolu şikayetleri hastaneye başvurulara neden olur. Daha büyük çocuklarda ise gözlerde kaşıntı, bulanıklık, yaşarma gibi alerjik göz nezlesi ve sık hapşırma, burun kaşıntısı, burun akıntısı gibi alerjik nezle belirtileri gözlenir.”
Özellikle belli şikayetler tekrar etmeye başladıysa ve bunları açıklayacak başka bir sebep yoksa hekime başvurulması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Sarıçoban, “Ancak şikayetler çok yoğunsa, nefes darlıkları, bayılma, vücutta şişme, anaflaksi geçirme, çocuklarda aşırı huzursuzluk, yoğun kusma, kilo alamama gibi durumlar varsa mümkün olduğunca erken hekime başvurulmalıdır” diye konuştu.
ÇOCUĞUN ÇEVRESİNDEKİLER MUTLAKA BİLGİLENDİRİLMELİ
Besin alerjilerinde ani gelişen, şiddetli ve tüm vücudun aynı anda tepki vermesine neden olan ve sonuçları hayati risk taşıyan anaflaksiyi önlemek için çok dikkatli olmak gerektiğinin altını çizen Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban konuyla ilgili şu bilgileri verdi:
“Hiç istemediğimiz bu tablonun oluşmasını önlemek için öncelikle alerjiye neden olacak besinlerin kesinlikte tüketilmemesi gerekiyor. Bunun için de tüketilen tüm ürünlerin içerikleri mutlaka okunmalı, dışarıda yemek yenecekse içinde neler olduğu sorgulanmalı. Bu konuda sadece ebevynlerin değil çocukla ilgilenen, bakıcı, anneanne, dede gibi yakınlar, öğretmenlerinin de uyanık olması önemli. Çocuğun çevresindeki herkes konuyla ilgili bilgilendirilmeli.”
YÜKLEME TESTLERİ HALA ALTIN STANDART!
Yapılan alerji testlerinde çocuklarda pozitif sonuç çıkmamasının ailelerin kafasını karıştırabileceğini söyleyen Prof. Dr. Hülya Ercan Sarıçoban, yükleme testlerinin tüm besin alerjilerini ortaya çıkarabilen altın standart olarak kullanıldığını söyledi. Alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında iki farklı mekanizma bulunduğunu ve bunun da test sonuçlarını etkilediğini hatırlatan Prof. Dr. Sarıçaban konuyla ilgili şu bilgileri verdi:
“Bunlardan ilki İmmunglobulin E aracılıklı alerjik hastalıklar ki bunlar testlerde ortaya çıkabiliyor. Deri ya da kan testleriyle bu grup tespit edilebiliyor. Testler için bir yaş sınırlamamız yok. Elbette yüzde 100 doğruluk diye bir şey söylemek mümkün değil. Eğer hastalık varsa sonuç çıkacaktır. Alerjik hastalıkların ortaya çıkarılmasında ikinci mekanizma ise non immunglobilin E aracılıklı dediğimiz mekanizma. Bu kan ve deri testlerinde çıkmıyor. Çünkü biz testlerde immunglobilin E miktarını ölçüyoruz. Bunlar Ig E aracılıklı olmadığı için testlerde de tespit edemiyoruz. Besin alerjilerinin bir kısmı da bu grupta olduğu için test yapıldığı zaman alerjisi yokmuş gibi çıkabilir. Ancak çocuk bir besine hep aynı reaksiyonu veriyorsa alerji var demektir. Bu nedenle tanıyı klasik deride ve kanda baktığımız alerji testleriyle tespit edemiyorsak bir süre besini elimine ettikten sonra yaptığımız yükleme testleriyle koyabiliyoruz. Bu testler yüzde 100’e yakın güvenilir sonuçlar veren altın standart testlerdir ve hiçbir test yükleme testinin önüne geçmez.”
-
Sigarayı Bırakamamanızın Nedeni Çocukluğunuzda Saklı Olabilir
Ülkemizdeki erkeklerin % 50’si, kadınların ise % 18’i düzenli olarak sigara kullanıyor. Sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle her yıl dünya genelinde 5 milyon kişi hayatını kaybediyor. Zararları tüm dünya tarafından bilinen sigarayı bırakma konusunda farklı çalışmalar yapılıyor. Bırakmak için kişiye göre sigaranın bir bağımlılık mı yoksa bir alışkanlık mı olduğunun belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Canan Şengül, sigarayı bırakma süreci konusunda bilinmesi gerekenleri anlattı.
Sigarayı neden içtiğinizi biliyor musunuz?
Yıllarca içtiğiniz ve bırakma deneyimlerinde bulunduğunuz sigara içiciliğinizi hiç sorguladınız mı? Neden bırakmak istemediğinizi ve bıraktığınızda bu eylemin neden kalıcı olmadığını düşündünüz mü? Sigara içmenin size keyif verdiğini, sosyal ortam yarattığını, stresinizi aldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sigara içmek bir madde bağımlılığıdır. İlk içtiğiniz sigara ile bağımlılık mekanizmasını uyararak madde bağımlısı konumuna düşebilirsiniz. Bıraktıktan sonra içilecek tek bir sigara ile bile tekrar madde bağımlılığı mekanizması uyarılır ve tekrar sigara içilmeye başlanabilir.
Sigara içiyorsanız ilerde çocuğunuzun da içme ihtimali yüksek
Sigara içilen bir aile ortamında büyüyen çocuklar bilinçaltında sigara içme eylemini normalleştirir. Sürekli her ortamda, her duygu durumunda sigara içiliyor olması çocuklarınızın bir bilgisayar hard diski gibi bu davranışları hafızaya almasına neden olur. Erişkin dönemine geldiklerinde bilinç düzeyi sigaranın zararlarını biliyor olsa da, bilinçaltı sigara içme eylemini her derde deva, keyif veren rahatlatıcı bir davranış gibi gösterir. Ebeveyn olarak rol model olduğunuz çocuklarınız sizden gördüğü davranışlardan dolayı erişkin olduklarında bilinçaltı ve bilinçli davranışlar konusunda stres yaşamaya başlar. Her bırakma deneyimi başarısızlıkla sonuçlanır. Bir yandan bilinçaltınızdan sigara içme eyleminin normalleştirilmesi bir yandan da madde bağımlılığı mekanizmasının her içilen sigara ile daha da kuvvetlenmesi sigara bırakma eyleminizin sizde stres oluşturmasına sebep olur. Bu kişilere iyi bir bilinçaltı temizliği yapılması gerekir.
Ailede sigara içen yoksa bilinçaltı temizdir
Aile içerisinde ve yakın çevresinde sigara içen kişilerin olmadığı bir ortamda büyüyen çocukların ise bilinçaltı temizdir. Bu çocukların bilinçaltı sigara içmeyi normalleştirmemiştir. Öte yandan, arkadaş çevresinde bir tane denemek için içilen sigara bile madde bağımlılığı mekanizmasını tetikler, daha sonra ikincisini içme isteği ortaya çıkar. Madde bağımlılığı mekanizması ile ilk içilen sigaranın tuzağına düşülmüştür. Zaman içerisinde sigaraya bağımlı olunur. Bu gruptaki sigara içiciler, sigaranın nasıl bağımlılık yaptığını ve zararlarını öğrendiklerinde kolayca sigaradan vazgeçebilir.
Sigarayı kalıcı olarak bırakmak için uzman yardımı alın
Sigara bırakma sürecini kişi her zaman kendi başına yönetemeyebilir. Sigaranın kalıcı olarak bırakılabilmesi için uzman kontrolünde, multidisipliner yaklaşımlarla, kişiye özel tedavi metotlarına başvurulmalıdır. Bireyin geçmiş deneyimlerine, yaşam tarzına özel olarak belirlenecek yöntemlerle kişi sağlıklı bir şekilde sigarayı bırakabilir.
Bıraktıktan sonra da etkisi devam ediyorsa…
Sigarayı bıraktıktan sonra bazı şikayetleriniz olabilir. Mesela bol miktarda balgam çıkışı görülebilir, ağız içinde yaralar oluşmaya başlayabilir. Sigara içerisinde birçok oksidan yani tahrip edici madde vardır. Bu maddelerin etkilerini ortadan kaldırmak için nötrleştirici başka maddeler katarlar. Çok hassas olan ağız mukozasında siz sigarayı bıraktıktan sonra bile sigaranın zararlı etkileri devam etmektedir. Aslında bu durumu sigara bırakma sürecinde bir iyiye gidiş olarak algılamak gerekir. Vücut sigarasız kalmaya bir tepki vermektedir. Ağız bakımı ve ilaçlarla bu süreci kısaltmak mümkün olmaktadır.
-
İşitme cihazı kullanılmaması beyni köreltebiliyor!
Duymayan beyin köreliyor…
İşitme cihazı kullanılmaması beyni köreltebiliyor!
“Kulaklarda veya sesi beynin işitmeden sorumlu bölgesine taşıyan sinirlerde sorun olduğunda ortaya çıkan bir durum” olarak tanımlanan işitme kaybı, kişinin yaşam kalitesini etkileyebiliyor. Sessiz bir ortamda bir kol boyu mesafede fısıltı seslerinin duyulamaması ya da anlaşılamamasının işitme kaybını akla getirebileceğini vurgulayan uzmanlar, işitme kaybının ihmal edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Uzmanlar, “Çok hafif işitme kaybında bile işitme cihazı kullanılmaması, beynin sesleri anlama ile görevli bölümlerini köreltir ve geri dönüşü olmayan sıkıntılara sebep olabilir.” uyarısında bulundu.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Busemnaz Avşar, işitme kaybı, nedenleri ve tedavisine ilişkin değerlendirmede bulundu.
Bu belirtilere dikkat!
Odyolog Avşar, işitme kaybı belirtilerine dikkat çekerek “Bu şikayetleriniz varsa işitme kaybı yaşıyor olabilirsiniz: ‘Gürültülü ortamlarda başkalarını anlamakta güçlük çekiyorum.’, ‘Duyuyorum ama anlamıyorum’, ‘İnsanlar sanki fısıldıyormuş gibi konuşuyor’, ‘Kelimeleri ve sesleri ayırt etmede zorlanıyorum’, ‘Televizyonu çok yüksek ses seviyesinde izlediğimi söylüyorlar.’ Sayılan belirtiler yüksek ihtimalle bir işitme kaybının habercisidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre işitme kaybı, dünya çapında tahmini 466 milyon kişinin mustarip olduğu en yaygın duyusal eksikliktir.” dedi.
İşitme kayıpları kalıcı olabiliyor
İşitme kaybının, kulaklarımızda veya sesi beynin işitmeden sorumlu bölgesine taşıyan sinirlerde sorun olduğunda ortaya çıkan bir durum olduğunu ifade eden odyolog Busemnaz Avşar, “Kulak kendi içinde bölümlere ayrılır ve kaybı yaratan sorun bu bölümlerin hangisinden kaynaklanıyorsa işitme kaybı ona göre isimlendirilir. Problem dış kulak ve/veya orta kulak kaynaklı olabilir. Bir kısmı ilaç veya cerrahi müdahale ile çözülebilirken bir kısmında işitme kaybı kalıcıdır. İç kulak ve/veya işitme siniri ve devamında ise işitme kaybı kalıcıdır. Bazen problemler hem dış kulak-orta kulak hem de iç kulak kaynaklıdır ve işitme kaybı kalıcıdır.” diye konuştu.
İşitme cihazları kullanılmalı
İşitme kaybının hayat kalitesini olumsuz etkilememesi için diğer kalıcı işitme kaybına sebep olan problemlerde olduğu gibi işitme cihazı kullanılması gerektiğini kaydeden odyolog Avşar, “Yani işitme kaybı, kulağın hangi bölümündeki hasardan kaynaklandığına göre geçici ve kalıcı işitme kaybı olarak sınıflandırılabilir. Ancak işitme kaybının seviyesi de önemli bir faktördür. Sessiz bir ortamda bir kol boyu mesafede fısıltı seslerinin duyulamaması/anlaşılamaması da işitme kaybının olabileceğini akla getirmelidir.” uyarısında bulundu.
Her yaş grubunda işitme kaybı görülebilir
Türkiye’de yenidoğan 1000 bebeğin 2-3’ünün işitme kayıplı olarak dünyaya geldiğini belirten Avşar, “Bazen sağlıklı işiterek dünyaya gelen bir bebek, çocukluk çağında da işitme kaybı yaşayabilmektedir. Bunun yanı sıra çevresel bazı faktörler, her yaş grubu için işitme kaybı konusunda risk faktörüdür. Ayrıca yaşlanma süreci de çoğunlukla beraberinde işitme kaybını getirmektedir. Yani işitme kaybı, yenidoğan bir bebekten yaşlılık dönemindeki bireye kadar, her yaş grubunda görülebilmektedir.” diye konuştu.
Aşırı gürültüye maruz kalmaktan kaçınılmalıdır
İşitme kaybından korunmada bazı önlemlerin alınabileceğini ifade eden odyolog Busemnaz Avşar, şunları söyledi:
“İşitme kaybını önlemenin en iyi yolu hem iş hem de diğer zamanlarda aşırı gürültüye maruz kalmaktan kaçınmaktır. Eğer iş ortamı yüksek gürültüye sahipse kulak koruma tıkaçları işitmenin korunması konusunda yarar sağlayacaktır. Başka bir yol, işitme sistemine yan etkisi olan ilaçlardan kaçınmaktır. Kullanılan ilaçların işitme sistemine herhangi bir yan etkisi olup olmadığının kontrolü çok önemlidir. Yine tekrarlayan kulak enfeksiyonları, işitmenin düzenli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Kafa travmasını önlemek için tedbirler almak da işitme kaybından korunmanın bir başka yoludur.”
İşitme şikâyeti olduğunda odyolojiye başvurulmalı
İşitme ve denge ile ilgilenen profesyonellerin odyologlar olduğunu kaydeden odyolog Avşar, “Odyologlar, işitme kaybının, işitme kaybının yol açabileceği denge problemlerinin ve işitme kaybının eşlik etmediği, tek başına var olan denge problemlerinin klinik yönetiminde kritik öneme sahiptirler. İşitme kaybı şüphesi olan kişiler odyoloji kliniklerine geldiklerinde ilk olarak hastanın şikâyeti ve şikâyeti ile ilgili geçmişi detaylı bir şekilde öğrenilir.” dedi.
Kulak kiri de işitme kaybına neden olabilir
Avşar, şöyle devam etti: “Kulak kiri bile bazen işitme kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle otoskopik muayenede kulak kiri fark edilirse öncelikle kirin temizlenmesi gerekecektir. Hasta hikayesi ve otoskopik kontrolün ardından işitme kaybının tipini/derecesini ortaya çıkarmak, konuşmaları anlama yeteneğini değerlendirmek için ileri tetkikler yapılır. Hastanın şikâyetleri ile işitme kaybının tipi ve derecesinin belirlenmesi, işitmeye yardımcı olacak doğru yolu belirlemek açısından çok önemlidir.” dedi.
İşitme kaybında yaygın olarak işitme cihazları kullanılıyor
İşitme kaybının gelişen teknoloji sayesinde giderilebildiğini kaydeden odyolog Avşar, işitme kaybının giderilmesinde işitme cihazlarının kullanıldığını belirterek “Şu ana kadarki medikal ve teknolojik gelişmeler, kalıcı işitme kaybının giderilmesi için büyük adımlar atılmasını sağlasa da henüz beklenen seviyeye ulaşamamıştır. Bu sebep ile hala işitme kaybının yönetilmesinde en çok uygulanan yöntem işitme cihazı uygulamalarıdır. Odyologlar tarafından hastanın işitme kaybına göre özenle ayarlanmış bir işitme cihazı işitme kaybının hasta üzerinde yarattığı olumsuz etkileri oldukça hafifleterek hastayı rahat ettirecektir.” dedi.
Yardımcı dinleme cihazları ve biyolojik kulak da kullanılıyor
Yardımcı dinleme cihazlarının da işitme kaybında kullanılan bir başka seçenek olduğunu ifade eden Avşar, “Bazı durumlarda, özellikle çok ileri derecede işitme kayıplarında, işitme cihazları fayda gösterememektedir. Bu durumlarda cerrahi olarak uygulanan sesi doğrudan işitme sinirine gönderen koklear implantasyon (biyonik kulak) yönteminden yararlanılır. Belirli işitme kaybı türleri için de kulak ameliyatı, kulak tüpü ve ilaç tedavisi de uygulanan diğer yöntemlerdir.” dedi.
İşitme kaybı beyni de etkiliyor!
Odyolog Busemnaz Avşar, işitme kayıplarının ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak sözlerini şöyle tamamladı:
“Unutulmaması gereken şudur ki; işitme cihazları sadece duyurmakla kalmaz, aynı zamanda beynin konuşmalar da dahil olmak üzere günlük hayatta karşılaştığımız tüm sesleri anlamasına vesile olur. Çok hafif işitme kaybında bile işitme cihazı kullanılmaması, beynin sesleri anlama ile görevli bölümlerini köreltir ve geri dönüşü olmayan sıkıntılara sebep olabilir.”
-
Gıda Zehirlenmesinde Erken Müdahale Tedaviyi Kolaylaştırıyor
Gıda Zehirlenmesinde Erken Müdahale Tedaviyi Kolaylaştırıyor
Karın ağrısı, kusma ve ishal ile kendini belli eden gıda zehirlenmeleri, bozuk besinlerin tüketilmesi ya da yanlış pişirme yöntemleri nedeniyle ortaya çıkabiliyor. DoktorTakvimi.com uzmanlarından Dyt. Ayris Gürsili, gıda zehirlenmelerinin nedenlerini ve alınabilecek önlemleri anlatıyor.
Bozulmuş gıdaların tüketilmesi sonucu ortaya çıkan gıda zehirlenmeleri kendini ishal, kusma ve karın ağrısıyla gösteriyor. Özellikle sıcak günlerde daha sık görülen gıda zehirlenmelerinde erken müdahalenin önemine dikkat çeken DoktorTakvimi.com uzmanlarından Dyt. Ayris Gürsili, bu sayede yaşanabilecek olumsuzların önüne geçilerek, daha kolay bir iyileşme sağlanabileceğini belirtiyor. Dyt. Gürsili, bakteri, parazit, virüs ve organizmaların sindirim sistemine karışmasıyla ortaya çıkan gıda zehirlenmelerinin daha ağır olduğu durumlarda ise mutlaka bir sağlık kurumuna başvurulması gerektiğinin altını çiziyor. Dyt. Gürsili, gıda zehirlenmelerinde teşhisin nasıl konulduğuna dair ise şu bilgileri paylaşıyor: “Hasta ile doktorun buradaki iletişimi, rahatlıkla tanı koymasını sağlar. Hasta hastaneye gelmeden önce tükettiği besinleri hekim ile paylaşır. Hasta belirtilerini ve ne kadar süredir bu belirtileri yaşadığını hekime ifade ederek tanı koyma sürecini hızlandırır. Doktor fiziksel muayene ile zehirlenme belirtilerini gözlemler. Eğer toksinlere bağlı olarak bir zehirlenme gerçekleşmişse; yapılacak tahliller ile ortaya çıkar. Hekiminiz sizden, kan ve dışkı testi veya parazit muayenesi isteyebilir. Tüm bu tahliller ve tetkikler sonucu doğru bir tedavi yöntemi uygulanmaya başlar.”

1333117917 Dyt. Gürsili, gıda zehirlenmelerinde doğru bilinen yanlışları ise şöyle sıralıyor: “Bozuk yiyeceklerin kötü koktuğu ve göründüğü için bozulduğunun rahatça anlaşılabileceğine dair yanlış bir kanı bulunuyor. Oysa bozulan her gıda kötü görünüp kokmayabilir. Çünkü bakteriler gözle görülmezler ve bu durum gıda zehirlenmesine sebep olabilir. Bunun yanı sıra bazı kişiler az pişmiş yumurtanın hem daha lezzetli hem de sağlıklı olduğunu düşünüyor. Oysa size lezzetli gelse de yumurtanın zehirlenmelere neden olmaması için beyazının da sarısının da çok iyi pişmiş olması gerekir. Bunun gibi bir başka yanlış kanı da eti biraz pişirip sonra mangalda pişirmeye devam etmenin sağlıklı olduğu düşüncesi… Oysa eti böyle pişirmek bakteriler hızla çoğalmasına ve sonrasında zehirlenmelere yol açabilir.”
DoktorTakvimi.com uzmanlarından Dyt. Ayris Gürsili, gıda zehirlenmelerinin önüne geçmek için meyvelerin su ve fırça yardımıyla iyice yıkanmasını, sebzelerin ise su dolu bir kapta bekletilip iyice temizlendiğinden emin olduktan sonra tüketilmesini öneriyor. Aynı anda yapılan yemeklerle, aynı mutfak araç ve gereçlerini kullanmak gerektiğini de hatırlatan Gürsili, “Örneğin; çiğ et kesilmiş bir tahtada, güzelce yıkanmadan farklı bir yemeği kesmek doğru değildir. Her işlem sonrası mutfak araç ve gereçlerinin iyice temizlenmesi gerekir” diyor.
-
Çalışma ortamındaki havada oksijen bolca olmalı!
Çalışma verimliliğinde havalandırma önemli!
Çalışma ortamındaki havada oksijen bolca olmalı!
Çalışılan kapalı ortamın havasının çalışma türüne göre havalandırılmadığı takdirde, çalışanların sağlık ve güvenliğinde ciddi tehlikeler yaratacağını belirten Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, yetersiz havalandırmanın ortamdaki hava kalitesini düşüreceğini söyledi. Uçan, özellikle ortamdaki oksijen miktarının yüzde 20’nin altına düşmesi halinde çalışanların performansının düşeceğini ve çalışanlarda yorgunluk belirtileri görüleceğini kaydetti.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, iş yerlerinde havalandırmanın önemine işaret ederek doğru havalandırma konusunda değerlendirmede bulundu.
Yetersiz havalandırma performansı düşürebilir
Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çalışılan kapalı ortamın havasının çalışma türüne göre havalandırılmadığı takdirde, çalışanların sağlık ve güvenliğinde ciddi tehlikeler yaratacağını belirterek “Bir ofis ortamında bile, proses gereği herhangi bir zehirli hava üremesi söz konusu olmamasına rağmen, havalandırma yetersiz ise ortamdaki hava kalitesi düşecek solunan hava kirli havaya dönüşecektir. Özellikle ortamdaki oksijen miktarı yüzde 20’nin altına düşerse çalışanların performansı düşecek, çalışanlarda yorgunluk belirtileri görülecektir.” dedi.
Merkezi havalandırma sistemlerinde yetersizlik yaşanabilir
Merkezi havalandırma sistemlerinde havalandırma ve iklimlendirme sistemlerinde sistemin yetersiz kalmasının bu tehlikeyi daha da büyüteceğini kaydeden Uçan, “Çünkü merkezi havalandırma sistemlerinde ortamdan emilen havanın tekrar iklimlendirilerek kullanılması, emilen hava içerisindeki kirletici unsurların, havalandırma yapılan diğer lokasyonlara dağılmasına neden olacaktır. Bu nedenle de pandeminin başlamasıyla birlikte yüzde 100 atmosfer havası ile çalışmayan sistemlerin, çalışma ofisleri, AVM ve benzeri kapalı yerlerde kullanılmaması istenmişti.” hatırlatmasında bulundu.
Ağır sanayideki çalışma ortamlarının havalandırılması önemli
Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, ofis ortamlarında bile havalandırmanın böylesine önemli olduğu düşünüldüğünde proses gereği çeşitli toz ve gazların bulunduğu ortamlardaki havalandırmanın öneminin daha iyi anlaşılacağını ifade etti. Uçan, havalandırılmayan veya ağır sanayi, kimyasal madde ve petrol işleme tesisleri ile sürekli olarak proses gereği ortamda kirli ve çalışanın sağlığını tehdit eden kimyasal gaz, duman veya buhar üreten iş yerlerinde havalandırmanın son derece önemli olduğunu vurguladı.
Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, bu ortamlarda bir yandan içerdeki kirleticileri havalandırma sistemi aracılığıyla dış ortama verirken bir yandan da çalışanların sağlığı ve güvenliği açısından sorun yaratabilecek parametrelerin kontrol altında tutulması ve referans değerlerinin üzerine çıkmamasının sağlanması gerektiğini söyledi.
Ofis ortamlarında havalandırma sağlıklı bir şekilde yapılmalıdır
Ofisler de dahil olmak üzere çok sayıda insanın bir arada çalıştığı ortamlarda havalandırmanın sağlıklı bir şekilde yapılmasının önemine işaret eden Dr. Uçan, “Buna ek olarak çalışma sırasında bilgisayar, fotokopi gibi elektronik cihazlarla birlikte, iş yeri hava kalitesini olumsuz yönde etkileyen her türlü üretim makinesinden çıkacak toz, gaz vb kirleticilere, işyerindeki proseste kullanılan hammaddeler doğrultusunda, çalışanın sağlığı ve güvenliği için mutlaka havalandırma, tozsuzlaştırma veya atıkların bertarafı konusunda önlemler alınmalıdır. Alınacak önlemler, sadece çalışanların iş kazası geçirmelerini ve meslek hastalıklarına yakalanmalarını önlemekle kalmayacak, aynı zamanda çevrenin de bu kirleticilerden olumsuz yönde etkilenmemelerini sağlayacaktır.” diye konuştu.
Çalışma ortamındaki havada oksijen bolca olmalıdır
İş sağlığı ve güvenliği kapsamında kapalı ortamlarda havalandırmanın nasıl olması gerektiğine değinen Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Evlerimizde de yaptığımız gibi, iyi bir çalışma ortamındaki hava kalitesi ne olmalı sorusuna belki de oksijeni bol bir hava diye cevap verebiliriz. Ofisler gibi çok sayıda insanın birlikte çalıştıkları ortamların merkezi havalandırma sistemleri ile havalandırılması, bu sistemlerin sıcak ve soğuk günlerde içerideki optimum hava sıcaklıklarını sağlayabilme ve dış ortamdan emilen hava içerisindeki koku ve istenmeyen partikülleri engelleyebilme yeteneğinin olması yeterli sayılabilir.” diye konuştu.
Çalışma yerlerinin özelliğine göre önlemler alınmalıdır
Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çeşitli hammaddeler ve kimyasallar kullanarak üretim, bakım, temizleme ve onarım çalışmalarının yapıldığı ortamlarda iç ortamdan dışarıya kirli havayı atmak veya ortama sürekli olarak taze hava vermenin kesinlikle yeterli olmayacağını vurguladı.
Çalışma yerlerinin özelliği doğrultusunda önlemler alınması gerektiğini ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, “Özellikle üretim yapılan yerlerde her zaman, ofislerde olduğu gibi yaz ve kış aylarında ortam sıcaklığını kesinlikle 22-24°C arasında tutabilmek çoğu zaman mümkün değildir. Örneğin bir dökümhanede 1300°C’de ergimiş metalin bulunduğu bir ortamda veya bir et işleme tesisinde 22-24°C’lik çalışma ortamı sağlayabilmek imkansızdır. Bu yüzden de çalışılan ortamlarda çalışanların sağlığını, güvenliğini ve performansını üst düzeyde tutabilmek amacıyla çeşitli KKD’lerin (Kişisel Koruyucu Donanım) kullanılmasının yanı sıra ortamda prosesten kaynaklanabilecek kirlilikten optimal düzeyde etkilenmelerin sağlayacak, yöntemler geliştirilmelidir.” dedi.
Dr. Öğretim Üyesi Rüştü Uçan, çalışma ortamlarında çoğu zaman sadece havalandırmanın yeterli olmayabileceğini de belirterek “Bu durumlarda çalışanların ortam içerisindeki toz ve gazlardan nasıl korunmaları gerektiği konusunda da çeşitli eğitimler verilmelidir.” dedi.
-
Uzmanı uyardı: Maymun çiçeği vakalarında artış bekleniyor
Maymun çiçeği vakaları artmaya devam ediyor. Her enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi bu virüse karşı da bağışıklığın güçlü tutulması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, virüsün çiçek aşısı olmayanlar arasında görülebileceğini söyleyerek, vakalarda artış beklediklerini ifade etti.
Maymun çiçeği virüsünde korkulan oldu. ABD’de bağışıklık sistemi zayıflamış bir yetişkinin virüs kaynaklı ölmesi endişeleri de beraberinde getirdi. Genelde hafif seyreden ancak bağışıklık yetmezliği olan bireylerde hayati risk oluşturan bu virüsün; su çiçeği, zona veya alerjik hastalıklarla karıştırılmaması için mutla bir uzmana gidilmesi gerektiğini belirten İstanbul Arel Üniversitesi Temel Tıp Bilimleri Tıbbi Mikrobiyoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, vaka artışlarıyla ilgili uyarılarda bulundu. Maymun çiçeği virüsünün Covid-19 kadar çok hızlı bulaşmadığını söyleyen Prof. Dr. Elif Öztürk, bu enfeksiyonun Covid-19 gibi bir pandemiye dönüşeceğini düşünmediklerini ancak vaka artışlarının olmasını beklediklerini aktardı.
içek aşısı olmayan bireyler arsında vakaların görülebileceğini kaydeden Prof. Dr. Öztürk, ”Türkiye’de 40 yaş üstü insanlar çiçek aşısı olduğu için toplumumuzun bir kısmı aşılı. Aşılı olmayan kişiler arasında bu vakaları görebiliriz. Maymun çiçeği dünyada var olan bir enfeksiyon ve insanlar bağışıklık olarak bu virüsü tanıyor. Ayrıca çiçek aşısı olanların hastalığı daha hafif geçireceğini ön görüyoruz” dedi.
Maymun çiçeği virüsü ile ilgi bilgi veren Prof. Dr. Öztürk, “Afrika’da bulunan bir enfeksiyondu. Yeni bir enfeksiyon değil. Orada endemik olarak, enfeksiyonlar yapan bir hastalık etkeniydi. Ancak son 6 ay içinde Avrupa’da vakalar görülmeye başlandı. Türkiye’de de vakalar görüldü. Vaka eskiden yurt dışı bağlantısı olan kişililerde görülüyordu. Ancak şimdi maymun çiçeği vakalarını yurt dışı bağlantısı olmayan kişiler arasında da görüyoruz” dedi.Hastalığın geçirilme seyri bağışıklığa bağlı
Hastalığın kabarcıklar şeklinde döküntülü olarak kendisini göstermesi nedeniyle su çiçeği, zona veya alerjik hastalıklarla karıştırıldığını söyleyen Prof. Dr. Öztürk, “O nedenle mutlaka enfeksiyon hastalıları uzamlarına görünmekte fayda var. Alınan örnekleri Sağlık Bakanlığı’na gönderdiğimizde çok kısa sürede bize sonuçlar bildiriliyor. Kişide bağışıklık yetmezliği durumu yoksa maymun çiçeği vakaları da hafif seyrediyor. Çok ağır bir olgu görünmüyor. Yaklaşık 21 gün içerisinde kendi kendine iyileşen bir hastalık. Ancak yerine bağlı olarak lezyonların gözde ya da genital bölgede olması ağrıya sebep oluyor. Nitekim başka bölgelerde olduğunda çok fazla şikayet olmadan hastalık atlatılabiliyor” diye konuştu.
“Cinsel yolla bulaşabiliyor”
Virüsün başka enfeksiyonlarla birlikte de görülebileceğini aktaran Prof. Dr. Öztürk,” Virüs şu an için en çok cinsel yolla bulaşabiliyor. Ancak yakın temas, hasta olan kişiyle saatlerce aynı ortamda bulunmak, maske takmamak, elle temas etmek, yaraları ellemekle de kişiden kişiye bulaşabiliyor. Daha çok cinsel yolla bulaştığı için tek eşlilik ve korunma gibi tedbirler alınabilir” şeklinde konuştu.
“Semptomatik tedavi yapıyoruz”
Hastalığın tedavisi ile ilgili de bilgi veren Prof. Dr. Öztürk,” Viral hastalıklarda bağışıklık yetmezliği olmayan kişilerde genellikle tedavi yapmıyoruz. Ancak bağışıklık yetmezliği varsa, enfeksiyon çok ilerlemişse bu durumlarda antiviral tedavi uygulanabilir. Onun dışında herhangi bir tedavi uygulanmıyor. Bu süreçte hastanın izole olmasını, yaralarının bakımını sağlıyoruz. Hastayı takip ediyoruz. Yalnızca semptomatik tedavi yapıyoruz” ifadelerinde bulundu.
-
“Aile Diş Hekimliği” uygulaması başlıyor
Sağlık Bakanlığınca koruyucu ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin genişletilmesi amacıyla aile diş hekimliği modeli, 3 pilot ilde hayata geçirilecek. Sağlık Bakanlığı’nca bir süre önce üç pilot ilde hayata geçirilmesi planlanan “Aile Diş Hekimliği” modeli ile ilgili hazırlıklar tamamlanma aşamasına geldi.
Aile hekimliği sistemi ile benzer bir model olan “Aile Diş Hekimliği”, ilk olarak pilot il seçilen Eskişehir, Kırşehir ve Karabük’te uygulanacak. Bakanlık, sistemi 2023 yılı içerisinde Türkiye genelinde hayata geçirmeyi planlıyor.
Yeni modelle birlikte devam eden tedavi edici ağız ve diş sağlığı hizmetlerinin yanı sıra özellikle çocuklar için önem taşıyan “koruyucu ağız ve diş sağlığı” çalışmalarının mevcut sisteme entegrasyonu sağlanacak.
Böylelikle bu konudaki hizmetlere kolayca erişilmesi ve 0-12 yaş aralığındaki tüm çocukların düzenli diş kontrollerinin yapılması mümkün olacak.
e-Nabız üzerinden takip imkanı
Uygulamanın Türkiye genelinde yaygınlaştırılması için alt yapı çalışmalarını da sürdüren Bakanlık, randevuların Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) üzerinden alınabilmesini planlıyor.
Sistemle ayrıca ebeveynler, 0-12 yaş arası çocuklarının tüm ağız ve diş sağlığı tarama sonuçları ve takip randevularını e Nabız üzerinden görüntüleyebilecek. Bu sayede çocuklarda oluşabilecek diş problemlerine erken müdahale imkanı olabilecek.
Diş Hekimliği Bilgi Yönetim Sistemi üç ilde aile diş hekimlerinin erişimine açıldı
Bakanlık, bu çalışmalarla birlikte diş hekimliği randevularının planlanması, diş hekimlerinin hastaların daha önce yapılan tetkiklerine kolay bir şekilde erişebilmesine olanak tanıyacak Diş Hekimliği Bilgi Yönetim Sistemi Projesini de devam ettiriyor.
Analiz, tasarım, yazılım geliştirme, test ve eğitim çalışmaları tamamlanarak yayına alınan sistem, pilot uygulama kapsamında Eskişehir, Kırşehir ve Karabük’te aile diş hekimi olarak belirlenen kullanıcıların erişimine açıldı.
-
Tek Tip Beslenerek Kilo Vermek Sağlık Sorunlarına Yol Açar Mı?
Beslenme; sağlığı korumak, geliştirmek ve yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla vücudun gereksinimi olan besin öğelerini yeterli miktarlarda ve uygun zamanlarda almak için bilinçli yapılması gereken bir davranıştır. Beslenme hem komplike hem de çok basit bir şey. Doğru zamanda doğru besinleri tüketmek, sağlıklı sindirimi de beraberinde getirir.
Her ne besin olursa olsun, beslenmede hiçbir şey her gün, devamlı ve yıllarca yenmemelidir
Mesela yumurta… Evet, çok güzel ve sağlıklı bir protein ama 10 sene boyunca her sabah 2 yumurta yersek, vücudumuz buna karşı tepki verebilir. Alerji ve intoleranslar genelde böyle oluşuyor. Bu sebeple besleneme renkli ve çeşitli olmalıdır.
Bir sabah yumurtalı omlet alıyorsak ertesi sabah mevsiminde taze meyve ve sebzeler ile hazırlanmış bir smoothie bowl alabilirsiniz. Zaten doğanın ve mevsimlerin akışına göre beslensek bile her gün aynı şeyi yememiş oluruz.
Her akşam et yemek mesela… Protein kaynaklarını her gün değiştirmek, bazen bitkisel (kurubaklagiller), bazen hayvansal proteinler yapmak, süt ürünlerini keçi, inek olarak çeşitlendirmek, sebzeleri renk renk, mevsime göre çeşitlendirmek, tedarikçileri, markaları hatta kullandığımız suları bile zaman zaman değiştirmek vücuda iyi gelecektir. Hem bu çeşitlendirmeyi yapmak beslenmeyi de eğlenceli ve daha çok seçenekli hale getirir. Her gün aynı şeyleri yemekten sıkılmayız.
En iyi yelpaze, kişinin kendi bedenine göre, vitaminleri, mineralleri farklı kaynaklardan çeşitlendirerek aldığı beslenme olur.
Tek tip beslenerek kilo vermeye çalışmak ya da formda kalmak ne gibi sağlık sorunlarına neden olabilir?
Sadece sebze ve meyve tüketerek kilo vermeye çalışmak ne kadar sakıncalıysa sadece proteine dayalı bir beslenme programı da aynı oranda hatalı beslenme şeklidir. Tek tip diyetlerin hepsi bir şekilde vitamin, mineral ve kas kayıplarına sebep olmaktadır. Gereğinden fazla alınan protein, vücutta asit artık bırakır ve kemiklerden kalsiyum çekilmesine, böbreklere yük binmesine, bağırsak florasının bozulmasına yol açmaktadır. Bu tip diyetlerde başlarda kısa sürede kilo kaybı sağlansa da metabolizmanın bir süre sonra yavaşlamasıyla kilo kaybı durmaktadır.
Uzun vadede ki sonuçları ise özellikle böbrek ve karaciğer işlev soruları, kas tonusu azlığı ve güçsüz bağışıklık sistemine sebep olarak enfeksiyonlara sık yakalanmalar olarak sıralanabilir.
Her gün aynı şeyi yemekten kaçınmak için öğünlerimizi nasıl ayarlamalıyız?
Ne kadar farklı renkte meyve ve sebze tüketirsek o kadar farklı vitamin, mineral ve antioksidanı vücudumuza almış oluruz. Yetişkinler bireyler ve çocukların kırmızı, mor, beyaz, turuncu ve yeşil olmak üzere farklı renkteki meyve ve sebzelerden her gün birer avuç tüketmesi önemlidir.
Meyve ve sebzelere kırmızı rengi veren pigment likopen antioksidanıdır. Kırmızı meyve ve sebze grubunda; domates, karpuz, kuşburnu, çilek, kırmızı ahududu, greyfurt, nar, kırmızıbiber, kızılcık gibi meyve ve sebzeler bulunur. Kırmızı rengi sofranıza eklemek için salatalarınıza kuru domates veya kırmızı biber ekleyebilirsiniz.
Turuncu renkteki meyve ve sebzeler, doğal bir bitkisel pigment olan, karotenoidler tarafından renklendirilmişlerdir. Beta karoten, turuncu ve sarı meyve-sebzelere rengini veren bir bitki pigmentidir. Çok güçlü antioksidan özelliklere sahiptir ve bağışıklık sistemini güçlendirmede önemli rol oynarlar. Bunun için günlük ara öğünlerinizde 1 değişim portakal almanız veya mevsiminde salatanızda 1 adet havuç kullanmanız yeterli olacaktır.
Mor renge sahip olan meyve ve sebzelere mavi-mor rengi veren pigment, ‘antosiyanin’ dir. Antosiyanin sağlığımız ve bağışıklık sistemimiz için çok önemli bir polifenoldür. Patlıcan, kırmızı pancar, mor lahana, kırmızı soğan, mor/kırmızı turp, böğürtlen, siyah ahududu, yabanmersini, incir, mor erik, kuru erik, vişne, kiraz, kuş üzümü, siyah dut, kuru üzüm, kan portakalı gibi mor renkteki bu meyve ve sebzeleri mevsiminde düzenli tüketmeyi ihmal etmemeliyiz.
İşte size bağışıklık sisteminize destek olabilecek bir salata tarifi:
5 Renkli Bağışıklık Salatası (2 porsiyon)
Malzemeler:
-
1/2 demet roka (yeşil)
-
1 orta boy havuç (turuncu)
-
2 adet bebek turp (beyaz)
-
4-5 dilim domates kurusu (kırmızı)
-
Izgara patlıcan (mor)
-
6 kaşık kinoa (veya buğday)
-
8 kaşık nohut (veya mercimek)
-
2 tatlı kaşığı zeytinyağı
-
1 adet limonun suyu
Yapılışı:
Tüm malzemeleri istediğiniz büyüklükte bölüp karıştırarak ana öğünde tüketebilir günlük almanız gereken besin yelpazenize destekte bulunabilirsiniz.
-
-
İnmenin önlenmesi için damar darlıklarının tedavisi gerekiyor
İnmenin önlenmesi için damar darlıklarının tedavisi gerekiyor
Beyin kan akımının pıhtı, kanama veya başka bir sebeple bozulması sonucu ortaya çıkan inme, beyin işlev bozukluğu olarak adlandırılıyor. Pıhtıya bağlı inmenin daha az öldürücü olup daha çok sekel denilen kalıcı hasar bıraktığını kaydeden Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, kanamaya bağlı inmelerin daha öldürücü olabildiğini söyledi. Dr. Celal Şalçini, inmenin önlenmesinde öncelikle boyun daha sonra da beyin damarlarında mevcut darlıkların araştırılıp gerekirse tedavi düzenlenmesi gerektiğini söyledi.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, inme ve nedenlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.
Dr. Celal Şalçini, inmeyi “Beyin kan akımının ister pıhtı ister kanama veya herhangi başka bir sebepten olsun bozulması nedeniyle meydana gelen beyin işlev bozukluğu” olarak tanımladı.
En sık iki şekilde ortaya çıkıyor
İnmenin en sık olarak beyindeki damarların tıkanıklığından oluştuğunu ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Bu tıkanıklığı oluşturan pıhtı, kalp boşluklarında oluştuktan sonra kopup beyin damarını tıkayabileceği gibi, beyindeki damarın içinde de oluşabilir. İkinci olarak da inme beyindeki damarların patlaması sonucu oluşan kanamanın beyindeki kan akımını bozması sonucunda ortaya çıkar.” dedi.
Pıhtıya bağlı inme daha çok kalıcı hasar bırakabiliyor
Dr. Celal Şalçini, bu iki sebep dışında inmelerin toplardamar tıkanıklığından veya diseksiyon denilen damar çeperinin yırtılmasına kadar farklı nedenlerle oluşabileceğini söyledi. Dr. Celal Şalçini, “Pıhtıya bağlı inme, daha az öldürücü olup daha çok sekel dediğimiz kalıcı hasar bırakırken, kanamaya bağlı inmeler daha öldürücü olup daha az sekel bırakmaktadır.” dedi.

İnmeyi önlemek mümkün müdür?
İnmeyi önlemenin kısmen mümkün olduğunu ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Tıp dilinde ismi primer profilaksi dediğimiz bu süreçte inmeyi kolaylaştıran tüm etmenler araştırılır, riskleri en aza indirilir. Bir diğer önleme çeşidi olan sekonder profilaksi ise inme olduktan sonra ikinci bir inmeyi önleme çalışmasıdır.” dedi.
“İnmeyi önlemek inmeyi kolaylaştırıcı faktörleri kontrol etmekten geçer” diyen Dr. Celal Şalçini, “Hipertansiyon tedavisi, yüksek kolesterol tedavisi, kan şekeri yükselmesinin önlenmesi ve egzersizle beraber şişmanlığın önlenmesi başlıca faktörlerdir. Ayrıca öncelikle boyun daha sonra da beyin damarlarında mevcut darlıkları araştırıp gerekirse tedavi düzenlemek gerekmektedir.” dedi.
Genç inmeye karşı genetik yatkınlık araştırılmalıdır
45 yaşından önceki inmelere genç inme denildiğini kaydeden Dr. Celal Şalçini, “Genç inme, ileri yaşlara göre çok daha nadir görülür. Özellikle pıhtılaşmaya genetik yatkınlık inmeye sebep olabilir ve araştırılması şarttır.” uyarısında bulundu.







