Kategori: Sağlık

  • Bilinçsiz kontakt lens kullanımı göz kaybına neden olabilir

    Sosyal medyada dikkatsiz kontakt lens kullanımı sebebiyle ortaya çıkan rahatsızlıkların boyutu ve şiddeti yakın dönemde artış göstermesinin ardından Türk Oftalmoloji Derneği önemli uyarılarda bulundu.

    Kontakt lensleri kullananların çok dikkatli olmaları gerektiğini, tüm hijyen kurallarına uymalarının hayati önem taşıdığına dikkat çeken uzmanlar, aksi takdirde ortaya çıkan rahatsızlıklar sonucu görme kaybı hatta bir sonraki safhada gözde organ kaybına bile neden olabileceğini açıkladı.

    Türk Oftalmoloji Derneği Kontakt Lens Birimi Başkanı Dr. Zerrin Altınkök, son günlerde sosyal medyada özellikle dikkatsiz kontak lens kullanımı sonrasında ortaya çıkan rahatsızlıklarla ilgili artış yaşandığını tespit ettiklerini belirterek, kontakt lens kullananlar için önemli uyarılarda bulundu. Dr. Zerrin Altınkök özellikle kontakt lenslerini çıkarmadan uyuyan ve kurallara dikkat etmeyen bir kişinin gözünde mantar enfeksiyonu oluştuğunu, yapılan ameliyatın ardından bile kalıcı hasarların kaldığını belirterek şöyle konuştu:

    “Kontakt lensleri kullanım kurallarına uyarak kullanırsanız problem yaşamazsınız. Ancak özen gösterilmezse gözün kornea tabakasında yaralara, kalıcı izlere bağlı görme kaybına hatta göz kaybına yol açabilir. Günümüzde kontakt lenslerin kullanım süresi günlük, 15 günlük ve 1 aylık olabilir. Belirtilmiş süreler sonunda lens atılır ve yeni bir lens takılır. Aylık lens bazen 1 ay gözde kalabilen, çıkarılmadan kullanılan lens olarak algılanmakta. Hangi tür ya da hangi kullanma süresine ait olursa olsun bütün lensler uyumadan önce mutlaka çıkarılmalıdır.”

    Göz mikroplara açıktır

    Dr. Zerrin Altınkök, gözün mikroplara açık bir ortam olduğunu ve lenslerin her akşam solüsyonda bekletilerek üzerinde biriken toz ve mikroplardan arındırılması gerektiğini söyledi. Altınkök “Gece kontakt lens ile uyunduğu zaman mikroplar üreyerek enfeksiyonlara neden olur. Enfeksiyon çok hızlı şekilde tedavi edilmezse görme kaybına kadar gidebilir. Lens kullanan kişiler şikâyetleri olduğunda lens kullanımına ara vererek zaman kaybetmeden göz doktoruna başvurmalı. Çok küçük problemler geri dönüşü olmayan sorunlara yol açabilir.” dedi.

    Nelere dikkat edilmeli

    • Duşa, denize, havuza, saunaya girmeyin.

    • Lens ile kesinlikle uyumayın.

    • Başkasına ait lenslerin kesinlikle kullanmayın

    • Makyaj yapmadan önce takın, çıkardıktan sonra makyajı temizleyin.

    • Lensleri takıp çıkarmadan önce ellerinizi sabunla en az 20 saniye yıkayın.

    • Lens solüsyonunu her akşam değiştirin.

    • Lens kullanan kişilerin tırnaklarının kısa olması gereklidir.

    • Lens kullanmadan önce doğru bilgilendirme için TOD Kontakt Lens Birimi tarafından hazırlanmış olan bilgilendirme videosunu izleyin.

    Kontakt lensler nasıl kullanılır?

    TOD tarafından hazırlanan en doğru bilgileri içeren videoyu BU LİNKTEN izleyebilirsiniz ya da aşağıdaki kare kodu okutarak videoya ulaşabilirsiniz.

    TÜRK OFTALMOLOJİ DERNEĞİ
    KONTAKT LENS BİRİMİ HALKA YÖNELİK WEB SAYFALARI

     

    Kontakt Lensler

    Kontakt lens nedir?
    Kontakt lens, kornea ve sklera gibi gözün dış yüzeyi üzerine yerleştirilebilen, kırma kusurlarını düzeltme veya tedavi edici amaçlarla kullanılabilen protezlerdir.

    Kontakt lens tipleri nelerdir?
    Kontakt lensleri materyal içeriklerine göre sınıfladığımızda kabaca sert (Rigid) ve yumuşak lensler (Soft) olarak kategorize edebiliriz.

    Kontakt lenslerin gelişimi;
    Bazı kaynaklar kontakt lensler üzerine ilk görüşlerin Rönesans dönemine dek uzandığını bildirmekle birlikte, ilk tanımlama 1845’de İngiliz astronom John Frederick William Herschell’e aittir. İlk kontakt lens ise 1886′ da Xavier Galezowski tarafından katarakt cerrahisi sonrasında yara yeri iyileşmesini kolaylaştırmak amacıyla yapılmıştır. Keratokonus hastalarına yönelik ilk kontakt lens ise Fransa’da 1888’de Eugene Kalt tarafından üretilmiştir. Lens dizaynına ilişkin önemli gelişmeler 1930’larda Joseph Dallos öncülüğünde Macarlar tarafından gerçekleştirilmiştir. 1930’lara kadar kontakt lens için kullanılan tek materyal cam iken bu tarihlerden itibaren cama göre çok hafif bir materyal olan bir pleksiglas, polimetilmetakrilat (PMMA) bu alana girerek lensin sadece kornea üzerinde durabilmesine olanak tanımıştır. Yine aynı yıllarda ilk rigid gaz geçirgen lensler olan Selüloid (selüloz asetat bütirad) lensler ilk kez kullanılmıştır. Modern lens çağının başlangıcı, 1948’de Amerikan Kevin Tuohy’in PMMA’dan yapılan Solexlens ismindeki korneal lensi insanlarda kullanmasının olduğu kabul edilir. 1950’ler polimerize hidroksietilmetakrilat (HEMA) maddesinden yapılan hidrojel lenslerin (su içeren) girmesi ile çok önemli bir sürecin başlamasına sahne olmuştur. Bu ilk yumuşak lens Prag’da Otto Wichterle, Daroslav Lim ve Maximillian Dreifus tarafından üretilmiştir. Bu lenslerin seri üretimine olanak tanıyan spin-cast makinesi 1966’da yine Wichterle’nin icadıdır. 1970’lerde sert lenslerde önemli bir gelişme olmuş, oksijen geçirmeyen PMMA materyalinin yerine oksijen geçirebilen rigid gaz geçirgen lensler (RGP) , CAB, Silikon akrilat ve daha sonra florokarbon materyallerden üretilmişlerdir. 1990’ların başında yumuşak lens üretim teknolojisi değişmiş ve kopyalama sisteminin girişi ile planlı aylık değişim lensleri kullanıma girmiştir. 1996 yılından itibaren de Florosilikon hidrojel kontakt lenslerin icadıyla yumuşak kontakt lenslerin oksijen geçirgenlikleri çok arttırılmış ve lensler gece aşırı kullanılabilir hale gelmişlerdir.

    Kontakt lensler hangi amaçlarla kullanılırlar?
    1. En sık kullanım amacı kırma kusurlarının düzeltilmesidir. Bu amaçla kullanımları gözlük kullanımına ve kırma kusurlarının cerrahi yöntemlerle ve lazerle giderilmesine bir alternatif oluşturmaktadır. Kontakt lensle düzeltme sağlanabilen kırma kusurları; Miyopi (Gözün kırma gücünün normalden fazla olması), Hipermetropi ( Gözün kırma gücünün normalden az olması), Astigmatizma ( Gözün kırma gücünün farklı kadranlarda eşitsizlik göstermesi), Presbiopi (Yaşla yakın görme gücünün kaybedilmesi) ‘dir. Bahsi geçen bu 4 problemden ilk üçünde kontakt lens tam bir düzeltme sağlayabilirken, sonuncusunda yararlılığı sınırlıdır. Ayrıca Afaki ismi verilen, katarakt ya da travma gibi nedenlerle lens organlarını kaybetmiş ama cerrahi yolla göz içi lensi yerleştirilememiş özellikle bebek yaştaki hastaların görmelerini sağlamak amacıyla da kontakt lenslerden yararlanılır. Bir başka kullanım alanı Anizometropidir. Bu, her iki gözün kırma kusurları arasında önemli farklılık demektir. İki gözü arasında 2 dioptriden daha fazla farklı kırma kusuru olan hastalarda gözlük kullanımı çok sorunlu ya da imkansızdır. Bu hastalarda sorun kontakt lensle çözülür.
    2. Kozmetik kullanım: Göz rengini değiştirmek ya da iris tabakası olmayan hastalarda estetik görünüm sağlamak amacıyla kullanılırlar.
    3. Tedavi edici kontakt lens kullanımı: Bir çok göz yüzeyi hastalığında, iyileşme döneminin hızlandırılması amacıyla kontakt lensler kullanılır. Ayrıca gençlik yaşlarından itibaren korneanın ilerleyici bir şekilde sivrileşmesi hastalığı olan Keratokonus hastalığında hem görmeyi arttırmak hem de hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için sert lenslerden yararlanılır.

    Kontakt lenslerle hangi sorunlar yaşanabilir?
    Kontakt lensler hakkında günümüzde de çok büyük tereddütler vardır. Oysa yeryüzünde halen 80 milyon insan kontakt lens kullanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kontakt lens kullanım oranları çok yüksektir. Bununla birlikte kontakt lenslerle ilgili sorunları kullanıcıların bilmesi çok önemlidir. Bu sorunların en başlıcaları aşağıda özetlenmiştir;

    Korneal enfeksiyon:
    Aşağı yukarı en önemli kontakt lens komplikasyonudur. Günümüzde aylık atılım lenslerinin girişi ve lenslerin oksijen geçirgenliklerinin arttırılmasıyla çok nadir karşılaşılan bir sorun haline gelmiştir.
    Nedenleri; 1) Lens bakımının yanlış yapılması ve laubali lens kullanımı. (Bu amaçla kullanılan solüsyonların özellikle Göz Doktoru tarafından önerilmesi son derece önemlidir) 2) Oksijen geçirgenliği yeterli olmayan lensleri gece aşırı kullanma (en sık karşılaşılan neden budur) 3) Özellikle aylık değişim lenslerini süresinden fazla kullanma 4) Gözde konjonktuvit, arpacık gibi mikrobik hastalıklar geçirilirken lens kullanma 5) Vücut direncinin aşırı kırıldığı hastalıklar sırasında (Kanser, Diabet vs)
    Belirtileri; 1) Ağrı, batma, sulanma 2) Göz akında belirgin kızarıklık 3) Işık hassasiyeti (özellikle pencereden gelen ışık , ya da ani aydınlık ortama çıkmada göz ağrısı) 4) Kapaklarda şişme 5) Çapaklanma ve akıntı
    Öneri; 1) Kontakt lens kullanımının kesilmesi 2)Bir Göz hastalıkları uzmanına acilen başvurma 3) Antibiyotikli bir damla ve pomat tedavisine acilen başlama 4) Gözün kapatılması 5) İyileşmeden sonra ancak yüksek oksijen geçirgenlikli bir lens kullanmadıkça lensle uyumamak.

    Allerji:
    Bu da en sık rastlanılan kontakt lens komplikasyonudur.
    Nedenleri; 1) Lensin kendisinin ya da lensle kullanılan temizleme solüsyonlarının oluşturduğu, çoğu zamanda hastanın kendisinde bulunan allerjinin bu yolla tetiklenmesi 2) Lens üzerinde biriken depozit ve kirler 3) Aylık değişim lenslerini süresinden fazla kullanma
    Belirtileri; 1) Kaşıntı 2) Batma, yanma, sulanma 3) Gözde ipliksi salgılar 4) Üst kapaklarda kabalaşma ve şişme 5) Kontakt lensin kırpma ile yukarı kayması
    Öneri; 1) Kontakt lens kullanımının kesilmesi 2)Bir Göz hastalıkları uzmanına başvurma 3) Antiallerjik bir damla ve pomad tedavisine başlama 4) Kullanılan temizleme solüsyonunun değiştirilmesi 5) Gerekiyorsa kullanılan kontakt lens tipinin ve kullanma programının değiştirilmesi 6) Suni gözyaşı damlalarının kullanılması 7) Yoğun güneş ışığı ve sigara dumanlı ortamlardan kaçınılması

    Gözlerde kuruma hissi:
    Sık rastlanılan bir başka durumdur. Unutmamak gerekir ki yumuşak kontakt lens su içeren bir maddedir ve kurumaması gerekir. Yani sürekli olarak su ile beslenebileceği bir ortamda bulunmalıdır, bu gereksinimi lens gözdeyken gözyaşı, göz dışında iken saklandığı solüsyon sağlar. Gözümüzün önünde gözyaşı film tabakası denilen adeta ince bir havuz bulunur yani dış dünyaya karşı çıplak değildir. Kontakt lens bu havuzun içinde bir bakıma yüzmektedir. Eğer bu havuzun derinliği azalırsa lensin gözün dış yüzeyi olan korneaya teması artar ve batma hissi uyanır.
    Nedenleri; 1) Gözyaşı azlığı (özellikle kadınlarda, yaşa bağlı ya da romatizmal hastalıkların eşlik ettiği durumlar) 2) Bilgisayar kullanımı gibi dikkati arttıran dolayısıyla kırpma sayısının azalmasıyla göz yüzeyinden gözyaşının buharlaşma yoluyla uzaklaştığı durumlar 3) Gözyaşını gözden uzaklaştıran klima, radyatör ya da kuru iklimler 4) Gözyaşını daha fazla kullanan yüksek su içerikli kontakt lensler 5) Gözde göz yaşı dengesizliği yaratan çeşitli göz hastalıkları ( Kirpik dibi hastalıkları (Blefarit) vs.)
    Belirtileri; 1) Özellikle akşama doğru kontakt lensi bir yabancı cisim gibi hissetme 2) Kızarma 3) Gözlerde kuruluk hissi 4) Göz yorgunluğu, kapaklarda ağırlaşma 5) Uyku hissi
    Öneri; 1) İçeriğinde lense zarar veren prezervan maddeleri içermeyen suni göz yaşı damlalarını lens gözde iken Göz uzmanı tarafından belirlenecek dozda kullanma 2) Kontakt lensi daha düşük su içerikli bir lensle değiştirmek. 3) Yoğun klimalı, sigara dumanlı nem oranının düşük olduğu ortamlardan kaçınmak.

    Kontakt lenslerle uyunur mu?
    Kontakt lens, kornea adını verdiğimiz, adeta dünyaya baktığımız pencere sayabileceğimiz çok değerli bir göz tabakasının üzerine takılmaktadır. Biliyoruz ki kornea en çok havanın oksijenine gereksinim duymakta ve bununla beslenmektedir. Kornea gündüz saatlerinde direk havadan, gece uyku sırasındaysa gözkapakları kapalı olduğundan kapakların arka yüzündeki kılcal damarlardan oksijen almaktadır. Ancak havanın oksijen miktarına göre kapak arkası kılcal damarların temin ettiği oksijen yaklaşık beşte bir oranında azdır. İşte bu nedenle gece, zaten bir beslenme bozukluğu söz konusudur. İşte geceleyin korneaya oksijen geçişini engelleyen ikinci bir engel olarak lens kullanırsanız kornea daha da oksijensiz kalır. Bu durumun yaratacağı en önemli problem korneanın enfeksiyona (mikrop kapmaya) duyarlı hale gelmesidir. Kontakt lenslerin oksijen geçirgenlik parametreleri Dk/L veya Dk/T olarak bilinir. Günümüzde kontakt lenslerin ne kadardan fazla oksijen geçirirse kornea beslenmesini bozmayacağı bilinmektedir. Bu kritik rakam Dk/L= 87 ‘dir. Çoğu yumuşak lensin Dk/L değeri bu rakamdan düşüktür, ancak son 2 yılda ülkemizde bulunur hale gelen florosilikon hidrojel lensler 175’e dek varan Dk/L oranlarına ulaşmaktadır. Bu lenslerle 30 gün bile çıkarmaksızın kullanım sorunsuz olarak gerçekleşebilmektedir.

    Kontakt lens uygulaması nasıl yapılmalıdır?
    Kontakt lens kornea üzerinde ne kadar paralel konumlandırılırsa hasta konforu da o kadar artar ve sorunlar en aza indirgenir. Bu işleme kontaktolojide “fitting” yani “uyumlama” denir. Bu işlem sırasında Göz uzmanı gözün biyomikroskobik muayenesinin yanı sıra, ilk önce korneanın eğrilik yarı çapını ölçer (keratometri), ve buna uyacak olan kontakt lens parametresini belirler. Kontakt lenslerin, tüm çapı, eğrilik yarı çapı, dioptri gücü, merkezi kalınlığı, su içeriği, iyonik ya da non-iyonik oluş gibi yüzey özelliklerini belirleyen parametreleri vardır. İşte bu parametrelere karar verirken Doktor, hastanın gözüne dair çeşitli özellikleri değerlendirir. Örneğin göz yaşı az olan bir hasta için başka, allerjisi olan hasta için başka, kapak gerginliği farklı olan bir hasta için başka, kuru iklimde yaşayan bir hasta için başka bir lensi terci edebilir. Uyumlama işlemi hasta açısından hayati öneme haizdir ve başarılı lens kullanıcılarında bile en az senede bir kez yinelenmesi gerekir.

    Kontakt lensler hakkında sıkça sorulan sorular;

    1.
     Kontakt lensle denize girilir mi?
    Cevap: Evet girilebilir, ancak havuz ve deniz sularındaki belirgin kirlilikler ve bazı etkili olabilecek virüslerin varlığı düşünüldüğünde, su kaçırmayan yüzücü gözlükleriyle girmek akıllıca olacaktır.

    2.
     Kontakt lens hamilelikte sorun yaratır mı?
    Cevap: Eğer lense ilk kez başlıyorsanız adaptasyon dönemi problemli olabilir, ancak daha önceden lens kullanıyorsanız korneanın eğrilik yarı çapında olabilecek değişime bağlı olarak nadiren batma tipi sorunlar ortaya çıkabilir. Kontakt lensin bebeğe olan olumsuz bir etkisi yoktur.

    3.
     Kontakt lens kullanırken göze göz damlası damlatılabilir mi?
    Cevap: Ancak prezervan içermeyen göz damlaları damlatılabilir. Diğer damlalar ancak lens gözden çıkarıldıktan sonra damlatılabilir.

    4.
     Kontakt lense ne tür maddeler zarar verebilir?
    Cevap: Su çekici çeşitli maddeler, alkol, eter, formol, kolonya, saç spreyi, çamaşır suyu ve buharı vs. lensin ana maddesine zarar vererek deforme edebilirler. Bu maddelerden uzak durmakta fayda vardır.

    5.
     Kontakt lensle spor yapılabilir mi?
    Cevap: Evet, iyi fit edilmiş bir yumuşak lens en hareketli sporlarda bile gözden çıkmaz. Hatta korneayı korumak açısından yararlıdır.

    6.
     Kontakt lens gözün arkasına kaçar mı?
    Cevap: Hayır, alt göz kapağını aşağı çektiğinizde ortaya çıkan cep, gerçekte üst göz kapağında da vardır. Yani bir çıkmazdır. Sadece bazen lens katlanarak bu ceplere sıkışabilirler bu durumda kolay bir manüplasyonla gözden çıkarılabilirler.

    7.
     Kontakt lensin takılamayacağı bir yaş grubu var mıdır?
    Cevap: Hayır, katarakt ameliyatı sonrasında birkaç günlük bebeklere bile takılabilir. Kırma kusuru düzeltme amacıyla takıldığında orta okul ve üstü çocukluk çağı başlamak için iyi bir dönem olabilir. 40 yaş üstünde göz yaşı azalması bir sorun olarak ortaya çıkabilir.

  • Yorgunluk ve stres karaciğeri yağlandırıyor

    Vücudun protein sentezi ve sindirim için gerekli olan enzimleri üreten karaciğerde görülen hastalıklar belirti vermeden ilerleyebiliyor. Karaciğerde herhangi bir sinir olmadığı için herhangi bir belirtinin görülmediğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Yedibela, “Karaciğer rahatsızlığı, yorgunluk ve performansta keskin bir düşüş gibi belirtilerle kendini gösterebiliyor. Ayrıca, sürekli iştahsızlık ve kan pıhtılaşmasının bozulması gibi şikayetler de aşırı yüklenilmiş bir karaciğere işaret edebiliyor. Bu gibi durumlarda bir uzmanla görüşerek karaciğer değerlerinin kontrol edilmesinde fayda olabilir. Karaciğer yağlanması, uygun ve zamanında tedavi edilmediğinde siroz gibi ciddi hastalıklara da yol açabiliyor çünkü” açıklamasında bulundu… 

    Yüksel kolesterol, obezite ve diğer kronik rahatsızlıkların karaciğer sağlığını tehdit ettiğini söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Yedibela, “Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, stresli yaşam tarzı, bazı toksik maddeler ve nikotin tüketimi karaciğer için aşırı yüklenme faktörleri arasında. Özellikle nikotin kullanımının, karaciğer üzerinde olumsuz etkileri bulunuyor” şeklinde konuştu.

    Yetişkinlerin yüzde 30’u karaciğer yağlanması yaşıyor

    Obezite, diyabet ve sağlıksız bir yaşam tarzının karaciğer yağlanması için risk oluşturduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Yedibela, “Yüksek tansiyon ve insülin direnci gibi metabolik işlev bozuklarının kaynağı yağlı bir karaciğer. Özellikle yetişkin bireylerde karaciğer yağlanması oldukça fazla görülüyor. Sağlıklı bir bireyde karaciğer hücrelerinin yarısı yağ hücrelerinden oluşurken, sağlıksız bir bireyde yağ hücre sayısı neredeyse iki katına çıkabiliyor. Araştırmalar, karaciğer yağlanmasının en büyük nedeninin sağlıksız bir yaşam sürmek olduğunu gösteriyor. Yine aynı şekilde, oruç ve yemek yeme aralığının olabildiğince uzatılmasının, karaciğer yağlanmasını olumlu etkilediğini söyleyebiliriz” dedi.

    Prof. Dr. Süleyman Yedibela karaciğer yağlanmasının siroz gibi ciddi hastalıklara da yol açtığına dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Karaciğer yağlanması, karaciğer sirozunun gelişiminde de büyük rol oynuyor. Refah seviyesinin ve büyük oranda buna bağlı olarak obezite oranının yüksek olduğu gelişmiş ülkelerde siroza sebep olan nedenlerin başında karaciğer yağlanması geliyor.”

  • Kansızlığınızın Sebebi B12 Vitamini Eksikliği Olabilir

    Vücutta önemli işlevleri olan B12 vitamini, besinler yoluyla elde ediliyor. B12 vitamini DNA sentezi, hücre bölünmesi ve kan hücrelerinin oluşumda görev alıyor. B12 vitamini eksikliği ise bu fonksiyonların bozulmasına neden oluyor. Bu eksiklik ile ilgili bir tedavi yürütülmediğinde;  anemi (kansızlık), kas güçsüzlüğü, bağırsak problemleri, psikolojik bozukluklar ve geri dönüşü olmayan nörolojik hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Yeliz Zıhlı Kızak, B12 vitamini eksikliği hakkında bilgi verdi.

    B12 vitamini (kobalamin) ısıya duyarlı ve diğer B vitaminleri gibi suda çözünen bir vitamindir. Az miktarda da olsa karaciğerde depolanabilir. B12 vitamini; DNA sentezi, enerji üretimi, kırmızı kan hücresi yapımı, sinir sistemi ve beyin fonksiyonlarında görev almaktadır. En önemli işlevlerinden biri gen kopyalanmasında koenzim olarak görev yapmasıdır.

    B12 vitamini besinler yoluyla elde ediliyor

    Vücudun B12 vitamini ihtiyacı günlük 2-3 mcg’dir. Hamilelerde ve emziren annelerde günlük B12 vitamini ihtiyacı miktarı daha fazladır. Vücuda yeterli miktarda B12 vitamininin alınamaması durumunda B12 vitamini eksikliği ortaya çıkar.  B12 vitamini eksikliğinin birçok nedeni olabilir. En yaygın nedeni B12 vitamini içeren besinler yönünden zayıf beslenmedir. B12 vitamininin alımı sadece besin yoluyla gerçekleşebilir. Özellikle hayvansal ürünler B12 vitamini içermektedir. Hayvansal besin tüketmeyen vejetaryen ve veganlar genellikle B12 vitamini eksikliği yaşarlar. Ayrıca yeme bozuklukları, kullanılan bazı ilaçlar, ileri yaş (65 yaş ve üstü), besin alerjilerinden dolayı B12 açısından zengin besinlerin tüketilememesi, Çölyak ve Crohn hastalıkları gibi sindirim sistemi hastalıkları, hamilelik, sigara ve alkol tüketimi de B12 vitamini eksikliğine neden olabilmektedir.

    B12 vitamini eksikliği beyin ve sinir dokusunu etkiliyor

    İnsan vücudu B12 vitamini özellikle hayvansal kaynaklı gıdalardan (et, süt ve türevleri, yumurta, balık) temin etmektedir. B12 vitamini eksikliği durumunda vücutta görülen belirtiler; çarpıntı hissi,  üşüme, halsizlik, yorgunluk, uzuvlarda uyuşmalar, dil üzerinde ağrı, ağız ülserleri (aftlar), cilt kuruluğu, saç dökülmesi, kilo kaybı ve ishaldir. B12 vitamini sinir dokusunun sağlığı için gereklidir. B12 vitamini eksikliğinde birincil olarak beyin ve sinir dokusu etkilenmektedir. Depresyon, sinirlilik, unutkanlık, düşünme ve davranışlarda değişiklik, yargılama, hafıza ve anlayış gibi bilişsel kabiliyetlerde azalma B12 vitamini eksikliğinin psikolojik belirtileridir.

    Hayvansal gıdalar B12 vitamini açısından zengin

    Besinlerle alım yetersizliği, emilim ve metabolizma bozukluğu olmak üzere farklı etiyolojilere bağlı gelişen B12 vitamin eksikliği olan kişiler; B12 vitamin hapları, iğneleri ve B12 vitamini alımını artıracak şekilde tasarlanan diyetler ile tedavi edilebilirler. B12 açısından zengin besin kaynakları arasında karaciğer, dalak, böbrek, midye, alabalık, karides, ton balığı, süt, peynir, yoğurt ve yumurta yer almaktadır. Özellikle vejetaryen ve vegan beslenen kişilerde bu vitamin eksikliğinin yaşanmaması için B12 vitamini desteği almaları önem taşımaktadır. Ciddi klinik bozuklukları ya da B12 vitamini emilim ve metabolizma problemleri olanlarda öncelikle yeterli yanıt alınıncaya kadar B12 iğne tedavisinin tercih edilmesi daha uygun olmaktadır.

  • Ülkemizde 2 milyonun üzerindeki kişinin sorunu: ‘kalp yetmezliği’

    Dolaşım sisteminin pompası olan kalbin yeteri kadar verimli çalışmayıp vücudun kan dolaşım ihtiyacını karşılamada yetersiz kalması durumuna ‘kalp yetmezliği’ deniyor. Ülkemizde HAPPY (Heart Failure Prevalence and Predictors in Turkey) çalışmasına göre; 2 milyon üzerindeki kişide değişik evrelerde kalp yetmezliği mevcut. Gelecekte bu sayının artması öngörülüyor. Kalp yetmezliği tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Öyle ki kalp yetmezliğinde sağ kalım oranları, prostat, meme ve bağırsak gibi bazı kanser türlerinden daha düşük. Kalp yetmezliği tehlikeli bir sorun olsa da, erken tanı ve tedavi sayesinde aslında kontrol altına alınabiliyor, bu sayede hastaların yaşam kaliteleri artarken yaşam süreleri de uzuyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, toplumda kalp yetmezliği ile ilgili doğru sanılan hatalı bilgilerin erken tanı ve tedaviyi önleyebildiğine dikkat çekerek, doğru sanılan 6 yanlış bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

    Kalp yetmezliği bir hastalıktırYANLIŞ!

    DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, kalp yetmezliği bir hastalık değil, çeşitli hastalıkların oluşturduğu bir sonuçtur. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, kalp fonksiyonlarının bozulmasına ve kalp yetmezliğine yol açan başlıca nedenleri şöyle sıralıyor:

    • Kalp damar hastalıkları (kalp krizi geçirilmiş veya geçirilmemiş)

    • Kalp kası hastalıkları (kalbin kasılma ve gevşeme fonksiyonunda bozulma)

    • Kalp kapaklarının hastalıkları (darlık veya yetersizlik)

    • Doğumsal kalp hastalıkları

    • Çeşitli ritim bozuklukları

    • Hipertansiyon, diyabet,  tiroit problemleri (hipo-hipertroidi), toksik kimyasallar (alkol, çeşitli ilaçlar…)

     

    Kalp yetmezliği şikayetleri her hastada aynıdır. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Kalp yetmezliğinde her hastada şikayet ve bulgular aynı olmayabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, “Bazı hastalarda şikayetler kalbin fonksiyon düzeyine göre daha az iken, diğerlerinde daha şiddetli olabiliyor” diyerek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Nefes darlığı, halsizlik-bitkinlik, çabuk yorulma, ayaklarda ve vücutta ödem, kilo artışı, karında şişkinlik, çarpıntı-nabız düzensizliği ile kronik öksürük, kalp yetmezliğinin başlıca şikayet ve bulgularını oluşturuyor.  Hastalarda yetmezliğin derecesine bağlı olarak bu şikayetlerden birkaçı veya çoğu gelişebiliyor”

    Kalp yetmezliği olup olmadığını şikayetlerime bakarak kendim anlayabilirim. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Kalp yetmezliğinde gelişen belirtilerin bazıları başka hastalıklarda da görülebiliyor. Örneğin nefes darlığı, halsizlik ve çabuk yorulma sorunları; kalp dışında akciğer, kan ve kas hastalıklarında da oluşabiliyor. Ödem-kilo artışına, böbrek ve tiroit hastalıkları da yol açabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, bu yüzden şikayetlerimizin ilgili branş doktorları tarafından yorumlanması gerektiğine işaret ederek, “Kalp yetmezliği tanısını koymak için fiziki muayene yanında, ekokardiyografi, kardiyak MRI, kan testleri ve gerekirse koroner anjiyografi ile kalp kateterizasyonu yapılıyor” bilgisini veriyor.

    Tedaviyle şikayetlerim geçti. Bu durumda ilaçlarımı bırakabilirim. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: “Tedavi ile şikayetlerin geçmesi hastanın iyileştiği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla ilaçların bırakılması son derece yanlış bir davranıştır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, “Bazı durumlarda altta yatan nedenin tedavisi ile kalp yetmezliği düzelse bile, çoğu durumda hastalık süreçleri devam eder. İlaçlar ile denge sağlanıp, kalp yetmezliği şikayet ve bulgularının geçtikten sonra tedavinin kontrolsüz bırakılması yetmezlik tablosunun tekrar oluşmasına neden olur. Hastalığın evresine göre ilaçlarda değişiklikler yapılsa bile tedavi yaşam boyu devam eder” diyor. Günümüzde şikayetleri gideren ve altta yatan süreçleri kontrol eden modern ve etkili ilaç tedavilerinin mevcut olduğunu belirten Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, bunların yanı sıra bazı hastalara kalbin kasılma etkinliğini arttıran ve ölümcül ritim bozukluklarını tedavi eden kalp pilleri ile mekanik kalp destek cihazlarının takıldığı bilgisini veriyor. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, bu sayede hastaların hem yaşam kalitelerinin arttığını hem yaşam sürelerinin uzadığını belirtiyor.

    Kalp hastalarının cinsel hayatı sona erer. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: “Aksine düzenli bir cinsel yaşam genel sağlık açısından çok önemlidir ve kalp hastaları için de bu durum geçerlidir” şeklinde konuşan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, şöyle devam ediyor: “Kalp yetmezliği, miyokard enfarktüsü, by-pass operasyonu ve stent gibi kardiyak olaylardan sonra cinsel yaşam devam etmelidir. Enfarktüs sonrası 2 hafta, by-pass operasyonu sonrası hastanın durumuna bağlı olarak 6-8 hafta süre ile cinsel aktivite kısıtlaması yeterlidir. Bu süre sonrasında hastanın bireysel performansı ve klinik tablosu göz önüne alınarak serbestleştirilir” Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, seksüel aktivitede harcanan eforun 2 kat merdiven çıkmak veya düz yolda 20 dakika canlı yürümek ile  eşdeğer olduğunu vurgulayarak, “Bu aktiviteleri sorunsuz ve şikayet oluşmaksızın yapan hastalar uygun olarak kabul edilir. Ayrıca hastane ortamında yapılacak olan efor stres testi de karar vermede yardımcı olur” diyor. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, hastalarda gerek kullanılan ilaçlara gerekse kalp hastalığına bağlı çeşitli cinsel fonksiyon bozuklukları oluşabileceğini,  bu durumlarda da gerekli tedavi düzenlemelerin yapılıp Üroloji ve Kadın Doğum gibi diğer branşlardan destek alınabileceğini ifade ediyor.

    İlişki sırasında ağrı oluşursa, tüm hastalar dilaltı damar genişletici ilaç alabilir. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Cinsel ilişki esnasında göğüs ağrısı olmuş ise erektil disfonksiyon ilaçlarını kullanmış olan hastalar kesinlikle dilaltı nitrogliserin içeren ilaç almamalıdır, çünkü ciddi ölümcül tansiyon düşüklüğü oluşabiliyor.  Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, bu durumda cinsel aktiviteye ara verilmesinin yeterli geleceğini belirterek, “Şikayet geçerse ilişkiye daha düşük tempoda devam edilebilir. Geçmez devam eder ise bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır diyor. Eğer hasta bu tür ilaç kullanmıyorsa göğüs ağrısı durumunda dilaltı nitrogliserin kullanabilir. Tüm bu konuları hastanın doktoru ile açıkça konuşmasını öneriyorum.”  diyor.

    ———–Kutu bilgisi———

    Bu öneriler hayat kurtarıyor!

    • Kalp yetmezliği hastaları artmış risk grubunda oldukları için enfeksiyonlardan korunmalıdırlar. Bu yüzden hastaların zatürre, influenza ve Covid aşısı olmaları öneriliyor.

    • Mevsimsel etkiler kalp yetmezliği hastaları için önem taşıyor. Dolayısıyla çok sıcak ve soğuk havalarda zorlayıcı fiziksel aktiviteden kaçınılmalıdır.

    • Kıyafetler yaz ve kış için uygun olmalı. Örneğin sıcak havalarda ince açık renkli terletmeyen giysiler kışın ise kalın – koruyucu giysiler giyilmelidir.

    • Sağlıklı ve yeterli beslenmeye mutlaka dikkat edilmeli. Yeterli miktarda sıvı alınmalı ve alkol ile kafeinli içeceklerden kaçınılmalıdır. Diyetteki tuz içeriği azaltılmalı, kardiyolog ve diyetisyen koordinasyonu ile belirlenen kişiye özel diyetler aksatılmamalıdır.

    • Hastanın tedavi disiplini iyi olmalıdır. Düzenli olarak sağlık kontrolü yaptırılmalıdır. Acil durumlar için hastanın ve ev halkının mutlaka bir hareket planı olmalıdır. Acil durumlarda 112 veya diğer özel acil sağlık hizmeti sunan kuruluşlara müracaat edilmelidir.

    • Hasta, aile ve sağlık sisteminin koordineli yaklaşımı yaşam kalitesini ve süresini arttırır.

  • PANDEMİNİN KAHRAMANLARI ŞİDDET, AŞIRI İŞ YÜKÜ VE YOKSULLUKLA BAŞBAŞA

    PANDEMİNİN KAHRAMANLARI ŞİDDET, AŞIRI İŞ YÜKÜ VE YOKSULLUKLA BAŞBAŞA:

    ‘’DOKTORLAR BAŞTA OLMAK ÜZERE KAMU PERSONELİ KİRALARINI DAHİ ÖDEYEMİYOR’’

    Şiddetin, iş yükünün ve yoksullaşmanın altında ezilen doktorlar başta olmak üzere kamu personelleri evlerinin kiralarını dahi ödeyemez hale geldiler. Sağlıkta beyin göçü ve istifalar hızla artarken Türkiye’nin daha fazla hekimini sağlık çalışanını kaybetmemesi için SAHİM-SEN Genel Başkanı Özlem Akarken, başta hekimler olmak üzere sağlık ve diğer kamu personeline, hızla kira yardımı ve iyileştirme yapılmasının gerekli olduğunun altını çizdi.

    Şiddet, baskı, iş yükü artışı ve ekonomik yetersizlik hekimlik mesleğini ciddi şekilde tehdit ediyor. Yılın ilk 6 ayı itibariyle yurtdışına gitmek için başvuran hekim sayısının rekor düzeyde arttı. Yaklaşık bin 200’ü aşkın hekimin yurtdışına gitmek için Türk Tabipleri Birliği’nden (TTB) belge almak için başvurduğu, yıl sonunda bu rakamın 3 binleri bulacağı belirtildi. Önceki yıllarda daha çok asistan ile pratisyen hekimlerin gitmek için belge almak istediği kaydedilirken, bu yıl uzman ve akademisyenlerin başvurularının artması dikkat çekti. Önümüzdeki yıllarda cerrahi, iç hastalıkları, çocuk sağlığı, anestezi, radyoloji, göz hastalıkları gibi branşlarda hekim eksikliği yaşanacağı belirtiliyor.

    YA GÖÇ YA İSTİFA ET

    Beyin göçü hızla artarken, ülkede kalan hekimler de ya mesleği bırakıyor ya da bırakmayı düşünüyor. Pandeminin kahramanları doktorlar ve sağlık çalışanları kötü bir kadere mahkûm edilmiş durumda.

    Olağanüstü enflasyon hekimlerin belini bükmüş vaziyette. Doktorlar evlerinin kiralarını ödemekte dahi zorluk yaşamakta. Azalan doktor sayısı kamu sağlığını da ciddi anlamda tehdit ediyor. Randevu bulmak oldukça güçleşirken, bazı hastanelerde çeşitli alanlarda hekim dahi bulunamaz hale gelindi.

    ‘’KİRA YARDIMI GELMELİ’’

    Konuya ilişkin Sağlık Hizmetleri Sendikası Genel Başkanı Özlem Akarken de açıklamada bulundu.

    Akarken, ‘’Bir hekim kolay yetişmiyor. Bir hekim artık 10.000 liralar istenen kira bedellerinde aldıkları maaşlarla geçim derdindeler. Hekimler başta olmak üzere sağlık çalışanları diğer kamu personeli kira bedellerini geçmişten gelen birikimleriyle ödüyorlar. Kısacası hekim başta olmak üzere kira bedellerini zorlanarak ödeyen kamu çalışanlar için kira yardımı gelmeli. Yüksek artışlar gösteren kiraları ödeyemez duruma gelen kamu personeline elzem bir şekilde iyileştirme zaruri ihtiyaçtır’’ dedi.

  • Kasık Ağrısına Yol Açan 14 Soruna Dikkat!

    Toplumda kasık ağrısı olarak tanımlanan pelvik ağrı, karın alt bölgesi yani pelvik bölgesinin ağrısı olarak biliniyor. Kadınlar arasında yaygın olarak ortaya çıkan sağlık sorunlarından biri olan kasık ağrısı, pek çok farklı nedene bağlı görülebiliyor. Genellikle gebelik kaynaklı olduğu düşünülen bu ağrı, farklı hastalıkların da habercisi olabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Burhan Özel, kasık ağrısı ve merak edilenleri hakkında yanıt verdi.

    Kronikleşen kasık ağrısı depresyona neden olabilir

    Kadınlarda üreme organlarının bu bölgede geniş yer kaplaması ve hastalıkların yanı sıra adet döngüsü boyunca vücutta gerilme olayları nedeniyle olağan ağrılar oluşması söz konusudur. Genellikle genç kadınlarda 18-25 yaş aralığında daha sık rastlanılan kasık ağrısı yaş fark etmeksizin yaşamın her döneminde de semptom olarak karşımıza çıkabilmektedir. Regl döneminde kasık ağrılarının daha şiddetli ve sık hissedildiği bilinmektedir. Kronik hale gelen kasık ağrıları sosyal yaşamı olumsuz etkileyerek depresyon, anksiyete bozukluğuna kadar yol açabilmektedir. Kasık ağrısına neden olabilecek bazı sağlık sorunları şu şekilde sıralanabilir;

    1. Endometrial polip,

    2. Aşırı aktif mesane,

    3. İdrar yolu taşı ve kum,

    4. Kabızlık

    5. Dış gebelik, düşük

    6. Bel fıtığı,

    7. Düşük yapmak

    8. Stres ve depresyon

    9. Spiral kullanımı çok nadirde olsa spiral takıldıktan sonra ilk aylarda kasık ağrısına neden olabilir.

    10. Endometriozis; bir diğer ismiyle çikolata kisti rahim dışında büyüyen bir dokunun var oluşu nedeniyle kısırlık, ağrılı cinsel ilişki ve şiddetli kasık ağrısı şeklinde belirti gösterebilir.

    11. Adenomyozis; Rahmin iç yüzeyini örten ve regl kanaması ile atılan rahim iç tabakası ya da zarının rahmin kas tabakası içinde yer alması  adenomyozis diye adlandırılır. Bu durum ani ve sert saplanan kramp tarzı kasık ağrısına neden olabilir.

    12. İdrar yolu enfeksiyonları; (sistit ve üretrit), bakteriler vücuda üretra yani idrarın vücuttan çıktığı tüp yoluyla girdiğinde idrar yolunu enfekte edince ortaya çıkar.

    13. Fıtık; hızlı yön değişikliği içeren aktiviteler oynarken ortaya çıkar. Kasık ağrısı genellikle spor yaparken veya egzersiz yaparken şiddetlidir, ancak dinlenirken kişi daha iyidir.

    14. Apandisit; Bazı durumlarda enfeksiyon veya iltihaplanabilen apandisitağrısı tipik olarak midenin alt kısmının sağ tarafında kasık yakınında bulunur. Ağrı ilk olarak gelip gidebilir.

    Cerrahi müdahale gerekebilir

    Kasık ağrısı, hafife alınmayacak ve nedeni sorgulanması gereken bir tablodur. Bu nedenle vakit kaybedilmeden doktora danışılmalıdır. Öncelikle detaylı hasta öyküsü alınmakta ve bazı tetkikler yapılmaktadır. Kasık ağrısında ana nedeni belirlemek için kullanılan testler kısaca şu şekilde sıralanabilir;

    • Kan idrar tetkikleri

    • Vajinal kültür

    • Gebelik testi

    • Gaita (dışkı) testi

    • Alt karın usg, röntgen tetkikleri

    • Tanı amaçlı laparoskopi

    • Kolonoskopi – Histeroskopi

    • Alt karın BT- MR çekimi

    Kasık ağrılarında tedavi nedene yönelik uygulanmaktadır. Kasık ağrısına neden olan hastalığın tanısı konmakta ve tedavi nedene yönelik olan belirlenmektedir. En sık görülen nedenlerden biri olan idrar yolu enfeksiyonuna karşı ağrı kesici, antibiyotik ilaçlar önerilmektedir. İlaçlı tedavilerin yanı sıra istirahat, uyku ve ağrı hissiyatını azaltmaya yönelik egzersizler tavsiye edilmektedir. Ancak apandisit, yumurtalık kistleri, fıtık, gebelik, düşük, dış gebelik veya idrar yolu taşı ve kum gibi sağlık sorunları cerrahi müdahale gerektirebilmektedir. Stres ve depresyona bağlı görülen ve bir hastalığa veya nedene bağlanamayan kasık ağrıları için psikolojik destek alınması önerilmektedir. Kesin teşhis için mutlaka uzman hekime danışılmalıdır.

  • Dikkat! Besin zehirlenmesiyle karşılaştığınızda…

    Bu hastalık yazın artıyor, çünkü…

    Sıcaklardaki gizli tehlike!

    Dikkat! Besin zehirlenmesiyle karşılaştığınızda…

    BESİN ZEHİRLENMESİNE KARŞI 10 KRİTİK KURAL!

    Besin zehirlenmesi yaz mevsiminde oldukça sık görülen hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bunun nedeni ise sıcak havalarda mikropların besinlerde daha kolay üreyip çoğalabilmeleri. Sağlık Bakanlığı verilerine göre; ülkemizde her yıl yaklaşık 6 milyon kişi besin zehirlenmesi sorunu yaşıyor. Mikropları içeren yiyeceklerin tüketilmesi sonucu oluşan besin zehirlenmelerinin çoğu birkaç gün içinde kendiliğinden geçse de, çocuklar, ileri yaştaki kişiler, hamileler ve kronik hastalık taşıyanlar gibi risk grubundaki kişilerde hayatı tehdit edebilecek boyutlara ulaşabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ozan Kocakaya, besin zehirlenmesi oluştuğunda dikkat etmeniz gereken en önemli kuralın vücudunuzu susuz bırakmamak olduğuna işaret ederek, “Organlarımıza kan akışının kesintiye uğramaması sıvı dengesinin korunmasıyla mümkün. Sağlıklı düşünmekten normal idrar çıkışına her şey sıvı dengemize ve susuz kalmamamıza bağlı. Bu nedenle gün içinde susamayı beklemeden bolca sıvı tüketmeyi alışkanlık edinin. Ayrıca hasta ve ödemli mide kapasitesini zorlamamak için küçük ve az porsiyonlar tüketin, mide boşalmasını geciktirecek yağlı şeyler yemeyin. Dikkat etmeniz gereken üçüncü kural ise dinlenmek olmalı.” diyor.

    Mikroplar besinlere nasıl bulaşıyor? 

    Besin zehirlenmesine yol açan mikroplar; virüs (norovirüs veya rotavirüs), bakteri (salmonella, E.coli) veya parazit (küçük kurtlar gibi) olabiliyor. Dr. Ozan Kocakaya, mikropların besinlere nasıl bulaştığını şöyle anlatıyor:

    • Hasta olan kişiler besinleri hazırlarken ve servis ederken elleri aracılığıyla mikropları yiyeceklere bulaştırabiliyorlar.

    • Hazırlanmış yiyecekler uygun olmayan koşullarda saklanırsa mikroplar yine bulaşabiliyor.

    • Mikroplar besinler üzerinde yaşayabiliyor. Besinler iyi yıkanmadıysa veya üzerlerindeki bakteriler ölene kadar pişirilmediyse hastalık oluşturabiliyor.

    • Mikroplar bir besinden diğerine geçebiliyor. Dolayısıyla yiyeceklerin hazırlanmasında kullanılan kesme tahtası veya bıçaklar düzgün temizlenmediyse yiyeceklerdeki mikrop diğerlerine de bulaşabiliyor.

    Hastalarda farklı belirtiler verebiliyor 

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ozan Kocakaya, besin zehirlenmesinin belirtilerinin kişiyi hasta eden mikroba göre değiştiğine dikkat çekerek, “Belirtiler besinlerin tüketiminden sonra birkaç saatte görülebileceği gibi, hastalığın gelişmesi günlerce de sürebiliyor.” diyor. Dr. Ozan Kocakaya, en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor:

    • Bulantı

    • Kusma

    • Karın ağrısı

    • İshal (su gibi veya kanlı)

    • Ateş

    Nadiren görme bozukluğu, sersemlik, eller ve kollarda uyuşma ile karıncalanma gibi nörolojik bulgular da olabiliyor. 

    Bu yakınmalarda zaman kaybetmeyin!

    Besin zehirlenmesi için risk altındaki gruptaysanız hemen, değilseniz:

    • Ateşiniz 38.5 dereceyi geçiyorsa

    • 24 saatte 6 kezden fazla tuvalete gitmeniz gerektiyse

    • Tuvalette kan gördüyseniz

    • Karın ağrınız şiddetliyse

    • Çok fazla sıvı kaybettiğiniz halde yiyip içemiyorsanız, yorgunluk, ağız kuruluğu, kas krampları, koyu renkli idrar gibi susuzluk belirtileri geliştiyse, hemen bir sağlık kuruluğuna başvurmanız yaşamsal öneme sahip.

    Tedavi belirtilere yönelik yapılıyor

    Besin zehirlenmesinin tanısı, hastanın belirtileri ve bir hafta kadar öncesinde tükettiği besinlerin sorgulanmasıyla konuyor. Hastalık çoğunlukla kısa sürüyor ve hasta günler içinde düzeliyor. Bu nedenle tam olarak hangi bakterinin hastalığa sebep olduğunu bulmak mümkün olmuyor ve şart görülmüyor. Tansiyonunuz, nabzınız, ateşiniz, kilonuz ölçülüyor, bazı durumlarda kan ve dışkı testleri yapılıyor. Vücutta sıvı eksikliği varsa takviye ediliyor ve belirtilere yönelik tedavi planlanıyor. Besin zehirlenmesinde nadiren antibiyotik gerekebiliyor.

    Besin zehirlenmesine karşı 10 kural!

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ozan Kocakaya, besin zehirlenmesine karşı almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

    • Kirli ellerle temas mikropların besinlere kolayca bulaşmasına yol açabiliyor. Bu nedenle ellerinizi tuvaleti kullandıktan, bebek bezini değiştirdikten veya hayvanlarla temas ettikten sonra, en az 20 saniye boyunca, sabunla sık sık yıkamayı alışkanlık edinin.

    • Çiğ süt tüketmeyin, çiğ süt içeren dondurma ve yumuşak peynir yemeyin.

    • Hamileyseniz süt ürünlerine özellikle dikkat edin, yeterince bekletilmiş süt ürünlerini veya ‘pastörize sütten üretilmiştir’ ibareli taze süt ürünlerini tüketin.

    • Meyve ve sebzeleri suya batırarak değil, akan temiz su altında yıkayın.

    • Buzdolabının sıcaklık ayarının 4 derece santigrad veya altında, dondurucunun en az -18 dereceye ayarlı olduğundan emin olun.

    • Mikropların ortadan kalkması için etlerin iyice pişmiş olmasına dikkat edin.

    • Pişmiş yiyecekleri mümkün olan en kısa sürede tüketin. Oda sıcaklığında 2 saatten uzun bekletmeyin, hemen buzdolabına yerleştirin.

    • Pişmemiş etleri hazırlarken veya saklarken diğer yiyeceklerden uzak tutun.

    • Pişmemiş etlerle temas eden kesme tahtası, bıçak ve maşaları temastan hemen sonra temizleyin. Bunlardan akan suların ortamı kirletmesine izin vermeyin.

    • Beklemiş salataları tüketmeyin.

  • Dünya Fındık Haftası’nda “Her Şey Fındık İçin” Sempozyumu Yapıldı

    Dünya Fındık Haftası’nda “Her Şey Fındık İçin” Sempozyumu Yapıldı

    “Tarım Yoksa Ekmek Yok” “Dünya Fındık Haftası”

    Ulusal Fındık Konseyi (UFK) tarafından her yıl Ağustos ayının ikinci haftasının Dünya Fındık Haftası olarak kutlanmasına yönelik verilen karara neticesinde; dünya fındık üretim ve ihracatının büyük kısmını gerçekleştiren ülkemizin ilk 3 üretici şehri arasında yer alan Sakarya’da fındığın önemi, tanıtımı ve tüketimine yönelik farkındalık oluşturulması amaçlanıyor.

    Dünya Fındık Haftası etkinlikleri kapsamında Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası, “Her Şey Fındık İçin” isimli sempozyuma da ev sahipliği yaptı. Sempozyumda birbirinden önemli kişiler konuşmacı olarak yer alarak iklim değişikliği ve fındık, fındık ve sağlık, fındıkta verim ve kaliteyi artırmak, fındıkta hastalıklar ve zararlılar, Türkiye’de fındık yetiştiriciliğinde riskler ve fırsatlar, üretici örgütlenmesi ve refahı ile fındık kabuğunu dolduracak meseleler konularında konuşma gerçekleştirip bilgiler paylaşacaktılar

    Sakarya Ticaret Borsası organizatörlüğünde gerçekleştirilen Dünya Fındık Haftası etkinliklerinde Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası paydaş 0ldu.  Başkan Akgün ALTUĞ “Odamızda gerçekleştirdğimiz 6 oturumlu “Her Şey Fındık İçin” isimli sempozyuma katkı veren bu etkinliklerde emeği geçenlere teşekkür ediyorum.” dedi.

      SEMPOZYUMUN  Birinci Oturum İklim Değişikliği ve Fındık , FAO Kıdemli Program Koordinatörü Özcan TÜRKOĞLU , Rainforest Alliance Ülke Direktörü Osman Yalçın TEKİNASLAN “Fındık Üretimi, İklim Krizinden Derinden Etkileniyor.

    TÜBİTAK MAM Başkan Danışmanı Doç. Dr. Cesarettin ALAŞALVAR “Fındık ve Sağlık”

    Trabzon TB Meclis Başkanı  Sebahattin ARSLANTÜRK,Keşap Fındık Üreticileri Birliği Başkanı Mustafa ŞAHİN” Fındıkta Verim ve Kaliteyi Arttırmak “

    Ondokuz Mayıs Üni. Ziraat Fak. Öğr. Üye. Doç. Dr. İslam SARUHAN “Fındıkta Hastalıklar ve Zararlılar”

    Türkiye’de Fındık Yetiştiriciliğinde Riskler ve Fırsatlar Konuşmacılar: Sakarya Uygulamalı Bilimler Üni. Ziraat Fak. Dek.  Prof. Dr. Taki DEMİR

    Üretici Örgütlenmesi ve Refahı Konusunda  Üretici – Girişimci Emre PEKDEMİR , Üretici-İş İnsanı Yücel ÇELİK , Üretici – Girişimci – UFK Denetim Kurulu Üyesi  Alaattin Paşa KABA  Sunum Yaptılar

    Bir 2 kişi, oturan insanlar, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 3 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

    Bir 3 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 2 kişi, oturan insanlar ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 3 kişi, ayakta duran insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 3 kişi, oturan insanlar ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 4 kişi ve oturan insanlar görseli olabilir

    Bir 2 kişi ve oturan insanlar görseli olabilir

    Bir 3 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Bir 10 kişi ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 5 kişi ve oturan insanlar görseli olabilir

    Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

    Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

    Değişen iklim koşulları nedeniyle, Türkiye fındık üretiminde önemli değişiklikler öngörüyor. Gerekli önlemler alınmazsa kayda değer verim düşüşleri yaşanabilecek. şimdiye kadar en yüksek verimin alındığı 250 metreye kadar olan bölgeler, önümüzdeki dönemde, küresel ısınma nedeniyle önemli sorunlara gebe. Fındık üretiminin daha yüksek rakımlara ve Batı Karadeniz’e doğru kayacağını ortaya koyan rapor, fındık üretiminin, özellikle toprak, yeraltı suları ve biyolojik çeşitlilik üzerinde önemli çevresel etkilere sahip olduğunu ortaya çıkarıyor. Öncelikle iklim değişikliğinin genelde küresel, özelde Türkiye ve Karadeniz Bölgesi’ndeki etkilerini ve gelecek dönemde yaşanabilecek değişiklikler ele alınıyor. Miras hukuku kaynaklı arazi parçalanması, üretici yaş ortalamasının yükselmesi, alan bazlı tarımsal teşvik sistemi gibi bir dizi “Yasalar-Mevzuatlar Kaynaklı Yapısal Sorunlar” da, fındık üretiminin sürdürülebilirliği konusunda önemli etkilere sahip. Sürdürülebilir fındık üretimi için, alana dair daha çok bilimsel araştırmaya, paydaşlar arası güçlü bir iletişim ve koordinasyona ve “Bütüncül Bir Kamusal Fındık Politikası”na ihtiyaç var.

    Karadeniz ve Fındık, İklim Değişikliğinden Etkileniyor: Karadeniz, iklimsel olarak ciddi bir deği­şim içinde. Bu değişim, kıyı şeridinden başlayarak sıcaklık artışlarına ve yağış rejimlerinde önemli düzensizliklere neden oluyor. Yağış miktarı aynı kalsa da, fındık için daha önemli olan düzenli yağışta ciddi sorunlar yaşanıyor. Belli dönemlerde ani ve şiddetli yağışlar görülürken, belli dönem­lerde (Haziran-Temmuz Ağustos aylarında) yağış azalması ve hatta kuraklık görülüyor. Bu iklimsel değişiklikler, çok has­sas iklim koşullarına bağlı fındık bitkisini derinden etkiliyor.

    Türkiye Fındık Haritası Değişiyor: Son derece özel bir iklim has­sasiyetine sahip fındığın, Karadeniz özelindeki bir başka çıkmazı, kuzey bölgesinin olmaması, daha doğrusu, kuzeyin Karadeniz’le sınırlanması. Dünyada iklim değişikliği sebe­biyle, hemen bütün bitki, mantar ve hayvan türleri, yani tüm flora ve fauna kuzeye doğru göç ediyor. Ne yazık ki fındığın da, -aynı kutup ayıları gibi- kuzeye doğru gidecek bir ala­nı yok. Denize dökülmemesi için, fındığın var olan şartlara uyum sağlaması ve/veya ekiminin yüksek rakımlara doğru kaydırılması gerekiyor. Araştırmalara göre bir başka olasılık da, fındığın verimli üretim alanının Batı Karadeniz’e doğru daha fazla kayması.

    Uzun Dönemli ve Bilimsel Planlama İhtiyacı: Fındık çok yıllık bir bitki olduğundan, diğer tek yıllık bitkiler gibi, iklim değişikliğine, kuraklığa veya dona dayanıklı türlerle yıl ba­zında değiştirilmesi imkansız. Bu durum, uzun dönemli bir planlama ve arazi yönetimi ve tabii güçlü bir uyum programı gerektiriyor.

    Külleme Tehdidi Büyüyor: İklim değişikliğinin bir başka sonucu ise, böcek, hastalık ve zararlılardaki artış. Özellikle sahil şeridindeki, 250 metreye kadar olan bölgelerdeki aşırı sıcaklık artışı, bu zararlıların birkaç kez ve daha fazla sayıda üremesine yol açıyor. 2013 yılında ortaya çıkan ve Erysiphe corylacearum isimli fungus türünün neden olduğu anlaşılan külleme hastalığı, şu ana kadar büyük rekolte ve kalite dü­şüklüklerine neden oldu ve bölgede kalıcı hale geldi.

    Bir 3 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Yeni Hastalık ve Zararlılar: Ancak tek tehdit elbette külle­me değil. Yeşil kokarcanın, sıcaklık artışlarıyla birlikte fındık üretim ve kalitesine verdiği zararlar artmış durumda. Yeni tehlike ise, yeşil kokarcanın benzeri olan kahverengi kokarca denilen bir böcek (Halyomorpha halys Stal). Zararlılardaki artışın iklim değişikliğiyle ilgisi kesin olmamakla birlik­te, istilacı türlerin artışları, dünyanın birçok yerinde yaşanıyor ve iklim değişikliği ile ilişkilendiriliyor.

    Fire Oranlarında Artış: Son süreçte, hem zararlılar, hem de iklim normallerindeki değişiklikler nedeniyle sadece verim değil, kalite düşüşleri de dikkat çekiyor. Verimin aynı gözük­tüğü dönemlerde bile, zararlılar nedeniyle bozuk, küflü ve urlu olarak nitelenen fire oranlarındaki yüksek artış gözleniyor.

    Bir 4 kişi ve ayakta duran insanlar görseli olabilir

    Ayakizi Küçük, Çevresel Etkisi Büyük: Fındık üretiminin, bitkinin yapısı ve üretim teknikleri nedeniyle karbon aya­kizi ve iklim değişikliğine etkisi çok yüksek değil. Ancak su kaynakları, toprak, biyolojik çeşitlilik ve ekosistem üzerinde önemli etkileri var. Bu alanda mutlaka kapsamlı ve süreğen araştırmalara ihtiyaç var.

    Fındık Bitkisi, Ağaçsı Yapısı Nedeniyle Aynı Zamanda Bir Karbon Yutağı: İklim de­ğişikliğiyle mücadele açısından fındık bahçelerinin karbon tutma kapasitesinin yükseltilmesi pozitif bir etki yaratabilir. Ancak bir diğer sorun da, fındık bahçesi açmak için or­manların tahrip edilmesi. Bu konu sıkı bir denetimle şu anda tamamen kontrol altında. Ancak önümüzdeki dönemde, ik­lim değişikliği nedeniyle fındık üretim alanlarının yer değiş­tirmesi, daha yüksek alanlara taşınması gündeme gelebilir. Bu da fındık bahçeleri açmak için tekrar orman tahribatına girişilmesi riskini yaratabilir.

    Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

    Fındıkta geç yapraklanma ve iklim koşullarına toleranslı genetiplerin belirlenmesi, Fındıkta verim ve kaliteyi artırıcı uygulamalar, Fındık alanlarında toplulaştırma ve yeni tarım modellerinin uygulamaya geçirilmesi, Fındık tarımında makineleşme, Fındıkta katma değerli yeni ürünlerin geliştirilmesi, Fındığın sağlık üzerindeki etkilerinin araştırılması, Fındıkta değerlendirme, tanıtım ve pazarlama gibi alt proje fikirlerinin tartışıldığı “Fındık Sempozyumu” oldukça verimli geçti.

    Bir 8 kişi, oturan insanlar ve iç mekan görseli olabilir

    Bir 1 kişi ve ayakta görseli olabilir

  • Gözde ‘Solar Retinopati’ dikkat edilmezse görme kaybına sebep olabiliyor

    Gözde ‘Solar Retinopati’ dikkat edilmezse görme kaybına sebep olabiliyor

    Yazın çocuklarda gözde güneş yanığı riskine dikkat  

    Türk Oftalmoloji Derneği, yaz aylarında güneş ışınlarının dik geldiği saatler başta olmak üzere gözlerin güneş ışığına uzun süre maruz kalması ya da direkt olarak güneşe bakılması sebebiyle ‘Solar Retinopati’ adı verilen gözde güneş yanıklarının gençler ve çocuklarda görülebileceği konusunda uyarılarda bulundu. 

    Türk Oftalmoloji Derneği Tıbbi Retina Birimi Sekreteri Prof. Dr. Nurten Ünlü, “Güneş ışınları vücudumuz için eşsiz bir vitamin kaynağı olması sebebiyle hayatımızda oldukça önemli bir yeri var ancak yüksek miktardaki güneş ışığına maruz kalmak hem cildimiz hem de gözlerimiz için kalıcı hasarlar doğurabilir. Özellikle çocuklar ve gençler yaz aylarına ev dışında, parklarda, deniz kenarlarında daha fazla vakit geçirdikleri için ‘Solar Retinopati’ dediğimiz gözün ağ tabakasında güneş yanığı görülebiliyor. Bu hastalık sebebiyle gözlerde katarakt oluşabiliyor ya da daha ileri safhada görme kaybı yaşanabiliyor. Görme kayıpları yaşamamak için bu konuda halkımızın bilinçlenmesi çok önemli.” dedi.

    Gözlerimizi güneşten koruyalım

    Prof. Dr. Nurten Ünlü, solar retinopatinin belirlenmiş bir tedavisi olmadığına ve gözlerimizi güneşten korumanın büyük önem taşıdığına değinerek, güneşe bakmanın tehlikesi konusunda yaygın şekilde halkta farkındalık yaratacak kampanyalar yapılması gerektiğini söyledi. Ünlü, “Güneşe ve diğer parlak ışık kaynaklarına bakmanın tehlikesi vurgulanmalıdır. En güvenli uyarı şekli, özelikle ilkokul çocuklarına güneşe hiçbir şekilde filtre vb. cihazlar olsa da bakmamak gerektiğinin öğretilmesidir. Güneş tutulmasını polarize gözlüklerle ya da röntgen filmi kullanarak izlemek de yanlış bir güvenlik duygusu uyandırarak bakma süresini uzatır ve retina hasarına yol açabilir.” diye konuştu.

    Gözde iyileşme 6 ay sonra başlar

    Güneş ışınlarının göze zarar vermesi halinde, gözde sulanma, yanma ve kapaklarda kısılma gibi bulgular görülebildiğini sözlerine ekleyen Nurten Ünlü, hasta şikayetlerinin genellikle güneşe maruz kaldıktan 1 ila 4 saat sonra geliştiğini, görme azalması, nesnelerin eğri algılanması, eşyaları olduğundan küçük görme, merkez ve merkezi görmenin çevresinde karanlık sahalar, cisimleri olduğundan farklı renklerde algılama, ışık hassasiyeti, baş veya göz ağrıları gibi şikayetlerin de olabileceğini belirtti.

    Nurten Ünlü ayrıca “Başlangıçta görmeler tam görme ile sadece karaltı seçmeye kadar değişebilse de ortalama görme oranları yüzde 30 ila yüzde 50 arasındadır. Görme keskinliğinde ve belirtilerde 6 ay zarfında iyileşme gözlenir ve görme yüzde 70 ile yüzde 100’e kadar düzelir. Görme düzelmesine rağmen cisimlerin şekillerini bozuk görme ve skotom olarak adlandırılan görme alanındaki karanlık sahalar kalıcı olabilir.” dedi.

    Güneş gözlüğü kullanın

    Nurten Ünlü şöyle devam etti: “Güneş ışınlarından korunmak için güneş gözlüğü kullanmak gereklidir. Güneş gözlükleri zararlı dalga boylarını kesen, engelleyen yapıya sahip olmalıdır. Özellikle güneşin gözümüze dik olarak geldiği saatlerde bu korunma daha da önemlidir. Yazın güneş ışınları, güneş daha yukarı konumda olduğu için başımızın üstüne doğru gelirken kısmen göz korunur, ancak yaz aylarında beyaz ve parlak yüzeylerden yansıyan güneş ışığı daha fazla olduğu için gözlerimizde hassasiyet ve kısılmaya neden olarak daha çok zarar vermektedir. UV koruması olmayan reçetesiz güneş gözlük kullanımda arkadaki göz bebekleri büyümüş olacağı için daha çok UV ışınının göze gireceği ve göze fayda yerine zarar vereceği unutulmamalıdır. Ayrıca çocuklar ve katarakt ameliyatı olmuş hastaların UV ışınlarından daha fazla etkilendikleri görülmektedir.”

    TOD Hakkında

    Türk Göz Hekimlerinin resmi ulusal mesleki derneği olan Türkiye Oftalmoloji Derneği (TOD), göz hastalıkları uzmanlarını ve bu konuda uzmanlık eğitimi almakta olan hekimleri bünyesinde barındırıyor. 5 bini aşkın üyesiyle ulusal göz sağlığına katkıda bulunmayı, üyelerinin mesleki ve bilimsel alanlar başta olmak üzere her alanda gelişmelerini sağlamayı, haklarını korumayı, halkın göz sağlığını ve mesleğin geleceğini tehdit eden etik ve bilim dışı uygulamalarla mücadele etmeyi amaçlıyor. 1928 yılında kurulan derneğin genel merkezi İstanbul’da bulunuyor.

     

    facebook.com/TurkOftalmolojiDernegi

    twitter.com/turkoftalmoloji

    instagram.com/turkoftalmolojidernegi

  • AŞIRI SICAKLARDA VÜCUDU SERİNLETMENİN 9 PÜF NOKTASI!

    Yazın aşırı sıcaklarından bunaldığımız bugünlerde, vücudun serin tutulması sanıldığından çok daha fazla önem taşıyor. Öyle ki, serinleyeyim diye yapılan bazı hatalı davranışlar hayati tehlikeye yol açabiliyor! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı “Aşırı sıcaklar; sıvı ve mineral dengesinde istenmeyen değişimler yaparak,  konsantrasyon bozukluğundan baş ağrısı ve baş dönmesine, çarpıntıdan yorgunluk ve nefes almakta zorlanmaya dek bir çok şikayete neden olabilir. Bu nedenle aşırı sıcaktan ve güneş ışınlarından korunmaya çok özen göstermek, sağlıklı korunmaya ve vücudu serin tutmaya yönelik bazı önlemleri almak çok önemlidir.” diyor. Dr. Meltem Batmacı, yazın sağlıklı bir şekilde vücudu serinletmenin 9 yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    Bu saatlerde dışarı çıkmaktan kaçının!

    Aşırı sıcaklar hemen herkesi etkilese de, özellikle yaşlılar, kronik hastalığı olanlar, hamileler, çocuklar ve bebekler daha fazla risk altında bulunuyor. Bu nedenle risk grubundaki kişilerin özellikle güneşin çok yoğun olduğu ve dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında dışarıda bulunmaması büyük önem taşıyor. Ortamın mümkünse taze hava ile sürekli havalandırılması, güneşten korunmak için güneşlik, perde ve jaluzilerin kapalı tutulması gerekiyor.

    Klima kullanırken bu kurallara dikkat edin!

    Yaz aylarının bunaltıcı sıcaklarında imdada yetişen ve adeta kurtarıcı olarak görülen klimanın doğru kullanımı çok önemli. Klimaya doğrudan maruz kalmamak, ortamı aşırı soğutmamak, vücut ısısı yüksekken bir anda soğuğu açmamak, klima temizliğini düzenli olarak yaptırmak olası enfeksiyonlardan korunmak için kritik role sahip. Aksi takdirde bilinçsiz klima kullanımının yol açtığı üst solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere bazı yaz hastalıklarına çok sık rastlanıyor.

    Bol sıvı tüketin!

    Yazın terleme ve buharlaşma ile birlikte sıvı kayıpları artacağından bol sıvı alımına özen göstermek, kaybedilen sıvıyı çoğunlukla su içerek yerine koymak gerekiyor. Yaz ayında, her gün mutlaka yaklaşık 2.5-3 litre su için. Alkollü içecekler, çay- kahve vb sıvılar suyun yerini tutmayacağı gibi, aksine sıvı kaybını artıracağından böyle bir hataya düşmeyin. Çok soğuk ve buzlu içeceklerden özellikle kaçının. Tuz kaybı da terleme ile birlikte artacağı için bir bardak maden suyu tüketmekte de fayda var.

    Vücut ısısını artıran yiyeceklerden uzak durun!

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı beslenmenin de aşırı sıcaklarda kritik rol oynadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Özellikle yaz sıcaklarında hafif ve sulu yemekler tüketilmelidir. Yağlı, bol baharatlı/ şekerli yiyeceklerden yaz döneminde çoğunlukla uzak durulmalıdır. Öğünlerde porsiyon kontrolü önemlidir. Aldığımız her bir kaloriyi yakmak için vücut, suya ihtiyaç duyar. Fazla alınan her bir kalori, vücut sıvı dengesini bozar ve kilo artışına da sebep olur. Özellikle bol yağlı, baharatlı, şekerli gıdaların sindiriminde vücut zorlanmaktadır.”

    Dışarı çıkarken güneşten korunun!

    Dışarı çıkarken ince, açık renkli ve bol giysiler giymeye özen gösterin. Giysinin cazibesine kanarak; sizi terletebilecek kumaştan yapılmış ya da güneş ışınlarını emen siyah gibi koyu renk giysiler giymeyin. Sizi terletmeyecek ve güneş ışınlarından koruyabilecek kumaşlar tercih edin. Isıyı vücutta muhafaza edeceğinden dolayı kat kat giyinmekten kaçının. Geniş kenarlı şapka, UV ışınlarından koruyacak güneş gözlüğü ve güneş koruyucu krem kullanın. Özellikle benleri ya da cilt hastalığı olanların ve açık tenli kişilerin güneşten korunması çok daha kritik rol oynuyor.

    Ağır spordan kaçının!

    Sıcak yaz aylarında yüksek efor gerektirecek spor ve aktivitelerden uzak durmak gerekiyor. Hafif egzersizler yaparak, yüzerek ya da güneş ışınlarının dik gelmediği saatlerde yürüyüş yaparak hareketsiz kalmaktan kaçının. Spor veya yoğun fiziksel aktivite gerektiren işler için akşam saatlerini tercih edin. Fiziksel aktivitelerin ve sporun ardından vücudunuzu susuz ve mineralsiz bırakmamaya, su içmeye özen gösterin.

    Soğuk suyla vücudunuzu serinletin!

    Sık sık ve ılık su ile duş alın. Eğer mümkün olamıyorsa gün içerisinde sık sık ellerinizi, ayaklarınızı, yüz ve ensenizi soğuk su ile yıkayın.

    Araç içinde dikkat edin!

    Dr. Meltem Batmacı “Kapalı, açık, park etmiş araçlarda hiçbir canlıyı bırakmamaya çok dikkat edilmelidir. Araç içi ısı, park edildikten kısa bir süre sonra çok ciddi yükselir ve hayati riske yol açar” diyor.

    Güneş çarpmasında bu hataya düşmeyin!

    Aşırı sıcaklar ve kavurucu güneş nedeniyle güneş çarpması çok sık yaşanıyor. Güneş çarpması; halsizlik, bulantı, görme değişiklikleri, baş ağrısı, baş dönmesi, kendini kötü hissetme vb. belirtilerle kendini gösteriyor. Güneş çarpması durumunda kişinin hemen serin, hava akımı olan ve gölgeli bir ortama alınması, giysilerinin gevşetilmesi, soğutulmaya çalışılması, bilinç kapalı ise, şuur dalgalı ise mutlaka en yakın sağlık kuruluşuna götürülmesi şart. Bilincin kapalı olması durumunda kesinlikle su içirmeye çalışmamak gerekiyor.