Kategori: Sağlık

  • Kağıt, mobilya ya da ahşap yakmak havayı kirletiyor…

    Kağıt, mobilya ya da ahşap yakmak havayı kirletiyor…

    Kapalı mekanlar öğle saatlerinde havalandırılmalı

    Hava kirliliğinin bir önceki yıla oranla %9 arttığı açıklanırken uzmanlar, kış mevsiminde fosil yakıt tüketimi ve artan taşıt trafiği nedeniyle havada ölçülen partiküler madde konsantrasyonlarının arttığına dikkat çekiyor. Kağıt, mobilya ya da ahşap gibi malzemelerin yakılması sonucunda da hava kirliliğinin oluştuğunu ifade eden Dr. İnci Karakaş; hava kirliliğinin önlenebilmesi için elektrikli araçların yaygınlaştırılması, çevreyi kirletmeyecek alternatif yakıtların geliştirilmesi ve ulaşımın ağırlıklı olarak toplu taşımayla yapılması gerektiğini vurguluyor. Dr. Karakaş, hava kirliliği olduğunda ise kapalı mekanların sabah yerine öğlen saatlerinde havalandırılmasını, spor yapılmamasını ve öğleye doğru dışarı çıkılmasını tavsiye ediyor.

    Çevre alanındaki çalışmalarıyla bilinen Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi İnci Karakaş, son günlerde oldukça artan hava kirliliğine yol açan faktörlere değindi ve hem hava kirliliğini önleyecek hem de hava kirliliği olduğunda alınabilecek önlemleri paylaştı.

    Sis ve pusun yoğunluğu farklı oluyor

    Stratus cinsi bulutların yere yakın olması ya da yerle teması halinde, hava kütlelerinin yoğunlaşması sonucunda pus ve sis oluştuğunu belirten Dr. İnci Karakaş, “Havada asılı kalan sis, yoğunlaşan su kütleleri içerisinde yer alan küçük boyuttaki su zerrelerinin boyutu ve miktarına bağlı olarak görüş mesafesini azaltıyor. Pus oluşumuyla, görüş mesafesi 2 kilometrenin altına düşerken, sis oluşumuyla görüş mesafesi 1 kilometrenin altına düşüyor. Sisin içerisinde yer alan su zerrelerinin sayısına göre hafif ve yoğun olmak üzere sis çeşitlendiriliyor. Hafif siste 1 santimetreküp havada su zerrelerinin miktarı 50-100 arasında değişirken yoğun siste ise 500-600 aralığındadır. Hava sıcaklığına bağlı olarak sisin içerisindeki su zerreleri buz kristallerine de dönüşebiliyor. Sisin içerisindeki su zerreleri ışığı emerek daha yoğun görünmesini sağlıyor.” dedi.

    Fosil yakıtlar hava kalitesini bozuyor

    Zararlı bileşenlerin konsantrasyonlarının artarak sınır değerlerin üzerine çıkmasıyla canlı yaşamına ve ekolojik dengeye zarar vermesinin hava kirliliği olarak tanımlandığını ifade eden Dr. İnci Karakaş, “Kış mevsiminde fosil yakıt tüketimi ve artan taşıt trafiği nedeniyle havada ölçülen partiküler madde konsantrasyonları artıyor. Hava kirliliğine katkıda bulunan yüksek basınç alanlarının etkisiyle hava kalitesi daha da bozuluyor. Rüzgârın da olmaması, partiküler maddelerin havada dağılımını ve seyrelmesini engelleyip konsantrasyonlarını belirli bölgelerde artırıyor.” diye konuştu.

    Mobilya yakmak problemleri beraberinde getiriyor

    Kağıt, mobilya ya da ahşap gibi malzemelerin de yakılması sonucunda hava kirliliği oluşabildiğini vurgulayan Dr. İnci Karakaş, “Mobilyanın içeriğinde bulunan metilen klorür, aseton, alkol, uçucu organik bileşikler gibi solventler, formaldehit ve polibromodifenil esterleri gibi kimyasallar sebebiyle yakıldığında bu kimyasallar atmosfere salınıyor ve solunması halinde çeşitli sağlık problemlerini de beraberinde getiriyor. Bu problemlerin başında, endokrin sistem üzerine çeşitli hasarlar yer alabiliyor.”

    Elektrikle çalışan araçlar yaygınlaştırılmalı

    Dr. İnci Karakaş hava kirliliğinin önlenebilmesi için tavsiyelerini şöyle sıraladı:

    • Taşıt trafiğinden kaynaklanan emisyonları azaltmak için kurşunsuz benzin üretiminin benimsenmesi ve kullanımının yaygınlaştırılması,

    • Ulaşımın toplu taşımayla sağlanması,

    • Elektrikle çalışan araçların yaygınlaştırılması,

    • Çevreyi kirletmeyecek alternatif yakıtların geliştirilmesi,

    • Emisyonların kaynağında azaltılmasını sağlayacak önlemlerin uygulanması,

    • Endüstriyel kuruluşların emisyonları azaltacak önlemleri alması,

    • Yakma ünitelerinde kirliliğe yol açma ihtimali en az olan yakıtların kullanılması ve bu ünitelerin performanslarını arttıracak çeşitli uygulamaların geliştirilmesi,

    • Yandığında toksik bileşen oluşturabilecek alanlardan kaynaklanan atıkların (hastane vb.) emisyonlarının kontrol altında tutulması sağlanmalıdır.

    Havalandırma için camlar öğlen açılmalı

    Dr. İnci Karakaş hava kirliliği olduğu zamanlarda bireysel olarak alınabilecek önlemleri ise şöyle paylaştı:

    • Mümkünse sabah saatleri yerine öğlen saatlerine doğru evden çıkılmalı,

    • Evden çıkarken maske kullanımına dikkat edilmesi gerekiyor. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde maskeyle dışarı çıkmak kirliliğe maruz kalma ihtimalini düşürebiliyor. Bu konuda kullanılan maskenin çeşidi de önemli. Cerrahi maskeler karbondioksit ve karbonmonoksit gibi havadaki kirleticilerin bazılarını tutamıyor.

    • Evlerin havalandırılması amacıyla sabah erken saatte camları açmak yerine hava hareketinin daha fazla ve trafik yoğunluğunun daha az olabildiği öğlen saatine doğru camlar açılabilir.

    • Spor yapan kişilerin kirliliğin yoğun olduğu zamanlarda spor yapmaması gerekiyor. Spor sırasında kişi daha hızlı nefes alıp verdiği için daha fazla miktarda kirli havaya maruz kalıyor. Böylece astım ve KOAH gibi hastalıklar şiddetlenebiliyor.

  • Türk bilim insanları, çocuklarda görülen nadir metabolik hastalıkların genetik nedenlerini saptamak için tıbbi tanı kiti üretecek

    Yakın Doğu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi, çocuklarda görülen nadir metabolik hastalıkların genetik nedenlerini saptamak için tıbbi tanı kiti üretecek 

    Yakın Doğu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi iş birliği ile çocuklarda görülen nadir  metabolik hastalıkların genetik nedenlerini saptamak için tıbbi tanı kiti üretmek üzere hazırlanan “Sağlıkta Teknoloji Geliştirme Projesi”, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi Araştırma Üniversiteleri Destek Programı (ADEP) tarafından desteklenecek. 

    Dünyanın ve ülkemizin ciddi toplum sağlığı problemlerinden biri olan nadir hastalıkların önemli bölümünü kalıtsal metabolik nadir hastalıklar oluşturuyor. Kompleks klinik yapı ve genetik heterojenite gösteren farklı kalıtsal metabolik hastalıklarda ortaya çıkan klinik belirti ve bulgu spektrumu ise oldukça geniş. Bunlar, hastalığın başlangıç yaşı, mutasyon tipi, beslenme, depolanan materyalin biyokimyası ve depolamanın yer aldığı hücre tiplerine göre değişiklik gösterir. Bütün bu nedenler, bu hastalıkların tanısını konmasını da güçleştirebilir. Nadir hastalıkların tanısının konulamaması veya tanının gecikmesi ise hastalarda zeka ve gelişim geriliği başta olmak üzere geri dönüşü olmayan hasarlara sebep oluyor. Bu nedenle, bu tip hastalıkları saptayabilmek için yapılan yenidoğan taramaları hayati bir önem taşıyor.

    Yakın Doğu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi iş birliği yaparak, yenidoğan taramalarında kullanılmak üzere metabolik hastalıkların genetik nedenlerini saptamada kullanılacak tanı kiti geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyor. Bu amaçla, Yakın Doğu Üniversitesi DESAM Araştırma Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Beslenme ve Metabolizma BD ve Çocuk Sağlığı Enstitüsü Nadir Hastalıklar Anabilim Dalı iş birliğinde hazırlanan “Ardışık kütle spektrometrisi ile genişletilmiş yenidoğan taramasında ikinci basamak moleküler ayırıcı tanı için üçüncü yeni nesil dizileme teknolojisi kullanılarak kit geliştirme” başlıklı ortak proje, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi Araştırma Üniversiteleri Destek Programı (ADEP) tarafından desteklenmeye layık görüldü.

    İki üniversitenin iş birliği içerisinde yürüttüğü projenin sonucunda üretilecek tanı kiti, yenidoğan taramalarında kullanılarak kalıtsal metabolik nadir hastalığa neden olan genetik mutasyonu saptamakta kullanılacak. Çalışma ile birlikte; hastalıkları belirti vermeden tespit edebilmek, erken tedaviyi başlatmak, beyin hasarı başta olmak üzere organ hasarlarını ve en önemlisi de engellilik ve erken ölümleri önlemek kolaylaşacak.

    Yenidoğan taramaları nadir hastalıkların belirlenmesinde hayati önem taşıyor 

    Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı yenidoğan taraması kapsamında; Fenilketonüri, Konjenital Hipotiroidi, Konjenital Adrenal Hiperplazi, Biyotinidaz Eksikliği, Kistik Fibrozis ve Spinal Müsküler Atrofi olmak üzere altı adet kalıtsal metabolik hastalığı tarıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer gelişmiş ülkeler ise yenidoğan bebeklerinde 50’ye yakın farklı hastalığı tarayabilen “genişletilmiş yenidoğan taraması” programlarını yaklaşık yirmi yıldır kullanıyor. Yenidoğan taraması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ise bir ulusal tarama programı olarak henüz kullanılmıyor.

    Türk bilim insanlarının geliştireceği tanı kiti ile pek çok nadir hastalığın tanısı konulabilecek

    Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü ve aynı zamanda DESAM Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ ve ekibi ile İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülden Fatma Gökçay’ın yürütücülüğünde gerçekleştirilecek proje ile genişletilmiş yenidoğan taraması kapsamında, çocuklarda görülen belirli kalıtsal nadir metabolik hastalıkların tanılarının moleküler yöntemle doğrulanabilmesi mümkün hale gelecek. Genişletilmiş yenidoğan tarama kiti, Oxford NanoPore sistemi üzerinde geliştirilecek.

    Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ: “Türkiye’nin köklü kurumlarından İstanbul Üniversitesi ile birlikte geliştireceğimiz, genişletilmiş yenidoğan tarama kitini farklı ticarileşme stratejileri ile sağlık sektörüne kazandıracağız.”

    Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, İstanbul Üniversitesi ile geliştirecekleri yenidoğan tarama kitinin önemli bir ihtiyacı karşılayacağını vurguladı. Daha önce Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde geliştirerek ürettikleri COVID-19 PCR Tanı ve Varyant Analiz Kiti’ni, Türkiye ve KKTC Sağlık Bakanlıklarının onayı ile kullanıma sunduklarını hatırlatan Prof. Dr. Şanlıdağ, “Türkiye’nin köklü kurumlarından İstanbul Üniversitesi ile birlikte geliştireceğimiz, genişletilmiş yenidoğan tarama kitini de farklı ticarileşme stratejileri ile sağlık sektörüne kazandıracağız” ifadesini kullandı. Geliştirecekleri tanı kitinin, sağlık alanında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki iş birliğine de önemli bir katkı sunacağını söyleyen Prof. Dr. Tamer Şanlıdağ, “Türkiyemiz ve Kuzey Kıbrıs’ımızda, nadir metabolik hastalıkların erken tanısı ile doğru ve kesin tedavinin uygulanması büyük ölçüde kolaylaşacak” ifadesini kullandı.

    Prof. Dr. Gülden Fatma Gökçay: “Yakın Doğu Üniversitesi ile birlikte yenilikçi bir yaklaşımla geliştireceğimiz yeni kit, bilimsel literatürde ve sağlık sektöründe ilk olma özelliği taşıyor.” 

    Projenin yürütücülüğünü de üstlenen İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülden Fatma Gökçay ise Yakın Doğu Üniversitesi ile birlikte yenilikçi bir yaklaşımla geliştirecekleri yeni kitin; klinik validasyonlar sonrasında, çocuklarda metabolik hastalıkların genetik nedeninin belirlenmesinde, bilimsel literatürde ve sektörde bir ilk olma özelliği taşıdığını söyledi.

    Prof. Dr. Gülden Fatma Gökçay, tanı ve tedavi sürecinde geç kalınması durumda önemli zeka ve gelişim sorunlarına neden olan kalıtsal metabolik hastalıkların erken teşhisinin önemine vurgu yaparak, “Geliştirerek üreteceğimiz genişletilmiş yenidoğan tarama kiti, hızlı ve kesin teşhis imkanı sağlayarak, nadir hastalıkların teşhisinde çok önemli bir ihtiyacı karşılayacak” ifadesini kullandı.

  • Soframızdaki gıdalar zehir dolu…  

    Soframızdaki gıdalar

    zehir dolu…

     

    Necdet Buluz

     

    Resmi verilere göre, özellikle 2015 yılından sonra önemli ölçüde artış gösteren pestisit kullanımı nedeniyle Türkiye’de ilk kez çevre alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu (STK) ile halk sağlığı uzmanları, pestisitlerin sağlık etkileriyle ilgili bir rapora birlikte imza attı.

     

    Çevre, İklim ve Sağlık İçin İşbirliği Projesi (ÇİSİP) kapsamında bir araya gelen Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nden uzmanlar, ‘Pestisitler ve Sağlığa Etkileri’ raporunu yayınladı.

     

    ‘Pestisitler ve Sağlığa Etkileri’ raporuna göre, dünya çapında glifosat bazlı 750 farklı pestisit formülasyonu bulunuyor. Her üreticinin farklı oranlarda aktif bileşen ve formülü bulunduğu için, pestisitlerin yarattığı etki de aynı oranda karmaşık. 2018’de dünyada pestisit ticaretinin 6 milyon tona ve 38 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Pestisit kullanımının kısa vadeli ekonomik faydası, insan sağlığı ve çevre pahasına oluyor. Pestisitle artan gıda üretimi, dünyada yaşanan ciddi açlık sorununu da bitirmedi.

     

    Gıdalarda birden fazla pestisit kalıntısı bulunuyor, yani gıdalar ‘pestisit kokteyli’ içeriyor. Bazı durumlarda daha yüksek toksisite ile sonuçlanan sinerjik etkileşimler görülüyor. Pestisitlerin yaygın kanının aksine, sadece tarımsal üretimde değil, şehirlerde haşere ve kemirgenlerle mücadele de kullanıldığı, kentsel alanlardaki pestisit maruziyetinin de tarım alanlarındaki kadar önemli olduğuna dikkat çekiliyor.

    Pestisitlerin, emilim, süzülme, buharlaşma, sprey sürüklenmesi ve yüzey akışı gibi yollarla kullanıldıkları alanlar dışında çevresel ortamlara geçebildiğine, canlıların gıdaların yanı sıra evde, okulda, iş yerinde, kısacası her yerde pestisitlere maruz kaldığına dikkat çeken raporda, pestisitlerin hayati tehlike yaratan sağlık sorunlarına yol açtığı vurgulanıyor. Akut zehirlenmelerin yanı sıra her yıl kullanılan yüzlerce ton pestisit insan sağlığı için ciddi risk teşkil ediyor. Türkiye Ulusal Zehir Danışma Merkezi’nin (UZEM) 2021 yılı verilerine göre, UZEM’e başvuran 217 bin 323 vakadan 8 bin 945’i tarım kimyasallarına maruz kalmış.

    Çalışmada pestisitin etkilediği gruplar şöyle açıklanıyor: “Maruz kalan yüksek risk grupları arasında pestisit üretiminde çalışanlar ve tarım işçileri bulunuyor. Bunun dışında anne karnındaki fetüs etkileniyor. Pestisit anne sütüne de geçiyor, dolayısıyla bebekler etkileniyor. Çeşme suyundan okul bahçesine kadar her yerde pestisit bulunuyor, dolayısıyla her kesimden insan pestisitlerin olumsuz etkilerine maruz kalıyor. Pestisitler okullar, park ve bahçelerde de yaygın olarak kullanılıyor. Okul binalarında kullanılan pestisitler, kitaplar, raflar, sıralar ve duvarlara yapışabilme özelliğine sahip. Çocuklar buralara temas ettiğinde, pestisit kalıntılarını bünyelerine alabiliyor.”

     

    Pestisitlerin sağlığımız için büyük bir endişe kaynağı olduğuna dikkat çeken Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Melike Yavuz, “Pestisitlerin sağlığa zararları konusunda bilimsel veriler artış gösteriyor. Buna rağmen Türkiye’de pestisit satış ve kullanımı arttı. Hastalık ve sağlık zararını önlemek için, insanların zararlı pestisitlere maruz kalmasını azaltacak önlemleri acilen almamız gerekiyor” dedi. Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan ise pestisitlerin sağlık etkisi konusunda şunları söyledi:

     

    “Araştırmalar hem çocuklarda hem de yetişkinlerde pestisitler ile kanser gelişimi arasında yakın ilişki olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra pestisitler depresyon, dikkat eksikliği, zeka geriliği, parkinson, alzheimer, genetik, endokrin, sinir sistemi ve üreme hastalıklarının oluşumunda rol oynuyor.” Öte yandan Buğday Derneği Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu, pestisit kalıntısı nedeniyle 2021 yılında AB ülkelerinden Türkiye’ye 372 bildirim yapıldığını belirtiyor. Söz konusu rakam, önceki üç yıl ortalamasının yaklaşık üç katı; 2022’nin ilk yarısında ise bildirim sayısı 259’a yükseldi.


    Pestisitlerin içme suyunda etkisi de raporda yer alan başlıklar arasında. Özellikle yeraltı su kaynaklarının kullanıldığı kırsal bölgelerdeki içme suları için de ciddi bir tehdit söz konusu. Tarlalarda kullanılan pestisitlerin kuyu sularına karışması onlarca yıl sürebiliyor, ancak tarım bölgelerinde yoğun olarak kullanılması sağlık sorunları yaratıyor. Türkiye’deki su kalitesine ilişkin bilgilere de yer veren çalışmaya göre, sularımızda tespit edilen 49 mikro kirleticinin 33’ü pestisit. Ayrıca raporda, pestisitlere yönelik yeterli filtreleme/arıtma olmadığına dikkat çekiliyor. Raporda, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın öncülüğünde, ilgili sektörlerle iş birliği içinde, tarım ve gıda sektörüne yönelik ‘zehir içermeyen ulusal eylem planı’ oluşturulması talep edildi. Ayrıca AR-GE faaliyetlerinin sayı ve kapsamının artırılması, çiftçilerin bilgilendirilmesi, pestisit kullanımının sonlandırılması çağrısında bulunuldu.

  • ‘Türkiye’de sessiz bir pandemi devam ediyor

    Tehlike kapıda…

    Necdet Buluz

    Dünyada yaklaşık 38,4 milyon kişinin enfekte olduğu ifade edilen HIV enfeksiyonunda uzmanlar, Türkiye’deki rakamların endişe vermeye başladığını belirterek, ‘Türkiye’de sessiz bir pandemi devam ediyor, ülkemizde tanılar artmaya başladı. Artık hastaları lise çağlarından itibaren görüyoruz. Hele İstanbul bölgesinde yüzde 50’sini ancak tanıyabiliyoruz. Zaten olguların büyük çoğunluğu Türkiye’de İstanbul’da. Kişilerin yüzde 50’si tanısını bilmeden hayatlarını sürdürmekte, bu bizi endişelendiriyor’ dedi.

    Dünyada yaklaşık 38,4 milyon kişinin İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak adlandırılan HIV (Human Immmunodeficiency Virus) enfeksiyonunu taşıdığı belirtilirken uzmanlar, HIV’de Türkiye’de yukarı yönlü bir hareketlilik olduğunu ifade ederek uyarıyor.

    Bu çerçevede Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde ‘Değişen Yüzüyle HIV Enfeksiyonu’ programı düzenlendi. Etkinliğe HIV Enfeksiyonu Derneği Başkanı ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fehmi Tabak, Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümünden Doç. Dr. Dilek Yıldız Sevgi ve Uzm. Dr. Ahsen Öncül ile birçok hastaneden hekimler katıldı. HIV’in AIDS’e yol açtığına dikkat çekilirken, enfeksiyona karşı toplumda farkındalık oluşturulması ve test yapılmasının önemine vurgu yaptı.

    Enfeksiyonda yaşın düşmesinin yanı sıra enfeksiyonu taşıdığından haberi olmayan kişi oranının çok fazla olduğunu anlatan HIV Enfeksiyonu Derneği Başkanı ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fehmi Tabak, ‘HIV enfeksiyonunun tanımlanmasının 42’nci yılı tabi ilk baştan bugüne kadar çok değişimler geçirdi.

    Artık tedavi alan hastaların bulaştırmadığı bir dönemdeyiz ve yaşam sürelerinin uzadığı, kendi yaş gruplarına eş değer bir yaşam sürdüğü bir döneme girdik. Türkiye’de dünyadaki pandeminin bir devamı olarak sessiz bir pandemi devam ediyor. Birçok gelişmiş ülkede HIV enfeksiyon olguları, yeni tanılar azalırken ülkemizde artmaya başladı.

    Artık yılda 4-5 bin yeni tanımız var. Bugüne kadar 1985 yılından itibaren 35 bine yakın HIV enfekte kişi takip etmekteyiz. Tedavi altındaki hastalarda endişe edecek hiçbir şey olmadığını, normal kişilerden bir farkı olmadığını, bulaştırma özellikleri açısından daha rahat müdahale edilebileceğini, endişelere mahal olmadığını anlatmaya çalışıyoruz. Artık lise çağlarından itibaren görüyoruz hastaları, ortalama yaş 20 ile 40 arasında bir birikim gösterdi.

    Bu birazcık daha genç yaşa evrilmeye başladı. Hastalarımızın birçoğunun eş cinsel olduğunu biliyoruz artık kadınlarda yüzde 15 civarında tanı alan hastamız var. Yüzde 85 erkek, bunların da önemli bir bölümü eşcinsel bireyler.

    Farkındalık çok önemli, biz hastalarımızın en az yarısını tanımıyoruz. O tanımadığımız hastalar, hastalığı bulaştırmaya devam ediyor. Birinci bulaş yolu; cinsel ilişki, mutlaka bir test yaptırmalarında anlatamayacağımız kadar fayda var. Hele İstanbul bölgesinde yüzde 50’sini ancak tanıyabiliyoruz. Zaten olguların büyük çoğunluğu Türkiye’de İstanbul’da. Bir müddet daha artacak ülkemizde ama bir yerden sonra bu artışlar duracak o yüzden farkındalık çok önemli.

    Anonim test merkezleri vardır, hiç kimlik bilgilerini vermeden bile bu testi yaptırabilirler. Çok ileri evrelere gelene kadar HIV enfeksiyonu hiçbir belirti ve bulgu vermemekte dolayısıyla hastalığı bulaştırmaya devam etmekte. Eşcinsel ilişkiyle bulaşma riski biraz daha fazla. Yüzdelere baktığımız zaman erkek popülasyon içinde biraz daha fazla olduğunu görmekteyiz. Yüzde 50’si tanısını bilmeden hayatlarını sürdürmekte’ ifadelerini kullandı.

    HIV’e yönelik gerçekleştirilen farkındalık etkinliklerin büyük önem taşıdığına dikkat çeken Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Dilek Yıldız Sevgi, sayılarda yukarı yönlü hareketliliğin endişe verici olduğunu ifade etti.

    Erken tanı ve tedavinin gerekliliğini vurgulayan, tanı almayan kişilerin HIV’i bulaştırmaya devam ettiği ifade ederek uyarılarda bulunan Doç. Dr. Dilek Yıldız Sevgi’nin görüşleri şöyle:

    ‘HIV pandemidir, dünyada 38,4 milyon kişi HIV ile enfekte. Ülkemizde de sayılar şu ana kadar azdı ama son yıllarda giderek arttığını görüyoruz. Bununla da ilgili endişelerimiz var. HIV tanısıyla ilgili farkındalık, test yapma oranının artması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü HIV’ karşı elimizde güçlü tedaviler var, biz HIV enfeksiyonunu kontrol edebiliyoruz. Kişiye normal bir yaşam sunabiliyoruz. Erken tanı ve tedavi, farkındalığın artması çok önemli. Bizi endişelendiren; yıllar içerisinde giderek enfekte olan kişi sayısının artması, üstelik tanı almamış olması, biz hep bir buz dağı ile ifade ederiz. Bizi endişelendiren bulaşın, sayıların artması. Türkiye’de genç, erişkin yaş enfekte, daha çok sayılar orada yaş grubu gerçekten çok genç. Biz tedavi ile HIV bulaşını engelleyebiliyoruz, elimizdeki tedavi ile HIV pandemisini sonlandırmamız mümkün yeter ki tanı koyabilelim. Her gün kullanılması gereken ilaçlar oluyor. Günde bir ya da birkaç tabletle ömür boyu kullanılması gerekiyor. Belli aralıklarla da hastaneye kontrole gelmesi gerekiyor. Onun dışında kişiler normal işinde gücünde çalışabilir, bebek sahibi olabilir. Çok genç yaşta enfekte olmuş kişiler görebiliyoruz. Bu nedenle de HIV’i, cinsel yolla bulaşabilen hastalıkları konuşabilmemiz ve gençleri kendisini koruma konusunda eğitmemiz gerekiyor’

    YanıtlaYönlendir
  • İşitme kaybına çözüm getiren teknolojiler

    İmplante edilebilir işitme çözümlerinin yaratıcısı Cochlear, geliştirdiği koklear implantlarla işitsel işlevleri geri kazandırırken yaşam kalitesini de yükseltiyor

    İşitme kaybına çözüm getiren teknolojiler

    Kişinin genel refahında belirleyici bir rol üstlenen işitme duyumuz; fiziksel, bilişsel ve duygusal sağlık ile doğrudan bağlantılı olduğundan sesleri işitmenin çok daha ötesinde bir anlama sahip. Hayatın içinde kalabilmeyi sağlayan kaliteli işitme, çeşitli sebeplere bağlı olarak sekteye uğradığında ise kişi sadece duyma yetisini kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda hayatın içinden de kopmaya başlıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı rapora göre; dünyada 32 milyonu çocuk olmak üzere 360 milyon insan işitme kaybı yaşıyor, Türkiye’de ise bu rakam 2,2 milyon kişiyi buluyor. İnsanların duymasına ve seslerini duyurmalarına yardımcı olma misyonuyla hareket eden Cochlear ise bireylerin eksiksiz bir yaşam sürmeleri adına işitme yetisini geri kazandıran inovatif teknolojiler sunuyor.

    Sesleri duymanın hayatı duymak olduğu dünyamızda birçok kişi işitme kaybı sorunu ile karşı karşıya kalabiliyor. İşitme kaybına erken ve doğru müdahale yapılmadığında ise bireylerde sosyal aktivitede azalma ve sosyal izolasyon görülüyor, bu da dışlanmışlık hissine yol açarak bireyin yaşam kalitesini düşürüyor. Türkiye’nin doğuştan işitme kayıplarının en çok görüldüğü ülkelerden biri olduğuna dikkat çeken Cochlear Türkiye Genel Müdürü Gül Erden, çocuklardan yetişkinlere her yaştan insanın hayatını zorlaştıran işitme kaybının çözümsüz olmadığının ve kullanılan yöntemlerin ülkemizde devlet güvencesiyle geri ödeme kapsamında olduğunun altını çizdi.

    Koklear implant, işitme performansını artırarak yaşam kalitesini yükseltiyor

    Sosyal yaşamı olumsuz etkileyen, hatta başka hastalıklara neden olabilen işitme kaybının giderilmesi için uygulanabilecek yeni teknolojileri toplumsal bir kazanım olarak değerlendirdiklerini ifade eden Gül Erden; “Hayattan sesleri aldığınızda geriye ne kalır? En sevdiklerimizin sesi, güzel bir şarkının tınıları, kuşların gökyüzüne bıraktığı cıvıltılar, belki bebeğinizin ilk sözcükleri… Ses, hayattır; işte bu yüzden işitme sağlığı konusunda hayati adımlar atıyor, insanların bugün, yarın ve her zaman duyabilmesi için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu noktada geliştirdiğimiz implante edilebilir işitme çözümlerimizle ileri ve çok ileri derecede işitme kaybı olan bireylerde hem işitme performansını hem de yaşam kalitesini artıracak pozitif sonuçlar sunmaya yardımcı oluyoruz” dedi.

    İleri derecedeki işitme kayıplarında en etkili çözüm koklear implant

    Ülkemizde her yıl yaklaşık 3 bin 900 bebeğin doğuştan işitme kaybı ile dünyaya geldiğini belirten Erden; “Dünya Sağlık Örgütü’nün hazırladığı rapora göre; dünyada 32 milyonu çocuk olmak üzere 360 milyon insan işitme kaybı yaşıyor. Türkiye’de ise bu rakam 2,2 milyon kişiye ulaşıyor. Dünyada ve Türkiye’de işitme kaybının çözümü hafif ve orta kayıplarda işitme cihazı kullanmak, ileri ve çok ileri derecedeki kayıplarda ise koklear implanttır. Özellikle yeni doğanlarda görülen işitme kaybı ve işitmesini yavaş yavaş ya da ani şekilde kaybeden kişiler için koklear implant etkin bir çözüm sunuyor. Böylece birey sosyal hayatın sürekli içerisinde yer alarak örgün eğitim ve üniversite hayatını sağlıklı ve verimli bir şekilde sürdürebilme, mesleki kariyerini devam ettirebilme ve sosyal hayatın içine dahil olabilme fırsatına sahip oluyor. Kısacası her yaştan insanın hayatını zorlaştıran işitme kaybının çözümsüz olmadığının ve kullanılan en temel yöntem olan koklear implantasyonun ülkemizde devlet güvencesiyle geri ödeme kapsamında olduğunun altını çizmek isterim” diye konuştu.

    Cochlear Hakkında:

    İmplante edilebilir işitme çözümlerinde küresel bir lider olan Cochlear, her yaştan insanın duymasına ve yaşamın sunduğu fırsatlardan yararlanmasına yardımcı oluyor. 40 yıl önce dünyanın ilk Cochlear implant sistemini kullanıma sunmasından bu yana Cochlear, 600 binden fazla implante edilebilir cihaz sağlayarak bireylerin işitmesine olanak tanıyor. Avustralya’da Genel Merkezi ve Belçika Mechelen’de Ar-Ge merkezi bulunan şirket, dünyanın her yerinde işitmenin çözümsüz olmadığını kanıtlayan teknolojiler sunuyor. Cochlear’ın “Hear now. And always” (Şimdi ve Her Zaman Duy) vaadi, ürünlerini seçen kişilere yaşam boyu bağlılık felsefesinin yansıması olarak fark yaratıyor.

    Cochlear Türkiye Hakkında:

    Cochlear Türkiye, 1998 yılında Duysel firması aracılığı ile ülkemizde faaliyetlerine başladı. 10 yıllık iş birliğinin ardından Cochlear’in Türkiye pazarında direkt faaliyet gösterme hedefi üzerine yeni organizasyon yapısı kuruldu. Bugün İstanbul merkezli ofisindeki 45 kişilik güçlü ve dinamik kadrosu, İstanbul, Ankara ve Diyarbakır’daki müşteri hizmetleri ofisleri ve 28 farklı ildeki Cochlear sertifikalı iş ortakları ile tüm Türkiye’de ürün satışı, cihaz ayar desteği ve satış sonrası hizmeti sunuyor.

  • Özel Focus Göz Tıp Merkezi’nde hizmet veriyorlar

    Sakarya en önemli göz doktorlarından Op. Dr. Hüseyin Berberler ve Doç. Dr. Yıldırım Bayezıt Şakalar ve Çocuk Hastalıkları Uzm. Dr. Ali Ümit Numanoğlu ÖZEL FOCUS GÖZ TIP MERKEZİ’nde hizmet veriyor.

    Sakarya  en önemli göz doktorlarından Op. Dr. Hüseyin Berberler ve  Doç. Dr. Yıldırım Bayezıt Şakalar ve Çocuk Hastalıkları Uzm. Dr. Ali Ümit Numanoğlu  Muhsin Yazıcıoğlu Bulvarı Serdivan İlçesi İstiklal Mahallesi 402 nolu sokakta kurulan ÖZEL FOCUS GÖZ TIP MERKEZİ’nde hizmet veriyor.

    2004 yılından itibaren Sakarya ve Kocaeli’de çok sayıda hastanede yöneticilik yapan Özel Focus Göz Tıp Merkezi’nin Hastane Müdürü Emel Kaya , “Deneyimli kadromuzla hizmetinizdeyiz. Tüm göz tedavilerinizi ve cerrahi operasyonlarınızı burada en güvenilir doktorlar ve son teknoloji cihazlarımızla gerçekleştiriyoruz. Misafirlerimizi kurumumuza bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

  • Pedagojik Destekli Sömestr Önerileri

    Birbirinden Renkli Sömestr Önerileri

    Pedagojik Destekli Sömestr Önerileri

    Hem dinlenebilmek hem de keyifli zaman geçirebilmek adına öğrencilerin dört gözle bekledikleri yarıyıl tatiline sayılı günler kaldı. Sosyal becerilerin gelişmesinde sosyal ortamların öneminin büyük olduğunu belirten Moodist Hastanesi’nden Psikolog İrem Bengü Yılmazcan, “Çocuklarda sosyal beceri kazanımı küçük yaşlarda başlar ve hayat boyu devam eder. Çocukların sosyal beceri kazanmasında sosyal ortamlar ve ailelerin bu anlamda tutum ve davranışları etkilidir” diyor.

    Yarıyıl tatili çocukların sosyal becerilerini geliştirmek adına önemli bir süreç olabiliyor. Bu süreçte çocukların okul dışında sosyal ortamlarda bulunması hem aileleri ile zaman geçirmek hem de farklı sosyal ortamlara katılmalarını sağlamak adına faydalı. Ebeveyni ile çocuk arasında güvenli bir ilişkinin önemli olduğunu belirten Çocuk Ergen Psikoloğu İrem Bengü Yılmazcan şöyle devam ediyor: “Çocuğun ilk tanıdığı insanlar olan anne-babasıyla ilişkileri, daha sonra kuracağı arkadaşlık ilişkilerinde model görevi görür. Çocuklar gözleyerek ya da model alarak sosyalleşirler. Bu nedenle çocuğunuzun olumlu yönlerini, başarılarını överken somut olarak davranışa odaklanın. Bir sınav sonucu açıklandığında önce iyi yaptığı, başardığı sorular ile ilgili konuşun. Daha sonra geliştirebileceği alanlar üzerinde durun. Sadece eksik ya da yanlış olana odaklanmayın. Yarıyıl tatilini de bu anlamda çocuğunuzla vakit geçirerek, onunla sohbet ederek ve ona rol model olarak geçirin.”

    Çocuk Ergen Psikoloğu İrem Bengü Yılmazcan, çocukların sosyal becerilerinin nasıl gelişeceği konusunda şu önerilerde bulunuyor: 

    1.     Çocuğunuzla iletişim kurarken göz teması kurmaya özen gösterin.

    2.     Çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfedin.

    3.     Çocuğunuza empati yapmayı öğretin.

    4.     Akranları ile iletişim kurabileceği alanlar yaratın.

    5.     Oyun kurma becerisini destekleyin.

    6.     Doğru rol model olun.

    7.     Güçlü olduğu alanlara odaklanın.

    Çocukların, akranları ile kurdukları olumlu ilişkiler sayesinde iş birliği gibi sosyal beceri gelişimlerini tamamlayacağını ve psikososyal gelişim evrelerini başarılı bir şekilde geliştirebileceğini belirten Yılmazcan, çocuklar için düzenlenen kültür-sanat etkinliklerinin hem akran ilişkilerini geliştirmek hem de aileleri ile keyifli zaman geçirebilmek adına güzel bir alternatif olabileceğini belirtiyor.

    Çocuk Ergen Psikoloğu İrem Bengü Yılmazcan’dan yarıyıl tatili için pedagojik destekli etkinlik önerileri:

    1.     Sakıp Sabancı Müzesi: Pedagojik destekli çocuk sanat atölyeleri; yaratıcı düşünme ve sanatsal üretim ile çocukların zihinsel, sosyal ve duygusal becerilerinin gelişmesine yardımcı olmayı amaçlamaktadır.

    2.     Arter İstanbul: Sergi turuyla  çocuklar sergilenen yapıtlar üzerine sohbet edebilir ve bu yapıtlardan yola çıkarak kendi tasarımlarını üretebilirler.

    3.     Pera Müzesi: “Paula Rego: Hikâyelerin Hikâyesi” sergisi kapsamındaki çocuk sanat atölyelerinde katılımcılar geleneksel masalları günümüze uyarlıyor, duygu ve düşüncelerin sanatsal ifade aracı olan resimli hikâyeler tasarlıyorlar.

    4.     Minizoo Cam Atölyeleri: Çocuklar cam atölyesinde, cam sanatı ile tanışarak el becerilerini geliştirirken el yapımı cam tasarımların nasıl bir emekle üretildiğini keşfettikleri bir yolculuğa çıkıyorlar.

    5.     İstanbul Oyuncak Müzesi: Çocuklar için çocuk sanat atölyeleri ve çocuk tiyatroları düzenlenmektedir.

    6.     Rahmi Koç Müzesi: Çocuklar öncelikle Rahmi Koç Müzesini gezerek, müzede gördükleri eserleri kendi hayal dünyalarına göre tasarlayarak, eğlenebilirler.

    7.     Çocuklara Özel Resim Müzayedesi: Çocuklara sanatı sevdirmek ve koleksiyonerlik bilincini geliştirmek amacıyla çocuklara özel 20 Ocak’ta Akasya Avm’ de sergilenecek. 21-22 Ocak’ta da minik sanatseverler müzayede deneyimini yaşayacaklar.

    8.     The NBA Exhibition: NBA’in etkileşimli global sergisi “The NBA Exhibition”, 5 Şubat 2023 tarihine kadar Ataşehir Metropol İstanbul’da sergilenecek.

    9.     Çocuk Tiyatroları: Sömestr tatilinde neredeyse İstanbul’un her ilçesinde bulunan çocuk tiyatrolarına ailecek giderek keyifli zaman geçirebilirsiniz. Bunlardan bazıları; Küçükçekmece CKSM Sahnesi, “Güneşle Buluşmak İsteyen Kardam Adam” isimli çocuk tiyatrosu, Zorlu PSM, “Peter Pan ve Varolmayan Ülke” ve “Kusursuz Dünya Müzikali” isimli çocuk tiyatrosu, Kozzy Gönül Ülkü Gazanfer Özcan Sahnesi “Fareli Köyün Kavalcısı”, ve “Şeker Portakalı” isimli çocuk tiyatrosu, Profilo Kültür Merkezi “Sebzeler Ülkesi” ve “Okyanus Müzikali” , Caddebostan Kültür Merkezi “Hansel ve Gretel Doğa Dostları” isimli çocuk tiyatrosu, İstanbul Oyuncak Müzesinde “Da Vinci Bana Dedi Ki”, “Masal Fabrikası”, “Bir İbiş Masalı” isimli çocuk tiyatroları.

    Editöre Not: Özel Moodist Hastanesi, Şubat 2016’dan bu yana, 10 bin 200 metrekare kapalı alana sahip, 8 katlı modern binasında hizmet veriyor. Moodist, 75 yatak kapasitesi, suit ve konforlu hasta odaları, erişkin ve çocuk poliklinikleri, bağımlılık, kadın ruh sağlığı, acil psikiyatri bölümleri ve tüm psikolojik tanı testleriyle ruh sağlığına yönelik bilim ve teknolojinin gerektirdiği koşulları sağlayan, insan odaklı, tam teşekküllü özel bir psikiyatri hastanesidir. Moodist’in akademik kimliğe sahip profesör, uzman psikiyatr ve psikologlardan oluşan tedavi kadrosunda ayrıca; nöroloji, anestezi, iç hastalıkları uzmanı, diyetisyen ve tecrübeli sağlık personeli de bulunuyor.

  • Domuz gribine dikkat…

    Domuz gribine

    dikkat…

    Necdet Buluz

    Son dönemde görülmeye başlayan domuz gribi vakaları sebebi ile hastanelerdeki yatan hasta sayılarında artış meydana geldi. Domuz gribine karşı uyarılarda bulunan uzmanlar, tedavide ilk 72 saatin büyük önem taşıdığını söyledi.

    “A H1N1” olarak da bilinen domuz gribi vaka sayılarının artması, hastanelerde de yoğunluk yaşanmasına sebep oldu. Korona virüs ile benzer belirtilere sahip domuz gribi ile ilgili açıklamalarda bulunan Uzm. Dr. Emrah Çığrı, domuz gribine çocuklarda daha sık rastlandığını belirtti. Domuz gribi belirtileri bulunanların zaman kaybetmeden hastanelere başvurması gerektiğini belirten Çığrı, tedavisinde ilk 72 saatin önemli olduğuna dikkat çekti.

    Domuz gribi görülen hastalarda zaman kaybetmeden tedaviye başladıklarını ifade eden Uzm. Dr. Emrah Çığrı, “Hastalarımızdan domuz gribinden şüphelendiğiniz zaman çocuklarınızı hastanemize getirin, bizler hastanemizde gerekli testleri yapıyoruz. Test yaparak tanımızı koyuyoruz. Gerekmeyen mevcut tablodan zaten hastanın tanısı belli olanlara teste gerek kalmadan tedaviye başlıyoruz. Burada bilimsel görüş bu şekilde. Eğer domuz gribi olduğunu düşünüyorsak en geç 72 saat içerisinde tedavinin başlanması öneriliyor. Dünya çapındaki görüş bu şekilde. O yüzden testi yapıp da sonucunu beklemek gibi zaman kaybı yaşanmasın diye tedavimize erken dönemde hemen başlamak daha doğru oluyor çocuklarımız için. Erken dönemde tedaviye başladığımızda çocuklarımızdaki hastalık daha erken düzeliyor.” dedi.

    Domuz gribinden korunmak için hijyen ve sosyal mesafenin önemli olduğunu belirten Çığrı, “Domuz gribinden çocuklarımızı korunmanın en belli başlı yolu kalabalık ortamlardan uzak tutmak, hijyenlerine dikkat etmek, çünkü bu hastalık aynı korona virüs gibi öksürmek, hapşırmak gibi hastaların ya da çocukların dışarıya attığı kendi sekresyonları yoluyla bulaşıyor. Okulda çocukların kendilerini koruma gibi bir şansları yok, olabildiğince çocuklarımızın her teneffüste ellerini yıkamaları gerekiyor. Okuldan eve de geldiklerinde yine aynı şekilde hijyenlerini sağlayarak ellerini güzelce yıkayarak hastalıktan çocuklarımızı korunmalarını sağlayabiliriz” diye konuştu.

    Domuz gribinin her yaş gurubunda görülebileceğini ifaden Uzm. Dr. Emrah Çığrı, “Bu hastalık büyüklerde de aynı şekilde ateş yüksekliği, öksürük, çocuklarda görülen aynı semptomlar büyüklerde de görülebiliyor. Domuz gribinin bir hapı var, hapını başlayarak 1-2 günde hasta tamamen düzelebiliyor” şeklinde konuştu.

    Gribin devam etmesinin bronşit ya da zatürreye sebep olabileceğini belirten Uzm. Dr. Emrah Çığrı, şöyle konuştu:

    “Domuz gribi ateşin yükselmesine neden oluyor. Bu yüzden Kastamonu Eğitim ve Araştırma Hastanemize yatış miktarında bir yükselme var. Ateşi düşmeyen çocuklarımızı ya da hastalarımızı hastanemize yatırabiliyoruz. Domuz gribi, ne yazık ki hastalık devam ettiği zaman bronşit ya da zatürreye çevirebiliyor. Nadiren de olsa bu durum görülebiliyor, bu şekilde hastalarımız olduğunda hastanemize yatırarak tedavilerine bu şekilde devam ediyoruz. Eğer ateş düşmezse, 2-3 günden fazla sürerse o durumda hastalarımızı yine hastanemize yatırıp hem serum tedavisine hem de ağızdan domuz gribi ilacını ağızdan vererek hastanemize yatırarak devam ediyoruz.”

  • Yaşam kalitesi hastalıkları da artırıyor…

    Yaşam kalitesi

    hastalıkları da

    artırıyor…

    Necdet Buluz

    Öksürük şikayetiyle hastaneye başvuran hastaların enfeksiyon hallerinin normalinden daha uzun sürdüğüne belirten uzmanlar hastaların bir değil, birden çok hastalığa peş peşe kapılmış olma ihtimaline dikkat çekiyor.

    Son dönemde birçok ülkenin acil servis ve polikliniklerinde solunum yolu enfeksiyonlarında artış yaşanıyor. Uzmanlar birçok hastanın geçmeyen öksürük şikayetiyle hastaneye geldiğini belirtiyor.

    İngiltere’de Kraliyet Genel Pratisyenler Koleji’nin yönetim kurulu başkanı Kamila Hawthorne, solunum yolu enfeksiyonu şikayetiyle başvuran hastalardaki iyileşme süresinin ortalamanın üstüne çıktığını aktardı.

    Kolej’in araştırma ve gözetim merkezinden alınan rakamlara göre, alt ve üst solunum yolu enfeksiyon oranları, şimdiye kadar görülen ortalamanın çok üzerinde görülüyor.

    Konuyla ilgili PA haber ajansına konuşan Prof Hawthorne, “Etrafta dolaşan bazı solunum yolu enfeksiyonlarının neden normalden daha uzun sürdüğü henüz net değil” dedi.

    Kovid-19 pandemisinde halkın büyük bir çoğunluğunun izole yaşamasından kaynaklı bağışıklığın zayıflamış olabileceğini belirten Hawthorne, “Bu durum, önceki yıllara göre enfeksiyon kapma olasılığını artırıyor gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

    Bir değil, birden çok hastalığa peş peşe kapılmış olma ihtimaline dikkat çeken Hawftorne, “Enfeksiyon türlerinin hepsi farklıdır ve bir enfeksiyonun üstesinden gelmek diğerine karşı bağışıklık kazanılabileceği anlamına gelmez” dedi.

    Hastaları düzenli olarak kendi hijyenlerine dikkat etmeleri konusunda tavsiyeler verdiklerini söyleyen Hawftorne, “El yıkamaya özen gösterilmeli, mümkün olmadığı durumlarda dezenfektanla yardımıyla temiz tutulmalı” ifadelerini kullandı.

    Öksürük, soğuk algınlığı çeken çoğu hastanın tıbbi müdahaleye ihtiyaç duymadan iyileşebileceğini söyleyen Hawthorne, boğaz ve kulak ağrısı için parastemeol ilaçları tavsiye ederek, kişinin kendini sıcak tutmasını, dinlenmesini ve bol bol sıvı tüketmesini önerdi.

    Bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin viral enfeksiyonlar için yardımcı olamayacağını belirten Hawthorne, “Üst solunum yolu enfeksiyonlarının çoğu virüslerden kaynaklanır” dedi.

    Hawthorne, eğer hastada geçmeyen öksürük, açık renkli balgam çıkarma, nefes darlığı, göğüs ağrısı veya hızlı bir şekilde kilo kaybetme durumu varsa mutlaka tıbbi bir tavsiye alması gerektiğinin altını çizdi.

    İngiltere’de artan yaşam maliyetleri, gıda ve enerji faturalarındaki artışla birlikte daha fazla kişinin fiziksel ve ruhsal sağlıkları için hastanelere başvurduğunu söyleyen Hawthorne, ülkedeki sağlık sektöründe yaşanan krize de dikkat çekti.

    Hawthorne, aile hekimlerinin hastalarıyla daha iyi ilgilenebilmesi için hükümeti sağlık sektöründe daha fazla kişiyi istihdam etmeye çağırdı.

    Astım ve Akciğer BK klinik yöneticisi, aynı zamanda pratisyen hekim olan Dr. Andrew Whittamore da doktorların bu kış daha fazla öksürük şikayetiyle başvuran hastalar gördüğünü söyledi.

    Çok fazla Kovid-19 vakası görmediklerini ama hala virüsün olduğunu söyleyen Whittamore, ayrıca Strep A virüsü, öksüren ama aynı zamanda boğaz ağrısı şikayetiyle gelen birçok hasta olduğunu söyledi. Büyük bir çoğunluğunu çocukların oluşturduğunu söyleyen Whittamore, yetişkin sayısının da fazla olduğunu belirtti.

    Kovid-19’u atlatan kişilerin ciğerlerinde hasar kalabilmiş olabileceğine dikkat çeken Whittamore, bu durumun uzun süreli öksürüğe neden olabileceğini aktardı.

    Yaşam maliyetlerindeki artışla birlikte birçok hastanın yardım merkezini aradıklarında ‘gıda ve ısınma maliyetleri’ arasında bir tercih yapmak zorunda olduklarını aktaran Whittamore, reçeteleri ödeyememin sonucunda tedaviye devam edilememesine de dikkat çekiyor.

  • Mide Tembelliği ile Baş Etmek İçin Önemli Öneriler

    Mide tembelliği genel vücut sağlığını da olumsuz etkiliyor ve bu konuda gerekli önlemlerin vakit kaybedilmeden alınması önem taşıyor. Mide rahatsızlıkları, vücudun ‘ikinci beyni’ olarak nitelendirilen ve gıda alımını sağlayan önemli organlar arasındaki bağırsakların sağlığını yakından ilgilendiriyor. Sindirim sisteminin temel yapı taşlarından olan bağırsaklar, midede oluşabilecek en küçük sorundan etkileniyor ve mide hastalıkları bağırsakların da işleyiş biçiminde olumsuz değişimlere yol açarak, farklı sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Sindirim sistemini olumsuz etkileyerek yaşam kalitesini düşüren mide hastalıklarına karşı, takip ve tedavi süreçlerinin aksatılmaması gerekiyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Nurettin Tunç, mide tembelliği ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

    Cerrahi sonrası veya diyabet nedeniyle gelişebiliyor

    Tembel, yavaş mide ya da gecikmiş mide boşalması olarak bilinen ‘Gastroparezi’, midenin olağan sürede sindirmesi gereken besinleri daha uzun sürede sindirmesi durumu olarak tanımlanmaktadır. Gastroparezi ya da bir diğer adıyla ‘mide tembelliği’, mide içerisinde bulunan kasların normal spontan hareketini etkileyen bir durumdur. Organların işleyiş biçimindeki aksamalar, diğer organların fonksiyonlarında bozukluk veya ciddi hasarlara neden olabilmektedir. Rutin işleyiş biçiminde olması gereken, güçlü kas kasılmalarının, gıdaların sindirim sisteminden geçmesini sağlamasıdır. Bu duruma ek olarak Tip 1 diyabet hastalarında mide felci görülme olasılığı daha yüksektir. Sindirilen besinlerin ince bağırsağa gönderilememesiyle bakterilerin üretilmesi ile ortaya çıkan bu durumun en kısa sürede tedavisi sağlanmalıdır.

    Riski artıran etmenlere dikkat!

    Mide hastalıkları ve diyabetin yanı sıra kronik rahatsızlıklara karşı kullanılan ilaçlar da mide tembelliğine yol açabilmektedir. Mide tembelliğine neden olan etkenler şu şekilde sıralanabilir;

    • Yersiz veya aşırı ağrı kesici kullanımı,

    • Yüksek tansiyon,

    • Bazı antidepresan haplar,

    • Alerji ilaçları mide tembelliği nedenleri arasındadır.

    Mide tembelliği teşhisi konulmuş bireylerin alerji, antidepresan ve ağrı kesici hapların kullanımına devam edilmesi durumun daha fazla kötüleştirebilir.

    Fiziksel aktiviteyi özen gösterin

    Mide tembelliğinin cerrahi bir müdahalesi bulunmamaktadır. Ancak hekimin uygun gördüğü ilaçlar ve diyet/beslenme şeklinin uygulanması psikolojik ve fiziksel olarak olumlu etkilerle sonuçlanacaktır. Kilo kontrolü başta olmak üzere egzersiz, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarında kalıcı değişiklikler yapmak gerekir. Hareketsiz yaşam terk edilerek bağırsakları hareketlendirmeye uyumlu egzersiz çeşitleri uygulanmalıdır.

    Düzenli ve doğru beslenme tedavide anahtar rol oynuyor

    Doğru beslenme planlaması mide tembelliğinde en önemli iyileşme basamaklarından biridir. Beslenme şeklinde değişiklilere gidilmesi gerekmektedir. Posalı besinlerin tüketimine özen gösterilmeli, aşırıya kaçan karbonhidrat tüketimine ise dikkat edilmelidir. Et tüketimi ideal seviyede tutulmalıdır. Taze ve günlük sebze- meyve tüketimi önemlidir. Özellikle günlük kafein ve çay tüketiminin bir ya da iki fincanı geçmemesi gereklidir.

    Tedaviyi yarıda bırakmayın

    Kan testleri, ultrason ve endoskopi uygulaması sonrası mide tembelliği tanısı konulan bireylerde, yaşam tarzı alışkanlıkları ve diyet beslenme rehberliğinde bir tedavi süreci gerçekleşmektedir. Ek olarak mide fonksiyonunu destekleyen ilaçların kullanılması mide kasılmasını artırarak mide boşalmasını sağlayacaktır. Bu ilaçların tedavi süresi boyunca düzenli kullanılması gereklidir. Hekime danışılmadan yarıda bırakılan tedavi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Cerrahi dışı endoskopik tedavilerden ön plana çıkan G-POEM yöntemi ile mide çıkışındaki kaslar ameliyatsız bir şekilde kesilerek, gıdaların takılmadan mideden bağırsaklara geçişi sağlanabilmektedir. İlaçlı tedaviden başarılı sonuç elde edilmeyen hastalara tedavi seçeneği olarak ortaya çıkan bu yöntem sayesinde aynı gün taburcu olunabilmektedir..