Kategori: Sağlık

  • Prof. Dr. Nesrin Dilbaz: “Depremzedelerin empatiye ihtiyacı var”

    Prof. Dr. Nesrin Dilbaz: “Depremzedelerin empatiye ihtiyacı var”

    Kahramanmaraş’ta meydana gelen iki depremin travmatik etkiler oluşturduğunu belirten Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, depremzedelerin ruhsal durumlarının mutlaka ele alınması gerektiğinin altını çizdi. Depremzedelere empatik davranılması gerektiğini ifade eden Dilbaz, “Acılarını anladığımızı onlara göstermemiz gerekiyor, bunu söylememiz gerekiyor. Ne kadar acı çektiklerini ne kadar üzüntü duyduklarını onlara hissettiğimizi mutlaka söylememiz gerekiyor. Asla söylemememiz gereken şey ise ‘Geçti bak, sen yaşıyorsun ya önemli olan bu’ gibi sözler. Bu sözler aslında kişilerin daha suçlu hissetmelerine yol açıyor” uyarısında bulundu.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, deprem sonrası ortaya çıkan travmalar ve baş etme yöntemlerine ilişkin değerlendirmede bulundu. Deprem gibi büyük afetlerde en fazla kaybedilen duygunun güven duygusu olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “İnsan olarak güven duygumuzu kaybettik. Depremzedeler şiddetli bir şekilde dehşet, korku ve panik duygusu yaşadı. Bu birinci grup. İkinci grup olarak kendilerine bir şey olmasa da yakınlarını kaybetmiş, çok ciddi kayıpları olan bir grubumuz var. Bunlar artık yas içindeler. Bazıları daha henüz cenazelerine ulaşamadılar, naaşlarını alamadılar. Aynı şekilde bir kayıp duygusu ile birlikte umutsuzluk ve çaresizlik yaşıyorlar.” dedi.

    Ruh sağlığını çok önemsememiz gerekiyor

    İçerisinde bulunulan dönemde depremzedelerin ruhsal durumlarının ele alınması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Psikososyal müdahalelerimiz çok önemli çünkü çok ciddi bir grubumuz var. Depremin etkilediği 12,5 milyon kişiden bahsediliyor, bir de bu sayıya onların yakınlarının etkilendiğini düşünün. Şu an için acil tıp, ortopedi, genel cerrahi, bütün illerdeki doktorlarımız çok büyük bir emekle çalışıyorlar.  Biz burada enkazı görüyoruz ama arkada ciddi kahramanlarımız var ve bizim ruh sağlığını çok önemsememiz gerekiyor. Bunun üzerinde durmazsak çocuklarımız, gençlerimiz ve insanlarımız yerlerini kaybettiler. Bunların ruhsal sonuçları çok ağır olabilir, insanlar bir anlamda kimliklerini kaybettiler.” dedi.

    Yaralarımız kapanacak ama izleri kalacak

    Depremin ruhsal etkilerinin bir süre sonra ortaya çıkacağını ifade eden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Hepimiz yaralandık. Umarım herkes atlatabilecek, bütün hepimizin şu anda umduğu bu ama ne kadar süre alacak. Ben buna yaralanma diyorum. Hepimiz yaralandık, yaralarımız kapanacak ama izleri kalacak. O yaraların izlerine baktıkça aslında hepimizin geleceğimizi biraz daha güvence altında almamız gerekiyor, onu görmemiz gerekli.” dedi.

    Yasımızı yaşamamız gerekiyor

    Yas döneminin mutlaka yaşanması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “10 yaş üzerindeki çocukların cenazeye katılmasını öneriyoruz ki gerçekleri görebilsin. Ama sevdikleri ve güvende hissettikleri ile beraber olacaklar. O törenler bizim kültürümüz ve geleneklerimiz. Bununla atlatabiliriz. Bizim yasımızı bize ait şekilde yaşamamız gerekiyor. Mevlidimizin okunması, 7 duamız, 40’ımız 51’imiz…Bir arada dayanışmamızın sağlanması ve gerçekten kaybettiğimiz yakınlarımızı törensel olarak yerlerine yerleştirdiğimizden emin olmamız lazım ki öldüklerini kabul edebilelim, yaslarını tutabilelim, bununla baş edebilelim.” dedi.

    Yeniden yaşantılama ya da kaçınma ortaya çıkıyor

    Depremden sonra insanlarda iki duygu oluştuğunu belirten Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Birincisi yeniden yaşantılama denilen durum yani o travmayı yeniden zihinlerinde yaşatmaya başlıyorlar. Rüya görerek ya da kaçınma başlıyor. Kaçınma demek yaşamdan kaçmaya başlıyorlar. Banyoya girmiyorlar, ‘Banyoda yakalanırsam ve enkaz altında kalırsam. O vaziyette bulunursam yani bir şekilde çıplak vaziyette ölürsem’ şeklinde korkuları başlıyor. Evlerin içine girmiyorlar, hiçbir şey almıyorlar, kaçınma davranışı böyle bir şey.” dedi.

    Korkunun öfkesi yaşanıyor

    Deprem felaketinin çok geniş bir alanda 10 ilde yaşanmasının, travmanın en büyük tarafı olduğunu belirten Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Depremle aynı anda yardım ulaşmadı ve bu güven duygusunu sarstı. İnsanların güven duygusunun sarsılması öfke demektir, toplumsal bir öfke var, bizim çok empatik davranmamız gerekiyor. Aslında bu korkunun öfkesi. İnsanlar, korktukları için öfkeleniyorlar, bizim burada anlayışlı olmamız ve empatik yaklaşmamız, bizim onlara öfke ve kızgınlık göstermememiz gerekiyor. Kabullenmemiz ve sevgi ile karşılamamız gerekli. Çünkü şu anda gerçekten çok ciddi bir travmaları var.” dedi.

    Psikososyal müdahaleler mutlaka yapılmalı

    Özellikle birkaç ay sonra, birçok şey yerleştikten sonra sadece Travma Sonrası Stres Bozukluğu değil, psikiyatri literatüründeki tüm hastalıkların görülmeye başlanacağını kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Eğer psikososyal müdahaleleri yeterince ulaştıramazsak depresyon ve anksiyete gibi çok ciddi sorunlarla karşı karşıya geleceğiz. Yeterli sayıda elamanlar eğitildi, şu anda görev bekliyorlar. İçerisinde bulunduğumuz akut dönem geçtikten sonra her ilde bu görevi alabilecek ekipler hazır. Burada organizasyon çok önemli.” dedi.

    Bütünlük ve güven duygusunu yeniden yaşamalılar

    Depremzedelere yalnız olmadıklarını hissettirmek gerektiğini ifade eden kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Bizim için yararlı olan şey, birbirimizi sevdiğimizi ve birbirimizle birlikte olduğumuzu hissedebilmektir. İnsanlar hiç tanımadığı kişiler için yardımlar yaptılar, ağladılar, üzüldüler. Bu çok önemli bir duygu, ağlayan için de yardımın gittiği taraf için de. Ama orada da dikkatli olmamız gerekiyor. Ruhsal travmalar açısından bir haftayı konuştuk, bir ayı konuşacağız, altı ayı konuşacağız, iki yılı konuşacağız. Yardımlar için de aynı şekilde. Bizim çok iyi organize olarak ruhsal olarak onları desteklediğimizi sadece söylemle değil, organize ederek zamana yaymamız gerekiyor. Bütünlük duygusunu, güven duygusunu yeniden yaşamalılar.” dedi.

    En çok empatiye ihtiyaçları var

    Depremzedelerin en çok empatiye ihtiyaçları olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Birincisi acılarını anladığımızı onlara göstermemiz gerekiyor, bunu söylememiz gerekiyor. Ne kadar acı çektiklerini ne kadar üzüntü duyduklarını onlara hissettiğimizi mutlaka söylememiz gerekiyor: Depremin olumsuz etkilerini yaşadınız. Şimdi bir yandan yaşam normale dönmeye başlarken sizin de ruhsal açıdan bunlardan az ya da çok etkilenmeniz doğal. Bunları yalnızca siz değil, deprem bölgesindeki herkes yaşadı. Herkes korktu. Sıradan bir korkudan çok bir dehşet duygusuydu yaşanılan. Çoğu insan sizin gibi çaresiz hissetti.

    Bu sözler asla söylenmemeli!

    Asla söylemememiz gereken şey ise ‘Geçti, sen yaşıyorsun bak’ gibi sözler. Bu sözler aslında kişilerin daha suçlu hissetmelerine yol açıyor. Daha kötü hissediyorlar ya da ‘Tamam bak her şey geçecek’, ‘Tekrar yeniden başlayacaksınız’ gibi cümleler. Bu dönemde insanların yeniden başlama ile ilgili zaten bir düşünceleri yok. Ayakta kalmaya çalışıyorlar, var olmaya çalışıyorlar, aç kalıyorlar ama açlıklarını hissetmiyorlar. Akut stres dönemlerinde böyle yaşanıyor.” dedi.

    Duygularınızı mutlaka anlatın

    Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, bu dönemde yaşanabilecek duygular olduğunu da belirterek “Aşırı korku, çaresizlik ve dehşete düşme hisleri, şok, duyguları hissedememe, tepkisizlik, ağlayamama gibi durumlar ortaya çıkabilir. Deprem anlarını tekrar tekrar hatırlayabilir, yaşananlarla ilgili rüyalar ya da gündüz düşleri görebilir, olay sanki yeniden oluyormuş gibi hissedebilirsiniz. Deprem olayını hatırlatan yerlerden ya da durumlardan kaçınmak isteyebilirsiniz. Olayın tamamını ya da bazı kısımlarını hatırlayamayabilir, depremin olduğu eve giremez, insanlardan uzaklaşır, olayla ilgili konuşmayı istemeyebilirsiniz. Uykusuzluk, sinirlilik, çabuk öfkelenme, aşırı irkilme, gibi aşırı gerginlik belirtileri ve çarpıntı, titreme, nefes almakta zorluk yaşayabilirsiniz.” diye konuştu.

    Bu dönemde zaman zaman insanların yediği yemekten suçluluk duyduğunu ifade ettiğini kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Hayır utanç duymayacağız ama yardım edeceğiz. Biz canlı varlıklarız, başkalarının acılarının büyüklüğü bizim acımızı küçültmüyor, onların acılarını uzak da olsak hissediyoruz. Ama yaşam devam edecek ki biz hem ülke olarak ayağa kalkalım, oradaki vatandaşlarımıza yardımcı olabilelim. Yoksa aç kalarak, uyumayarak ya da burada kendimize eziyet ederek oraya yardımcı olmuyoruz. Bunların hepsini zaman içinde yeneceğiz. Bunun için önerim şu: Sevdiğiniz insanlara, güvendiğiniz insanlara derdinizi anlatın, konuşun, dinleyecek birini bulamıyorsanız profesyonel ekiplerle konuşun ama mutlaka duygularınızı anlatın, konuşun ve paylaşın.” dedi.

  • Hastalık tehlikesi…

    Hastalık tehlikesi…

     

    Necdet Buluz

     

    Pazarcık ve Elbistan merkez üslü iki depremde, resmi rakamlara göre yıkılan bina sayısı 6 bin 444, “yıkıldı” ihbarı gelen bina sayısı ise 11 bin 302 olarak açıklandı. Özellikle Pazarcık depreminin sabaha karşı 04.17’de olduğu düşünüldüğünde, basit bir hesapla her binada ortalama 5 ev, her evde 4 kişi olduğu düşünüldüğünde bile enkaz altında on binlerce insanın olduğu ortaya çıkıyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Türkiye için iki büyük depremden sonra en yüksek seviye olan 3’üncü seviye acil durum ilan etti. Örgüt, depremlerin sağlık üzerindeki kısa süreli ve ani etkisi kadar çok sayıda insanı uzun süreyle etkileyen sağlık sorunlarını tetikleme potansiyeli de olduğunu vurguladı.

    Bugün depremin üzerinden tam bir hafta geçti. Havanın soğuk olmasına rağmen birkaç gündür bazı bölgelerde ceset kokularının yükselmeye başladığı bildiriliyor. En çok dile getirilen korku ise bir salgının ortaya çıkması… İYİ Parti Lideri Meral Akşener, özellikle çöplere işaret ederek, “Toplanamıyorsa kireç dökülmeli yoksa kemirgenler başlar. Biz bunu İzmit depreminde yaşadık. Tecrübeyle konuşuyorum” dedi.

    Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın deprem bölgesindeki 10 ilde yaşanabilecek muhtemel sağlık sorunlarına ilişkin çarpıcı tespitleri şöyle:

     “Direkt enkaz altındaki cesetlerden bir hastalık bulaşması söz konusu değil. Ancak orada bir sürü hayvanlar var, köpekler var…  Cesetleri parçalayabilirler. Dolayısıyla bu yollah herhangi bir mikrop, bakteri ortama saçılırsa bu etkileyebilir.. Havanın soğuk olması bunu geciktirir. Bu çok büyük bir tehlike değil.”

     “Biz daha önceki depremlerden biliyoruz, Gölcük depreminde gördük… Henüz çıkmadılar ortaya ama şu andan itibaren aç kalınca kemirgenler çıkacak ortaya… Sıçanlar, fareler… Bunlar insanları ısırabilir.

    Depremlerde altyapı parçalandığı için bunlar çok sayıda ortaya çıkabilir. Kemirgen ısırmalarıyla çok sık karşılaşabiliriz.”

    Tabi insanın aklına ilk kuduz geliyor. Türkiye’de kemirgenden kuduz riski yok. Ancak tabi bir kemirgen ısırdığı zaman önerdiğimiz belli bir antibakteriyel tedavi var. Onu başlıyoruz ama kuduz riski asıl başı boş köpeklerden doğacak.

    Bunlar barınamadığı için kuytu bir yer bulursa, burada yarasa tarafından ısırılabilir. Kuduz olabilir. Bunların ısırmaları kuduz yönünden risk oluşturacak.

    Deprem bölgesinde bu olaylar normal yerlere göre çok daha sık görülür. Onun için temas öncesi aşılama öneriyoruz ama bırak temas öncesini temas sonrası aşılamada bile sıkıntı var.

    Dolayısıyla ne yapıp edip kuduz aşısını temin etmeleri lazım. Yurtdışından ihaleye falan bakmadan bir an önce ordaki insanlara yetecek kadar miktarda, o bölgede kalan nüfusa bakıp, onların hepsi risk altında diye düşünsen bile… En azından bunların yüzde 20’si kadar bir kuduz aşısı temin edilmesi lazım.”

     “İkincisi depremde en çok korktuğumuz şeylerden biri de tetanozdur. Çünkü bu yıkıntı altından çıkarılan yaralıların tamamına… Eğer bir şekilde 5 yıl içinde tetanoz aşısı olmadığı öğrenilebilirse hemen çıkarılır çıkarılmaz yapılacak ilk işlerden biri tetanoz aşısı yapmak olmalı.”

     “Fakat maalesef Türkiye’de bazı dalavereler nedeniyle aşı üretilemiyor. Türkiye’de üretilen, önce Türkiye’de üretiyoruz yerli, milli aşı diye övündükleri aşı üretim tesisini iki ay önce Sağlık Bakanlığı gitti mühürledi… burası uygun değil diye…”

     “Sinovac’ı getiren Keymen adlı firmaya bu işi verdiler… Hindistan’dan difteri tetanoz ve Hepatit B aşısı getirecekti. O da söz verdiği tarihte getiremediği için şu anda Türkiye’de difteri tetanoz ve Hepatit B aşılarında çok ciddi sorun var.  Yani yok bu aşılar.

    Şimdi burada tetanoz vakaları çıkmaya başlarsa, tetanoz da kuduz da çok yüksek oranda öldürücü… Tanıyı koyduğunda kurtarmak çok zor hastayı…”

     “Öte yandan bir de öyle bir zamanda oldu ki deprem… Tam bu sene artan grip, covid, RSV gibi, solunum yolu enfeksiyonu yapan virüslerin çok arttığını ve insanların eski senelere oranla çok daha yüksek oranda bu hastalıklara yakalandığını konuşurken oldu deprem.

    Şimdi ortam soğuk ve bu insanların ayrı ayrı değil aileleri… Büyük çadırlarda, salonlarda, toplu halde tutuyoruz bu insanları. O insanlar solunum yoluyla her türlü hastalığı birbirlerine bulaştıracaklar.”

    Bir 2 kişi ve açık hava görseli olabilir

    “Onun için bölgedeki insanların öncelikle grip aşısı olması lazım. Covid’in yayılmasını önlemek için de Covid aşısı eksik olanların aşılarının tamamlanması lazım.

    Bunun planlamasını ordaki insanlara bırakmamak lazım. İsteyen gelsin aşı yapayım dersen kimse gitmez çünkü ordaki insanların canı yanıyor. Yakını enkaz altında. O insanın aşı düşünecek hali yok. Bunu Sağlık Bakanlığı’nın düşünmesi lazım. Öte yandan bölgedeki yardım ekiplerinin, sağlık ekiplerinin, arama kurtarma ekiplerinin sağlığının korunması lazım. Çünkü onlar hastalandığı zaman bütün iş aksayacak. Dolayısıyla ekiplerin eksiklerinin tamamlanması lazım. Kurtarma ekibinde çalışanların hepsine acil tetanoz aşısı yapmak lazım. Benim bakanlıktan öğrendiğim kadarıyla bir yerden aşı bağışı bekliyorlar. Ama şu anda aşı yok. Kurtarma ekipleri yaralanıyorlar. Tetanozun en çok bulaştığı yerler, toprak, çimento ve özellikle demir… Bunlarla ufak yaralanmalarda bile bulaşabilir. Kurtarma ekibinin derhal aşılanması lazım.”

  • Psikolog Merve Umay Candaş Demir,”Belirsizlikler deprem korkusunu tetikliyor”

    Depremin kendisinin değil, olası sonuçlarının kişide korku oluşturduğunu vurgulayan uzmanlar, “Seismophobia” olarak adlandırılan deprem korkusunun en çok belirsizlikle tetiklendiğini ifade ediyor. Deprem sonrası psikolojik tepkiler arasında korku, konfüzyon, keder, suçluluk, öfke gibi pek çok güçlü zihinsel ve duygusal durumlarla karşılaşıldığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, psikolojik desteğe ihtiyacı olan kişilere duygularını bastırmaya çalışmadan kendilerini ifade edebilme olanağı sağlanması gerektiğinin altını çiziyor. Demir; afet sonrası normal hayata dönme sürecini kolaylaştırmak için beslenmeye dikkat edilmesini, egzersiz yapmayı, kahve ve sigara gibi uyaranların kısıtlanmasını öneriyor.  

    Türkiye’yi sarsan deprem felaketi sonrası enkaz altında kalan vatandaşları arama ve kurtarma çalışmaları devam ediyorken deprem korkusu toplumu tekrar etkisi aldına aldı.

    Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, deprem korkusunun nasıl oluştuğu ve etkileri hakkında değerlendirmelerde bulundu, mücadele etme yöntemleri ile ilgili tavsiyelerini paylaştı.

    Sonuçları depremden daha çok korkutuyor

    Deprem korkusunun ‘Seismophobia’ olarak adlandırıldığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Deprem korkusu, Yunanca kökenli ‘seismo’ (deprem) ve “phobia” (fobi) kelimelerinin birleşimi ile oluşan  ‘Deprem fobisi’ olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz ‘seismophobia’ kelimesi ile ifade ediliyor. Deprem fobisi, diğer fobilerin tersi olarak kişinin kendisinin tehlikeyle karşı karşıya olduğu bir meseleyle değil; ailesi, yakın çevresi, hatta dünyayı içerisine alan felaket senaryolarıyla tetikleniyor. Başka bir anlamda ölüm ve kaybetme korkusu da denebilir. Aslında depremin kendisinden değil potansiyel sonuçlarından, ölmekten ve sevdiklerimizi kaybetme ihtimalinden dolayı dehşete kapılıyoruz. ‘Seismophobia’ en çok da belirsizlikle tetikleniyor. Zira depremin ne zaman, nerede ve ne şiddetle olacağını kestiremiyoruz ve sonuçları kaçınılmaz” dedi.

    İnsan beyninde ‘Savaş ya da kaç’ tepkisi oluşuyor

    Depremin beklenmedik ve ani bir olay olduğunu hatırlatan Merve Umay Candaş Demir, “Deprem bilindiği üzere insan hayatını tehdit ediyor. Bunun gibi  olaylar karşısında insan beyni ‘Savaş ya da kaç’ tepkisi veriyor. Tehlikeden kurtulmak için kalp atımı ve soluk alıp verme hızının artması, kas gerginliği, korku, şaşkınlık içinde olanlara inanamama hali, uyuşma hissi, terleme, titreme ve bulantı bulguları ortaya çıkabilir. Tehdit ortadan kalktıktan sonra ise yaşanan sıkıntılı sürecin, insanın duygu, düşünce dünyasına baş edebilme sorunu ortaya çıkıyor” ifadelerini kullandı.

    Psikolojik tepkiler ortaya çıkıyor

    Deprem sonrası psikolojik tepkiler arasında korku, konfüzyon, keder, suçluluk ve öfke gibi pek çok güçlü zihinsel ve duygusal durumlara rastlandığını belirten Merve Umay Candaş Demir, “Devam eden süreçte uyku ve konsantrasyon sorunları ortaya çıkabilir. Yaşananlar zihinde sürekli olarak canlanabilir. İnsanların büyük çoğunluğu, deprem deneyiminden önce dünyayı güvenli bir yer olarak kabul eder ve yakınlarındaki insanların birdenbire ölebileceği düşüncesini taşımazlar. Bu çok sarsıcı bir travmayla karşılaşmamış olmalarından kaynaklanır. Bu güven, ömür boyunca yavaş yavaş inşa edildiğinden, ortaya çıkan ani değişime aynı hızla uyum gösterebilmek insan ruh sağlığı için çok zordur. Deprem sonrası ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, bilinçte birbiriyle zıt duygu durumları yaratır. Her zaman yapılması gereken, ilk yaraların sarılmasından sonra, yaşanan trajik olayın kabullenilmesi, yaşamın yeniden anlamlandırılması ve yaşamsal sorumluluklara kalınan yerden devam edilebilmesidir” dedi.

    Depremzedeye ifade olanağı sağlanmalı

    İnsanların travmayla başa çıkmalarına yardımcı olacak pek çok farklı, kişiden kişiye değişen yöntem olduğunu belirten Merve Umay Candaş Demir, şunları söyledi:

    “Depremin hemen sonrasında yapılacak psikolojik destekte kişiye, yaşadıklarını ve duygularını rahatça ifade olanağı vermek, zihinsel ve bedensel rahatlığa imkan sağlamak birincil konudur. Sonrasında travmanın yaratabileceği duygusal sorunlar konusunda aydınlatıcı bilgiler sunmak önemli yer tutar. Depremi yaşayan kişi eğer bu deneyimi ile ilgili konuşmak istemezse buna zorlanmamalıdır. Kendisinin istediği, hazır olduğunu düşündüğü bir zamanda duygu ve deneyimini paylaşabileceğini bildirmek, kişiyi rahatlatacaktır. Konuşulduğunda kişinin yaşadıklarını değersizleştiren ve duyguları bastırmaya yönelten yorumlardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Bu noktada travma, kişinin yaşamına yeniden devam etme konusundaki motivasyonunu kırmış olsa da çabalamanın öneminin kavranması, psikolojik iyilik hali açısından çok önemlidir. Deprem sonrası yas kaçınılmaz olabilir. Fakat her travmatik olay gibi bu olayın da giderek etkisini kaybetmeye başlayacağı gerçeği vurgulanmalı.”

    Bu öneriler travmayla mücadeleyi kolaylaştırıyor

    Travma sonrası stresin yol açabileceği dikkat sorunları sebebiyle kaza yapma olasılığı artmış olabileceğinden motorlu araç kullanma, yemek pişirme veya başka dikkat gereken aktivitelere bir süre ara verilebileceğini ifade eden Demir, tavsiyelerini şöyle sıraladı:

    – Dengeli beslenme, uyuyabilme ve beynin oksijen kaynağını arttırmayı hedefleyen hafif egzersizler, duygu durum düzelmesinde büyük önem taşıyor,

    – Travma etkisiyle psikolojik durumda meydana gelen kaygıyı daha da arttıracak olan çay, kahve, kola ve sigara tüketimi kısıtlanmalı,

    – Alkol ve uyuşturucu kullanımı ise kısa ve uzun vadede yeni sorunlara yol açabileceğinden bunlardan olabildiğince kaçınılmalı,

    – Rahatlatıcı müzik dinleme, nefes egzersizleri ve gevşeme çalışmaları, anksiyete ve depresyonu hafifletmede başvurulabilecek yararlı yöntemlerdir.

    – Günlük yaşam düzene koyulmalı. Yoğun ve rutin çalışma yaşamına dönülemese bile günlük aktivitelere küçük küçük başlamak yararlı olacaktır.

    – Kendisinden daha zor durumdaki insanlara yardımcı olması önerilebilir. Bu durumda psikolojik olarak kişide rahatlama olacağını söylemek mümkün.

    – Bir günlük tutmak, duygu ve düşünceleri dışa vurmak açısından önemlidir. Olay anına zihinsel geri dönüşler yaşamak ve uykuda kâbuslar görmek sık karşılaşılan durumlardandır ancak zamanla bu belirtiler de azalma görülecektir.

    Bahsedilen yöntemlerin denenmesine rağmen kişi, iki haftayı geçen bir süreden sonra halâ çok yoğun korku ve keder yaşıyorsa, günlük yaşama geri dönmekte zorlanıyorsa, kendisine veya etrafa zarar verme riski taşıyorsa profesyonel destek alması fayda sağlayacaktır.

    Birkaç haftada normal hayata dönülemiyorsa dikkat!

    “Birkaç hafta içinde yeni duruma alışılıp hayata devam edilemezse, Akut Stres Bozukluğu ; sıkıntılı süreç, aylar ve bazen yıllar boyu devam ederse Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) adı verilen psikiyatrik rahatsızlıklar ortaya çıkabilir” uyarısında bulunan Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Travma Sonrası Stres Bozukluğu tablosunda, travmatik olayın zihinde ve rüyalarda canlanması, travmayı anımsatan uyaranlardan kaçınma, duygusal küntleşme, umutsuzluk, uyku bozuklukları, öfke ve huzursuzluk semptomlarına rastlanır. Akut Stres Bozukluğu için bu semptomların 1 aydan kısa, TSSB için 1 aydan daha uzun süre devam ediyor olması, sosyal yaşam, iş yaşamı ve diğer uğraşılarda ciddi bozulmalara yol açması kriterleri aranır” diye konuştu.

  • Kanser her yıl 20 milyon insanı tehdit ediyor

    Dünya Kanser Günü nedeniyle bir açıklama yapan Solunum Derneği TÜSAD, her yıl 20 milyon civarında insanın başta akciğer olmak üzere kanser tehdidi altında olduğuna dikkat çekti.  TÜSAD Akciğer Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Pınar Akın Kabalak, risk faktörlerini hatırlatırken, ülkemizde de kanserde erken tanıya öncelik verilmesini ve bu yönde multidisipliner yaklaşım içeren uygulamaların yaygınlaştırılmasını önerdi.

    Dünya Kanser Günü olarak kabul edilen 4 Şubat’ta, küresel düzeyde yürütülen kampanyalarla insanların bilinç düzeyinin artırılması ve kansere ilişkin farkındalık oluşturması için çalışmalar yapılıyor. Böylece her yıl milyonlarca önlenebilir ölümün önüne geçilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda bir açıklama yapan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), dünyada ve ülkemizde dolaşım sistemi hastalıklarından sonra ikinci ölüm sebebinin kanser olduğuna dikkat çekerek, her yıl ortalama 20 milyon insanın tehdit altında olduğunu vurguladı. TÜSAD Akciğer Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Pınar Akın Kabalak, “Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kanserde erken tanıya öncelik verilmesi ve bu yönde multidisipliner yaklaşım içeren uygulamaların yaygınlaştırılması çok önemli” dedi.

    2030 TAHMİNİ 22 MİLYON

    Kabalak, 2020 verilerine göre dünyada 19 milyon 292 bin kişiye kanser teşhisi konulduğunu belirtirken, 9 milyon 958 bin kişinin de bu nedenle hayatını kaybettiğini hatırlattı. Akciğer kanserininse 1,8 milyon ölüm ve yüzde 18’lik pay ile kanser ölümlerinin en önemli nedeni olduğunu vurgulayan Kabalak, şu bilgileri paylaştı: “Akciğer kanserini yüzde 9,4 ile kolorektal, yüzde 8,3 ile karaciğer, yüzde 7,7 ile mide ve yüzde 6,9 ile meme kanseri izliyor. Veriler her yıl vakalarda artış yaşandığını gösteriyor. Yapılan tahminler, gerekli önlemler alınmazsa 2030 yılında yıllık 22 milyon yeni kanser vakasının ortaya çıkacağı yönünde.”

    RİSK FAKTÖRLERİNE DİKKAT

    Ülkemizde 2020 yılında 3,5 milyon, 2021 yılında ise 4,5 milyon kanser taraması yapıldığını hatırlatan Kabalak, bu sayede akciğer kanseri nedeniyle ölümlerin azaltılmasının hedeflendiğini belirtti. Kanserden korunmak için risk faktörlerine dikkat çeken Kabalak, bunları şöyle sıraladı: “Tütün ve tütün ürünleri kullanımı, obezite, meyve ve sebzeden fakir diyet, fiziksel aktivite eksikliği, alkol kullanımı, Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonu, hepatit veya diğer kanserojen enfeksiyonlara maruziyet, ultraviyole radyasyon maruziyeti, kentsel hava kirliliği ve katı yakıt kullanımından kaynaklanan iç mekân dumanı kanser için bilinen risk faktörleri. Kanser gelişiminde en önemli risk faktörü olan sigaranın bırakılması için destek sunulması ve kanser tarama programlarının çok daha etkili olmasını sağlayacaktır.”

    TÜSAD HAKKINDA

    Göğüs hastalıkları alanında ülkemizin ilk bilimsel meslek kuruluşu olarak 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), halen Türkiye genelindeki 5.000’e yakın üyesi ile “halkın akciğer sağlığını korumak” amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Toplumsal ve mesleki eğitimi, araştırmaları destekleyerek halk sağlığının korunmasına yönelik faaliyetler yürüten TÜSAD, “Tükenmeyen bir nefesle” sloganı ile 53 yıllık geçmişinde 44 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, iki dünya kongresi ile bilinçlendirme ve farkındalık projelerine imza attı.

  • 4 Şubat Dünya Kanser Günü | Erken tanı tedavi için çok önemli

    4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla gazetemize konuşan Hematoloji-Onkoloji Uzmanı Haldun Öniz erken tanının önemine dikkat çekti.

    Ramis SAĞLAM
    İzmir

    Kanser hem dünya hem de ülkemizde ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alıyor. Ölüm nedenlerine bakıldığında dünya geneli için yaklaşık her 6 ölümden biri, ülkemizde ise her 5 ölümden biri kanser nedeniyle gerçekleşiyor.

    Günümüzde hastalığın tanınmasında ve tedavisinde yaşanan gelişmeler nedeniyle çocukluk çağı kanserlerinde tamamen iyileşme oranı erişkinlere göre yüzde 60-70’i bulmakta. Bazı tümörlerde başarı yüzde 90-95’e kadar çıkabilirken, bazılarında yüzde 40-50 civarında kalmakta.

    Ülkemizde yılda 100 bin kişiden 225’inde yeni kanser görülmektedir. Çocukluk çağı kanserleri seyrek görülürken, tüm kanserlerin yüzde 1-2’sini oluşturur. Her yıl 3 bin 800 civarında 18 yaş altı çocuk kanser tanısı almakta.

    Uluslararası Kanser Kontrol Örgütü (UICC) tarafından her yıl 4 Şubat günü UICC ve işbirliğindeki kuruluşlarla birlikte küresel düzeyde yürütülen kampanyalarla geleneksel hale getirildi. Dünya Kanser Günü’nde, erken tanı ve çocukluk dönemdeki kalıtsal faktörlerini İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji-Onkoloji Uzmanı Haldun Öniz ile konuştuk.

    “KANSER TARAMASI ERKEN TANI İÇİN ÖNEMLİ”

    Kanserin her yaşta görülmekle birlikte yaşın ilerlemesiyle sıklığının artığını belirten Öniz, yaşla birlikte genetik bozuklukların birikimindeki artışla, günümüzde yaşam süresinin uzaması ve tanı koyma yöntemlerindeki gelişmeler nedeniyle saptanabilmelerinden kaynaklandığını söyledi.

    Kanserin erken belirlenmesinin bazı kanserlerde hastalığın tedavi edilebilmesi yönünden önem taşıdığını ifade eden Öniz, “Erken dönemde kanser, kişide herhangi bir yakınmaya neden olmayabilir. Yaşı ilerleyen kişilerde kanser taramaları erken tanı konulmasını sağlayabilir” dedi.

    “KANSER KALITSAL BİR HASTALIK DEĞİLDİR”

    Toplumda bilinenin aksine kanserin kalıtsal bir hastalık olmadığını vurgulayan Öniz, “Hastaların yüzde 80-90’ında ailesel öyküsü yoktur. Ancak hastaların yüzde 10’unda kalıtımın rolü vardır. Özellikle erişkin yaşlarda görülen kanserler çoğunlukla çevresel nedenlerden kaynaklanır ve bu nedenle genellikle yüzde 80’i önlenebilir hastalıklardır” diye ekledi.

    Çocukluk döneminde görülen kanserlerin büyük çoğunluğunun nedeninin bilinmediği bilgisini veren Öniz, “Çocukluk döneminde kalıtsal faktörler de (Kromozomal kırık sendromları, Nöro-kutanöz hastalıklar, tümör baskılayıcı gen bozuklukları, vb.) kanser gelişiminde rol oynayabilir. Çevresel faktörlerin etkisi çok daha azdır. Bu nedenle çoğunlukla erken tanı koyma şansı çok daha azdır. Erişkinlerdeki gibi tarama testleri yoktur” diye konuştu.

    DOWN SENDROMUNDA LÖSEMİ GELİŞİMİ

    Bazı kromozom bozukluklarının, doğumsal hastalıkların ve bağışıklık sitemini bozan hastalıkların da kanser riskini çoğalttığını ifade eden Öniz, bu hastaların yakın takip edilmesi ve erken tanı konulmasını tedavi olasılığını da arttırdığını söyledi. Down sendromunda lösemi gelişme riskinin yüksek olduğunu belirten Öniz, “Ciltte yaygın sütlü kahverengi lekelerle ve bazen vücudun değişik yerlinde yumrularla seyreden nörofibromatosiste beyin tümörü ve bazı diğer kanserlerin görülme riski yüksektir. Bağışıklık sistemi bozukluklarında lenf dokusundan kaynaklanan kanserlerin gelişme olasılığı artar” dedi.

    “ÇOCUKLARDA KANSERİN ÇOĞU İLK 5 YAŞ’TA GÖRÜLÜR” 

    Çocukluk çağı kanserlerinin çoğu ilk 5 yaşta görüldüğünü dile getiren Öniz şunları söyledi;

    “Gelişmiş ülkelerde çocukluk kanserleri daha yüksek oranda görülse de çocuk sayısının yüksekliği nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde hasta sayısına daha fazla rastlanıyor. Tümör başlangıç yerine ve yayılma hızına göre çok değişik belirtiler gösterir. Bunların çoğu herhangi bir hastalığa özgü olmayan genel belirtilerdir. Sık ateşlenme, solukluk, halsizlik, boyunda ya da vücudun herhangi bir yerinde şişlik, burun kanaması, kemik ağrıları, sabahları belirgin olan bulantı ve kusma, ateşsiz havale geçirme, denge bozukluları, okul başarısında değişme, kişilik değişikliği, kilo kaybı, uzun süren ve nefes darlığı yapan öksürük, barsak alışkanlığında değişmeler bunlar arasındadır. Hastalar genellikle buna benzer yakınmalarla başvurduklarında tesadüfen tanı alırlar. Ancak riski olduğu bilinen ve yakından izlenen hastalarda erken tanı mümkündür.”

    “ÇOCUKLARDA EN SIK GÖRÜLEN KANSER LÖSEMİDİR” 

    Çocuklarda en sık görülen kanser türünün lösemi olarak gözlemlendiğini sözlerine ekleyen Öniz, “Hastaların yaklaşık 1/3’ünü oluşturuyor. Gelişmiş ülkelerde ikinci sırada beyin tümörleri gelirken, gelişmekte olan ülkelerde lenf bezi hücrelerinden lenfoma adı verilen tümörler ikinci sırada yer alıyor. İlkel sinir hücrelerinden en sık böbreküstü bezinden gelişen nöroblastom, yumuşak doku kaynaklı tümörler böbrek tümörleri, kemik tümörleri, göz tümörleri, germ hücre kaynaklı tümörler, karaciğer tümörleri ve diğer daha nadir görülen (tiroid, nazofarinks, deri vb.) tümörler şeklinde sıralanıyor” dedi.

    Cerrahinin lösemilerde yeri olmadığını söyleyen Öniz, “Bazı olgularda radyoterapinin etkindir. Fakat büyüyen bir çocukta yan etkilerinin yüksekliği nedeniyle kısıtlı oranda kullanılmaktadır. Kemoterapi bir ya da daha çok ilacın belirli aralarla ya da dönüşümlü olarak kullanıldığı bir diğer tedavi yöntemidir. Tedavinin değişmez kısmını oluşturmaktadır. Tedavi yanıtına ya da hastalık riskine göre daha sonraki aşamalarda Kemik iliği Nakli ve deneysel tedaviler gündeme gelebilir” diye ekledi.

    “TEDAVİYE UYUM BAŞARI ŞANSINI ARTIRIYOR”

    Ailenin ve çocuğun tedaviye uyumunun başarı şansını olumlu yönde etkilediğine dikkat çeken Öniz, konuşmasını şöyle sürdürdü; “Yüksek iyileşme oranları zamanla yaşayan ve ileri yaşa gelen hasta sayısının artmasına ve tedaviye bağlı geç yan etkilerle karşılaşılmasına neden olmuştur. Bu durum göz önüne alınarak günümüzde uygulanan tedavilerin yoğunlukları tekrar gözden geçirilmeye, daha az yan etkiye neden olacak ama tam iyileşme oranlarında düşmeye neden olmayacak şekilde doz ayarlamalarına gidilmeye başlanmıştır. Çocukların risk durumları belirlenerek yüksek riskli olanlara daha yoğun tedavi verilirken düşük riskli hastalarda daha kısa kürler ya da daha düşük dozlar tercih edilmeye başlanmıştır.”

  • Kanserde Yaşam Kayıplarını Azaltan Tedaviler Umut Veriyor!

    Kanserde Yaşam Kayıplarını Azaltan Tedaviler Umut Veriyor!

    Kanser tedavisine yönelik çalışmalar hiç şüphe yok ki 21. yüzyılda üzerinde en çok durulan konuların başında geliyor. Bu zorlu yolculukta çok önemli gelişmelerin de yaşandığına işaret eden Tıbbi Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Bala Başak Öven, araştırmalara göre, kansere bağlı yaşam kayıplarının son 30 yılda yüzde 30 kadar azaldığını söyledi. Bu sonucu, tarama yöntemlerinin gelişmesinin yanında yeni tedavilerden elde edilen etkili sonuçlara bağladı. 

    1028264269

    2022 yılında ABD’de 1.9 milyon yeni kanser vakası ve 600 binin üzerinde kansere bağlı yaşam kaybının bildirildiğini söyleyen Prof. Dr. Bala Başak Öven, bununla birlikte son 30 yılda kansere bağlı yaşam kayıplarındaki azalmanın yaşandığına dikkat çekti. Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Tıbbi Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Bala Başak Öven, “Tüm dünyadaki en önemli sağlık sorunlardan biri olan kanserdeki bu önemli ilerlemenin başında akciğer kanseri gibi oldukça mortal seyreden bir kanserde bile tarama yöntemleriyle erken evrede tanı ve yeni tedavilerle hastaların yaşam sürelerinin artmasına bağlı olduğunu söyleyebiliriz.” Diye konuştu. Kanser tedavisindeki yüz güldürücü sonuçlara ulaşmaya yardımcı tedavilerle ilgili şu bilgileri verdi.

    KANSERİN DNA’SI SAPTANABİLİYOR!

    Son yıllarda likit biyopsi yöntemiyle basit kan tetkikinde kanser DNA’sını saptayarak kansere erken evrede tanı koymanın mümkün olabildiğini söyleyen Prof. Dr. Bala Başak Öven,  “Dolaşan bu kanser hücresinin genetiğindeki bozukluğu belirleyip direkt hedefe yönelik tedaviler verebilmek başta akciğer kanseri olmak üzere pek çok kanser türünde sağ kalımı uzatmıştır” diye konuştu. Bu gelişmelere rağmen akciğer kanserinin tüm dünyada günde 350 den fazla yaşamın bitmesine neden olarak halen kansere bağlı yaşam kayıplarının başında geldiğinin altını çizen Prof. Dr. Bala Başak Öven, sözlerini şöyle sürdürdü: “Sigara akciğer kanserinin en önemli nedenidir. Dolayısıyla önemli olan nokta hastalığın gelişmesini önlemek olduğu için tüm çalışmalara rağmen kullanımı giderek artan sigaradan uzak durmak olacaktır.”

    “YENİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ KANSER TEDAVİSİNDE ÇIĞIR AÇTI”

    Akıllı ilaçlar dışında, immünoterapi gibi yeni tedavi yöntemlerinin son 10 yılda kullanılmasıyla beraber kanser tedavisinde çığır açtığını söyleyen Prof. Dr. Bala Başak Öven, şunları anlattı:

    “İmmünoterapi ile vücudun bağışıklık sisteminin uyarılarak kanserli hücreler ile savaşması sağlanırken, normal hücrelere zarar verilmiyor. Dolayısıyla kemoterapiye bağlı yan etkiler görülmüyor. Yine yeni tedavi yöntemlerinden CART cell terapisi ile kişinin kanından bağışıklık sistemi hücreleri olan T hücreleri ayırıp, laboratuvar ortamında işlemden geçirilip kişiye tekrar verilerek kanser hücreleri ile savaşması sağlanabiliyor. Bu yöntem günümüzde daha çok lösemi hastalarında kullanılıyor. Ayrıca COVID 19 a karşı kullanılan MRNA aşılarının kanserde kullanımıyla ilgili çalışmalar ülkemizde de devam ediyor.”

     ÇEVRESEL FAKTÖRLER ÇOK ÖNEMLİ BİR ETKEN

    Prof. Dr. Bala Başak Öven’in verdiği bilgiye göre, kanser sıklığını azaltmak için sağlıklı kişilerde kullanılan tarama ve önleyici tedavi stratejileri tüm dünyada yaygın olarak kullanılıyor. Bununla birlikte, 2019 da tüm dünyada erkeklerde yüzde 51, kadınlarda ise yüzde 36 oranında kanser vakalarında yaşam kaybı nedeni olarak çevresel, metabolik ve davranışsal risk faktörlerine bağlı olduğunun görüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Öven,  sözlerine şöyle devam etti:

    “Sigara içimi bu risk faktörlerinin başında gelmekle beraber, alkol tüketimi, sağlıksız beslenme, obezite değiştirilebilir diğer risk faktörleri olarak sayılabilir. Bu değiştirilebilir risk faktörlerini azaltmak için danışmanlık, koruyucu hekimliğin önemli bir kısmını oluşturur.”

    “TARAMA YÖNTEMLERİ BİRÇOK KANSER İÇİN STANDART OLARAK ÖNERİLİYOR”

    Tüm dünyada ve ülkemizde barsak kanseri, meme kanseri ve kadınlarda rahim ağzı kanseri ile 30 yıldan fazla sigara içen yüksek riskli kişilerde akciğer kanseri için tarama yöntemlerinin standart olarak önerildiğinin altını çizen Prof. Dr. Öven, “En çok korkulan kanserlerden biri olan pankreas kanserinde taramanın yararı net değildir. Bununla birlikte aile öyküsü olan ve pankreas kanseri için yüksek riskli 1731 hastanın dahil edildiği tarama çalışmasında, sık görüntüleme yöntemleri ile taramada pankreas kanseri daha erken evrede saptanmış ve sağ kalımlar daha uzun bulunmuştur.” Dedi.

    EGZERSİZ HEM KORUNMADA HEM DE TEDAVİDE ÖNEMLİ

    Düzenli egzersizin kanserden korunmadaki öneminin birçok çalışmayla da ortaya konduğunu hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Onkoloji uzmanı Prof. Dr. Bala Başak Öven, bunun yanında tedavi sırasında da egzersizin önemli olduğunu belirti. “Amerikan Kanser Derneği, kanser hastalarında yorgunluğu azaltmak için haftada 150 dakika orta düzeyli egzersiz önermektedir. Bunlar hızlı tempolu yürüyüş, bisiklete binme, yüzme olabilir. Kemoterapi alan hastalarda düzenli egzersiz, kardiyovasküler zindeliği artırır, yorgunluğu azaltır, uyku bozukluklarını düzenler. Akciğer kanserli hastalarda operasyon öncesinde düzenli egzersiz, hastanede yatış süresini ve ameliyat sonrası komplikasyonları azaltır.” Diye konuştu.

  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Savaşlarda kurşun değil, bilgi kullanılıyor”

    Psikolojik savaşın “hem savaşta hem barışta insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması” olarak tanımlandığını belirten Psikiyatrist-yazar Prof. Dr. Nevzat Tarhan, teknolojideki gelişmelere bağlı olarak savaşlarda kullanılan silah ve yöntemlerin büyük bir değişime uğrayacağına dikkat çekiyor. Tarhan, 2002 yılında kaleme aldığı ‘Psikolojik Savaş’ kitabında bugüne işaret ederek hakimiyetin silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçeceğine vurgu yapıyor. Yazar, “Bilgi ve teknolojiye sahip olup onu en iyi uygulayanlar, hükmetmeyi başaracaklardır. Yüksek teknolojiye sahip ülkeler, askeri karargâhlarını savaşlar için hazırlayacak, artık savaşlarda kurşun yerine bilgi kullanılacak. Savaşı kimin  kazanacağını teknoloji belirleyecek. Geleceğin savaşlarında asker, ileri teknolojinin savaşçısı olacak.” ifadelerini kullanıyor. 

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 2002 yılında kaleme aldığı ve bugün 26’ıncı baskısını gerçekleştiren “Psikolojik Savaş” kitabında, psikolojik savaş kavramının bilinmeyenlerine ilişkin dikkat çekici değerlendirmede bulunuyor.

    Psikolojik savaşta bilgi önemli… 

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, psikolojik savaşın “Klasik anlamdaki savaşın kazanılması veya kaybedilmesinde, savaştan sonra da üstünlüğün devam etmesinde, yahut sorunların çözülmesinde insanların ruh haline etki ederek sonuç almak” olarak tanımlandığını belirtti. Tarhan, psikolojik savaşın hem savaşta hem barışta insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması olarak tanımlandığını da kaydetti.

    Doğru kararlar için psikoloji yasaları bilinmelidir

    Kitabında psikolojik savaşın; stratejik amaçlı, taktik, takviye edici ve provokasyon olmak üzere 4 taktiğinin olduğuna dikkat çeken Tarhan, insan psikolojisinde, hakim olma arzusunun hep var olduğunu ifade ediyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kontrolü elinde tutmak isteyen kişi veya kişiler, ahlaki sınırlar içinde veya dışında kalarak bunu devam ettirmeye çalışırlar. Egemen olma duygusu evrensel bir duygudur. Bu duyguyu adil ve doğru yönetebilmek, tarihte çok az liderde gerçekleşmiştir. İster ailede, ister şirket yönetiminde, isterse ülke yönetiminde olsun bazı psikoloji yasaları biliniyorsa doğru kararlar verilecek, doğru yöntemler uygulanacaktır.” şeklinde belirtiyor.

    Psikolojik savaşın ilk adımı hasmını ve kendini iyi tanımaktır! 

    Düşmanını tanımayanın savaşta yenileceğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hem kendisini hem düşmanını tanımayan savaşta yenildiği gibi savaştan sonra da toparlanamaz. Düşmanını tanımayıp kendisini tanıyan, savaştan sonra başarıya ulaşabilir. Hem kendisini hem düşmanını tanıyan gücün ise, yenik düşme ihtimali yok gibidir. Kendisini tanımayıp düşmanını iyi tanıyan gücün, savaşta yenik düşme ihtimali çok yüksektir. Psikolojik savaşın birinci adımı, hasmını ve kendini iyi tanımaktır. İkinci adımı, baskı ve ikna yöntemlerini ustaca kullanarak karşı tarafta psikolojik çöküntü uyandırmaktır.” ifadelerini kullanıyor.

    Tehdit, korkutma yerine propaganda kullanılıyor…

    İnsanlık tarihinde üç dönem olduğunu, bunların kölelik dönemi, işçilik dönemi ve bugün yaşanan özgürlük dönemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan ekliyor: “Özgürlük döneminde güç odakları denetimi ellerinde tutabilmek için baskı, tehdit ve korkutma yöntemleri yerine, daha çok propagandayı kullanmaya başladılar. Günümüzde hakimiyet, silah ve kol gücünden çıkarak bilgi ve teknolojinin eline geçti. Bilgi ve teknolojiye sahip olup onu en iyi uygulayanlar, hükmetmeyi başaracaklardır. Yüksek teknolojiye sahip olan ABD ve diğer batılı ülkelerin askeri karargâhları, geleceğin savaşları için hazırlanıyorlar. Bu savaşlarda kurşun yerine bilgi kullanılacaktır.   Savaşı kimin kazanacağını teknoloji belirleyecektir.”

    Geleceğin savaşlarında silahlar da taktikler de değişime uğrayacak

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kitabı kaleme aldığı 2002’de gelecekteki savaşlarda önemli değişiklikler olabileceğine dikkat çekiyor. O yıllardan günümüzün savaşlarına  işaret eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “On binlerce asker, uçak, deniz filosu, top ve tankın yerine, akıllı mikroçiplerle donatılmış, bilgisayarla çalışan, ileri teknoloji ürünü silahlara sahip  az miktarda asker, lazer ışınları ile düşman hedefine ateş edebilen insansız uçan uçaklar ile mini patlayıcılar yer alacak. Sanal savaş taktikleri ile çalışan kurmay subaylar, daha çok bilgiye sahip olmanın ne kadar önemli olduğunun farkındalar.” ifadelerini kullanıyor.

     

    Etkili propaganda, uygun yöntem ve planlayarak uygulamak!

    Son baskısında seçmen davranışına yönelik ölçeğe de yer veren Prof. Dr. Tarhan, kitabında gelecekteki savaşlarda artık daha çok bilgiye sahip olan askeri uzman kadrosunun, dost ve düşman toplulukların duygularını, hareketlerini, inanışlarını, düşüncelerini ve hayat görüşlerini değiştirmek için  çalışacaklarına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Burada tek amaç vardır, o da savaşın başarısını desteklemektir. Bu sonuca ulaşmak için  yapılacak üç önemli şey vardır. Bunlar etkili propaganda, uygun yöntem geliştirmek ve planlayarak uygulamaktır.” diyor.

    En güçlü silah bombalar değil kesin ve doğru bilgi!

    “Geleceğin savaşlarında asker, ileri teknolojinin savaşçısı olacaktır” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, en güçlü silahın bombalar değil, kesin ve doğru bilgiler olduğundan askerin sayısının değil, niteliğinin ön planda olduğuna dikkat çekiyor.

    Kitap, psikolojik savaşa maruz kalanlara karşı psikolojik savaş yöntemlerini de etraflıca ele alıyor.

  • Boğaz Ağrısına İyi Gelecek 6 Öneri

    Havaların soğuması, kapalı yerlerde daha fazla vakit geçirilmesi ve ortamların yeterince havalandırılmaması salgın hastalıkların artmasına neden oluyor. Boğaz ağrısı başlıca yaşanan şikayetler arasında yer alıyor. En önemli nedeninin viral enfeksiyonlar olduğu boğaz ağrısının tedavisi ise altta yatan nedene göre uygulanıyor. Bakteri kaynaklı boğaz ağrılarında antibiyotik kullanılabilirken, virüs kaynaklı olanlarda antibiyotik kullanımının herhangi bir faydası bulunmuyor. Memorıal Ankara Hastanesi KBB Bölümü’nde Prof. Dr. Erdal Seren, boğaz ağrısına nelerin iyi gelebileceği ile ilgili bilgi verdi.

    Boğaz ağrısının yüzde 90’ı viral enfeksiyon kaynaklı

    Yanma, kuruluk, yutkunma ile kötüleşebilen boğaz ağrısının yaklaşık yüzde 90’ının sebebini viral enfeksiyonlar oluşturur.   Bunun dışında bademcik iltihabı, infeksiyoz mononükleoz (öpücük hastalığı) gibi etkenler daha ciddi nedenleri oluştururken; sigara içmek, hava kirliliği ve evcil hayvan veya polenler gibi alerjik maddelere maruz kalmakta boğaz ağrısının sebepleri arasında yer almaktadır.

    Boğaz kültürü ve kan tahlili gerekebilir

    Bazı durumlarda enfeksiyonlar, alerjik nezle, reflü, tiroid iltihapları ve çene eklem hastalıkları ile de karıştırılabilen boğaz ağrısının en belirgin semptomları arasında konuşma ve yutma esnasında şiddetli ağrı hissetmek, ses kısıklığı, öksürük, ateş, boğaz şişmesi, boğazda veya bademciklerde beyaz lekeler sayılabilmektedir. Öncelikle uzman bir doktor tarafından detaylı muayene gerçekleştirilerek tanısı konulan boğaz ağrısında bazen hastadan boğaz kültürü alınması ve kan tahlili yapılması, enfeksiyon etkenlerinin araştırılması gerekir. Bununla birlikte radyolojik görüntüleme yöntemleri ile de kitle veya beze gibi olasılıklar incelenebilir.

    Viral enfeksiyon kaynaklı boğaz ağrısında antibiyotik kullanılmıyor

    Altta yatan nedene yönelik farklı tedavi yöntemlerinin uygulandığı boğaz ağrısı rahatsızlığında sebep eğer viral bir enfeksiyon ise uzman hekim tarafından antiviral ilaç tedavisi verilmektedir. Viral enfeksiyon sebepli boğaz ağrılarında antibiyotik kullanımının yeri bulunmamaktadır. Bunun yerine bol sıvı tüketimi, istirahat önerilir. Ancak bakteri etkenli boğaz ağrılarında mutlaka antibiyotik kullanılması gerekmektedir. Uygulanan antibiyotik tedavisi ile hastaların şikayetleri birkaç gün içinde azalmaya başlar. Bu rahatlama antibiyotik kullanımının bırakılmasına sebep olmamalıdır, yani verilen antibiyotik tedavisi tamamlanmalıdır. Aksi takdirde boğaz ağrısının geri dönme ihtimali artış gösterebilir.

    Boğaz ağrısının bademcikten kaynaklanması durumunda ise devreye cerrahi girebilir.

    Kişisel hijyeni sağlamak en önemli tedbir

    Herkeste görülebilen boğaz ağrısı, 3-15 yaş arası kişilerde genellikle bakteriyel enfeksiyon sebebiyle izlenirken, erişkinlerde bu neden genellikle viral enfeksiyonlar, sigara kullanımı ve reflü olarak sıralanabilir. Kişisel hijyene dikkat etmek boğaz ağrısını önlemenin en iyi yolunu oluşturmaktadır. Özellikle boğaz enfeksiyonlarının yüzde 90 sebebinin viral enfeksiyonların olduğu düşünüldüğünde elleri sık yıkamak, ellerin gözlere ve ağıza temas ettirilmemesi, hapşırıp öksürürken ağzın kapatılması alınacak önlemler arasında yer almaktadır.

    Bu uygulamalar ile boğaz ağrısını hafifletebilirsiniz

    Uygulanacak tıbbi tedavi ile birlikte boğazınızı rahatlatabilecek, boğaz ağrısına iyi gelebilecek bazı uygulamalar şu şekilde sıralanabilir:

    -Alkol ve tütün gibi tahriş edici maddelerden kaçınılmalıdır

    – Ağrı kesici, boğaz pastili gibi ürünler kullanılabilir

    – Ilık tuzlu su ile gargara yapılabilir

    – Reflü kaynaklı boğaz ağrısı olanlar yüksek yastık ile yatabilir

    -Uyku mekanlarında hava nemlendiricisi kullanılabilir. Bu cihaz diğer odalara da taşınabilir

    -Boğaz kuruluğunu önlemek için bol sıvı tüketilebilir.

     

  • Strep A Enfeksiyonu Artış Gösteriyor! Bu Belirtilere Dikkat!

    İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olan Strep A enfeksiyonu Türkiye’de görüldü. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Servet Öztürk, Strep A enfeksiyonu hakkında önemli bilgiler verdi.

    A grubu Beta Hemolitik Streptokok toplumda Beta enfeksiyonuna neden olan çok yaygın bir enfeksiyöz bakteridir. Sıklıkla bademcik ve boğaz enfeksiyonuna neden olmasının yanında bazende cilt enfeksiyonlarına neden olmaktadır. Aynı zamanda bu bakteri nadiren zatürre, kemik ve eklem enfeksiyonları, Erizipel ve toksik şok sendromu gibi hayatı tehdit edici enfeksiyonlara neden olabilmektedir.

    ‘5-15 Yaş Grubunda Beyin Tutulumuna Neden Olabilir’

    Sağlıklı insanın normal florasında bulunan (vücutta yaşayan ancak herhangi bir hastalığa neden olmayan) bakteri bazı koşullarda sayıca artarak klinik semptomlara neden olabilmektedir. Herhangi bir şikâyete neden olmayan bu bakterinin tedavi edilmesi gerekmez. Bulunduğumuz dönemde Covid pandemisinin etkisinin azalmasıyla birlikte maske-mesafe- hijyen koşullarına gösterilen hassasiyetin azalmasıyla birlikte solunum yolu viral enfeksiyonlarının yanında Beta Hemolitik Streptokok enfeksiyon sıklığı da oldukça artmıştır. Sıklıkla 5-15 yaş grubu çocuklarda tonsillofarenjit (bademcik-boğaz enfeksiyonu), tedavi edilmemiş çocuklarda Akut Romatizmal Ateş (Ateşli eklem romatizmasına) neden olarak kalıcı kalp kapağı ve beyin tutulumuna neden olabilir. Bu enfeksiyona bağlı Akut Romatizmal Ateş tablosu genellikle çocukluk çağında görülür ve bağışıklık sistemimizin bakterinin bir proteinine karşı oluşturmuş olduğu antikorların başta kalp kapağı olmak üzere, merkezi sinir sistemi ve cildi etkilemesi ile karakterize romatizmal bir kliniktir. Bu tabloda bazen 20 yaşa kadar bazen ömür boyu aylık penisilin profilaksileri (koruyucu tedavi) gerekebilir.

    Sıklıkla Sonbahar-Kış Aylarında Görülüyor!

    Bu hastalığın bakteriyel bir hastalık olması nedeniyle antibiyotiklerle tedavi edilmesi gerekmektedir. Sıklıkla sonbahar-kış döneminde görünmesine karşın 4 mevsim hastalık görülebilir. Antibiyotik tedavisi gerektirmeyen diğer solunum yolu viral enfeksiyonlarından (Coronavirüs, İnfluenza (Grip virüsü), Adenovirüs, RSV…) farklı olarak bu bakterinin neden olduğu enfeksiyonda şiddetli boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü olmasının yanında burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve öksürük gibi semptomların olmaması veya çok silik görünmesi oldukça ayırt edici bulgulardır. Ancak Streptokoksik, bademcik ve boğaz enfeksiyonlarını diğer viral enfeksiyonlardan ayırt etmek her zaman muayene ile mümkün olmayabilir. Teşhis için boğaz sürüntüsünden hızlı antijen testi ve kültür testi ile tanı konulabilir. Medyada çıkan haberlerin aksine ölümcül seyreden Streptokok Pyogenes enfeksiyonları oldukça nadirdir. Özelikle burun tıkanıklığı ve akıntısı olmayan, öksürük olmayan şiddetli boğaz ağrısı, yutma güçlüğü, yüksek ateşi olan hastaların hekim tarafından muayene ve tetkik edilmesi gerekmektedir. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının yaklaşık %90’dan fazlası viral enfeksiyonlar tarafından meydana gelirken tüm ateşli hastalıklarda antibiyotik kullanmak yarardan çok zarara neden olabilir. Diğer virüs enfeksiyonlarında da olabilmesine karşın bademcikler üzerinde beyaz lekeler ve membran denilen tabaka Beta enfeksiyonunda oldukça sıktır. Antibiyotik tedavisi ile hızla iyileşme sağlanır. Ancak hekim önerisi dışında şüpheli veya kesin enfeksiyon teşhisi konmadan antibiyotik kullanmak doğru değildir.

    İrtibat: Ayfer.aslan@okanhastanesi.com.tr

  • Bağımsız Millet Vekili Adayı Hüseyin DEMİRKOL Tedavi altına alındı

    Nefsimiz İçin Değil Neslimize Güzel Bir Bursa Bıraka Bilmek İçin Bağımsız Millet Vekili Adayı Hüseyin DEMİRKOL  Tedavi altına alındı

    Bursa  Mudanya Devlet Hastanesi Dahiliye  servisinde  Doktor Sezgin BAŞKAN’ın kontrolünde  tedavisi devam eden Hüseyin DEMİRKOL Cuma  günü  taburcu olacağı  öğrenildi.

    Sayın Hüseyin DEMİRKOL Dünden daha güzel günlere birlikte yürümek dileğiyle. Geçmiş olsun