Kategori: Sağlık

  •  Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Hastalık döneminde teselli ve anlam arayışı en büyük ihtiyaç”

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Hastalık döneminde teselli ve anlam arayışı en büyük ihtiyaç”

    Kanser gibi zorlu tedavi süreci olan hastalıklarda moralin ve psikolojik sağlamlığın önemini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kişilerin hayatını anlamlı kılacak bir şey bulması halinde hastalıklarıyla daha iyi baş edebildiklerini söyledi. Ağır hastalık döneminin teselli ihtiyacının ve anlam arayışına olan ihtiyacın en yüksek olduğu dönem olduğunu vurgulayan Tarhan, “Böyle dönemlerde eski yaklaşım ‘hastalıkla, ölümle savaş’ tarzındaydı. İnsanın kontrol edemeyeceği, gücünün yetemeyeceği şeylerle savaşması acı çekmesidir. Yeni bilimsel yaklaşımda hastalıkla birlikte yürünmesi tavsiye ediliyor.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Kanser Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada kanser tedavisinde psikolojik iyi oluş ve manevi rehberliğin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.

    Kansere yüklenen anlam, diğer hastalıklardan farklı

    Kanser hastalığında moralin çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kanser hastalığı kronik pek çok hastalık içerisinde en korkulan hastalık grubu olarak değerlendiriliyor. Kronik hastalıklar içerisinde pankreas hastalığı, KOAH yani kronik akciğer solunum yetmezliği hastalığı, diyaliz gerektiren böbrek hastalıkları var. Bu hastalıkların tedavilerine ilişkin pek çok yeni yöntem ve gelişmeler bulunuyor. Bazı hastalıklarda kişiler, sağlıklarının bir standart ameliyatla düzelebileceğini bildiği hastalığa yükledikleri anlam farklı oluyor ama kansere yüklenen anlam ile KOAH ya da böbrek hastalığına yüklenen anlam çok farklı.” dedi.

    Yaşam kalitesi ve ruh sağlığı bozuluyor

    Kanser hastalığının diğer hastalıklara oranla ölümü daha çok çağrıştırdığını, bu durumun da hastanın ruh sağlığını olumsuz etkilediğini ifade eden Tarhan, “Bu hastalıklar daha çok kişiye ölümü ve direnemeyeceğini çağrıştırıyor. Kişiler hayatın birçok konforunu kaybedecekler, bedeni rahatlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar. Hastaların yaşam kaliteleri çok bozuluyor. Bu hastalıklar ruh sağlığını çok olumsuz etkiliyor.” dedi.

    Manevi destek programları neden önemli?

    Kanser gibi tedavi süreci zor olan hastalıklarda dünyada manevi destek programlarının uygulandığını kaybeden Tarhan, “Özellikle kanser gibi hastalıklarda kişinin talebine göre manevi destek programları yapılıyor. Burada manevi kelimesini doğru anlamak gerekir. Manevi kelimesi mana kökünden geliyor anlamsal demek aslında. Herhangi bir şeyin anlamsal boyutuna bakabilmek. Mesela bir kitaba bakıp inceliyorsunuz. Kitabın maddi boyutu değerlendirildiğinde yazımı güzel, çok kaliteli kağıt kullanılmış. Kitabın anlamsal boyutu ise kitabın içerisindeki mesajlarla ilgili… Bu ikisini karıştırmamak gerekiyor.” dedi.

    Anlam arayışı sadece insana özgüdür

    Kronik ölüm ve hayatın sona ermesi ile ilgili konularda sadece yaşama gibi görünen kısımlar değil görünmeyen konuların da sorgulandığını kaydeden Tarhan, “Bu durum sadece insanda bulunan ve insanı diğer canlılardan ayıran anlam arayışı ile ilgili bir durum. İnsanda anlam arayışına neden olan zihin üstü genler ile ilgili. Diğer hiçbir canlıda anlam arayışı yok. Bir köpeğin hayal dünyasına anlam dünyasına baktığınızda kemik vardır fakat insanın anlam dünyası herkeste farklıdır ve herkesin şahsına göre değişir.” dedi.

    Böyle zamanlarda anlam arayışına girilir

    İnsanların böyle zamanlarda yani ağır hastalıklarla mücadele ettiği dönemlerde anlam arayışına girdiklerini de belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsanlar böyle zamanlarda hayatını anlamlı kılacak bir şeyler bulursa kronik hastalıklara daha iyi baş edebiliyor. Ama ölüme açıklama getiren bir anlam gerekiyor. Ölüme açıklama getiren, insanı tatmin eden, insanı ikna eden ve ölümden sonraki belirsizliği gideren bir anlam arayışı neredeyse insanı en iyi o tatmin ediyor.” dedi.

    İnsanın en önemli psikolojik ihtiyacı, mutlu olmak

    Hastalıkla mücadelede iyileşme kısmındaki psikolojik sağlamlığın önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Hastalığın seyrini etkileyen en önemli konu, insanın psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgilidir. İnsanın en önemli psikolojik ihtiyacıyla ilgili yapılan çalışmalar da vardır. İskandinavya’da yaşayanlarla Afrika’da yaşayanlar üzerinde yapılan iki ayrı çalışmada ‘İnsanın en büyük psikolojik ihtiyacı nedir?’ diye araştırılıyor. İki ülkede insanlara ‘Ünlü olmak, zengin olmak, çok şeye sahip olmak mı yoksa mutlu olmak mı?’ sorusu soruluyor. İki örneklemde de insanlar en çok mutlu olmayı tercih ediyor. Şu anda iyilik bilimi, mutluluk bilimi olarak geçiyor. Bilim bunu well-being olarak tanımlıyor. Bu insanın en büyük psikolojik ihtiyacıdır.” dedi.

    Moral gücü insanı harekete geçiriyor

    Psikolojik iyi oluş ihtiyacının kronik hastalıklarda ve ağır hastalıklarda daha çok arttığını vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsanı harekete geçiren moral gücü, maneviyat gücüdür. Yaşam enerjisini elinden aldığı zaman kişinin motivasyonu da düşüyor. Kendini harekete geçirme kabiliyeti de düşüyor. Onun için moral ve motivasyon önemlidir.” dedi.

    Teselli ve anlam arayışı bu dönemde artıyor

    “Kişi yaptığı işe ve hayata anlam katabiliyorsa böyle durumlarda harekete geçirecek bir gerekçesi oluyor” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Kişi yaptığı işten mutlu olabiliyor. Böyle durumlarda kendini harekete geçirebiliyor. Hasta olan bir kimse böyle bir durumda daha çok ihtiyaç hissediyor. Kişinin en çok telkine açık dönem de ağır hasta olduğu dönem. Bu dönem teselli ihtiyacının ve anlam arayışına olan ihtiyacının en yüksek olduğu dönem. Böyle dönemlerde eski yaklaşım ‘hastalıkla, ölümle savaş’ tarzındaydı. İnsanın kontrol edemeyeceği, gücünün yetemeyeceği şeylerle savaşması acı çekmesidir. Bu yöntemde yani yeni bilimsel yaklaşımda hastalıkla birlikte yürünmesi tavsiye ediliyor.”

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Sağlık Çalışanlarıyla İftar Programı”na katıldı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, sağlık çalışanlarıyla bir araya geldiği iftar programında yaptığı konuşmada, “Milyonlarca insanın hayatına mal olan koronavirüs salgınından dünyayla birlikte biz de olumsuz etkilendik. Sağlık ordumuzun cansiperane gayretleri ve vakitlice aldığımız tedbirler sayesinde salgın döneminde hiçbir vatandaşımızı çaresiz bırakmadık” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, Etlik Şehir Hastanesi’nde düzenlenen “Sağlık Çalışanlarıyla İftar Programı”na katıldı.

     

    Programda yaptığı konuşmada, Ramazanın ülke, millet ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ramazanın ruh dünyasını saran manevi iklimini hep beraber yaşamaya çalışıyoruz. Hemen her hanede kurulan iftar sofraları, sahurlar bu mübarek ayın nişanesi olarak bizleri birbirimize çok daha farklı bir şekilde bağlıyor. Bu sofralar, 85 milyonun birlik ve beraberliğinin şahididir” diye konuştu.

    “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?” sözünü aktaran Cumhurbaşkanı Erdoğan, acı, tatlı, varlık ve yokluğun paylaşıldığı bu mübarek sofralar kurulduğu müddetçe yarınların da aydınlık olacağını dile getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Rabbim ülkemizde bu sofraların eksikliğini göstermesin diyorum. İftar sofranızı bizimle paylaştığınız için her birinize teşekkür ediyorum” diye konuştu.

    Bugün sağlık teşkilatının hemen her kademesinde görev yapanlarla bir arada olduklarını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, yöneticiler ve hekimlerin yanı sıra hemşireler, sağlık memurları, teknisyenler ve emekçilerle aynı gönül sofrasında bulunmanın sevincini yaşadıklarını söyleyerek, yurt içinde ve yurt dışında görev yapan tüm sağlık personeline selam gönderdi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, vazife sırasında şehit düşenler başta olmak üzere ebediyete irtihal eden tüm sağlık çalışanlarına Allah’tan rahmet dileyerek, “Sizlerin şahsında tüm sağlık çalışanlarımıza ülkemize ve aziz milletimize sundukları hizmetler dolayısıyla teşekkür ediyorum” dedi.

    “SALGIN DÖNEMİNDE HİÇBİR VATANDAŞIMIZI ÇARESİZ BIRAKMADIK”

    Son yıllarda milletin mücadele azmiyle Türkiye’nin direnme kapasitesini test eden pek çok sınamadan geçildiğini anımsatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, milyonlarca insanın hayatına mal olan koronavirüs salgınından dünyayla birlikte Türkiye’nin de olumsuz etkilendiğini ifade etti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Sağlık ordumuzun cansiperane gayretleri ve vakitlice aldığımız tedbirler sayesinde salgın döneminde hiçbir vatandaşımızı çaresiz bırakmadık. Hastane kapısından geri çevrilen, ilaç bulamadığı için vefat eden, sağlık hizmetlerine ulaşamayan, istediği hâlde aşı imkânına erişemeyen insanımız olmadı. Ekonomik bakımdan bizden çok daha zengin ülkelerde özellikle rastlanan vahim görüntülerin hiçbiri hamdolsun ülkemizde yaşanmadı. İnsanlığın son asırda karşılaştığı en büyük sağlık krizi denilen bu salgını gerçekten takdire şayan bir organizasyon kabiliyetiyle yönetmeyi başardık. Ardından Rusya-Ukrayna arasında patlak veren ve yayılma riski taşıyan savaşın sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kaldık. Dengeli ve uzlaştırıcı bir politika izleyerek savaş kıvılcımının ülkemize sıçramasına müsaade etmedik. Ayrıca attığımız ilave adımlarla sayısız insanın hayatını kurtardık. Düşünebiliyor musunuz? Üç ay gibi bir sürede İstanbul Murat Dilmener Hastanesi’ni ve Feriha Öz Hastanesi’ni Avrupa ve Asya yakalarında olmak üzere gerçekleştirdik. Burada her türlü donanım, ameliyathaneler var ve bu şekilde halkımızın hizmetine sunduk.”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye’nin hemen yanı başında akan kanın durması için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.

    Türkiye tam önünü görmeye, kendini toparlamaya başlamışken bu sefer 6 Şubat sabahı tarihin en kara günlerinden birisini yaşadığını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Kahramanmaraş merkezli 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler 14 milyon insanımızın yaşadığı 11 ilimizde ciddi yıkıma ve can kaybına yol açtı. Şu anda aramızda işte o can kayıplarını yaşayan kardeşlerimiz var, doktor arkadaşlarımız var, hemşirelerimiz var. Bütün bunlara rağmen onlar durmadan, usanmadan yine bu mücadeleyi devam ettirdiler, devam ettiriyorlar. Eşi ve çocukları ölmüş, bu hâlde olmalarına rağmen onlar tebabet yemininin gereğini yapmak suretiyle yola yine devam ediyorlar. Hayatını kaybeden 50 binin üzerindeki kardeşimiz içinde 505 de sağlık personelimiz bulunuyor. Rabbimden hepsine rahmet ve mağfiret niyaz ediyorum. Milletimizin ve sağlık camiamızın bir kez daha başı sağ olsun diyorum. İftar soframızda asrın felaketine bizzat şahitlik etmiş bu kardeşlerime Rabbimden sabırlar niyaz ediyorum. Bir niyazım daha var. Onlar şehadet şerbetini içtiler ve inanıyorum ki sizler de o şehadet makamında olan yakınlarınızla beraber haşrolunacaksınız.”

    “SAĞLIK ORDUMUZ BU SÜREÇTE YİNE EN ÖN SAFTA YER ALDI”

    Yaşanılan afetin yol açtığı yıkımın büyüklüğünü sağlık çalışanlarının da çok iyi bildiğini dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremzedelerle birlikte orada görevli kamu personelinin de devletin ilk günden itibaren gösterdiği olağanüstü çabanın tanığı olduğunu belirtti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tıpkı yüzyılın sağlık krizinde olduğu gibi asrın felaketiyle mücadelede de son derece başarılı bir imtihan vermektedir. Bunu sadece biz söylemiyoruz ülkemize destek ziyareti yapan yabancı misafirlerimiz de bu gerçeği ikrar ediyor” diye konuştu.

    Arama kurtarmadan yaralıların tedavisine, barınmadan gıda ve yiyecek teminine kadar tüm ihtiyaçlarında mağdurların yanında olduklarını vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sağlık ordumuz bu süreçte yine en ön safta yer aldı. Deprem anından itibaren 212 UMKE ve 112 acil sağlık aracımız; 14 hava ambulansımız, 1426 ambulansımızın yanında 16 bine yakın UMKE ve 112 acil sağlık personelimizle insanlarımızın yanındaydık. Yıkıntıların altından çıkartılan yaralılarımızdan 2 bin 580’ini hava yoluyla, 49 bine yakınını kara yoluyla, 327’sini deniz yoluyla diğer şehirlere sevk ettik. Hâlen 7 bin 731 depremzedemiz yatarak, 1008 kardeşimiz de yoğun bakımda tedaviyi görüyor. Kendilerine Allah’tan acil şifalar diliyorum” ifadelerini kullandı.

    Kovid-19 salgınında büyük ihtiyacı karşılayan şehir hastanelerinin faydasının deprem sürecinde de görüldüğünü ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremde yaralananların tedavisinde bu hastanelerin kritik rol oynadığını söyledi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 bin 197 yataklı 21 şehir hastanesinin en üst standartta sağlık hizmeti verdiğine işaret ederek “Kimi çevrelerin mesnetsiz saldırılarına rağmen bu devasa sağlık yatırımlarını ülkemize kazandırmaktan gurur duyuyoruz” diye konuştu.

    Depremzedelere verdikleri hizmetten dolayı sağlık çalışanlarına teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şifa bularak hastaneden çıkanların “Allah razı olsun” duasının en büyük mutluluk kaynakları olduğunu dile getirdi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, deprem bölgelerindeki 7,5 milyon afetzedeye kesintisiz sağlık hizmeti sunulduğunu, bölgeye 32 bin 851 ilave personel görevlendirildiğini, 122 bin 316 personelin depremzedelere hizmet verdiğini bildirdi.

    Deprem bölgelerindeki kamu hastanelerinden 13’ünün ağır hasarlı olduğunu, bu hastanelerden birinin yıkıldığını anımsatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremden etkilenmeyen hastanelerin hizmete devam ettiğini, 22’si aktif 34 sahra hastanesinin kurulduğunu aktardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kocaeli’nde de yeni bir şehir hastanesinin açılacağını kaydetti.

    “İNŞA ÇALIŞMALARIMIZA İFTİRA ATANLARI MİLLETİMİZİN VİCDANINA HAVALE EDİYORUZ”

    Deprem bölgelerinde yeni hastane binalarının yapımına süratle başlandığını, bu hastanelerin kısa sürede tamamlanacağını anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Çarpıtılmış bir fotoğraf karesi üzerinden inşa çalışmalarımıza iftira atanları ise milletimizin vicdanına havale ediyoruz. Elbette hizmet etmek, eser kazandırmak, ülkeniz ve milletiniz için taş üstüne taş koymak öncelikle nasip meselesidir. Kimi insan iş yapar, kimisi de sadece laf, dedikodu yapar. Bizim yalanlarla, bühtanlarla, aslı astarı olmayan iftiralarla boşa geçirecek vaktimiz yok. İstismar peşinde koşanlar, bugüne kadar hep kaybetmiştir, inşallah yine kaybedecektir. Biz nasıl salgında rekor sürelerde hastanelerimizi devreye aldıysak şimdi de söz verdiğimiz tüm projeleri tam zamanında bitirip hizmete açacağız.”

    Salgında, depremde, afette, hastalıkta milletin imdadına koşan sağlık çalışanlarını asla ihmal etmeyeceklerini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hiçbir fedakârlıktan kaçınmadıklarını belirtti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, hastanelerin modern cihazlarla yenilenmesinden sağlık çalışanlarının mali ve özlük haklarının iyileştirilmesine kadar çok sayıda adım attıklarını anlattı.

    Sabit ek ödemelerin merkezi yönetim bütçesinden karşılanmasına yönelik düzenleme yapıldığını hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sağlık personeline sabit ödemeyle birlikte taban ödemenin de tanımlandığını aktardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, teşvik ek ödemesinin de mahsuplaşma olmadan ayrıca ödenmeye başlandığını kaydetti.

    “DEPREMZEDELERİMİZİN BİZDEN ÇOK BÜYÜK BEKLENTİLERİ OLDUĞUNU BİLİYORUZ”

    Sağlıkta şiddetin önlenmesine ilişkin yasal düzenlemeleri hayata geçirdiklerini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, sağlık personeline yönelik kasten yaralama suçlarının tutuklanmaya ilişkin katalog suçlar arasına alındığını hatırlattı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, malpraktis davalardan doğan tazminatın rücu edilmesi uygulamasını ortadan kaldırdıklarını, kamudan emekli olan doktorların emekli aylıklarındaki ek ödemenin artırıldığını ifade etti.

    Ek gösterge düzenlemesiyle farklı hizmet sınıflarında yer alan sağlık personeline 600 puanlık artış sağlandığını bildiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, hastanelerde görev yapan son sınıf öğrencilerine asgari ücret seviyesinde ödeme yaptıklarını anımsattı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzmanlık öğrencilerinin nöbet sayıları ve nöbet ertesi izinleriyle ilgili çalışma şartlarını iyileştirdiklerini bildirdi. Aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanlarının da diğer sağlık personeli gibi destek ve teşvik ek ödemesi almasını sağladıklarını anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözleşmeli personele kadro verdiklerini belirtti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: “Gerektiğinde şartları zorlama pahasına sağlık camiamızın beklentilerini karşıladık, sıkıntılarına çözüm ürettik. Bundan sonra da sizlerin yanında olmayı sürdüreceğiz. Önceki hafta bir müjdemizi milletimizle paylaştık. Yeni katılımlarla sağlık ordumuzu daha da güçlendiriyoruz. Türkiye genelinde 42 bin 500 sağlık personeli alıyoruz. Bunlardan 2 bin 832 sürekli işçi ile 9 bin 59 sözleşmeli sağlık personelinin atamasının deprem bölgesindeki illere yapacağız. Felaketin yaralarının en kısa sürede sarılması için gereken her türlü çabayı sergileyeceğiz. Seçim sürecinin çalışmalarımızı sekteye uğratmasına kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Depremzedelerimizin bizden çok büyük beklentileri olduğunu biliyoruz. Yapımına süratle başladığımız on binlerce deprem konutunun umutları yeniden canlandırdığını görüyoruz. Özellikle yıkıntıların hemen yanında yeşeren bu umutları boşa çıkarmayacağız. Aziz milletimizin hem kendi hem de evlatlarının aydınlık geleceği için sandıkta yine en doğru kararı vereceğine inanıyorum.”

  • Kanser Hastaları Birlikte İftar Yaptı, Sağlık Diledi

    Kanser Hastaları Birlikte İftar Yaptı, Sağlık Diledi

    Yıl boyunca Lösemi ve kanser hastalarına ayni ve nakdi yardımlarını ulaştıran LÖSEV, Ramazan Ayı’nda bağışçılarının destekleriyle bir taraftan hastalarının iftar sofralarına sıcak yemekler ulaştırırken diğer taraftan düzenlediği büyük iftar buluşmalarıyla, yüzlerce kanser hastasını aynı masa etrafında bir araya getiriyor.

    Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı LÖSEV, Ramazan Ayı’nın sevgi, saygı, hoşgörü ve paylaşma ruhunu lösemi ve kanser mücadelesi veren hastalarının evlerine taşımakla kalmıyor, düzenlediği büyük iftar buluşmalarıyla kanser hastalarıyla aynı masada bir araya geliyor. LÖSEV, yüzlerce kanser hastası ve ailesinin katıldığı büyük iftar yemekleri ile kanser hastalarına moral vermeyi, dayanışma duygusunu yaşatmayı, ekonomik zorluklar içinde uzun bir tedavi sürecinde kendilerinin yalnız olmadıklarını hissettirmeyi amaçlıyor.

    Bu kapsamda, geleneksel LÖSEV iftar yemeği İstanbul’da Kadıköy Kaymakamı Muhittin Pamuk ve eşinin katılımı ile Address Hotel Istanbul ev sahipliğinde gerçekleşti. İstanbul’da 5 ayrı ilçede ve İstanbul şubeye bağlı illerde iftar yemeği düzenleyen LÖSEV, hastane iftarları ve vakfa kayıtlı hastalarına yaptığı ev ziyaretlerinde de aileleriyle iftar sofralarında bir araya geliyor. Türk sanat müziği eşliğinde verilen iftarda aileler birlik ve dayanışmanın verdiği mutluluğu yaşadılar. LÖSEV yaptığı moral etkinlikleri ile aileleri maddi yardımların yanı sıra manevi olarak da desteklemeye devam ediyor.

    Fitre, Fidye ve Zekâtlarınızla Önce Çocuklar İyileşsin

    Ramazan ayı boyunca yapılan fitre, fidye bağışları ile kuru gıdadan et ve et ürünlerine kadar birçok gıda desteği ailelerin evlerine kadar gönderiliyor. Ayrıca Zekât bağışları ile sosyal hizmet uzmanlarınca yoksunluğu tespit edilmiş lösemi ve kanserle mücadele eden çocuklar ve annelerinin banka hesaplarına 12 ay boyunca nakit yardım olarak iletiliyor. Tüm bu desteklerin yanı sıra LÖSEV’in LÖSANTE Hastanesinde ise ihtiyaçlı lösemi ve kanser hastası çocuklara tamamen ücretsiz tedavi sunuluyor. Ramazan Bayramı bağışlarıyla yoğun bakımdan kan ve trombositlerine, yurtdışı ilaçlarından o ilaçları koyacakları buzdolaplarına kadar Lösemili Çocukların ve ailelerinin tüm ihtiyaçları karşılanıyor.

    Lösemili Çocuklara “Koli Koli Mutluluk”

    Sağlıklı, kaliteli, doğal ve her bütçeye uygun LÖSEV Ramazan gıda paketlerinden sipariş vererek, Ramazan Ayı’nda ihtiyacı olan lösemili çocuklar ile kanser hastalarına ulaştırılmasını sağlayabilirsiniz.

    Sizler de Ramazan Ayı’nda Türkiye’deki bütün banka şubelerinin bağış ekranlarından, ülkemizin her köşesindeki PTT şubelerinden, LÖSEV Ofislerini arayarak ya da ziyaret ederek, tüm faturalı hatlardan 3406’ya BAGIS ya da 1998’e FİTRE yazıp bir SMS göndererek bağışınızı gerçekleştirebilir, 0312 447 06 60 numaralı telefondan bilgi alabilirsiniz. Detaylı bilgiye https://www.losev.org.tr/bagis/Ramazan.html linkinden ulaşabilir, yardımlarınızı iletebilirsiniz.

    LÖSEV, devlet desteği olmadan kamu yararına çalışan bir vakıf statüsündedir.

    “Çocuklarımıza umut ve iyilik zincirimizin bir halkası olabilirsiniz. Unutmayın; bir hayat da siz kurtarabilirsiniz.”

  • Bencillik karşısında kişiyi koruyan sınırlara ihtiyaç var

    Bencilliğin insan ilişkilerinde yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu ve ilişkinin dinamiğini bozabileceğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, bencillik nedeniyle insan ilişkilerindeki bağın güvensiz bir zemine kayacağı uyarısında bulundu. Bencilliğin kişilerin ilişkilerde empatiden yoksun bir konuma geçmesine neden olabileceğine de işaret eden Özdemir, “Bu durum, toplumsal yapıyı olumsuz yönde etkiler. Bencillik ile atılan adımlar, ilişkilerde sınır ihlaline yol açabilir.” dedi.  Özdemir, bencillik karşısında kişiyi koruyan sınırlara ihtiyaç olduğunu kaydetti.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, bencillik kavramı ve bencilliğin sınırlarının ne olması konusunda değerlendirmede bulundu.

    Bencillik, kişinin yalnızca kendini ve kendi menfaatlerini gözetmesidir

    Bencillik kavramının toplumsal olarak kültürel ve sosyal bağlamda, dilbilimsel tanımının ötesinde farklı biçimlerde algılanan ve yorumlanan bir kavram olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Psikolojik açıdan bencillik kavramı, kişinin yalnızca kendini ve kendi menfaatlerini gözetmesi, yaşamsal seçim ve davranışlarında salt kendi çıkarlarını eylemlerinin merkezine alarak hareket etmesi olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle, bencillik, kişinin sadece kendi menfaatlerine odaklanması, odaklandığı kişisel menfaatleri uğruna bir başkasının duygusunu, düşüncesini ve isteklerini gözetmemesi ile birlikte kendi dışındaki herkesi yok sayması olarak tanımlanabilir.” diye konuştu.

    Kendi istek ve ihtiyaçlarımıza sahip çıkmak bencillik değildir

    Kişinin kendi menfaatlerini gözetmesi ve çıkarlarını düşünerek hareket etmesinin bencillik kavramı ile karıştırılmaması gerektiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Kendi istek ve ihtiyaçlarımıza sahip çıkmak, önemsemek, seçimlerimizi bu doğrultuda yapmak, istek ve ihtiyacımıza yönelik amaçlı davranış sergilemek; psikolojik sağlığın ve iyilik halinin en önemli yordayıcılarından biridir. Burada ayırıcı nokta olarak, kişinin yalnızca kendisinin değil, bir başkasının da ihtiyaç ve isteklerini gözetebilme becerisi örnek verilebilir.” dedi.

    Bencillik savunma mekanizması değildir

    Bencilliğin bir savunma mekanizması olmadığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Tehlike veya zarar veren bir uyaran algıladığımızda ya da endişe karşısında bilindışı süreçler ile ilişkili olarak birtakım psikolojik stratejiler, savunma mekanizmaları devreye girer. Bencillik bir savunma mekanizması değildir. Bencilliğin bir diğer ucundaki aşırı fedakarlık kavramı savunma mekanizmalarımız ile ilişkili olabilir. Örneğin birey, iç dünyasında yaşadığı bencil duygular ile olan çatışmasını dış dünyada fedakarlık yaparak çözümlemeye çalışır. Dünya ile kurduğu ilişkide hayatı talepkar olarak algılayan kişi, kendisini sürekli talepleri karşılamak zorunda hisseden bir yapıya bürünebilir ve bu durum psikolojik açıdan oldukça zorlayıcı olabilir.” diye konuştu.

    Bencillik karşısında kişi sınırlarını korumalıdır

    İlişkilerdeki bencilliğe dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Bencillik ve fedakarlığı iki farklı uçta bulunan kavramlar olarak ele aldığımızda; eğer bir ilişkide karşınızdaki kişi yalnızca çıkar sağlamak için yanınızda oluyorsa veya sadece kendisine yardımınız dokunacağı zaman sizi umursuyorsa yani bencil bir durum ile karşı karşıya kaldıysanız, orada bir sınıra ihtiyacınız var demektir. Bir uçtaki bencillik, sizi diğer uçtaki aşırı fedakarlığa doğru manipüle edebilir. Bu durum kişinin kendi yönünü kaybetmesine veya kendi ihtiyaçlarını dahi fark edemeyeceği bir konuma geçmesine neden olabilir. Dolayısıyla bencillik karşısında bizi koruyan sınırlara ihtiyacımız vardır.” uyarısında bulundu.

    Bencillik ilişkinin dinamiğini bozabilir

    Bencilliğin insan ilişkilerinde yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu ve ilişkinin dinamiğini bozabileceğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Penbesel Özdemir, “Yalnızca bireysel olarak değil, toplumsal olarak da birtakım ciddi problemlere sebep olabilir. Bencillik nedeniyle insan ilişkilerindeki bağ güvensiz bir zemine kayar. Kişilerin ilişkilerde empatiden yoksun bir konuma geçmesine neden olabilir. Bu durum, toplumsal yapıyı olumsuz yönde etkiler. Bencillik ile atılan adımlar, ilişkilerde sınır ihlaline yol açabilir. Bu sebeple, empati becerimizi geliştirmek ve ilişkilerde sağlıklı sınırlar inşa edebilmek için psikolojik bir destek almak önemlidir.” diye konuştu.

  • Immünoterapi Vücudun Kanseri Kendi Gücü İle Yenmesini Sağlıyor

    Son yıllarda tüm dünya ile birlikte ülkemizde de kanser vakalarında önemli artış yaşanıyor. Bu artış oranları arasında erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanseri başı çekiyor. Çağımızın tıbbi ve teknolojik gelişmeleri doğrultusunda geliştirilen yeni nesil tedavi yöntemleri ise hayati risklere neden olabilen tüm kanser türlerinin tanı ve tedavisinde önemli avantajlar sağlıyor. Bu yeni nesil tedavilerin başında gelen immünoterapi, kanser hücreleri tarafından çeşitli yollarla baskılanmış olan bağışıklık sistemimizi yeniden harekete geçirerek kanser ile savaşma kapasitesini artırıyor. İmmünoterapi, başta akciğer, cilt (malign melanom) ve böbrek kanserleri olmak üzere; baş-boyun, üçlü negatif meme, mesane, karaciğer ve özefagus-mide kanser hastalarının tedavisinde kullanılarak hastanın yaşam kalitesi ve süresini önemli ölçüde artırabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Tuğba Akın Telli, 1-7 Nisan Kanser Haftası nedeniyle inmünoterapi tedavi yönteminin avantajları hakkında bilgi verdi.

    ????????????????????????????????????

    Kanserli hücreler asker hücreleri atlatarak bağışıklık sistemine saldırıyor 

    Sağlıklı bir insanın vücudunda bulunan ve kansere karşı savaşan T lenfositler asker hücre olarak adlandırılmaktadır. Bağışıklık sisteminde bulunan bu hücreler kanserli hücreleri çoğunlukla vücuttan temizlemektedir. Ancak bazen bir grup kanser hücresi T lenfositlerden kaçarak çoğalmaya devam eder. Aynı zamanda kanser hücreleri T lenfositlere vücuda yabancı olmadığı mesajını vererek bu hücrelerin savunmasından kurtulur ve insan bağışıklık sistemini baskılamaya başlar.

    Yeni nesil tedavi yöntemi immünoterapi, kanser tedavisinde çığır açtı 

    Yeni nesil tedavi yaklaşımlarının başında gelen ve 2011 yılından beri kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan immünoterapi, kişinin kendi bağışıklık sistemini aktive ederek kanser hücreleriyle daha etkili savaşmasını sağlamaktadır. Bağışıklık sistemi bir takım hücre ve proteinlerin etkileşimi ve ortak çalışması sonucu kişiyi enfeksiyonlardan koruyan bir savunma sistemidir. Esasında bazı açılardan kanserden de korumaya yardımcı olur. Bağışıklık sisteminin temelini “kendinden olmayan” her şeyin ayırt edilmesi oluşturmaktadır. Bu sistem, vücutta normalde bulunan tüm maddelerin kaydını tutar. Bağışıklık sisteminin tanımadığı herhangi bir yeni protein alarm vererek bağışıklık sisteminin ona saldırmasına neden olur. Örneğin mikroplar, normalde insan vücudunda bulunmayan belirli proteinleri içerir. Bağışıklık sistemi bunları “yabancı” olarak görür ve saldırır. İmmün yanıt, mikrop veya kanser hücreleri gibi yabancı madde içeren her şeyi yok edebilir. Bununla birlikte, kanserde bu yanıt her zaman istediğimiz düzeyde olmayabilir. Bazen bağışıklık sistemi kanser hücrelerini yabancı olarak görmez çünkü hücreler normal hücrelerden yeterince farklı değildir veya çeşitli değişimler göstererek bağışıklık sisteminden kaçabilirler. Bazen de bağışıklık sistemi kanser hücrelerini tanır. Ancak immün yanıt kanseri yok edecek kadar güçlü olmayabilir. Yine kanser hücrelerinin kendileri de bağışıklık sisteminin onları bulup saldırmasını engelleyen bazı proteinler salgılayabilir. İmmünoterapiler tam olarak da bu durumların üstesinden gelebilmek amacıyla son yıllarda artan sayıda preklinik ve klinik çalışmayla kullanılmaya başlandı.

    Vücudun kanseri kendi kendine yenmesini sağlayabiliyor

    İmmünoterapi tedavisinde bağışıklık sistemi üzerindeki kanserli hücrelerin oluşturduğu baskıyı ortadan kaldırmak ve kanser savaşçısı T hücrelerini kanser dokusuna yönlendirmek amaçlanmaktadır. İmmünoterapi ile kemoterapi ve hedefe yönelik akıllı tedavilere göre daha uzun süreli yanıtlar alınabilmektedir. İmmünoterapi vücutta bulunan T hücrelerinde bir hafıza oluşturarak bağışıklık sisteminin kanserli hücrelere karşı daha aktif rol oynamasını sağlamaktadır. Böylece hedef bağışıklık sistemini yeniden organize ederek vücudun kanseri kendi kendine yenmesini sağlamaktır.

    Hastaya özel immünoterapi ameliyat öncesi ya da ameliyat sonrası kullanılabiliyor

    Her geçen gün yeni bir kanser türünde farklı evrelerde kullanılan ve hastaya özel uygulanan immünoterapilerin klinik çalışmaları yapılmakta ve kılavuzlar buna uygun değişmektedir. İlk çalışmalar daha çok ileri evre kanserlerde tek başına immünoterapi verilmesi şeklinde yapılmışken, etkinlik verileri sonrasında daha erken evrelerde de hem ameliyat sonrası hem de ameliyat öncesi tedavi döneminde ve bazen de kemoterapi ile kombinasyon şeklinde kullanımı öne çıkmaktadır.

    İleri evre akciğer kanserinde sonuç alınabiliyor

    İmmünoterapi ile; akciğer, cilt (malign melanom) ve böbrek kanserleri başta olmak üzere baş-boyun, üçlü negatif meme, mesane, özefagus-mide, karaciğer, serviks (rahim ağzı), endometriyum (rahim) ve bazı kolon kanserlerinin tedavisinde başarılı sonuçlar alınmaktadır. İmmünoterapi ile akciğer kanseri tedavisinde de çok önemli başarılar sağlanabilmektedir. Öyle ki immünoterapi tedavisinden önce ileri evre akciğer kanserinde uzun süreli kontrol neredeyse mümkün değildi. Oysaki artık ileri evre akciğer kanserinde bile immünoterapi ile hastalığın tamamen kontrol altına alınması sağlanabilmekte hatta bu yanıtın uzun süreli olması mümkün görünmektedir.

    İmmünoterapi tedavisinde saçlar nadiren dökülür

    Kemoterapilerden farklı olan etki mekanizmaları sonucunda immünoterapilerin farklı bir yan etki profili bulunmaktadır.  Kemoterapide sık görülen bulantı, kusma, halsizlik, saç dökülmesi, kan değerlerinin düşmesi gibi yan etkiler, immünoterapide nadiren görülmektedir. Ancak inmünoterapinin, bağışıklık sisteminin aşırı aktive olmasına bağlı başka yan etkileri olabilir. Bu yan etkilere erken ve zamanında müdahale etmek hayati önem taşımaktadır ve mutlaka multidisipliner bir ekiple süreci yönetmek gerekmektedir.

  • Deprem bölgesinde kontakt lens kullanımına dikkat

    Türk Oftalmoloji Derneği, deprem bölgesinde kontakt lens kullananların dikkat etmesi gereken kurallarla ilgili açıklamalar yaptı. Temiz suya ve iyi hijyen koşullarına sahip olmayan kontakt lens kullanıcılarının lens kullanmaya ara vererek, şartlar iyileşinceye dek bir süre gözlük kullanmalarının göz sağlığını korumak için önemli olduğuna dikkat çekti. 

    Türk Oftalmoloji Derneği Kontakt Lens Birim Sekreteri Prof. Dr. Zeynep Özbek deprem bölgesinde kontakt lens kullanırken dikkat edilmesi gerekenleri hatırlatarak göz sağlığını korumak için alınacak tedbirleri vurguladı. Prof. Dr. Zeynep Özbek, kontakt lens kullanımı sırasında hijyen kurallarına uyulmasının göz sağlığı korumak için hayati önem taşıdığına dikkat çekerek, “Temiz şebeke suyu, sabun, hijyenik musluk gibi şartlara ulaşamayan kişilerin kontakt lenslerini kullanmaya ara vererek bu sorun çözülene kadar tekrar gözlük kullanmasını tavsiye ediyoruz. Aksi takdirde göz sağlığına ciddi olumsuz etkileri olacaktır” dedi.

    Kontakt lensler nasıl kullanılmalı?

    Kontakt lensler iyice yıkanmış, durulanmış ve kurulanmış temiz ellerle, kendi solüsyonu ile temizlenip saklandığı lens kabı içinden alınarak sabah göz yüzeyine uygulanır ve kişinin gün boyunca görme ihtiyacını karşıladıktan sonra akşam yatmadan önce yine yıkanmış, durulanmış ve kurulanmış ellerle gözden çıkarılır.  Tekrar özel solüsyonu ile temizlenir ve temiz solüsyon ile saklama kabına konur.

    Gözün saydam tabakası olan kornea üzerinde yerleşen kontakt lensler mikrop kapma riski nedeniyle her gece uyumadan önce ve duşa, banyoya girerken çıkarılmalıdır. Güvenli kontakt lens kullanımı için takmadan ve çıkarmadan önce ellerin temiz su ve sabunla yıkanmış, durulanmış olması şarttır.

    Deprem bölgesinde kontakt lens kullanımı

    Prof. Dr. Zeynep Özbek, ülkemizde yaşanan deprem felaketi nedeniyle etkilenen bölgelerde yaşamaya devam eden ya da görev yapan kişilerin içinde bulundukları ortamda temiz suya ve solüsyona ulaşımının kısıtlı olması, yaşanan ortamın enkaz nedeniyle tozlu olması kontakt lens kullanımını riskli hale getirdiğini belirtti. Prof. Dr. Özbek şöyle devam etti:

    “Kontakt lens kullanan kişilerde kirli sudan veya kirli ellerden göze gelen mikroplar görme kaybına kadar gidebilen ciddi enfeksiyonlara yol açabilir. Bu nedenle mümkünse bu zor dönemde lens kullanmaya ara verilip gözlük kullanılması en doğru seçim olacaktır. Türk Oftalmoloji Derneği olarak hem bölgede görev yapan göz hekimi üyelerimizle hem de mobil göz muayene hizmeti vermek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kontakt lens kullananların en yakın noktadaki göz hekimine başvurmalarını ve gözlük temin etmek için taleplerini iletmelerini öneriyoruz.”

    TOD Hakkında

    Türk Göz Hekimlerinin resmi ulusal mesleki derneği olan Türkiye Oftalmoloji Derneği (TOD), göz hastalıkları uzmanlarını ve bu konuda uzmanlık eğitimi almakta olan hekimleri bünyesinde barındırıyor. 5 bini aşkın üyesiyle ulusal göz sağlığına katkıda bulunmayı, üyelerinin mesleki ve bilimsel alanlar başta olmak üzere her alanda gelişmelerini sağlamayı, haklarını korumayı, halkın göz sağlığını ve mesleğin geleceğini tehdit eden etik ve bilim dışı uygulamalarla mücadele etmeyi amaçlıyor. 1928 yılında kurulan derneğin genel merkezi İstanbul’da bulunuyor.

    facebook.com/TurkOftalmolojiDernegi

    twitter.com/turkoftalmoloji

    instagram.com/turkoftalmolojidernegi

     

  • Ekranlar Otizmi Tetikliyor mu?

    Son yıllarda sıklıkla otizm spektrum bozukluğu olan hastalar ile karşılaştığını dile getiren İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi’nden Çocuk Nörolojisi Uzmanı Dr. Öğr Üyesi Canan Kocaman, otizm hastalığı ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

    Dr. Öğr. Üyesi Canan Kocaman, ”Çocuk nörolojisinde günlük pratiğimde son yıllarda haftada 2-3 otizm spektrum bozukluğu olan hasta ile karşılaşır oldum. Bizim çocukluk yıllarımızı düşündüğümde hiç oyuncağım olmadığını anımsıyorum ve sokakta oynayarak geçen zamanlar ilk aklıma gelen anılar. Teknoloji bu kadar gelişmediği yıllarda daha da mutluyduk. İlk kez ilkokul yıllarımda siyah-beyaz ekran televizyon görmüştüm. O yıllarda cep telefonu ise daha hiç ortalıkta yoktu. Giderek şehir yaşamında yalnızlaşan küçük aileler, ebeveynlerin çalışma koşullarının ağırlığı ile birlikte zamanla yarışma durumu bu koşullarda çocuk yetiştirmeye çalışırken bir tehlike ile karşı karşıyayız. Toplumumuz bu konuda bilinçlenmediği için aile zarar verdiğinin de farkında olmuyor. En sık duyduğum hikâye yemek yediremediğimiz için ekran izlettik oluyor ek gıda geçiş döneminde özellikle. Hele reklam gibi hızlı değişen görüntüden CD kaydı yapıp yemek yediren aile ile bile karşılaştım ne yazık ki” dedi.

    “Çocuk beyni oynayarak, taklit yolu ile, bizimle zaman geçirerek öğreniyor ve gelişiyor, pasif bir şekilde ekran izleyerek değil”

    Dr. Öğr. Üyesi Kocaman, “0-3 yaş çocuk beyin gelişimi için kritik bir periyottur. Hayatımızın gizemi bu dönemde saklı. Çünkü beyin gelişiminin %80’i bu dönemde tamamlanıyor. Ve çocuk beyni yetişkinlerden farklı olarak plastisite (yeniden organize olabilme) yeteneğine ve daha fazla nöronlar arası bağlantıya sahiptir. Çocuk beyni oynayarak, taklit yolu ile, bizimle zaman geçirerek öğreniyor ve gelişiyor, pasif bir şekilde ekran izleyerek değil! Hipnoz gibi bakıyorlar, hiçbir ayrıntıyı anlamıyorlar ve göremediğimiz arka fondaki hızlı kareler çocuk beynine, “Gelişme dur!” diyor” diye söyledi.

    Otizm hastalığının belirtileri ile ilgili konuşan Dr. Öğr Üyesi Kocaman, “Öğrendiği kelimeler bir süre sonra kayboluyor, göz kontağının azalması ve ismine bakmama, bay bay olmaması, komut almama, heyecanlanınca stereotipi dediğimiz hareketler kanat çırpma, parmak ucunda yürüme davranışı, odaklanamama, odaya girdiğinde sosyal tepkisizlik kendi dünyasında olma hâli ve sürekli bir hareketlilik, komut almama, istediği bir şeyi parmakla işaret etme yerine aileyi çekip götürme davranışı en sık gördüğümüz bulgular olarak karşımıza çıkıyor” diye belirtti.

    “İkinci çocuklar daha özensiz büyüyor”

    Dr. Öğr. Üyesi Kocaman, “Gözlemlerime göre ikinci çocuklar ortalıkta büyüyor. İlkinde daha bir özen ilk göz ağrısı durumu, bu da dikkatimi çeken durumlar arasında. Uyaran eksikliği sonucu gelişen klinikte en çok gördüğümüz tablo belki de yaklaşık vakaların %80’i yaygın gelişimsel bozukluk spektrumunda yer almakta. Bunun dışında hâlen altta yatan sebep bilinmeyen ön planda genetik yatkınlığa eklenen çevresel faktörlerin suçlandığı gerçek otizm tablosu ve otistik bulgular ile giden nörometabolik, nörogenetik hastalıklar da karşımıza çıkmakta. Örneğin vücutta beyaz lekeler ile giden, beyni, gözü ve böbreği de etkileyebilen epilepsinin de eşlik ettiği tuberoskleroz hastalığı olan çocuklar, Rett sendromu dediğimiz 6. aydan sonra gelişmede gerileme, baş çevresi küçüklüğü, el ayak küçüklüğü, konuşmanın hiç olmaması, amaçlı el kullanımı olmaması ile giden bir genetik hastalık da otistik belirtiler göstermektedir” diye vurguladı.

    Ayrıca Dr. Öğr. Üyesi Kocaman, “Bu konuda yazdığım gerçek yaşanmış hasta hikayelerinden oluşan ailelere ve alanda çalışan özel eğitim uzmanlara rehberlik edebilecek ‘Otizmin Kıyısından Hikayeler’ kitabımı okumanızı tavsiye ederim. Her çocuk kendine özel gelişmekte. Çocukların beynini koruyalım, yanlış uyaranlara maruz bırakmayalım” diye sözlerini noktaladı.

  • Yeni bir salgın…

    Yeni bir salgın…

     

    Necdet Buluz

     

    Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, kızamık vakalarında büyük artış yaşandığını söyledi. Prof. Dr. Yavuz, kendi kliniklerinde tedavi gören iki erişkin hastadan birinin öğretmen olduğuna da dikkat çekerek “İstanbul’dan çok fazla vaka bildirimi gelmeye başladı, bir salgından söz edebiliriz gerçekten. Aşılama takviminde bir an önce eski oranlarımıza ulaşmamız gerekiyor” dedi.

    Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi ve Türk Klinik Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Başkanı Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, solunum yolu enfeksiyonlarının yoğun yaşandığı bu kış, kızamığın da listeye eklendiğini kaydetti.

    Artan aşı karşıtlığı, yaşanan yoğun göçler ve depremin de etkisiyle aksayan çocukluk çağı aşılamalarında aşılanma oranlarının bir an önce eskisi gibi yüzde 98’lere ulaşılması gerektiğini, aksi taktirde ölümcül seyredebilen kızamık nedeniyle yeniden kayıpların yaşanmaya başlanabileceğine işaret etti.

    Prof. Dr. Yavuz, kovidin ise henüz mevsimsel bir hastalık olarak kabul edilemeyeceğini, dünyada halen günlük 20 bine yakın ölüm yaşandığını ve İstanbul’da bazı merkezlerde test pozitiflik oranlarının yüzde 50’lere ulaştığını söyledi.

    Prof. Dr. Yavuz, “Neredeyse 2 ayda bir, yeni bir türüyle etkili olmaya devam ediyor. Grip mesela sezon başında yüksek bir pik yaptı, ardından azaldı. Ama Covid halen küçük de olsa pikler yaparak devam ediyor. Günlük ölüm sayıları dünyada 20 bin civarında hala. Türkiye’de takip yapılmıyor mu bilmiyoruz, yapılıyorsa da paylaşılmadığı için bilemiyoruz. Tahminimiz, Türkiye’de de Omicron’un en son XBB1.5 varyantının etkili olduğu yönünde, bu artışı ona bağlıyoruz” dedi.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ‘nün, risk grupları için hatırlatma dozlarını yaptırması gerektiği yönündeki açıklamasını da hatırlatan Prof. Dr. Yavuz, şöyle konuştu:

    *Eğer ki iki doz aşı olduysa, 3’üncü hatırlatma dozunu da olmaları gerekiyor. Kovidde de diğer solunum yolu virüslerinde de uzamış öksürük olabilir 1 hafta 10 günü bulan.

    *Ama hastalığın bulaşmasını engellemek açısından, hasta olan kişilerin en azından ilk 5-7 gün, mümkünse evde durmalarını tavsiye ediyoruz.

    *Topluma karışacaklarsa da mutlaka maske kullanmaları gerekiyor. Çünkü herkes şu anda Covid’i hafif geçirmiyor, halen çok ağır geçirenler var

    Solunum yolu enfeksiyonlarında bu yıl kızamığın Türkiye’de ciddi sıkıntı yaratmaya başladığını vurgulayan Prof. Dr. Yavuz, şöyle konuştu:

    *Aslında 2019’da da kızamık Türkiye’de artmaya başlamıştı, pandemiden hemen önce. Hatta o yıl rekor kırıp 3 binlere ulaşmıştı vaka sayısı.

    *Türkiye kızamık aşılaması anlamında oldukça yüksek seviyelere ulaşmış durumdaydı, iki doz kızamık aşılamasında.

    *Ama hem pandemi döneminin etkisiyle birinci basamaktaki aşılamalar aksadı, hem de Türkiye çok fazla mülteci akınına uğradığı ve onların da aşılanma oranı yüksek olmadığı için, toplumda kızamık aşılı oranın yüzde 95’in altına düştüğü anda salgınlar olabiliyor.

    *Şu anda da İstanbul’da özellikle böyle bir salgın var. Hatta erişkinlerde görmeye başladık. Bu da önemli çünkü erişkinlerde kızamık ağır akciğer enfeksiyonları yapabiliyor.

    *Yine küçük çocuklarda, özellikle 1 yaşın altındakilerde çok tehlikeli. Uzun dönem Sonuçları çok kötü oluyor.

    Eskiden kızamıktan yılda 2 milyona yakın kişinin öldüğünü ve aşılamalar sayesinde bu sayıların yıllık 100 binlere indiğini kaydeden Prof. Dr. Yavuz, şu bilgileri verdi:

    *Maalesef tekrar artışa geçmiş durumda. Güney bölgelerimizdeki depremden etkilenen yerler ve o bölgede göçmenlerin ağırlıkta olması nedeniyle de kızamık açısından kaygımız var. Oradaki kızamık takip sonuçlarını da bilmiyoruz.

    *Onları da bilmemiz, aslında hastalığının toplumda kontrolü açısından çok önemli.

    DSÖ’nün sitesindeki verilerden Türkiye verilerini görebildiklerini anlatan Prof. Dr. Yavuz, “Bu yıl için sadece Ocak ayının verileri görülüyor ve sadece ilk ay bile, 2021 yılı boyunca gördüğümüz vaka sayısını da aşmış durumda. 182 civarı vaka bildirimi olmuş, geçen yıl, bütün bir yıl boyunca toplam 160 vaka görülmüştü” diye konuştu.

    Aşılama oranlarımızın acilen yeniden yüzde 95’in üzerine çekmemiz gerektiğini de vurgulayan Prof. Dr. Yavuz, şöyle konuştu:

    *Pandemi sırasında daha da çok artan aşırı tereddüdünün de etkisi var. Tereddüt yaşayan insanların anlayacağı dilden, onların kaygılarını gidermeden mücadele etmezseniz bu, kontrolsüz bir şekilde devam eder. Aşı karşıtlığı yapan partiler bile var artık.

    *Kızamık gibi bir hastalık, tek konağı insan, son derece etkili bir aşısı var ve biz kızamık salgını yaşıyoruz.

    *Burada bir sorun var. Kızamık neden sıkıntılı? Çok bulaşıcı bir hastalık. Hava yoluyla bulaşabilme özelliği var. Havada uçarak dolaşabilme özelliği var virüsün bulunduğu partiküllerin.

    *Dolayısıyla bir kişi hastaysa, çok çok sayıda kişiyi etkileyebilir. Örneğin bizim bir hastamız, öğrencisi kızamık olduğu için bir öğretmen.

    *Gebeler buna bir örnek. Kızamık hala ölümcül bir hastalık. Özellikle küçük çocuklarda ve bağışıklığı baskılanmışlarda çok ağır akciğer enfeksiyonuna, zatürreye neden olabiliyor. İkincil enfeksiyonlara fırsat yaratıyor. Bağışıklık yetmezliğine neden olabiliyor.

    *Bu bağışıklık yetmezliği aylar, yıllar boyunca sürebiliyor. Hastalık ne kadar küçük yaşta geçirilirse, beyinde kalarak ölümcül ensefalitlere neden olma riski yükseliyor.

    *Küçük çocuklarda beslenme yetersizliği de varsa, körlük yapabiliyor. Şu anda bile dünyada 200 bine yakın insanın ölümüne neden oluyor ve geneli de çocuk.

  • GRİP KALP KRİZİ RİSKİNİ TETİKLİYOR!

    Kalp krizi riskini 6 kat artırıyor!

    Virüslerden korunmanın 10 etkili yolu!

    Grip kalbinizi vurmasın!

    Dikkat! Kalp hastası iseniz…

    GRİP KALP KRİZİ RİSKİNİ TETİKLİYOR!

    Virüslere bağlı oluşan grip gibi bazı üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları daha çok akciğerlere verdikleri zararlar ile biliniyorlar. Ancak dikkat! Grip aynı zamanda kalp ve damarları da vurabiliyor! Öyle ki 2020 yılında yayınlanan bir çalışmada; 8 yıl boyunca gözlemlenen 80 bin hastanın yüzde 12’sinde griple birlikte kalp krizi ile miyokardit gibi kardiyak komplikasyonlar görüldü. 2018’de gerçekleştirilen başka bir çalışma da; grip teşhisi sonrasında bir hafta içinde kalp krizinde 6 kat artış olduğunu gösterdi. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Gürsürer, bu nedenle kalp hastalarının grip gibi üst solunum yolu hastalıklarına karşı dikkat etmelerinin yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekerek, ”Viral bir enfeksiyona yakalandıktan sonra uygulanan tedaviler ortaya çıkan semptomları gidermeye yönelik oluyor. Yani kullanılan ilaçlar virüslere karşı etki sağlayamıyor. Dolayısıyla virüsten korunmak için gerekli önlemlerin alınması özellikle kalp hastaları için son derece önemli. Virüslere karşı mücadelede en önemli 3 kural ise aşı olmak, maske kullanmak ve elleri sık sık yıkamaktır. Alınan önlemlere rağmen grip ya da benzeri hastalıkların belirtileri oluşursa komplikasyonları önlemek için zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak gerekiyor.” diyor.

    Kalp ve damarlarda hasar oluşturuyor!

    Viral enfeksiyonların kalp krizi ve inme gibi kalp damar hastalıklarını nasıl tetiklediğine ilişkin farklı teoriler mevcut. Grip enfeksiyonunun vücutta yarattığı iltihabi durumun damar iç duvarını döşeyen örtüyü bozduğu ve bu örtünün yırtılması sonucu oluşan pıhtının damarı tıkadığı düşünülüyor. Diğer bir düşünceye göre de, grip virüsüne karşı vücudun bağışıklık sisteminin çıkardığı koruyucu maddeler damar iç duvarına zarar veriyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Gürsürer, basit görünen grip gibi üst solunum yolu hastalıklarının hangi türü olursa olsun vücutta iltihabi reaksiyonun artmasına yol açabildiğine dikkat çekerek, “Bilinen kalp hastalığı olan kişilerde griple artan vücuttaki iltihabi durum kalp damarlarında da belirgin hale gelebiliyor ve kalp krizini tetikleyebiliyor. Kalp krizi ve inme riskini arttırması dışında, viral enfeksiyonların bir diğer etkisi de kalp kasında inflamasyona yol açabilmesidir. Akut miyokardit olarak adlandırdığımız bu durum sadece ileri yaştaki hastalarda değil, genç hastalarda da görülebiliyor. Tedavi edilmeyen miyokardit de kalp kasında kalıcı problemlere yol açabiliyor” diyor.

    VİRÜSLERE KARŞI 10 ETKİLİ ÖNLEM!

    Grip aşınızı mutlaka yaptırın

    Virüslere karşı korunmak ve hastalığın yayılmasını önlemek için almanız gereken en önemli önlemlerden biri, grip aşısı yaptırmak. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Gürsürer, grip aşılarının hastalığın şiddetinin azalmasına yardımcı olduklarını belirterek, “Grip aşısının etkisini gösterebilmesi için 2-3 haftalık bir süreye ihtiyaç oluyor. Bu dönem içinde virüsle karşılaşıldığında antikor yanıtı oluşmadığı için hastalık gelişebiliyor. Dolayısıyla aşının salgınların başlamadığı sonbahar döneminin başlarında yapılması önem taşıyor. Ancak Şubat ayında en yüksek oranda görülen grip mayıs ayına kadar devam ettiği için grip aşısı yaptırmak için hiçbir zaman çok geç değildir” diyor.

    Günde 10 bin adım atın 

    Hareketsizlik kan dolaşımında ve enerji metabolizmasında sorun oluştururken, obezite ve kabızlığa da neden olarak bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Sağlıklı bir vücut için her gün 10 bin adım atmayı alışkanlık edin.

    Rengarenk beslenin

    Yetersiz ve dengesiz beslenmek bağışıklık sistemini zayıflatarak enfeksiyonun gelişme riskini artırıyor. Bağışıklığınızın güçlü kalması için özellikle mevsiminde olan taze meyve ve sebze yemeyi ihmal etmeyin. Ayrıca tek taraflı diyetlerden sakının ve doğanın size sunduğu gıdaları, doğal olarak ve dengeli bir şekilde tüketin.

    Kalabalık ortamlardan kaçının

    Virüsler kalabalık ve kapalı ortamlarda havada asılı kaldıkları için çok kolay bulaşabiliyorlar. Bu nedenle hastalık kapabileceğiniz bu tür ortamlardan uzak durun, hastaysanız kendinizi mutlaka izole edin. Kapalı mekanlarda kalmak zorundaysanız, ağız ve burnunuzu kapatacak şekilde maske kullanmayı ihmal etmeyin.

    İlaçlarınızı düzenli kullanın

    Kronik bir hastalığınız varsa ya da kalp hastasıysanız doktor kontrollerinizi aksatmayın ve ilaçlarınızı düzenli kullanın. Zira, kalbe veya diğer organlara ait hastalığın kontrol altında tutulmasıyla, dışarıdan gelecek olumsuz etkileri daha kolay atlatmak mümkün oluyor.

    Gelişigüzel ilaç almayın 

    Soğuk algınlığı ilaçları, kullandığınız diğer ilaçlarla etkileşime girebiliyor. Bunun sonucunda kan basıncında yükselme ve uygunsuz antibiyotik kullanımında yetersiz ve gereksiz tedavi gibi sorunlar gelişebiliyor. Doktorunuza danışmadan kesinlikle ilaç kullanmayın.

    Dinlenmeyi ihmal etmeyin

    Yoğun iş stresi ve aşırı yorgunluk vücut direncini düşüren etmenleri oluşturuyor. Dolayısıyla gün içinde kendinize dinlenme molaları vermeyi alışkanlık edinin. Vücut direncinin yeterli olabilmesi için en az 7-8 saat kaliteli uyumayı da ihmal etmeyin.

    Ellerinizi sık sık yıkayın

    Ellerimiz gün boyunca yaptığımız çeşitli aktiviteler sonucunda gözle göremediğimiz virüs, bakteri ve parazit ile temas ediyor. Prof. Dr. Metin Gürsürer, “Ellerinizi sık sık yıkamanız, almanız gereken en önemli önlemlerden biri. Ellerinizi en az 20 saniye bol su ve sabunla yıkamaya özen gösterin. Su ve sabun olmayan yerlerde de alkol bazı antibakteriyel temizleyici veya ıslak mendillerden faydalanabilirsiniz” diye konuşuyor.

    Saat başı 5 dakika havalandırın

    Bulunulan ortamın havasız olması, solunum yoluyla ilgili hastalığı olan kişilerin  konuşma, öksürük ve hapşırık yoluyla enfeksiyon bulaştırma riskini arttırıyor. Dolayısıyla, bulunduğunuz ortamı her saat 5 dakika gibi bir süre düzenli olarak havalandırmanız büyük önem taşıyor.

    Bol bol su için

    Soğuk havalarda ısıtıcı cihazların da etkisiyle odaların havası daha kuru oluyor. Bu durum da solunum yollarının kurumasına ve kolayca tahriş olmalarına yol açabiliyor. Bunun sonucunda üst solunum yolu enfeksiyonlarının gelişme riski artıyor. Dolayısıyla gün içinde 2-2.5 litre sıvıyı gün içine yayarak tüketmeyi ihmal etmeyin.

  • Uzmanlar uyarıyor! Teflon tavadan çıkan duman solunmamalı…

    Uzmanlar uyarıyor!

    Teflon tavadan çıkan duman solunmamalı…

    Yıpranmış teflon tavalar kanser riski taşıyor

    Teflon yapımında kullanılan perfloroalkil asit yani C8 maddesinin kansere yol açması ve kadınlarda düşük riskini artırması nedeniyle artık kullanılmadığını belirten uzmanlar, teflon tavaların içeriğinde kullanılan farklı bileşenlerden dolayı aşırı ısıma sonucu havaya toksik kimyasallar salarak sağlık açısından risk oluşturduğunu ifade ediyor. Doç. Dr. Müge Ensari Özay, dumanların solunması sonrasında titreme, ateş, baş ağrısı ve vücut ağrıları gibi geçici grip benzeri semptomlar ortaya çıkabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Özay, özellikle yıpranmış ve çizilmiş teflon tavaların kanserojen maddeler oluşturması nedeniyle kullanılmamasını, yüzeyi çizecek sert mutfak eşyaları kullanmaktan kaçınılmasını ve yemek pişirmeden önce çizilmesini önlemek üzere az miktarda yağ kullanılmasını tavsiye ediyor.

    Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Müge Ensari Özay, yemek pişirmede sık kullanılan teflon tavalarla ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu ve tavsiyelerini paylaştı.

    Perfloroalkil asit içeren teflon tavalar kansere yol açıyor

    Teflon tavaların yıllardır kullanılmakla beraber zararlı etkilerinin de halen araştırıldığını belirten Doç. Dr. Müge Ensari Özay, “Teflon tavalar ile ilgili toplum sağlığına verdiği zararlardan ötürü açılmış davalar var. Bu davalardan birinde 2005 yılında ABD Çevre Koruma Dairesi, teflon yapımının önemli bir bileşeni olan C8 olarak bilinen maddenin sağlık tehlikelerini onlarca yıldır örtbas ettiği için ilgili firmaya para cezası verdi. Teflon yapımında kullanılan PFOA (Perfloroalkil asit) olarak da bilinen C8 maddesinin kansere neden olduğu biliniyor. 2006 yılında EPA, PFOA’nın olası insan kanserojen sınıflandırmasında olduğunu doğruladı. Kanserin yanı sıra kadınlarda düşük riskini de artırdığını da söylemek mümkün.” dedi.

    Teflon tava bileşenleri üzerine araştırmalar devam ediyor

    Yapışmaz tava ya da tencerelerin en önemli maddelerinden biri olan PFOA’nın teflon tavalarda bulunan çiziklerden üzerinde yapılan yemeğe ya da teflon üretim fabrikaları çevresinde yer alan yerleşim birimlerinin su kaynaklarına karışarak insan vücuda girdiğini ifade eden Doç. Dr. Müge Ensari Özay, “Ancak günümüzde artık PFOA teflon üretiminde kullanılmıyor. Teflon ürünlerinden PFOA çıkarılmış olsa da başka kimyasal bileşenler, yani PFAS (per- ve polifloroaklil maddeler) kullanılıyor. Teflon ürünlerde bulunan bu bileşenler sağlık açısından risk oluşturabilirler. Bu bileşenlerin doğasını ve insan vücudunu nasıl etkilediklerini daha iyi anlamak için araştırmalar devam ediyor.” diye konuştu.

    Aşırı ısındığında sağlık açısından risk oluşturuyor

    Genel olarak teflonun güvenli ve kararlı bir bileşik olduğunu belirten Doç. Dr. Müge Ensari Özay, “Bilimsel çalışmalarda teflonun aşırı ısınmasıyla ilgili riskler de incelendi. 260°C’nin üzerindeki sıcaklıklarda yapışmaz pişirme kaplarındaki teflon kaplamalar parçalanmaya başlayarak havaya toksik kimyasallar salar. Bu dumanların solunması polimer dumanı ateşi olarak bilinen geçici semptomlara yol açabilir. Titreme, ateş, baş ağrısı ve vücut ağrıları gibi geçici grip benzeri semptomlar oluşturur. Başlangıç, maruziyetten 4-10 saat sonra ortaya çıkar ve durum genellikle 12-48 saat içinde düzelir. Bazı vaka çalışmaları, aşırı ısınmış teflona maruz kalmanın akciğer hasarı gibi yan etkileri olduğunu da bildiriyor.” ifadelerini kullandı.

    Yüzeyin çizilmemesine özen gösterilmeli

    Teflon tavaların kullanılmasında bazı noktalara dikkat etmek gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Müge Ensari Özay, tavsiyelerini şöyle sıraladı:

    – Özellikle çizilmiş ve yıpranmış tavalar ‘kanserojen maddeler’ oluşturması nedeniyle kullanılmamalı,

    – Yemek pişirme esnasında çıkan dumanların solunmaması için iyi bir havalandırma tesisatının bulunmasına dikkat edilmeli,

    – Teflon tencere ve tavaların yüzeyini çizebilecek metal ve sert mutfak eşyaları kullanmaktan kaçınılmalı,

    – Yemeğin tencere ve tavalardaki metallerle temas halinde olduğu süre en aza indirilmeli,

    – Teflon kapları kullanmaya başlamadan önce çizilmeyi önlemek için az miktarda yağ kullanılmalı,

    – Ayrıca bakteri oluşumunu önlemek ve gıda kaynaklı hastalık riskini azaltmak için pişirme kapları her seferinde iyice temizlenmeli.