Kategori: Sağlık

  • Strep A enfeksiyonu İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştu.

    Strep A enfeksiyonu İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Türkiye’de de vakalar ortaya çıkınca enfeksiyon, ailelerin korkulu rüyası haline geldi. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük bakterinin immün yetmezlik hastalarında daha riskli olabileceğini, herhangi bir aşı ile korunma mümkün olmadığı için hastalarda bulaş riskini azaltacak önlemler alınması gerektiğini söyledi.

    Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde çocuklar arasında hızla yayılan ve birçok çocuğun yaşamını yitirmesine yol açan Strep A enfeksiyonuna bağlı Türkiye’deki ilk ölüm ocak ayında gerçekleşmişti. Strep A bakterisi bağışıklık sistemimizi aşıp nasıl bu kadar ağır hastalık yapıyor? Ne şekilde bulaşıyor ve hangi semptomları gösteriyor? Korunmak için neler yapılmalı? İşte tüm bu soruların yanıtını Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük verdi.

    Toplumda beta mikrobu olarak da bilinen boğaz, burun ve ciltte yaşayabilen A grubu beta-hemolitik streptokoklar (GAS), bakterileri sıklıkla boğaz iltihabı ve cilt iltihabına neden oluyor, nadiren de başka organları tutan daha ağır enfeksiyonlara yol açabiliyor. A grubu beta-hemolitik streptokokların kan, kas, eklemler ve akciğer gibi normalde steril olan vücut bölgelerine yerleşmesiyle ortaya çıkan ciddi ve hayatı tehdit edici enfeksiyonlara ise invaziv yani ağır grup a streptokok enfeksiyonları deniyor. 2022 yılı itibari ile bazı ülkelerde daha belirgin olmak üzere ciddi, hayatı tehdit edici invaziv hastalık sayılarında artış oldu ve özellikle İngiltere ve Hollanda’dan ölümle sonuçlanan vakalar bildirildi.

    LENF BEZLERİNDE BÜYÜME, BAŞ AĞRISI, HALSİZLİK…

    Hastalığın bulaşıcı olduğu, hasta kişilerin öksürme ve hapşırmasıyla mikrop içeren damlacıklara doğrudan maruz kalmakla bulaştığını belirten Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük, bulaşın bazen de mikroplu eşyalara temas etmekle veya enfekte cilt lezyonlarına doğrudan temas eden ellerin göz, ağız ve buruna değdirilmesi ile olduğunu söyledi. Ani başlayan ateş, boğaz ağrısı, boyundaki lenf bezlerinde büyüme, baş ağrısı, halsizlik, bazı vakalarda ciltte kızarıklık ve döküntü de görüldüğünün altını çizen Bölük, antibiyotik tedavisinin 24. saatinden sonra bulaştırıcılığın sonlandığını da belirtti.

    “BAĞIŞIKLIK YETMEZLİĞİ OLAN HASTALARDA DAHA AĞIR SEYREDİYOR”

    Bağışıklık sistemi ya da immün sistemin doğumsal yetersizliklerinde hemen her enfeksiyonun normalden daha ağır seyrettiğini ifade eden Bölük, “Streptokok enfeksiyonları da bu hastalarda ağır klinik tablolara yol açar. Ancak immün sistemi tamamen normal olan, tamamen sağlıklı olan bireylerde de bu enfeksiyon, ağır klinik tablolara yol açabilir. Hayatı tehdit edici klinik tablolardan, mikroorganizmanın ortama saldığı toksinler sorumlu tutulur. Bu toksinler, immün sistemimizin doğal yanıt adını verdiğimiz ilk ve hızlı savunma basamağını pas geçebilir. Doğal immün sistem savunmasını hızlıca aşabilmesi nedeniyle bu toksinler, süperantijen olarak adlandırılır.  Süperantijenler, immün cevabın en temel hücreleri olan ve immün sistemin orkestra şefi olarak da nitelendirebileceğimiz T hücrelere doğrudan bağlanır, onları aktive eder ve ciddi bir yanıta neden olur. İmmün sistem tüm gücüyle mikroplarla savaşırken vücudumuz da hasar görür. Sınırlandırılması zor bir hale gelen bu tablo tüm tedavi yaklaşımlarına rağmen ölümcül olabilen çoklu organ yetmezliği ve şok tablosuna kadar ilerleyebilir” diye konuştu.

    Bölük ayrıca; özellikle de suçiçeği, influenza ve diğer virüs enfeksiyonlarının hemen öncesinde Strep A’nın geçirilmiş olması, bu ağır tablonun ortaya çıkmasını büyük ölçüde kolaylaştırdığını, viral enfeksiyonlar ile mücadeleden sorumlu olan doğal immün sistemin bu esnada zayıflamasının, bu mikroorganizmanın steril olan dokulara da yayılmasını kolaylaştırdığını ifade etti.

    BULAŞ NASIL ÖNLENİR?

    “Diğer tüm bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi ellerin temizliği, bulaşların önlenmesinde büyük önem taşıyor” diyen Bölük, bu bakteriye karşı enfeksiyonu önleyen bir aşının olmadığını söyleyerek ebeveynlere şu uyarıda bulundu: “Ancak çocuklara rutin aşı takvimindeki aşıların eksiksiz uygulanması, diğer enfeksiyonları önleyerek Strep A’ların bu enfeksiyonlar sonrası ağır klinik tablolara dönüşmesi olasılığını azaltacaktır. Diğer yandan bulaşı önlemek adına hasta kişilerle sarılmak, tokalaşmak, ortak havlu kullanmak, ortak kaşık kullanmak gibi durumlardan kaçınılmalı. Kişisel hijyen tedbirlerine çok dikkat edilmeli. Antibiyotik tedavisi başlandıktan 24-48 saat sonra bulaştırıcılık sonlanır ama tedavi almayan kişiler 2-3 haftaya kadar enfeksiyonu bulaştırabilir. İstirahat ve bol sıvı alımı çok önemlidir.”

    KİMLER RİSK ALTINDA?

    A grubu streptokok bakterisi her insanda hastalığa sebep olabilir fakat en fazla risk altında olan kişiler şöyle sıralanabilir:

    • 15 yaşa kadar olan dönemdeki çocuklar

    • 65 yaş üstü bireyler

    • Bağışıklık sistemi zayıf olanlar

    • Kronik hastalığı bulunanlar

    • Hijyen kurallarına dikkat etmeyenler

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu,“Talasemide Enfeksiyona Bağlı Yaşam Kayıplarına Karşı Önlem Alınmalı”

    Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, “Talasemiden Korunmada En Etkili Yöntem Toplumsal Farkındalığın Artırılması”

    “Talasemide Enfeksiyona Bağlı Yaşam Kayıplarına Karşı Önlem Alınmalı”

    Gerek bireysel gerekse toplumsal maliyeti oldukça yüksek olan talasemi akraba evliliklerinin sıklığı nedeniyle ülkemiz açısından ayrı bir önem taşıyor. Bu durumun hem hastalıkların sıklığını artırttığını hem de maalesef her yıl yüzlerce hastalıklı çocuğun dünyaya gelmesine neden olduğunu söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, “Dünya Talasemi Günü” nedeniyle önemli açıklamalarda bulundu. Korunma adına alınan önlemleri ve evlilik öncesi evlenecek olan çiftlerin taranmasının önemine işaret eden Prof. Sönmezoğlu, ayrıca hastaları enfeksiyonlardan korunmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.

    728417947

    Dünyada bilinen en yaygın genetik hastalık olan talasemi hastalığı, oksijen taşıma görevi olan hemoglobin sentezinin genetik bozukluğu olarak tanımlanıyor. Bununla birlikte talasemi taşıyıcılarının çoğunun bu hastalığı taşıdıklarını bilmediklerine işaret eden Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, ancak talasemi hastası bir çocuk sahibi olduklarında ya da hastalık için özel olan kan testi yaptırdıklarında öğrenebildiklerini söyledi.

    “ÜLKEMİZDE AKDENİZ ANEMİSİ OLARAK BİLİNİYOR”

    “Ülkemizde akraba evliliklerinin fazla olması genetik geçişli bir hastalık olan talaseminin sıklığını arttırmakta, maalesef her yıl yüzlerce hastalıklı çocuk dünyaya gelmektedir” diyen Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu hastalığın belirtileriyle ilgili şu bilgileri verdi: “Hemoglobinopati” denilen hastalıklar arasında bulunan Talasemi hastalık grubunda ülkemizde en sık Beta Talasemi görülmektedir. Beta Talasemi ülkemizde “Akdeniz Anemisi” olarak bilinir. Bu hastalık hemoglobin yapımında yetersizlik ve bozukluk nedeniyle kanın doku ve organlara oksijen taşımasında azalmaya neden olur. Bunun sonucu olarak hastalarda solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, gelişme geriliği ortaya çıkar. Kemik iliğinin kan yapımı için aşırı uyarılması ve daha fazla çalışması ile yüz kemiklerinde hastalığa özgü genişleme olur.”

    “TÜRKİYE’DEKİ TALASEMİ TABLOSU”

    Tedavisinin hasta ve ailesi açısından oldukça yıpratıcı olduğu için tarama programlarının son derece önem taşıdığını söyleyen Prof. Sönmezoğlu, ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalarla ilgili şu bilgileri verdi:

    Sağlıklı Türk popülasyonunda beta-thalassemi taşıyıcı sıklığı yüzde 2,1 olup, yaklaşık 1.400.000 taşıyıcı ve 4513 civarında hasta bulunmaktadır. Yaklaşık toplam talasemili hasta sayısı 6.000 civarıdır. Sağlık Bakanlığı tarafından 24.10.2002 tarihinde Kalıtsal Kan Hastalıkları Yönetmeliği yayınlanmıştır. Bakanlığın belirlediği 33 ilde talaseminin de içinde bulunduğu kalıtsal kan hastalıklarını önleyebilmek için Hemoglobinopati Kontrol Programı başlatılmıştır. 2013’te 41 ilde tarama yapılırken 2018 den beri 100 günlük eylem planı ile 81 kentte evlenme öncesi tüm çiftlerin bu testi yaptırması zorunlu hale geldi. 01 Kasım 2018 yılından itibaren program 81 ilde Evlilik Öncesi Hemoglobinopati Tarama Programı olarak aile hekimleri tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmalarla talasemili doğan çocuk sayısı senede 300’lerden 30’lara düştü.”

    “TEDAVİ HASTALIĞIN BELİRTİLERİNE GÖRE DEĞİŞİYOR”

    Talasemi tedavisinin hastanın yaşadığı şikayetler ve belirtileri göre farklılık gösterdiğini ve bu doğrultuda planlama yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, “Kansızlık için en çok uygulanan ve etkili yol kan transfüzyonudur. Talasemi major hastaları sıklıkla her ay bu tedaviyi alır. Yapılan transfüzyonlara bağlı olarak vücutta biriken demir, özel demir bağlama tedavisi (Şelasyon tedavisi) ile uzaklaştırılır. Günümüzde kök hücre ve gen tedavisi, prenatal tanı ve preimplantasyon genetik tanı yöntemleri de kullanılmaktadır” diye konuştu.

    “EN ÖNEMLİ KOMPLİKASYON ENFEKSİYONLAR”

    Talasemi hastaları için tedavi zorluğunun yanısıra enfeksiyonların da önemli bir risk oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, “Talasemi hastalarında en sık ikinci yaşam kaybı nedeni ve başta gelen morbidite nedenlerinden biri olan enfeksiyonlardır. Talasemi hastalarında hazırlayıcı faktörler arasında derin kansızlık, demir yüklenmesi, dalağın alınması, ve bazı bağışıklık bozuklukları gelir. Bakteri enfeksiyonlarının başlıca etkenleri Asya ülkelerinde Klebsiella spp ve batı ülkelerinde Yersinia enterocolitica’dır” şeklinde konuştu.

    TALESEMİ HASTALARININ ENFEKSİYONDAN KORUNMASI İÇİN NELER YAPILMALI?

    Talasemi major hastalarının hayatları boyunca hemen hemen her ay iki ünite kan transfüzyonu aldıkları için bu tedavinin de enfeksiyon bulaşı için bir risk faktörü olduğuna değinen Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “En sık görülen hastalıklar viral enfeksiyonlardır. Her ne kadar kan bağışçılarına sorgulama ve hastalık taraması yapılsa ve güvenli kan temini sağlansa da dünyanın her ülkesinde olduğu gibi bu risk halen vardır. O nedenle tüm talasemi hastalarının aşı ile korunulabilen hepatit B hastalığına karşı aşılanması gereklidir. Enfeksiyonlardan korunmak için ayrıca: Talasemi hastaları ateşli hastalık geçirdiklerinde hemen tedavi edilmelidir. Sistemik hastalığa dönüşmesi engellenmelidir. Talasemi hastalarının dalağı alınırsa kapsüllü bakterilere karşı aşıları yapılmalıdır. Bununla birlikte. Talasemi hastaları enfeksiyon kaynağı olabilen çiğ et, süt, kabuklu deniz ürünü ve taze peynir tüketmemelidir.”

    “KORUNMADA EN ETKİLİ YÖNTEM TOPLUMSAL FARKINDALIĞIN ARTIRILMASI”

    Günümüzde oldukça zorlu olabilen talasemi tedavisinde, bugünkü verilere göre bir hastanın devlete yıllık maliyeti 10 bin dolar civarında olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Sönmezoğlu, “Talasemi gibi her iki ebeveynden de gelen hatalı genler ile geçiş gösteren kalıtsal hastalıkların kontrolünde en etkili yöntem, hastalık hakkında toplumun bilgilendirilmesi, toplum taramaları ile taşıyıcıların saptanması, onlara genetik danışma verilmesi ve gebelik öncesi tanı metotları kullanılarak yeni hastalıklı bebek doğumlarının önlenmesidir. Talasemi birçok ülkede kontrol altına alınmıştır.” Diye konuştu.

    “RİSKİ BÖLGELERDE YAŞAYANLAR EVLİLİK ÖNCESİ TEST YAPTIRMALI”

    Toplumdaki talasemi taşıyıcıları, normal görünümde olduklarından, özel talasemi testleri yapılmadıkça taşıyıcı olup olmadıklarının anlaşılmasının da mümkün olmayacağını hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Tıbbi Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Sönmezoğlu, “Bu sebeple riskli bölgelerde yaşayan gençlerin mutlaka evlilik öncesi talasemi testi yaptırmaları gerekir” dedi.

    Hemoglobinopati kontrol programında; evlilik öncesi evlenecek olan çiftlerin taranması ve hasta veya taşıyıcı çıkan bireylerin diğer aile fertlerinin ve akrabalarının tarandığını belirten Prof. Dr. Sönmezoğlu, “Ayrıca geleceğin ebeveynleri olarak ortaöğretimde okuyan öğrencilere yönelik Hemoglobinopati eğitim ve tarama programları uygulanması da ayrı bir önem arz etmektedir. Bunların dışında hekimin veya kişinin kendi isteği ile Hemoglobinopati testi uygulanabilir. “diye konuştu.

  • Prof. Dr. Ceylaner: “Türkiye’de Tahmini 2 Milyon Akdeniz Anemisi Taşıyıcısı Bulunuyor”

    Akdeniz anemisi hastalığının belirtileri ve bulguları, hastalığın tipine ve ciddiyetine bağlı olarak değişebileceğini söyleyen Prof. Dr. Serdar Ceylaner, “Bazı Akdeniz anemisi hastaları nispeten daha hafif bulgular gösterebilirken, diğerleri ciddi semptomlar yaşayabilirler. Akdeniz anemisi hastalığının ortak belirtileri, yorgunluk ve halsizlik, soluk cilt ve mukozalar, nefes darlığı, kalp çarpıntısı veya hızlı kalp atışı, baş dönmesi veya baş ağrısı, iştah kaybı ve kilo kaybı, kemik ağrısı ve eklemlerde ağrı, sarılık (cildin ve gözlerin sararması) ve karaciğer ve dalak büyümesidir. Taşıyıcılarda bile hafif düzeyde anemi gözlenebilir” dedi.  

    Akdeniz anemisi (Talasemi) hastalığının genetik bir hastalık olduğunu ve anne-babadan kalıtım yoluyla çocuklara geçtiğini belirten İntergen Genetik Hastalıklar Değerlendirme Merkezi Kurucu Doktoru Prof. Dr. Serdar Ceylaner, “Akdeniz anemisi yani Talasemi hastalarında, kan hücreleri normalden daha küçük ve daha soluk renklidir. Bu hastalıkta ayrıca kırmızı kan hücrelerinin sayısı azalır ve bu da kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Hemoglobin, kanımızda oksijen taşıyan proteinlerin bir bileşenidir. Akdeniz anemisi, hemoglobin yapısındaki bir mutasyon nedeniyle ortaya çıkar ve hemoglobinin normal şekilde üretilememesine neden olur” dedi.

    Prof. Dr. Serdar Ceylaner, Alfa ve Beta Akdeniz anemisi olmak üzere iki tipinin var olduğunu belirterek şunları ifade etti: “Alfa Akdeniz anemisi, alfa globin zincirlerinin eksikliğinden kaynaklanırken, Beta Akdeniz anemisi, beta globin zincirlerinin eksikliğinden kaynaklanır. Her iki hastalık da kalıtsal bir şekilde aktarılır. Türkiye, Akdeniz anemisi hastalığı ile mücadele etmek için birçok önlem almıştır. Bunlar arasında genetik danışmanlık, erken teşhis ve taşıyıcı taraması gibi programlar yer alır. Ancak, Akdeniz anemisi hala Türkiye’nin birçok bölgesinde yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Akdeniz anemisi, Türkiye’de genetik bir hastalık olarak yaygın olmasının nedeni, Türkiye’nin tarih boyunca farklı kültürlerin ve ırkların etkisi altında kalması ve taşıyıcıların sıtmaya dirençli olmasıdır. Bu etkileşimler, Akdeniz anemisi genlerinin yayılmasına neden olmuştur.

    Türkiye’deki Akdeniz anemisi genetik ilişkisi, özellikle akraba evliliklerinin yaygın olduğu bölgelerde daha da belirgin hale gelir. Akraba evlilikleri, genetik hastalıkların yayılmasına neden olabilir, çünkü aynı ailelerdeki insanlar benzer genlere sahip olma olasılığı daha yüksektir. Türkiye’de Akdeniz anemisi sık görülen bir türü olan Beta Akdeniz anemisi nedeniyle yüzlerce çocuk her yıl hayatını kaybediyor. Türkiye’de tahmini 2 milyon taşıyıcı ve yaklaşık 5.000-7.000 Beta Akdeniz anemisi hastası olduğu tahmin edilmektedir. Akdeniz anemisi hastalığı, erken teşhis edilip tedavi edilmediği takdirde ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Bu nedenle, Akdeniz anemisi hastalığından şüphelenen kişilerin derhal bir sağlık uzmanına başvurması öneriyorum.”

    Prof. Dr. Serdar Ceylaner, Akdeniz anemisi hastalığının azaltılması için aşağıdaki önlemleri sıraladı:

    1. Genetik danışmanlık: Akdeniz anemisi hastalığı, genetik bir hastalıktır ve kalıtsal özelliklerle ilgilidir. Bu nedenle, Akdeniz anemisi taşıyıcılığı riskinin değerlendirilmesi ve ailelerin genetik danışmanlık alması önemlidir. Genetik danışmanlık, akraba evliliği gibi risk faktörlerinin belirlenmesi ve hastalığın nasıl önlenebileceği konusunda bilgi verir.

    2. Tarama programları: Akdeniz anemisi hastalığı, bebeklik döneminde tespit edilebilir. Yenidoğan tarama programları, Akdeniz anemisi hastalığının erken teşhis edilmesini sağlar ve tedavi sürecinin daha erken başlatılmasına yardımcı olur.

    3. Düzenli kan bağışı: Akdeniz anemisi hastaları, kan nakli veya transfüzyon yoluyla tedavi edilirler. Bu nedenle, düzenli kan bağışı yapmak, Akdeniz anemisi hastalarının hayatta kalma şansını artırır. Ayrıca, kan bağışı yoluyla Akdeniz anemisi taşıyıcılığı olan bireylerin tespit edilmesi de mümkündür.

    4. Eğitim programları: Akdeniz anemisi hastalığı hakkında bilgi sahibi olmak, hastalığın önlenmesi ve kontrol altına alınması için önemlidir. Toplumda, özellikle akraba evliliği yoluyla Akdeniz anemisi hastalığının yaygın olduğu bölgelerde, eğitim programları düzenlenmeli ve bilgilendirici materyaller hazırlanmalıdır.

  • İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası Kutlu Olsun

     Ülkemizin geleceğe güven ve refah içinde ulaşması adına çalışma yaşamımıza yenilikler getiren “6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu” Bakanlığımız Destek Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Merkez İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimi tarafından, okul ve kurumlarımızda 2014 yılından bu  yana “İnsanı Yaşat ki Devlet Yaşasın” felsefesi ve “Önlemek Ödemekten Daha Ucuzdur” yaklaşımıyla, Müdürlüğümüz “İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimi Koordinatörlüğü’ nde ilçe  Milli Eğitim Müdürlüklerimizde görevli İş Sağlığı ve Güvenliği Büro Yöneticisi ve İş Güvenliği Uzmanlarımız  tarafından yürütülmektedir.

                Okul ve kurumlarımızda “İş Sağlığı ve Güvenliği Kültürünü”,  ” Sağlıklı ve Güvenli Yaşam İlkesini”  geliştirmek, geleceğin işveren ve iş görenleri tarafından çalışma yaşamında, sağlık ve güvenlik kültürünün davranışsal sürece evirilmesi sağlayarak, sürdürülebilir olmasını sağlamak hedeflerimiz arasındadır. Çünkü çalışma hayatı, insan üzerinden yürüyen bir süreçtir. Çalışanların iş kazalarından korunarak, üretime sağlıklı bir şekilde devam edebilmesinin en önemli unsuru da eğitimdir.  Bu nedenle,  eğitimin her kademesinde iş sağlığı ve güvenliği kültürünü yaygınlaştırmaya yönelik faaliyetleri desteklemek ve kanunun gerekliliklerine göre önlemlerin alınmasını sağlamak önceliklerimizdendir.

                Covid-19 salgını ile birlikte, çalışma yaşamında, yapılan düzenlemelerin merkezinde çalışan sağlığı ve güvenliği daha da önem kazanmıştır. Bakanlığımızın Türk Standartları Enstitüsü ile yapmış olduğu Eğitim Kurumlarında Hijyen Şartlarının Geliştirilmesi ve Enfeksiyon Önleme Protokolü’ ne göre “Okulum Temiz Belgelendirme Programı” için eğitime alarak yetkilendirdiği denetçilerimiz, denetim kapsamında bulunan 882 okulumuzu denetlemiş ve bu okullarımıza yapılan ayrıntılı denetimler sonucunda Okulum Temiz Belgesi verilmiştir.

                Covid-19 la mücadele kapsamında, okul/kurumlarımızdaki vakalar yakından takip edilmekte, salgın koşullarına göre, Sağlık Bakanlığının belirlediği algoritmalara göre, okul/sınıftaki vaka sayıları dikkate alınarak eğitime devam veya kapanma ile ilgili süreç takibi yapılmaktadır. Ayrıca öğretmenlerimizin aşılanması ile ilgili olarak aşı listeleri Sağlık Bakanlığına iletilmek üzere Bakanlığımıza gönderilmiştir.

                   Okul ve kurumlarımızda,  işin insana, insanın da, işe uygunluğunu sağlamak, ardından çalışma koşullarından kaynaklanan riskleri en aza indirmek, gerekli iyileştirmeleri yapmak ve güvenli çalışma koşullarını sağlamak amacıyla faaliyet gösteren, Müdürlüğümüz, İşyeri Sağlık ve Güvenliği Birimi Koordinatörlüğünde, İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerimizde, İş Sağlığı ve Güvenliği Büro Yöneticisi ve  İş Güvenliği Uzmanı olarak çalışan personellerimiz ve Mesleki ve Teknik Eğitim kurumları başta olmak üzere, diğer eğitim kademelerimizde görevli eğitim personelimizin, öğrencilerimizin, 04-10 Mayıs tarihleri arasında kutlanan “İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası’nı en içten duygularımızla kutluyor, eğitim ve öğretim süreçleri dahil tüm çalışma yaşamlarını kazasız bir şekilde tamamlamalarını diliyoruz.

  • Çocuğa kendi hayat gemisinin kaptanı olmayı öğretin

    Ergenlerden kırk yaşında insan olgunluğunu bekleyemeyiz

    Korumacı ailelerin çocukları “Peter Pan Sendromu” yaşayabiliyor

    Çocuğa kendi hayat gemisinin kaptanı olmayı öğretin

    Uzmanlar 0-3 yaş ve ergenlik dönemini ‘insan hayatında gelişimin hızlı olduğu iki dönem’ olarak belirtiyor.  Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ergenliğin evrelerinden bahsederek korumacı ve fazla verici davranan ailelerin çocuklarının çocuk kalmak istediklerini söyledi.  Tarhan, “Bı bireyler böyle bir çelişki içerisinde, çocukluk duygularından vazgeçemiyor. Böylece hiç büyümeyen yetişkin görünümlü çocuklar ortaya çıkıyor. Bu duruma ‘Peter Pan Sendromu’ deniyor.” diyerek son zamanlarda çok rastlanılan bu sendromdan bahsetti.  Tarhan, sorumluluk ve özgürlük dengesiyle aile ve çocuğun ergenlik dönemini uyumlu bir şekilde yaşayabileceğini anlattı.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ergenlik ve uzamış ergenlik hakkında bilgi verdi. Bilinen evrelerinin yanı sıra ergenliğin bazı durumlarda 22 yaşından 40 yaşına kadar süren “uzamış ergenlik” döneminin de yaşandığını söyleyen Tarhan, ailelere çocuklarını gözlemlemeleri için ipuçları verdi, tavsiyelerde bulundu.

    Ergenlik, bazı durumlarda 8-10 seneye kadar uzuyor

    Ergenliğin hepimizin geçtiği bir dönem olduğunu hatırlatarak sözlerine başlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsan hayatında gelişimin hızlı olduğu iki dönem vardır. Biri 0-3 yaş arası, diğeri de ergenliktir. Erken ergenlik 12-14, orta ergenlik 15-17, geç ergenlik de 17-21 yaşına kadar sürüyor. 22 yaşında olumluluk dönemi başlıyor. Ergenlik bazı çocuklarda 2-3 sene sürüyor, bazılarında 8-10 seneye kadar uzuyor.” dedi. Geç ergenliğin fizyolojik ve kabul edilebilir olduğunu kaydeden Tarhan, “22 yaşından sonra 40 yaşına kadar süren ergenlikler vardır ki onlar artık klinik olgu haline geliyorlar. Evlilik olgunluğu, iş olgunluğu olmuyor. Üretken olmuyorlar. Bu tarz vakalar son zamanlarda literatürde de arttı. Modernizmin yan etkilerinden birini daha yaşıyoruz.” ifadelerini kullandı.

    Ergenlik çocukluk konforunu terk etmektir, bir yas, bir kayıp sürecidir

    Modern yaşamda teknolojinin ilerlemesiyle hayatın kolaylaştığını ve birçok şeyin kolay elde edilebilir olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Önceden gençler zorluk içerisinde olgunlaşıyordu, şimdi varlık içinde olgunlaşmak durumundalar. Birçok şeyi kolayca, emek vermeden, yorulmadan elde ediyorlar. Anne babalar da fazla korumacı, fazla verici davranıyor. Böyle durumlarda çocuklar da büyümek istemiyorlar. Çünkü çocukluğu bitirmek, birçok çocukluk konforunu terk etmektir. Bir yas, bir kayıp sürecidir. Kişinin o süreci yaşaması gerekiyor.” şeklinde konuştu.

    Hiç büyümeyen yetişkin görünümlü çocukların durumuna “Peter Pan Sendromu” deniyor 

    Bireyselleşmenin ilk adımının anne sütünü bırakmak olduğunu aktaran Tarhan, normal yaşın çok üstünde, hatta ergenlik döneminde bile anne sütü emmeye devam edenler olduğunu ve bu durumun bireyselleşme denilen sosyal ritmi bozduğuna vurgu yaptı. Sosyal ritim bozulduğunda hiç büyümeyen erkek veya kadın tiplerinin ortaya çıktığının altını çizen Tarhan, “Acılar, zorluklar, sıkıntılar büyümenin bir parçasıdır. Çocukluk konformizmini bırakıp ergenlik sorumluluğuna girecek, birçok konforu terk edecek. Büyüdükçe sorumluluk artıyor. Sorumluluk ile özgürlük arasındaki dengeyi öğrenmesi lazım. Özgürlüğü anneye babaya bağımlı oluyor ama kafasına göre de yaşamak istiyor. Böyle bir çelişki içerisinde, yani çocukluğun duygularından vazgeçemiyor. Böylece hiç büyümeyen yetişkin görünümlü çocuklar ortaya çıkıyor. Bu duruma “Peter Pan Sendromu” deniyor. Bu isim bir masal kahramanının adı, uzamış ergenliğin güzel ve hikâyeleştirilmiş bir şeklidir. Hatta bununla ilgili bir psikoterapistin “Peter Pan Sendromu Hiç Büyümeyen Erkekler” diye bir kitabı var.” dedi.

    Bazı anne babalar ergenlerden kırk yaşında insan olgunluğu bekliyorlar 

    Büluğ çağı olarak da adlandırılan ergenlik dönemi için psikolojide ‘normal şizofrenik dönem’ denildiğini kaydeden Tarhan, “Peygamber efendimizin güzel bir hadis-i şerifi var, 1444 sene önce söylüyor; ‘Büluğ çağı deliliğin bir şubesidir.’ diyor. O zaman bir ergen bu kadar güzel tarif edilirken, şu anda bazı anne babalar ergenlerden kırk yaşında insan olgunluğu bekliyorlar. Bazı ergenlerden de hiçbir şey beklemiyorlar. Çocuktan sorumluluk beklenmedikçe çocuk kalıyorlar.” ifadelerini kullandı.

    Ergenlere hata yapma hakkı tanımak gerekiyor

    Ergenlerde evden kaçmalar, kendine zarar verme eğilimleri, maddeye veya şiddete yönelmeler görülebileceğini aktaran Tarhan, “Bir ergenin hareketlerini 40 yaşındaki biri yapsa hasta deyip hastaneye yatırılır ama ergen için o normaldir. Onun için ergenlere hata yapma hakkı tanımak gerekiyor. Anne babaya karşı çıkıp, itiraz ederlerse anne baba paniğe kapılmasın. Veya fazla baskılanırsa sessiz, içine kapanık, ağzı var dili yok bir ergen olur ama ilk bağımsız olduğu zamanda evi terk ederler. Anneye babaya tam ters role, ters kimliğe girerler, evden kopmak için üniversite tercihini farklı şehirlerde yaparlar. Farkında olmadan anne babadan öç alırlar. ‘Benim çocuğum deist oldu, benim çocuğum şöyle oldu böyle oldu’ diyenlerin aslında çoğunu incelediğimiz zaman çocukların ters kimlik geliştirdiklerini görüyoruz. Bazen fazla modernist ailelerde çocukların ergenlikte namaza başladığını görüyoruz. Çocuk anneyi babayı şoke edip tatmin oluyor.” uyarısında bulundu.

    Anne baba çocuğa hayat yolunda refakatçi olacak

    Aileleri uyaran Tarhan, “Böyle durumlarda anne baba mühendis gibi çocuğa şekil veren olmayacak. Anne baba çocuğa hayat yolunda refakatçi olacak. Ona soracak, danışacak, birlikte karar verecekler. Yol arkadaşlığında buyurganlık yoktur. Buyurganlık, ergenin en nefret ettiği şeydir. Ergenlere ‘benim fikrim budur’ diye fikrinizi söylersiniz ama son kararı ona bırakırsınız. Böyle olursa ergen, anne babanın sözü doğruysa onu kabul eder. Ancak ‘annelik, babalık hakkımı helal etmem’ deyip duygu sömürüsü yaparak söylerseniz çocuk hem suçluluk hisseder hem sevgi hisseder hem de öfke hisseder. Çocuk anne babadan nefret ederse hayattan nefret eder. Onun için evi sıcak ortam yapamazsak, ergenleri kaybederiz.” şeklinde konuştu.

    Erişkinliğe geçiş bir risk alma sürecidir

    “Ergenliğini tamamlamamış çocuklar çok hata yaparlar, kolaylıkla zevk tuzaklarına düşerler. Heyecan arayışı içerisinde birçok fırsatı kaçırırlar.” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ergenlik bir zehirli elma gibi, yediği an karın sancısı başlar. O sancının sonunda olgunlaşır, hayatında birçok değişim olur. Bunlar büyümenin parçasıdır. Bu dönemleri aşmadan çocuğu büyütemeyiz. Onun için çocuk üzülecek, ağlayacak, ergenliğe girmenin fırtınalarını yaşayacak, arkadaşlar arasında akran baskısına maruz kalacak, kavgaya karışacak, dayak yiyecek, üşüyecek, terleyecek, titreyecek bunun sonucunda da büyüyecek. Risk almadan çocuk ergenliği atlatıp erişkin olamaz. Erişkinliğe geçiş bir risk alma sürecidir.” ifadelerini kullandı.

    Anne babalık çocuğa kendi hayat gemisinin kaptanı olmayı öğretmektir

    Son zamanlarda ergenliğe geçişi engelleyen en önemli faktörün bilgisayar oyunları olduğunu belirten Tarhan şu sözlerle konuya dikkat çekti: “Çocuk bilgisayar oyunlarına kaptırıyor ve başarı duygusunu da burada tatmin ediyor. Sanal oyun alanında onlarca kişinin yarıştığı, dereceye girdiği, başarı duygusunu tatmin ettiği sahte bir dünya var.  Bütün gün oyun oynuyor, bu deneyimleri yaşıyor. Hatta 18 saat oynayan var. Anne baba çocuğuna kıyamıyor ve duygularını yönetemeyen, regüle edemeyen bir çocuk ortaya çıkıyor. İşte çocuk bu şekilde çocuk kalıyor, gelişemiyor. Bu bireyler hayatta sorumluluk alamaz, liderlik yapamaz. Kendi kendinin lideri olamayan zaten başkalarının lideri olamaz. Evlilik de yapamaz. Annelik de babalık da liderliktir. Asıl anne babalık, çocuğa kendini yönetmeyi öğretmektir. Çocuğa kendi hayat gemisinin kaptanı olmayı öğretmektir. Yedirmek, içirmek, giydirmek değil çocuğu hayata hazırlamaktır. Onun için de bu hayatın hep güzel günlerini, konforlu, refah durumlarını göstermek değil, hayatın gerçeklerini de gösterip hayata karşı onu hazırlamaktır.”

    Gençlerin de anne, babaya saygısızlık yapmadan hayır demeleri gereken durumlar vardır

    Tarhan, çocuğun riski almadan büyüyemeyeceğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “O riski alacak. Anne, baba uzaktan kontrol edecek. Anne baba devamlı çocuğun yanında jandarma gibi dolaşırsa çocuk her şeyi hazır bekliyor. Vermediği zaman da anne babayı silkeliyor. Böyle koruyucu anneler çocuğu çocukluğa mahkûm ediyorlar. Bazen anne-babanın bu durumun farkında olmadığını görüyor ve gence anne-babana hayır deme becerini çalıştır diyoruz. Çocuk “hayır” dediği zaman anne “Aaaa! benim çocuğum büyümüş” diyor. O yüzden gençlerin de anne, babaya saygısızlık yapmadan “hayır” demeleri önemli. “Anne ben yaparım, ben başarırım, lütfen bana güven” gibi cümleler kullanıp tatlı bir dille kararlı bir şekilde “hayır” derse anne babada çocuğun büyüdüğünü anlıyor ve özeline saygı duymaya, mesafe koymaya başlıyor.”

    Çocuklar anne babanın eseridir 

    Tarhan ailelere şu tavsiyelerle sözlerini tamamladı: “İyi bir çocuk yetiştirmekten daha iyi bir yatırım var mı? Onun için çocukla iletişim kurmayı öğrenmek için zaman ayırmamız gerekiyor. Çocuklar anne babanın eseridir. Bunu bilmek gerekiyor. İyi bir eser ortaya çıkarmak için yatırım yapmak gerekir. En büyük yatırım da zaman ayırmak ve onun kişiliğine saygı duyarak ona rehberlik yapabilmektir.”

  • Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal NPİSTANBUL Hastanesi’nde hasta kabulüne başladı

    Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal NPİSTANBUL Hastanesi’nde hasta kabulüne başladı

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi kadrosuna alanında deneyimli uzmanlar katılmaya devam ediyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal, NPİSTANBUL Hastanesi’nde göreve başladı.

    Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal, Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi kadrosuna katıldı.

    Op. Dr. Emre Ünal’ın uzmanlık alanları içerisinde beyin tümörleri, pediatrik tümörler, boyun fıtığı, beyin travmaları, karpal tünel sendromu, omurga tümörleri, kronik ağrılar, peroneal sinir tuzaklanması, trigerminal nevralji, omurga travmaları ve ameliyatsız bel fıtığı tedavisi bulunuyor. Epidural enjeksiyon, derin beyin stimülasyonu (beyin ve omurilik pili), vidasız omurga darlığı cerrahisi de Op. Dr. Emre Ünal’ın başarılı operasyonlar gerçekleştirdiği sağlık sorunları arasında yer alıyor.

    Op. Dr. Emre Ünal kimdir?

    Çok iyi derecede İngilizce dil bilgisi olan Op. Dr. Emre Ünal, Yeditepe Üniversitesi Fakültesinden 2005 yılında mezun oldu. Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde 2013 yılında uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra Devlet Hizmet Yükümlülüğü (Mecburi Hizmet) kapsamında 2 yıl Ağrı Devlet Hastanesi’nde görev yaptı.

  • Tükenmişlik Sendromu Sadece İş Hayatını Etkilemiyor

    Tükenmişlik sendromunun tüm dünyaya yayılan geniş sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler sonucunda ortaya çıktığı düşünülüyor. Sendromun psikolojik, fiziksel ve davranışsal belirtileri olduğunu ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini belirten Klinik Psikolog Eslem Fulya Ekşi, tükenmişlik sendromunun bireysel bir süreç olmasıyla birlikte zaman içerisinde kişinin aile, iş ve sosyal yaşam alanları üzerinde de etkisinin oluşabileceğini söylüyor.

    Tükenmişlik sendromu bireyin normal şartlarda kariyerinden, arkadaşlıklarından veya aile ilişkilerinden aldığı keyfi ve başarı duygusunu azaltan zihinsel ve fiziksel bir tükenme durumu olarak adlandırılıyor. Tükenmişlik sendromunun bir anda ortaya çıkmadığını tam tersine yavaş yavaş ilerlediğini belirten Moodist Hastanesi’nden Klinik Psikolog Eslem Fulya Ekşi, “Tükenmişlik sendromu yaşayan bireylerde belirgin isteksizlik, yoğun uyku ihtiyacı, sürekli yorgunluk hali gözlenebilir. Tüm bunlara ek olarak tükenmişlik sendromu yaşayan bireyler gün geçtikçe eleştirel yaklaşımları kabullenmekte zorlanabilir, tahammül seviyeleri azalabilir, çok kolay öfkelenebilirler. Tükenmişlik sendromunun belirtilerini davranışsal, psikolojik ve fiziksel olarak ayırabiliriz. Belirtiler ortaya çıktıktan sonra zaman geçmeden önlem alınması faydalı olacaktır” diyor.

    Klinik Psikolog Eslem Fulya Ekşi Tükenmişlik Sendromu belirtilerini şu şekilde sıralıyor:

    Davranışsal Belirtiler

    1.     Çabuk unutma

    2.     Kendini başarısız hissetme

    3.     Aile içi problemler

    4.     Odaklanma zorlukları

    5.     Aniden sinirlenme ve öfke patlamaları

    6.     Sık sık ağlama

    7.     Yalnız kalmak isteme

    8.     Alınganlık

    Fiziksel Belirtiler 

    1.     Yorgunluk

    2.     Bitkinlik

    3.     Baş ağrısı

    4.     Uyuşukluk

    5.     Uyku ve iştahta bozulma

    6.     Enfeksiyonlara karşı direncin azalması

    7.     Dirençli soğuk algınlıkları

    8.     Solunum yolu rahatsızlıkları ve nefes darlığı

    9.     Vücut ağrıları

    10.  Mide-bağırsak hastalıkları

    11.  Yüksek tansiyon

    12.  Yüksek kolesterol

    13.  Kas gerilmeleri

    14.  Kalp çarpıntısı ve cilt hastalıkları

    Psikolojik Belirtiler

    1.     Mutsuzluk

    2.     Başarısızlık hissi

    3.     Öfke

    4.     Örgütsel bağlılık ve aidiyette azalma

    5.     Suçlayıcılık

    6.     Tahammülsüzlük

    7.     Engellenmişlik

    8.     Yeterince takdir edilmediği duygusu

    9.     Aşırı şüphecilik

    10.  Kaygı

    11.  Huzursuzluk

    12.  Kendini soyutlanmış̧ hissetme

    13.  Zihin karışıklığı ve yetersizlik duygusu

    “Performans düşüyor”

    Klinik Psikolog Eslem Fulya Ekşi, tükenmişlik sendromunun performans düşüklüğüne ve yapılan işin niteliğine yansıdığını söylüyor. Ekşi şöyle devam ediyor: “Bu durum kişinin motivasyonunu etkileyerek kendini başarısız hissetmesine neden olabilir. Tükenmişlik sendromu ilerledikçe kişinin birçok alandaki işlevselliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durum beraberinde kaygı bozuklukları, madde kullanım bozuklukları, depresyon gibi diğer psikiyatrik hastalıkları beraberinde getirebilir. Bu nedenle tükenmiş hissettiğinizde ilk adımınız mutlaka hem yaşamınızı yeniden düzenleyebilmeye hem de tükenmişliğin yarattığı psikolojik sorunlarla başa çıkabilmeye dönük bir uzmandan yardım almak olmalıdır.”

    Editöre Not: Özel Moodist Hastanesi, Şubat 2016’dan bu yana, 10 bin 200 metrekare kapalı alana sahip, 8 katlı modern binasında hizmet veriyor. Moodist, 75 yatak kapasitesi, suit ve konforlu hasta odaları, erişkin ve çocuk poliklinikleri, bağımlılık, kadın ruh sağlığı, acil psikiyatri bölümleri ve tüm psikolojik tanı testleriyle ruh sağlığına yönelik bilim ve teknolojinin gerektirdiği koşulları sağlayan, insan odaklı, tam teşekküllü özel bir psikiyatri hastanesidir. Moodist’in akademik kimliğe sahip profesör, uzman psikiyatr ve psikologlardan oluşan tedavi kadrosunda ayrıca; nöroloji, anestezi, iç hastalıkları uzmanı, diyetisyen ve tecrübeli sağlık personeli de bulunuyor.

  • HASTALIKLARA KARŞI KALKAN ETKİSİ YARATAN P VİTAMİNİ

    Hem fizyolojik hem de psikolojik olarak yaşam kalitesini düşüren hastalıklara karşı alınan önlemler arasında sağlıklı beslenmenin yeri büyüktür. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. İrem Aksoy, bağışıklık sisteminin güçlenmesi için P Vitamininin önemini anlattı.

    Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. İrem Aksoy, “Hastalıklara karşı vücut direncini artırmak için öncelikle beslenme ve bağışıklık sistemi arasındaki ilişkiyi incelemek gerekiyor. Kısaca bahsetmek gerekirse vücuttaki karmaşık aşama ve yollardan oluşan bağışıklık sistemi ağı, zararlı mikroorganizmalar ve hastalıklara karşı vücudu koruyan bir sistemdir. Dolayısıyla hastalıklara karşı vücut savunmasını önemli ölçüde etkileyen bir sistem olduğu söylenebilir. Soğuk algınlığı gibi hastalıklar başta olmak üzere birçok hastalık bağışıklık sistemiyle ilişkilidir” dedi.

    “Stressiz yaşam, fiziksel aktivite ve sağlıklı beslenme dengede olması gerekir”

    Dyt. Aksoy, “Bağışıklık sistemi savunmasını dışarıdan gelen tehditlere karşı güçlendirmek hastalıklara karşı koruyucu etki gösterir. Bu amaçla stres, fiziksel aktivite ve beslenme birlikte dengede olması gereken üçlü sacayağı gibi nitelendirilebilir. Beslenme konusunu daha detaylandırmak gerekirse besinlerin bileşenlerine kadar ne denli faydalı olduğundan bahsedebiliriz” diye söyledi.

    “P Vitamini birçok hastalığa karşı koruyucudur”

    Dyt. Aksoy, “Besinlerin içeriğinde birçok doğal bileşikler yer almaktadır. Genel olarak çoğu bitkide bulunan flavonoidler, P vitamini olarak da adlandırılmaktadır. Flavonoidler sebze ve meyvelere renk veren, antioksidan, antiviral, antiinflamatuar, antitümör, antialerjik etkiler gösteren, sindirim sistemi hastalıkları, kalp hastalıkları, tip 2 diyabet ve kansere karşı koruyucu görev üstlenen yararlı bileşiklerdir” diye konuştu.

    “P Vitamini, kolesterol ve kilo yönetiminde de fayda sağlar”

    Dyt. Aksoy, ”Kırmızı-mavi-mor renklerin bulunduğu meyve ve sebzeler bağırsak sağlığı için önemlidir. Üzüm, Böğürtlen, Ahududu, Yaban Mersini, Çilek, Nar, Kızılcık, Mor Lahana, Mürdüm Eriği, Kiraz, Kırmızı Pancar içeriğindeki vitaminler açısından zengindir. Kereviz, Maydanoz, Kırmızı Biber, Papatya, Nane ve Ginkgo Biloba bitkisi içerisinde bağışıklık güçlendirici vitaminler bulunur. Flavononlar (P vitamini) vücudun antioksidan kaynaklarıdır. Genellikle Portakal, Limon ve Üzüm gibi tüm turunçgillerde bulunur. Kolesterol ve kilo yönetiminde fayda sağlarlar. Soğan, Lahana, Marul, Domates, Elma, Üzüm ve Zeytinyağı ise zengin P vitamini barındırır.  Kalp hastalıklarının semptomlarının yönetilmesine katkı sağlarlar. Ayrıca çay, kahve, kakao kalp krizi veya felç geçirme riskini azaltmaya katkı sağlayabilir” diye vurguladı.

    “Flavonoidler vücudunuzu toksinlerden arındırır”

    Dyt. Aksoy, ”Yapılan bazı çalışmalar flavonoidlerin hastalıklara yol açan stresi önlemek için potansiyel ilaçlar olarak kullanılabileceğini vurgulamıştır. Sonuç olarak, beslenme planınıza daha fazla flavonoid içerikli besinleri dâhil etmek, vücudunuzu toksinlerden arındırmaya, daha sağlıklı kalmasına ve bazı kronik hastalıklara karşı potansiyel riskinizi azaltmaya yardımcı olabilir” diye sözlerini noktaladı.

  • Damgalamadan en çok şizofreni hastaları etkileniyor…

    Damgalamadan en çok şizofreni hastaları etkileniyor…

    Şizofreni hastaları ‘tehlikeli’ kabul edilmemeli!

    Ruhsal hastalıklarda damgalamadan en çok şizofreni etkileniyor. Sanrıların ve duyulduğu sanılan seslerin şizofreni hastasını korkutabildiğini belirten uzmanlar, aynı zamanda içe kapanmaya ya da uygunsuz davranışlar sergilemesine de neden olabildiğini ifade ediyor. Şizofreninin bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilebileceğini dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan; şizofreninin nörobiyolojik nedenlerden kaynaklı bir hastalık olduğu için ilaçla tedavisinin mümkün olduğunu, şizofreni hastaları ‘tehlikelidir’ ve ‘ne yapacakları belli olmaz’ gibi basmakalıp düşüncelerin de gerçeği yansıtmadığını vurguluyor.

    Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, şizofreni hastalığı ve toplumdaki damgalama ile ilgili değerlendirmelerde bulundu, tavsiyelerini paylaştı.

    Damgalamanın altında korku ve belirsizlik yatıyor

    Damgalamanın bazı toplumlarda ruhsal hastalık gibi belirli insan özellikleriyle ilişkili, olumsuz basmakalıp düşüncelerin tetiklediği, sosyal statü kaybı ve ayırım olarak tanımlandığını belirten Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan sözlerine şöyle devam etti:

    “İnsanoğlunun yüzyıllar boyunca yeterince tanımadığı ya da bilgi sahibi olmadığı olgu ya da kişiler karşısında tedirgin olduğunu, ürktüğünü ve söz konusu olgu veya kişiye olumsuzluk atfederek onu dışlama, damgalama ve ayırt etme eğilimi gösterdiğini söyleyebiliriz. Maalesef ruhsal hastalıklar da tıbbi durumlar içerisinde bu damgalamadan en çok nasibini alan hastalık grubudur. Damgalama davranışının kökenine bakacak olursak altında korku ve bilgisizliğin yatmakta olduğunu görebiliriz. Ruhsal bozukluğu olan hastalara karşı hissedilen korku, bilinen yanlışlar ve hastalığın geçmeyeceğine dair yanlış inanışlar damgalamaya sebep oluyor.”

    Sanrılar içe kapanmaya yol açabiliyor

    Şizofreninin psikotik belirtilerle yani gerçeği değerlendirmenin bozulması ile seyreden bir hastalık olduğuna dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Sanrılar, duyulduğu sanılan sesler hastayı korkutabilir, içe kapanmasına ya da uygunsuz davranışlar sergilemesine neden olabilir. Bu belirtiler, toplumda yer etmiş damgalamalar ile birleşince hasta daha da izole oluyor. Tüm bunların sonucunda kişi toplum içine çıkmak istemeyebilir, arkadaş edinmekte ve eş bulmakta zorluk çekebilir. Sadece temel ihtiyaçları için sosyal iletişim kurmak durumunda kalabilir. Alternatif durumlarda ise onlara acınır korunur veya bir çocuk imiş gibi davranılır. İki tutum da bireyi yalnızlığa iter. Kişi hastalığını gizlemek için hekime başvurmaktan kaçınabilir” dedi.

    Şizofreni bir halk sağlığı sorunudur

    Yalnızlaşan ve işlev kaybıyla karşılaşan bireyin ailesi ve arkadaşları da bu durumdan etkileneceği için dolaylı olarak toplumun da işlev kaybına uğrayacağını ifade eden Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu sebeple şizofreniyi bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edebiliriz. Damgalama da en az hastalığın kendisi kadar tehlikeli olabilir. Bu nedenle şizofreni hastalarında tedavinin aksamaması oldukça önemlidir. Damgalama ile mücadele toplumsal olarak yapılmalı çünkü damgalama aslında toplumsal bir hastalıktır” diye konuştu.

    Damgalamanın ilacı bilgilendirmektir

    Şizofreniye karşı gösterilen olumsuz tutum ve beklentileri aşmak için bu konuda yüzyıllardan beri süregelen yanlış inançların gerçeklerle değiştirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Damgalama sadece hasta bireyi tanımayan diğerleri tarafından yapılmaz, hastanın tanıdıkları ailesi hatta kendisi bile damgalama yapabilir. Çoğu zaman aile veya bakım verenler de sosyal çevreden kaynaklanan damgalamayla karşı karşıya kalıyorlar. Damgalamanın ilacı bilgilendirmektir. Bilgilendirme de öncelikli olarak ruh sağlığı çalışanları hastaların aile yakınlarına yapmalı. Ruh sağlığı çalışanlarının hastayı ve yakınlarını bilgilendirmesi ile başlayan süreç tüm topluma yayılmalı” dedi.

    Tedaviye ulaşamadıkça riskler artıyor

    Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, şizofreni hakkında bilinen bazı basmakalıp düşüncelere şöyle değindi:

    “Şizofreni hastaları ‘tehlikelidir’ ve ‘ne yapacakları belli olmaz’ gibi düşünceler var. Ancak bunun doğru olmadığını kesin bir şekilde ifade edebiliriz. Şizofreni nörobiyolojik nedenlerden kaynaklı bir hastalık olduğu için ilaçla tedavisi de mümkün. İlaçlarını düzenli kullanan, tedaviye ulaşabilen hastalarda böyle bir tehlike söz konusu değildir. Ayrıca bizler şunu biliyoruz ki, toplumdaki suçların çok büyük bir oranı akıl zayıflığı bulunmayan kişiler tarafından işleniyor. Tüm şizofreni hastalarının üretkenliğinin zayıf olduğu, sürekli yardıma ve bakıma ihtiyaç duydukları da yine hatalı bir ön yargıdır. Tedaviye ulaşamadıkça bu riskler artıyor evet ama unutmayalım ki tedaviye ulaşımdaki en büyük engellerden biri de damgalamadır.”

  • Prof. Dr. Gökhan Meriç: “Protez Ameliyatı Olan Hastalar Ertesi Gün Ayağa Kalkıp Yürüyebiliyor”

    Prof. Dr. Gökhan Meriç: “Protez Ameliyatı Olan Hastalar Ertesi Gün Ayağa Kalkıp Yürüyebiliyor”

    Emekli sınıf öğretmeni Canan Pamukçu (71), her iki dizinde de ileri kıkırdak aşınması şikâyetiyle 4 yıldır ağrı çekiyordu. Korkusundan dolayı ameliyat olmayan Pamukçu, ağrısını gidermek için farklı işlemler yaptırarak günlük hayatındaki basit hareketleri devam ettirmeye çalıştı. Ağrı yüzünden tamamen yürüyemez hale geldiğinde ise Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Prof. Dr. Gökhan Meriç’e başvurdu. Canan Pamukçu’nun her iki dizine aynı anda diz protezi uygulayan Prof. Dr. Meriç, “Canın Hanım’da olduğu gibi diz protezi ameliyatı olan kişiler ertesi gün ayağa kalkabiliyor.” Dedi. 

    Ameliyat korkusu nedeniyle tedaviyi sürekli erteleyen ve zamanla tek başına yürümekte bile zorlanan Canan Pamukçu, iki dizine de aynı anda protez ameliyatının uygulanmasıyla eski hayatına dönebildi. “Ameliyattan sonra geçen 3 yılım için çok üzüldüm” diyen Canan Pamukçu, “Bu kadar ağrı çekmeye, yaşadığım zor günlere hiç değmezmiş. Ameliyat ile ilgili en ufak bir kötü anım yok. Epidural anestezi ile sohbet ederek ameliyat oldum. İki dizim birden ameliyat edilmiş olsa da ertesi gün ayağa kalktım” şeklinde konuştu.

    KORKUSU NEDENİYLE GECİKTİRDİĞİ PROTEZ AMELİYATI YILLARINA MAL OLDU

    Canan Pamukçu, 2019 yılından beri geçirdiği süreçle ilgili şöyle konuştu: “Diz ağrılarım 2019’da başladı; birdenbire yangıyla gelen ağrıları istirahat halindeyken ve gece uyurken de yaşamaya başladım. Yanımda biri olmadan dışarıya çıkmaktan korkar olmuştum.  Bunların yanı sıra ameliyat olma korkum da vardı. Birçok doktorla görüştüm, fikir aldım; bir hayli bilgi sahibi oldum ama bir türlü karar veremiyordum. En sonunda oğlumun yardımıyla Gökhan Bey’e ulaştım ve ameliyat olmaya karar verdim. İki dizim birden ameliyat edilmiş olsa da ertesi gün ayağa kalktım. Eve geldikten sonra da 14’üncü gün koltuk değneklerini de bıraktım. Mutluyum, acılarla yaşamaya hiç gerek yok. O üç yılımı heba olmuş yıllarım olarak görüyorum. Belimde önemsiz 2 tane fıtığım vardı ama o fıtıklar dengesiz yürümemden dolayı taşmış fıtık haline geldi. Şimdi onun da sıkıntısını çekiyorum, keşke bu kadar uzatmasaydım.”

    “GÜNLÜK İHTİYAÇLARINI ÇOK RAHAT ŞEKİLDE GİDEREBİLİYOR” 

    Ameliyat sonrası kısa sürede normal hayatına dönen Pamukçu’nun sağlığının şu an gayet iyi olduğunu belirten Prof. Dr. Gökhan Meriç, “72 yaşındaki Canan Hanım bize ciddi bir ağrı ile geldi. 3 yıldan beri küçük tedaviler uygulasa da fayda göremediği içir ağrıları davam ediyordu. Her iki dizine birden protez uyguladık. Ameliyatın ertesi günü ayağa kaldırıp, egzersizlerini gösterdik. Ameliyattan sonra şişlik, yara irini, akıntı gibi sorunlarımız olmadı. İki hafta sonra kullandığı koltuk değneklerini de bıraktı ayrıca fizik tedaviye devam etti. Şu an minimal ağrıları olsa da günlük ihtiyaçlarını çok rahat bir şekilde giderebiliyor” diye konuştu.

     “GECELERİ AĞRI YÜZÜNDEN UYKUNUZDAN UYANIYORSANIZ KIKIRDAK AŞINMANIZ OLABİLİR!”   

    Diz-kıkırdak aşınması hakkında bilgilendirmelerde bulunan Prof. Dr. Gökhan Meriç, konuyla ilgili şöyle konuştu:

    “Diz-kıkırdak aşınması, yaşla birlikte kadın hastalarda gördüğümüz en büyük sıkıntılardan bir tanesidir. Kıkırdak aşınması, çarpma veya düşmeye bağlı olmakla beraber genetik olarak hastalarda bir yatkınlık var ise de ortaya çıkabilen bir durum. Kıkırdaklarımız bir kaplama dokusu, eklemler de pürüzsüz bir yüzeydir. Bunun sayesinde ağrısız bir şekilde günlük hareketlerimizi yapabiliriz. Bahsi geçen kıkırdakların zamanla yıpranması ve aşınmasıyla halk arasında kireçlenme dediğimiz ileri kıkırdak aşınması olabilir. Erken dönemde kıkırdak aşınmasından korunmak için diz içi enjeksiyon, kilo verme, egzersiz gibi birçok tedavi yöntemini hastalarımıza öneriyoruz. Ancak buna rağmen 60-65 yaş üstü hastalarda şikâyetler geçmiyorsa; günlük hareketlerinde sıkıntılar devam ediyorsa, 500-600 metre yolu bile ağrısız yürüyemiyorsa, geceleri uykusundan uyandıran ağrısı devam ediyorsa diz protezi uyguluyoruz.”

    DİZ PROTEZİ KONUSUNDA YANLIŞ/ EKSİK BİLGİLER VAR!

    Diz protezinin eklem kıkırdağının yüzeyindeki kaplama dokusunun çıkartılması ve oraya metal bir kaplama yapılmasıyla gerçekleştiğini vurgulayan Prof. Dr. Meriç, şu bilgilendirmelerde bulundu:

    “Halk arasında sanki diz kemiğinin tamamen kesildiği ya da tüm dizin alındığı gibi yanlış bir algı var. Bizim amacımız aşınan diz yüzeyini tekrar pürüzsüz hale getirmek. Bunun için sadece kıkırdak bölgesini alıp oraya metal bir implant koyuyoruz. Eklemde tekrar pürüzsüz bir yüzey oluşturmak amacıyla kemiğe bir kesi yapıyoruz ama sadece kıkırdak bölgesini alıyoruz ve metal bir implant koyuyoruz. İki metal yüzey arasında plastik polietilen dediğimiz bir malzeme koyuyoruz. Bununla beraber hastanın günlük hayatını rahat bir şekilde geçirmesini sağlıyoruz. Ameliyatı cerrahi tekniğine uygun olarak, olası riskleri için önlemler alarak ve hastanın diz yapısına en uygun implantı seçerek protez cerrahisindeki başarımızı arttırıyoruz. Amacımız hastanın bir an önce yürümesini sağlamak ve yatağa bağlı kalmasını önlemek.’’

    “UYGUN HASTA SEÇİMİ ÖNEMLİ”

    “Doğru protezin doğru hastaya uygulanması” prensibi yerini getirildiğinde diz protezi ameliyatlarından oldukça başarılı sonuçlara ulaşılabildiğinin altını çizen Prof. Dr. Gökhan Meriç, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bugün diz protezi cerrahisinde ameliyat sonrası süreç de hasta açısından oldukça konforlu denilebilir. Ameliyat sonrasında 4-5 gün hastanede kalan hastaya ameliyat sonrası yapılması gereken egzersizleri ve yürüme teknikleri anlatılır. Amaç hastanın günlük hayatında rahat yürümesini sağlamak olduğu için de ameliyatın ertesi günü hastalarımızı ayağa kaldırıyoruz. Ve düzenli olarak hareket etmesini sağlıyoruz. Beraberinde çeşitli ilaç tedavisiyle de ameliyat sonrası gelişebilecek riskleri minimize ederek olası komplikasyonların da önüne geçebiliyoruz.”

    “HASTA KAS GÜCÜNÜ YÜKSEK TUTARSA, PROTEZİ YAKLAŞIK 20-25 YIL BOYUNCA KULLANABİLİR” 

    Protezin ömrünün 15-25 sene arasında, hastanın kilosuna ve kullanımına bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı Prof. Dr. Gökhan Meriç, “Kilolu bir hasta yoğun aktivite yaptığında oradaki aşınma diğer insanlara göre bir miktar daha fazla olur. Bu yüzden hastaya kas gücünü yüksek tutmaya çalışıyoruz. Hasta kas gücünü yüksek tutarsa, protez cerrahisi sonrasında kilosuna dikkat ederse protezi yaklaşık 20-25 yıl boyunca kullanabilir. Protez bazen ciddi sıkıntıları olan genç hastalara yapılsa da genellikle 60-65 yaş üstü hastalarda uygulanmasını tercih ediyoruz. Hasta, protez ameliyatı için geç kalmış ya da korkmuşsa günlük hayatında sürekli ağrı çekmek zorunda kalabilir. 1-2 yıl bekleyen hastalar oluyor; bu süre hastanın psikolojisi etkilemekle kalmıyor, hastanın günlük hayattan kopmasına neden olabiliyor. Hasta normalde bir yere gitmek istemesine rağmen, gidememeye başlıyor. Hareketsiz olması kilo almasına bu durumda ağrılarının daha da artmasına sebep olarak hasta için bir kısır döngüye sebep oluyor.” diye konuştu.