Kategori: Sağlık

  • Prof. Dr. Aytaç Atamer: “Kolon kanseri, tedavisi mümkün ve önlenebilir bir hastalık”

    45 yaşın üzerindeki herkes mutlaka kolonoskopi yaptırmalı 

    Kolon kanserinin günümüzde en çok karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğunu belirten uzmanlar, takip ve düzenli kontrolün önemine dikkat çekiyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinin, tedavisi mümkün olan ve önlenebilir bir hastalık olduğunu belirterek, 45 yaşın üzerindeki herkesin, mutlaka kolonoskopi yaptırması gerektiğini söylüyor. Atamer “Ailesinde, özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişiler, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın 10 yıl gerisinden başlayarak düzenli kolonoskopi yapılması gerekir” uyarısında bulundu ve kolon kanserinin genetik etkenlerin yanında beslenme ve hayat tarzı alışkanlıklarına bağlı olarak da oluşabileceğine dikkat çekti. 

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanseri ve erken teşhisin önemine dair açıklamalarda bulundu.

    45 yaşın üzerindeki herkesin, mutlaka kolonoskopi yaptırması gerekir

    Kolon kanserinin günümüzde en sık karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğunu kaydeden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kolon kanseri, tedavisi mümkün olan ve önlenebilir bir hastalıktır. Takip son derece önemlidir.” diyerek düzenli kontrolün önemine vurgu yaptı.

    “45 yaşının üzerindeki herkesin, önceden kolonoskopi yapılmadıysa mutlaka yaptırması gerekir.” diyen Atamer, “Ailesinde özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişilerdeyse, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın 10 yıl gerisinden başlayarak düzenli kolonoskopi yapılması gerekir.” şeklinde konuştu.

    Takip ve düzenli kolonoskopi hastalığı yakalamak ve tedavi etmek için son derece önemli

    Kolon kanserinin genelde belirti vermeyen hastalık grubu içerisinde yer aldığına dikkat çeken Atamer, “Sol tarafı tutan kolon kanserleri karşımıza kanamayla gelmekte, sağ tarafı tutanlar ise daha çok kansızlık ile gelmektedir. Bu nedenle takip ve düzenli kolonoskopi, hastalığı yakalamak ve tedavi etmek için son derece önemli. Bunun dışında da genel sağlık kontrolünde takip mümkün olmakla beraber tanı koymak kolonoskopiyle mümkün olur.” dedi.

    Beslenme alışkanlıkları da risk faktörü olabiliyor

    Kolon kanserinin sadece genetik faktörlere bağlı oluşmadığının da altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Beslenme alışkanlıkları, özellikle sigara ve alkol tüketimi ile kırmızı et ve şarküteri ürünlerinin fazla tüketimi, yağlı gıdaların tüketilmesi, aşırı kilo ve hareketsizlik kolon kanserinin oluşmasında rol oynar.” uyarısında bulundu.

    “Günümüzde çok ilerlemiş kolon kanserlerini bile çıkartmak mümkün”

    Kolon kanserlerinin polip aşamasıyla başladığını kaydeden Atamer, “Zamanla bu polipler kanserleşir. Bu nedenle düzenli kolonoskopi yapılan hastalarda poliplere bakılır. Polip varsa görmek ve çıkartmak mümkündür.” dedi.

    Belirli bir seviyenin altında olması halinde özel yöntemlerle, kanserleşen polipin kapalı ameliyatla tedavi edilebileceğini aktaran Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Günümüzde çok ilerlemiş kolon kanserlerini bile yayılmadığı sürece çıkartmak mümkün. Bunun dışında ilerlemiş kolon kanserlerinde de konseyin vereceği karara göre, öncelikle cerrahi müdahale bazı durumlardaysa kemoradyoterapi takiben cerrahi müdahale yapılmaktadır. Kolon kanserinin bulunduğu yer son derece önemlidir. Ameliyata ona göre karar verilmesi gerekir.   Ameliyatın iyileşme sürecinde hastalar normal yaşamlarına dönebilmelidir. Önemli olan nokta erken yakalamaktır. Erken yakalandığı zaman ameliyat kısa ve laparoskopik olur. Erken tanının ardından yapılan ameliyat sonrası hastanın iyileşmesi ve toparlanması kolay olmaktadır.”

  • Tanısı 20 yıl sonra konulan hastalar var

    Dünya Herediter Anjioödem Günü

    “Tanısı 20 yıl sonra konulan hastalar var”

    Tüm dünyada 16 Mayıs tarihinde kutlanan “Dünya Herediter Anjioödem Günü” kapsamında Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Herediter Anjiyoödem Hastaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği (HAÖDER) ile Ankara’daki kahvaltı etkinliğinde buluştu. Hem hekimlerde hem hastalarda farkındalığın artması için önemli bilgilerin de paylaşıldığı etkinlikte, Herediter Anjioödem hakkında, tanısı 20 yıl sonra konulabilen hastalar olduğu ifade edildi.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği ve HAÖDER, Dünya Herediter Anjioödem Günü etkinlikleri kapsamında, Ankara’da hastaları ve hekimleri kahvaltı etkinliğinde buluşturdu. Katılımcılar hem baharın coşkusunu açık alanda aktiviteler yaparak yaşadılar hem de nadir görülen Herediter Anjioödem hastalığı ile ilgili önemli bilgiler edindiler.

    Deri ve iç organlarda, tekrarlayan şişliklerin oluşması ile karakterize nadir görülen kalıtsal bir hastalık olan Herediter Anjioödem (HA) adında “Herediter” sözcüğü hastalığın kalıtsal yönünü, “Anjioödem” sözcüğü ise oluşan şişlikleri ifade ediyor. Toplumda her 10 bin kişide 1 görüldüğü için nadir kabul edilen bu hastalıkta “anjioödem” olarak isimlendirilen şişlikler gırtlakta olduğunda hastanın nefes almasını güçleştirerek ölüme neden olabiliyor. Şişlikler barsak duvarındaki olduğunda barsak düğümlenmesi ile karıştırılarak gereksiz ameliyatlara sebebiyet verebiliyor.

    Ülkemizde şu an tanı konmuş herediter anjioödemli hasta sayısının yaklaşık 500 kadar olduğunu belirten AİD Başkanı Prof. Dr. Dilşad Mungan, “Ancak ülkemizde yaklaşık 1500 kadar hasta olduğu düşünülmektedir; akraba evliliğinin yaygın olması nedeni ile hasta sayısı daha fazla da olabilir. Rakamlardan anlaşılabileceği gibi Türkiye’de bu hastaların büyük çoğunluğu henüz tanı almamıştır. Çünkü Anjioödem atakları sıklıkla ″alerji” ile karışabilir ve sanki bir alerjiymiş gibi tedavi edilir ise hastanın hayatı tehlikeye girebilir. Çünkü alerji ilaçları bu hastalığın tedavisinde etkili değildir ve yaşamı tehdit eden atakları durduramazlar” diye konuştu.

    “HEKİMLERİN AKLINA GELMEYEN YETİM BİR HASTALIK”

    Hastaların yaklaşık olarak yarısının hayatlarında en az bir defa solunum yolunda tıkanma yaşadığını ifade eden Mungan, “En korkulan atak şekli budur; çünkü tanı almamış hastalar doğru tedavi edilmediklerinde yaklaşık her 4 kişiden 1’i atak sırasında hayatını kaybeder. Ölüm riskini ortadan kaldırmak için yapılabilecek en iyi şey hastaların doğru tanı almasını sağlamaktır. Ülkemizde bir herediter anjioödem hastası yakınmaları başladıktan ortalama 20 yıl sonra tanı almaktadır. Bunun en önemli nedeni tanının hekimlerin aklına gelmemesidir. Bu yüzden “yetim” hastalık sınıfında kabul edilir” dedi. Bu hastalıktan kuşku duyulduğunda tarama testi olarak kompleman-4 düzeyleri bakılması gerektiğini hatırlatan Mungan bu testin hem ucuz hem de ülkemizin hemen her yerinde mevcut olduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Kompleman-4 düzeyi düşük saptanan hastalarda tanıyı doğrulamak için “C1 İnhibitör düzeyi” ve “C1 inhibitör fonksiyonunun bakılması gerekir.”

    “BU HASTALIK OKUL VE İŞ HAYATINDAKİ BAŞARIYI ÖNLÜYOR”

    “Hastaların neredeyse tümü bu hastalığın okul ve iş hayatında başarılı olmalarını engellediğini düşünmekte ve belirsizliğin getirdiği ciddi psikolojik sorunlar ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Hastalığın ataklarını her türlü travma, stres, enfeksiyon başlatabileceği gibi bazı hormonlar ve ilaçlar da tetikler. Tanısı konan hastalarda bu hormonların, ilaçların kullanılmaması ve hastanın travmalardan kaçınması gerekir. Ancak her zaman atakları tetikleyen bir etmen saptanamayabilir.”

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, hastalığın hekimlerce daha iyi tanınması için hem bağımsız olarak hem de Sağlık Bakanlığı ile ortaklaşa eğitimler ve bilgilendirme toplantıları düzenliyor. Bunun amacı hastalık farkındalığının hem toplumda hem de hekimler arasında arttırılması. Her yıl Dünya herediter anjioödem günü olan 16 Mayıs ve takip eden haftada bir araya geliyoruz. Ülkemizde bu amaçla kurulan hasta destek grupları Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği ile iş birliği halinde çalışarak hastalığa karşı farkındalık yaratmaya çalışıyor.

    Sonuç olarak Türkiye’de hekimlerin ve toplumun duyarlılığının artması ile HEREDİTER ANJİOÖDEM hastalarının doğru tanı ve tedaviye ulaşmaları mümkün olabilecek Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği hem bağımsız eğitim ve bilgilendirme etkinlikleri ile hem de Sağlık Bakanlığı ile gerçekleştireceği ortaklaşa çalışmalar kapsamında hastaların doğru tanı ve tedaviye ulaşmasını kolaylaştırmaya devam ediyor.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • Kalp krizi vakaları can alıyor…

    Kalp krizi vakaları

    can alıyor…

     

    Necdet Buluz

     

    Hiç dikkat ettiniz mi?

    Son yıllarda en fazla ölüm vakaları kanser ve kalp krizinden kaynaklanıyor.

    Bu nedenle kalp konusu gündem yaratıyor.

    Uzmanlar, erken belirtilerin efor veya stresle göğüste sıkışma veya nefes darlığı şeklinde ortaya çıkabileceğini söylemektedir.

    Kalp krizine neden olan belirtiler var. Uzmanlar bu konuda dikkatli olunmasını ve geç kalınmaması gerektiğini hatırlatıyor.

    Şu uyarıya da dikkat:

    Genellikle bir kalp krizi meydana gelmeden günler, haftalar ve hatta aylar önce ortaya çıkabilir.

    Bir de şu var:

    Kalp krizi vakaları daha çok erkeklerde görülüyor. Kadınların bu konuda şanslı olduklarını söyleyebiliriz.

    Kalp krizi hakkında bilinçli olmak hayati önem taşır çünkü dünya genelinde en fazla ölüme sebep olan sağlık sorunlarından biridir. Kalp krizi belirtisi olarak genellikle göğüs sıkışması akla gelir, ancak kalp krizinden aylar önce ortaya çıkan belirtiler de uyarıcı işaretler olabilir. İşte kalp krizinin erken belirtileri…

    Kalp krizleri genellikle aniden ortaya çıkan acil durumlar olarak tanımlanır. Ancak yapılan araştırmalar, kalp krizi geçiren hastaların çoğunun daha önceden ince belirtiler yaşayabileceğini göstermektedir. Harvard Tıp Okulu tarafından yapılan bir araştırma, kalp krizinden sağ kurtulan 500’den fazla kadının yüzde 95’inin olaydan “aylar kadar önce” uyarı işaretleri gördüğünü ortaya koymuştur.

    Profesör Gerald Carr-White, erken kalp krizi belirtilerine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak, genellikle önceden herhangi bir semptom olmayabileceğini ancak vakaların yüzde 50’sinden fazlasında daha erken belirtiler olduğunu belirtmiştir. Bu belirtiler genellikle bir kalp krizi meydana gelmeden günler, haftalar ve hatta aylar önce ortaya çıkabilir. Araştırmalar, bu semptomların kadınlarda erkeklere göre daha sık görüldüğünü ve genellikle kısa bir süre sonra geçtikleri için ihmal edildiklerini göstermektedir.

    Uzmanlar, erken belirtilerin efor veya stresle göğüste sıkışma veya nefes darlığı şeklinde ortaya çıkabileceğini söylemektedir. Harvard Tıp Okulu tarafından yapılan bir ankete göre, katılımcıların yüzde 71’i olağandışı yorgunluğu en belirgin işaret olarak belirlemiştir. Yorgunluk nöbetleri yaşamanın nedeni, kalbin üzerindeki ekstra strestir. Kalp, kan akışının bir bölgesi tıkanırken vücudu yormaktadır.

    Erken belirtiler ortaya çıksa da, göğüs ağrısı, vücudun diğer bölgelerinde ağrı, baş dönmesi, terleme, nefes darlığı, hasta hissetme, ezici bir endişe hissi, öksürme veya hırıltı gibi belirtilerin farkında olmak ve hemen müdahale etmek önemlidir.

    Unutulmamalıdır ki, herhangi bir kalp krizi belirtisi hissedildiğinde derhal tıbbi yardım alınması gerekmektedir.

  • Neden horladığınızı biliyor musunuz?

    YATAKTAN KALKAMIYORSANIZ VE GÜN İÇİNDE DİKKATİNİZ DAĞILIYORSA…

    Sabahları yorgun kalkmak, baş ağrısı, sürekli uyku hali, gün içinde konsantrasyon bozukluğu gibi şikayetler horlama ya da uyku apnesi nedeniyle yaşanabiliyor. Kilo vermek, uyku pozisyonunun değiştirilmesi, alkol ve sigaranın bırakılması gibi önlemlerle horlama önlenebiliyor. Ancak yaşanan sorun basit bir horlama değil de nefes kesilmesiyle kendini belli eden uyku apnesi ise, uykuda solunum yollarının açık kalmasını sağlayan ağıziçi aygıtlar, pozitif basınç veren solunum cihazları ya da cerrahi tedaviler uygulanabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Yelda Turgut Çelen, horlama ve uyku apnesi hakkında bilgi verdi.

    Neden horladığınızı biliyor musunuz?

    Horlama, üst solunum yollarında yaşanan hava yolu darlığında yumuşak damağın hava geçerken titremesi sonucu oluşmaktadır. Horlama bir hastalık değil altta yatan farklı hastalıkların işareti olabilmektedir. Horlamanın birçok nedeni olabilir.

    • Aşırı kilo horlamaya neden olabilmektedir.
    • Soluk borusunu, üst solunum yolunu tıkayan, daraltan geçişi azaltan herhangi bir anatomik darlık veya hastalık horlamaya neden olabilir.
    • Çenede veya üst damakta yaşanan şekil bozuklukları horlamaya zemin hazırlayabilir.
    • Hamilelikte üst solunum yolu ödeme bağlı daraldığı ve mukozalar şiştiği için horlamalar artabilmektedir.
    • Alkol kullanımı solunum kaslarını gevşettiği için horlama görülebilmektedir.
    • Yoğun sigara içildiğinde, üst solunum yollarında inflamasyon (mikrobik olmayan iltihaplar) ve daralma olduğu zaman horlamalar daha sık görülmektedir.
    • Rahat uyumak için kullanılan uyku ilaçları da horlamayı tetikleyebilmektedir .
    • Küçük dil ve yumuşak damak şişmesi de horlama nedenleri arasındadır.
    • Özellikle çocuklarda bademciklerin ve geniz etinin şişmesi-büyümesi horlamaya ve uyku apnesine yol açabilmektedir.

    Horlamayla birlikte nefesiniz de kesilebilir

    Horlama hava yolunun daralmasının sonucu, uyku apnesi ise hava yolunun tamamen tıkanması ve nefesin durmasıdır. Uyku sırasında solunum kaslarının gevşemesi, yatay pozisyona geçiş, vücut ve beynin aynı anda dinlenmeye geçmesi gibi nedenlerle her insanın uyku sırasında nefes durması gerçekleşebilir. Uyku sırasında nefesin saatte 5 kereye kadar durması normal kabul edilebilmektedir. Ancak saatte 5’in üzerinde nefes kesilmesi yaşanıyorsa uyku apnesi patolojik bir hal alarak vücuda zarar vermektedir. Uyku apnesinin teşhisi ise uyku laboratuvarlarında yapılan nefes, kalp ritmi, beyin dalgaları, uyku kalitesi gibi parametreler incelenerek konulmaktadır.

    Bu belirtilere dikkat edin

    Hastalar uykularında kendi horlamalarını veya nefeslerinin kesildiğini hissetmeyebilir. Genellikle partnerlerinin “horluyor” ya da “nefesi kesiliyor” şikayeti üzerine doktora başvurulmaktadır. Horlama ya da uyku apnesi olan kişiler gün içinde bazı şikayetler yaşayabilmektedir;

    • Sabah boğaz ağrısı (ağızın açık uyunması nedeniyle)
    • Yataktan kalkamamak ve gün içinde yorgun hissetmek
    • Gün içinde uyku hali
    • Baş ağrısı (Uykuda alınan oksijen seviyesi azaldığı için özellikle sabahları baş ağrısı yaşanabilir.
    • Tansiyon yüksekliği ve özellikle ilaç kullanımına rağmen tansiyonun kontrol altına alınamaması.
    • İlaçlara rağmen kontrol altına alınamayan diyabet(şeker hastalığı)
    • Metabolizma yavaşladığı için kilo almak
    • Erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluğu
    • Trafik kazaları veya ışıklarda uykuya dalmaya kadar varabilen konsantrasyon bozukluğu. Çocuklarda bu durum okul başarısızlığı olarak yansıyabilmektedir.
    • Bazen ani bayılmaların nedeni horlama ya da uyku apnesine bağlı gelişebilmektedir.

    Tedavi uyku apnesinin derecesine göre değişiyor

    Uyku apnesi olan kişilerin derecesini belirlemek tedavi için önemlidir. Saatte 5-15 arası nefes kesilmesi hafif, 15-30 arası orta, 30 üstü ise ağır uyku apnesi olarak sınıflandırılır. Ağır uyku apnesi olan hastalarda genellikle cpap denilen solunum cihazı tedavisi uygulanmaktadır. Hafif ve orta seviye uyku apnesi olanlarda ise uyku pozisyonunu değiştirmek, çenenin öne çekilmesini sağlayan aparatlar ya da anatomik darlık durumunda cerrahi tedaviler tercih edilebilmektedir. Uygulanan tedavilerle uyku apnesi kontrol altına alınabilmekte ve yaşanan şikayetler giderilebilmektedir.

    Uyku apnesinin olmayıp sadece horlamanın yaşandığı durumlarda ise farklı yöntemlerle horlama giderilebilmektedir.

    Horlamayı gidermek için;

    Yatış pozisyonunu değiştirmek gibi basit bir yöntem bile horlamayı geçirebilmektedir. Bunun için yan yatış yastıkları gibi aparatlar kullanılabilmektedir.

    • Çeneyi öne çeken aparatlar
    • Alkol ve sigaranın bırakılması
    • Kilo vermek
    • Uyku ilacı ya da üst solunum yollarında ödem yapan ilaçların kesilmesi
    • Uyku hijyenine dikkat etmek horlamayı giderebilmektedir.
  • 15-21 Mayıs Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası’nda Besin Alerjisi Tedavisinde Yeni Yaklaşımlar Konuşuldu

    Besin alerjileri, günümüzde giderek artan bir sağlık sorunu haline gelmeye başladı. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, Alerji ile Yaşam Derneği ortaklığıyla düzenlediği ve 3 gün süren “Besin Alerjisi Farkındalık Haftası” online seminerlerinde uzmanlarla birlikte besin alerjilerine yönelik yeni tedavileri masaya yatırdı. Prof. Dr. Ayşen Bingöl, besin alerjilerini önlemek için bebekleri besinlerle erken tanıştırmanın önemine dikkat çekti. 

    Besin alerjileri, günümüzde giderek artan bir sağlık sorunu haline gelmeye başladı ve özellikle çocukların hayatını önemli ölçüde etkileyen bir tehdide dönüştü. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, Alerji ile Yaşam Derneği ortaklığıyla 15-21 Mayıs “Besin Alerjisi Farkındalık Haftası” kapsamında alerji uzmanlarıyla birlikte 3 gün süren Youtube canlı yayınları yaparak alerjiye dair en güncel bilgileri paylaştı.

    Bu yıl ülkemizde 15-21 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası kapsamında besin alerjisi farkındalığı oluşturmak amacıyla her yıl bir dizi etkinliği hayata geçiren Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), bu yıl da bu özel haftaya dikkat çekmek için pek çok proje yaptı.  “Az Çok Fark Etmez Besin Alerjisi Affetmez” sloganı ile bestesi ve yorumu Dr. İskender Türsen’e ait olan bir şarkıyı hayata geçirdi. Ayrıca, 16-17-18 Mayıs 2023 tarihlerinde 3 gün süren Youtube canlı yayın seminerlerini Alerji ile Yaşam Derneği ortaklığıyla düzenleyen AİD, gerçekleştirdiği online programla besin alerjisi konusunu psikolog, alerji uzmanları ve aileler ile derinlemesine konuşup bu konudaki yeni araştırmaları ve tedavi yöntemlerini katılımcılarla paylaştı.

    “HER BESİN ÖDÜL DEĞİLDİR, EN İYİ ÖDÜL FARKINDALIKTIR!..”

    Online seminerlerin açılış programında konuşan AİD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Dilşad Mungan: “Az çok fark etmez, besin alerjisi affetmez” sloganı, aslında besin alerjisi olan çocuklar ve ebeveynlerin topluma bir haykırışı…Bu haykırış daha çok farkındalık sağlamak, daha çok anlaşılabilmek için. Kimi zaman paylaşımın, kimi zamansa ödüllendirmenin bir ifadesi olan besin ikramının, bu çocuklar için doğru olmadığını anlatabilmek için… Hazırladığımız bu şarkıyla ve seminer serisiyle onların sesi olmak istedik. Çünkü biliyoruz ki “her besin ödül değildir, en iyi ödül farkındalıktır!..” diye konuştu.

    3 gün boyunca Montero Firması’nın koşulsuz destekleriyle canlı gerçekleştirilen Youtube yayınlarının ilk gününde besin ilişkili anafilaksi yaşamış çocuklarla başa çıkmada ebeveynlerin karşılaştığı sorunlar araştırması» ve ebeveynlerin sorunlarla baş etme yöntemleri konusunda Prof. Dr. Emine Dibek Mısırlıoğlu ve Alerji ile Yaşam Derneği Başkanı Özlem Ceylan katılımcılara bilgiler verdi. Çocukla oyunun bir parçası olarak alerji konusunda ise çocuğa ve ebeveyne alerjiyi anlatırken kolaylaştırıcı bilgileri paylaşan Oyun Terapisti, Klinik Psikolog Çağla Tuğba Selveroğlu da bu konuda izleyenlerin sorularını yanıtladı.

    ALERJİK ŞOKTA ADRENALİN KALEMİ YERİNE NAZAL SPREYLER

    İkinci günde ise Besin Alerjisi Tedavisinde Yeni Yaklaşımlar konusunda dikkat çeken bilgiler veren AİD Üyesi Prof. Dr. Ayşen Bingöl akıllı ilaçların artık besin alerjilerinin tedavisinde kullanıldığını söyleyerek, “Yurtdışında besin alerjisine bağlı alerjik şok (anafilaksi) tedavisi için adrenalin kalemi (otoenjektör) yerine nazal spreyler kullanılmaya başlandı. Yakın zamanda ülkemize de gelmesini bekliyoruz” diye konuştu.

    AZ ÇOK FARK ETMEZ BESİN ALERJİSİ AFFETMEZ”

    “Hiçbir zaman yarım diyet önermiyoruz. Bunun azı çoğu yok” diyen Bingöl, hazır gıda tüketen ve alerjisi olan kişilere gıdalardaki etiketleri dikkatli okumalarını önerdi, ancak hastaları gereksiz diyet yapmaktan da kaçınmaları konusunda uyardı. AİD Besin Alerjisi Çalışma Grubu Başkanı Ayşen Bingöl, Türkiye’de bebek ve çocuklarda en sık süt, yumurta ve kuruyemiş alerjisine rastlandığını belirtti. Süt ve yumurtaya yönelik alerjinin çabuk iyileşme gösterdiğini ancak fıstık, fındık gibi kuruyemişler ve balık gibi gıdalara olan alerjinin yavaş iyileştiğini ya da iyileşmediğini söyledi. Besin alerjisi olan bebekler için ebeveynlere ek gıda olarak önce sebze ve meyve, daha sonra ise tahıl önerdiğini ifade eden Bingöl ayrıca, bebek ve çocukların tek tip yerine besin çeşitliliğine dikkat edilerek dengeli beslenmelerinin önemini vurguladı. Küçük bebeklerin anne sütü sayesinde besinlerle erken tanıştığını bu durumun besin alerjisinde korunmada etkili olduğunu, anne sütü alırken düzenli olarak alerjik besinlerle erken karşılaşmanın iyileşmeyi hızlandıracağını da sözlerine ekledi.

    AKADEMİK BAŞARI VE SOSYALLEŞME

    İkinci oturumda ise besin alerjili çocuklarda akademik başarı ve sosyalleşme konusunda merak edilenleri anlatan Prof. Dr. Demet Can ve Psikoterapist Yasemin Meriç Kazdal daha sonra izleyenlerden gelen soruları yanıtladı. Psikoterapist Yasemin Meriç Kazdal, “Besin alerjili çocuklarda akademik başarı ve sosyalleşme” başlıklı konuşmasında tedavi ve terapi süresinin çocukların gereksinimlerine göre değiştiğini belirtti. Terapinin yalnızca sonuç odaklı olmadığını kaydeden Kazdal, düzenli yapılan üç ila altı aylık terapilerin çocuklarda davranışsal ve akademik olarak olumlu sonuçlandığını aktardı. Çocuklarda duygularını fark etme ve ifade etmeye ilişkin ilerleme kat ettiklerini gözlemlediğini aktardı. Kazdal, “Çocukta duygularını fark etme ve ifade etme konusunda ciddi bir ilerleme olduğunu görüyoruz. Süreci kabullenme, bu süreç içinde karşılaştığı zorluklarla başa çıkabilme psikolojik sağlamlık ve iyileşmenin temelini teşkil ediyor” dedi. Terapinin “canlı bir süreç” olduğuna değinen Kazdal, terapisi biten çocukların ergenlik döneminde yeniden terapiye ihtiyaç duyabileceklerini söyledi.

    PSİKOLOGDAN AKRAN ZORBALIĞI UYARISI

    Seminerin moderatörlüğünü üstlenen AİD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Demet Can, okullarda alerjiye karşı farkındalığın artması ile bu konuda akran zorbalığı doğurabileceğine işaret etti. Kazdal ise bu konuda hem devletin hem ebeveynlerin hem de eğitimcilerin çalışma yapması gerektiğini vurguladı. Akran zorbalığının günümüzde bütün çocuklar için geçerli olmasına karşın özel durumu olan çocukların bununla karşılaşma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtti. Kazdal, bu konuda bilinçlenmenin önemini şu sözlerle ifade etti: “Burada farkındalık yaratmak, bilinçlenmek çok önemli. Bunun bir oyun olmadığı gerçeğinin hem en alttan en küçük çocuklardan hem de daha eğitimcilere okul yöneticilerine kadar herkesin bu konuda bilinçlenmesi, farkındalığa ulaşması çok önemli. Bunun için de çok daha ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor.” Kazdal, bilinçlenme konusunda en önemli görevin ise ebeveynlere düştüğüne dikkat çekti. Çocukların yetişkinlerden daha yaratıcı çözüm yöntemleri olduğunu ve çocukların birbirlerinden destek alabileceklerini söyleyerek, ailelere bunları dikkate almalarını önerdi.  Seminerlerin son gününde konuklar ise Çocuk Alerji ve İmmünoloji Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Derya Ufuk Altıntaş’la alerji sözcüsü Nazlı Gözdem Çınga Bektaş oldu. Seminerin moderatörlüğünü AİD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özge Soyer üstlendi.

    “ÇOCUĞUN ALERJİSİNDEN KENDİNİZİ SUÇLAMAYIN”

    Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Derya Ufuk Altıntaş, annenin beslenme şekli, virüsler, annenin maruz kaldığı sigara dumanı gibi faktörlerin anne karnındaki bebeklerde besin alerjisi oluşturduğunu, besin alerjisinde genetik yatkınlıkların etkili olduğunu söyledi. Altıntaş, zamanla hafif alerjilerin bile şiddetli alerjiye dönüştüğüne dikkat çekti. Besin alerjisinin oluşumuna ilişkin “Sadece genetik yatkınlık olsa bile kişi 90 yıl yaşayıp hiç alerji görmeden hayatı sonlanabilir, genetik yatkınlığı olan kişileri alerjik yapan çevre faktörleridir. Vücudumuzdaki hücreler aralarında birtakım maddeler salgılıyorlar. Bunlar aralarında konuşuyorlar, komşuluk yapıyorlar. Birine bir şey olduğu zaman denge bozuluyor. Bu komşuların hangisinin bunu kaldırabileceği, hangisinin depresyona girebileceği, hangisinin hasta olacağını ve öleceğini önceden tahmin etmek mümkün değil. Çünkü bu bir zamanlama ve denge meselesi. O yüzden ailelere sesleniyorum, kendinizi suçlamayın” diye konuştu.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • Doç. Dr. Barış Karabulut: “Süt dişleri kalıcı dişlerin rehberidir”

    Doç. Dr. Barış Karabulut: “Süt dişleri kalıcı dişlerin rehberidir”

    Kalıcı dişlere uygulanan tüm tedaviler süt dişlerine de uygulanabilir

    Süt dişlerinin sanılanın aksine çok önemli olduğunu belirten uzmanlar, en küçük bir çürükte bile hekime başvurmak gerektiğini söylüyor. Çocuk Diş Hekimi Doç. Dr. Barış Karabulut kalıcı dişlerin doğru zamanda ve doğru yönde sürmeleri için süt dişlerinin rehberlik yaptığını belirtiyor. Süt dişlerinin erken çekiminin çocuklarda travmaya neden olabileceğinin altını çizen Karabulut, bu dişlerde çok hızlı ilerleyen çürükler oluştuğu konusunda uyarıyor.

    Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Doç. Dr. Barış Karabulut çocuklarda süt dişlerinin önemini anlattı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

    Kalıcı dişlerin düzgün sıralanması için süt dişlerinin sağlıklı tutulmaları gerekir

    Süt dişlerinin zannedildiğinden çok daha fazla önemli olduğunun altını çizerek sözlerine başlayan Çocuk Diş Hekimi Doç. Dr. Barış Karabulut, “Bu dişler kalıcı dişlerin rehberleridir. Kalıcı dişlerin doğru zamanda, doğru yönde ve doğru bir biçimde sürmeleri için süt dişleri rehberlik yapar. Dolayısıyla kalıcı dişlerin düzgün sıralanması, ortodontik tedavilerin çok fazla oluşmaması için süt dişlerinin normal düşme zamanlarına kadar ağızda sağlıklı tutulmaları gerekir.” dedi.

    Kalıcı dişlere uygulanan tüm tedaviler süt dişlerine de uygulanabilir

    Süt dişlerinde oluşan en küçük çürükte bile bir hekime başvurmanın oldukça önemli olduğunu vurgulayan Karabulut, “Süt dişlerinde, yapıları itibarı ile çok hızlı ilerleyen çürükler oluşur. Bu çürükler çocuklarda ciddi ağrılara neden olur. Tedavisi geciktiği durumlarda da dişler çekilir. Kalıcı dişlere uygulanan tüm tedaviler süt dişlerine de uygulanabilir ve hatta daha önemli bir yer kaplar.” şeklinde konuştu.

    Süt dişlerinin çekimi çocuklarda travmaya sebep olabiliyor

    Süt dişlerinin erken çekiminin çocuklarda travmaya sebep olabileceğini kaydeden Karabulut, “Çekilen dişlerin yerine teller yapılır ve bu teller çocuğun ağzında uzun süre kalır. Ancak, erken müdahale edilirse basit dolgularla, çocuğun canı yanmadan süt dişlerini ağızda tutmak mümkün. Süt dişlerinin kendiliğinden ve zamanında düşmelerini sağlamak, hem çekim ve erken dönem tel tedavilerini hem de ilerde oluşabilecek olan ortodontik problemleri engeller.” açıklamasında bulundu.

    Tedavinin yüksek standartlar ile donatılmış ortamlarda yapılması önemli

    Çocuklarda süt dişlerinin tedavisinin yüksek standartlar ile donatılmış hastane ve kliniklerde, özellikle fakülte ortamlarında yapılmasının çok önemli olduğunu dile getiren Çocuk Diş Hekimi Doç. Dr. Barış Karabulut, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Fakültelerde birçok branş iç içedir ve bazen farklı branşlardan konsültasyon almak gerekebilir. Koltukta tedavisi mümkün olmayacak hastalar ise genel anestezi ve sedasyon gibi uygulamalarla, hastane bünyesinde güvenli ve rahat bir ortamda tedavi edilmeliler.

  • ASTIM HAKKINDA DOĞRU SANILAN 10 YANLIŞ!

    Sadece alerjik bünyeli kişilerde mi görülüyor?

    Şikayetler geçtiğinde ilaçlar bırakılmalı mı?

    Hatalı bilgiler tedaviyi güçleştirmesin!

    ASTIM HAKKINDA DOĞRU SANILAN 10 YANLIŞ!

    Hava yollarında oluşan daralmayla gelişen ve ataklarla seyreden astım oldukça sık görülen bir hastalık. Öyle ki dünyada 300 milyon, ülkemizde de yaklaşık dört milyon kişinin astım hastalığıyla mücadele ettiği belirtiliyor. Kronik bir hastalık olan astımda ataklarla görülen hırıltı, nefes darlığı, göğüste sıkışıklık ile öksürük gibi sorunlar kontrol altına alınamazsa hastanın yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebiliyor, hatta yaşamını yitirmesine bile neden olabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, astım hastalığında oluşan atakların aslında uygun ve düzenli tedaviyle kontrol altında tutulabildiğine dikkat çekerek, “Ancak toplumda astım hakkında doğru sanılan hatalı bilgiler hastaların tedavilerini aksatmalarına neden olabilirken günlük yaşamlarını da olumsuz etkileyebiliyor. Dolayısıyla tedavide sorun yaşanmaması ve kaliteli bir yaşam için hastaların astım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bu doğrultuda hareket etmeleri büyük önem taşıyor” diyor. Peki hangi hatalı bilgiler astım hastalarının yaşamlarını olumsuz yönde etkiliyor? Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç toplumda astım hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

    Astım genetik geçişli bir hastalık değildir. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Astım, hem genetiğin hem de çevrenin etkilediği çok faktörlü bir hastalıktır. Öyle ki anne- babadan birinin astımlı olması durumunda çocukta astım görülme riski yüzde 25 oluyor. Anne ve babanın her ikisinde de astım varsa bu risk yüzde 50’ye yükseliyor.

    Astım ilaçları şikayetler geçtiği zaman bırakılmalıdır. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Astım tedavisinde tek amaç yakınmaları ortadan kaldırmak değildir. Bu nedenle astımlı hastaların şikayetleri geçtiğinde ilaçlarını asla kendiliğinden bırakmamaları ve tedavinin hekim gözetiminde sürdürülmesi önem taşıyor. Tedavi süresi genellikle 3 – 12 ay arasında değişiyor. Ancak bazı hastalarda tedavinin yaşam boyu devam etmesi gerekiyor.

    Her astım hastasında mutlaka hırıltı ve nefes darlığı olur. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Astımlı hastalarda en sık hırıltı, nefes darlığı, göğüste sıkışıklık ve öksürük görülüyor. Ancak hastalarda bu yakınmaların hepsi aynı anda ortaya çıkmıyor. Astım doğası gereği kendiliğinden ya da tedaviyle düzelip tekrarlayan bir hastalık olduğu için yakınmaların tümü ya da bir kısmı zaman içerisinde gözlenip kaybolabiliyor ve sonra tekrarlayabiliyor.

    Astım sadece alerjik bünyeli kişilerde oluşur. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine, astım hastalarının tümü alerjik bünyeye sahip değiller. Öyle ki hastaların yüzde 30-40’ında alerji dışı etkenlere bağlı astım görülüyor. Hastaların tamamında kronik ve mikrobik olmayan hava yolu inflamasyonu ile hava yolunda aşırı duyarlılık oluyor. Bu nedenle hastalar, alerjileri olmasa dahi astımlı olmayan kişilere kıyasla hava kirliliği, tütün dumanı, kokular ve irritan gibi çevresel faktörlerden çok daha fazla etkileniyor.

    Kortizon içeren spreyler çok fazla yan etkiye sahipler. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Astım hastaları, astım ilaçları olarak kullanılan spreylerin kortizon içermeleri nedeniyle çok fazla yan etkiye sahip olduklarını düşünerek tedaviden kaçınabiliyorlar. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, astımın en etkin tedavisinin kortizon içeren spreyler olduğuna dikkat çekerek, “Bu ilaçlar bağımlılık yapmıyor ve sprey biçiminde kullanıldıklarında ‘ses kısıklığı’ dışında ciddi bir yan etki göstermiyor. Üstelik sprey ilacını kullandıktan sonra boğazı bir bardak suyla çalkalayıp gargara yapmak ses kısıklığı gelişimini önlüyor” diyor.

    Hamilelik döneminde astım ilaçlarını kullanmak sakıncalıdır. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, astım hastası hamilelerin astım ilaçlarını mutlaka kullanmaları gerekiyor. Zira, ilaç tedavilerini bıraktıkları için astımı yeterince kontrol altına alınamayan hamilelerin hem kendilerinin hem de bebeklerinin sağlıkları olumsuz etkileniyor. Anne adayının riskli doğum yapması, hayatını kaybetmesi, bebeğin düşük kiloyla ya da erken doğması, astım ilaçları bırakıldığında en sık karşılaşılan sorunlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla astım hastası olan tüm hamilelerin bu dönemde göğüs hastalıkları uzmanının takibinde olmaları yaşamsal önem taşıyor.

    Astımın meslek ile ilişkisi yoktur. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Son yıllarda özellikle sanayileşmenin etkisiyle mesleğe bağlı astımın görülme sıklığı giderek artıyor. Erişkin dönemde görülen her beş hastadan birinin mesleki astımı olduğu araştırmalarla saptanmış. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, bu nedenle erişkin yaşlarda tanı alan her astım hastasının mesleğinin ve hobilerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle uygun tedaviye rağmen hastalığın yeterince kontrol edilemediği hastalar meslek ortamında kaldıkları maruziyetler açısından gözden geçiriliyor. Eğer hastaların yakınmaları hafta sonu ya da tatil gibi dönemlerde azalıyor ve işe başladıklarında artıyorsa, astımlarının meslekle ilişkili olma ihtimali çok yüksek oluyor” diye konuşuyor.

    Astım hastaları spor yapamaz. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Astım hastalarında spor, fiziksel ve ruhsal olarak olumlu etkiler oluşturuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç,  özellikle çocuklarda düzenli yapılan egzersizlerin solunum kapasitesinin artmasını sağladığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Spor olarak, yüzme, jogging ve pilates gibi spor aktivitelerini özellikle öneriyoruz. Yüzme sporu yapacaklar için klorla dezenfekte edilen havuzlar klorun hava yolları için irritan olması nedeniyle astımı alevlendirebiliyor. Böyle durumlarda denizde yüzmek daha iyi bir seçenektir. Çayır çimen alerjisi olanlarda, ilkbaharda açık havada spor yapmaktan kaçınılması yerinde olur. Ayrıca hava kirliliğinin ciddi bir sorun olarak karşımıza çıktığını düşünürsek, astımlı hastaların yaşadıkları yerdeki hava kalitesini izlemeleri, kirliliğin yoğun olduğu dönemlerde de açık havada spor yapmaktan kaçınmaları önemlidir.”

    Kilo ile astım arasında bir ilişki yoktur. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Yapılan çok sayıda araştırmada, fazla kilonun astım hastalığının kontrolünü zorlaştırdığı ve atak oranını arttırdığı kanıtlanmış. Ayrıca, özellikle erişkinlerde fazla kilo, astımla birlikte sık görülen uyku apne hastalığı açısından da ek bir risk faktörünü oluşturuyor. Bu nedenle astım hastalığını kontrol etmek için ideal kiloya ulaşmak büyük önem taşıyor.

    İlaç kullandıkları için astım hastalarına aşı yapılması gerekmiyor. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Yumurta alerjisi olmayan tüm astım hastalarının her yıl grip (influenza) aşısı olmaları gerekiyor.

  • KARACİĞER BÜYÜMESİNİN 5 ÖNEMLİ BELİRTİSİ

    KARACİĞER BÜYÜMESİNİN 5 ÖNEMLİ BELİRTİSİ

    Karaciğerin normal boyutlarının üzerinde genişlemesi, karaciğer büyümesi olarak adlandırılıyor. İnsan vücudundaki en büyük iç organlardan biri olan karaciğerin büyümesi (hepatomegali), çoğu zaman başka bir sorun ya da hastalığa bağlı olarak gelişiyor. Karaciğerin büyümesi hastalar tarafından bir süre fark edilmiyor. Karında şişkinlik veya dolgunluk hissi, karnın sağ üst bölgesindeki ağrı gibi belirtilerle ortaya çıkan sorunun tedavisi için altta yatan nedenin belirlenmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Kaplan, karaciğer büyümesi ve belirtileri ile ilgili bilgi verdi.

    Karaciğer temel organlardan biri

    Karaciğer, insan yaşamının devam edebilmesi için temel organlardan biridir. Karaciğer insan vücudundaki en büyük iç organdır. Ortalama 1-1,5 kg ağırlığındadır ve vücut ağırlığının % 1,5-2,5’ini oluşturmaktadır. Kandaki toksinleri temizlemek ve kan kolesterolünü düzenlemek dahil birçok önemli işlevi yerine getiren karaciğer, vücutta bir filtre görevi yapmaktadır. Vücuttaki aşırı toksik yüklenme karaciğeri savunmasız hale getirebilmektedir. Kandaki çok fazla toksin veya yağ, karaciğer iltihabına yani hepatite neden olabilir. Normalde karaciğer büyüklüğü 15-16 cm civarındadır. Karaciğer büyümesi durumunda ise karaciğer 21-22 cm ye kadar çıkabilmektedir ve hastalara sağ üst karın bölgesinde rahatsızlık vermektedir.

    Karaciğer büyümesi hastalık belirtisi

    Karaciğer büyümesi, çoğu zaman altta yatan bir hastalığın belirtisidir. Enflamasyonla (hepatit), yağlanma veya kanserle karaciğer büyümesi ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca akut enfeksiyona bir yanıt olarak ya da ilerlemiş kronik karaciğer hastalığına bağlı olarak karaciğer büyümesi görülebilmektedir. Kalple ilgili bazı hastalıklarda özellikle kalp yetmezliği durumunda ve bazı kan hastalıklarında hepatomegali görülebilir. Yine karın içi bazı damarların tıkanması durumunda karaciğer büyümesi olabilir.

    Büyüme hasara neden olabiliyor

    Karaciğerin büyümesi tehlikeli bir durumun belirtisi olabilmektedir. Bazen karaciğer kısa süreli (akut) bir duruma tepki olarak şişebilmekte ve bir süre sonra kendiliğinden normal boyutlarına dönebilmektedir. Ancak başka bir nedene bağlı olarak başlayan süreç karaciğerde yavaş ama ilerleyici bir hasara neden olabilmektedir. Karaciğer sorunlarında erken teşhis son derece hayati öneme sahiptir. Eğer geç kalınırsa karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişebilir ve tedavi için karaciğer nakli gerekliliği ortaya çıkabilir.

    Hastalığa bağlı büyümenin 5 belirtisi

    Genelde bu sorun ile karşı karşıya kalan hastalar bir süre, karaciğerlerinin büyüdüğünü fark edememektedir. Bir süre sonra karında şişkinlik veya dolgunluk hissi, karnın sağ üst bölgesindeki ağrı sonucu fark edilmektedir. Uzman hekimler fiziki muayene sırasında karaciğer büyümesini fark etmektedir. Karaciğer büyümesi bir hastalığa bağlıysa, çok görülen başka belirtiler de olabilmektedir.

    1. Yorgunluk hissi
    2. Mide bulantısı veya iştahsızlık
    3. Sarılık (cildin ve gözlerin sararması)
    4. Koyu renkli idrar ve açık renkli dışkı
    5. Ciltte kaşıntı

     

    Büyüme varsa bu hastalıklar neden olabilir

    • Hepatit, enfeksiyon veya ilaç hasarına bir yanıt olarak karaciğer büyüyebilir.
    • Karaciğerde aşırı yağ depolanması varsa (hepatosteatoz yani karaciğer yağlanması) büyüme olacaktır.
    • Karaciğerden geçen damarlar tıkalıysa karaciğer büyür.
    • Alkolle ilişkili hepatit ve buna bağlı siroz varsa karaciğer büyüyebilir.
    • Genellikle aşırı dozda ilaç alımına bağlı toksik hepatit,
    • Hepatit A, B veya C enfeksiyonuna bağlı viral hepatit.
    • Alkol veya metabolik sendrom nedeniyle yağlı karaciğer hastalığı.
    • Yaygın bir viral enfeksiyon olan mononükleoz.
    • Karaciğerde demir birikmesine neden olan hemokromatoz ve bakır birikmesine neden olan Wilson hastalığı gibi genetik hastalıklara bağlı karaciğer büyür.
    • Karaciğerde yağ birikmesine neden olan nadir bir hastalık: Gaucher hastalığı.
    • Karaciğer diğer organlardn gelen damarların uğrak bir yeri olduğu için özellikle mide, pankreas ve kalın barsak gibi organların kanserleri karaciğere yayılıp karaciğeri büyütebilir.
    • Karaciğer kistleri (bu kistler çoğu zaman iyi huyludur ama bazen kedi köpek kist gibi hastalıklar da olabilir).
    • İyi huylu karaciğer tümörleri (hemanjiyom veya adenom).
    • Karaciğer kanserleri.
    • Sistemik kanserler yani diğer organların kanserlerinin karaciğere yayılması.
    • Lösemi ve lenfoma gibi kan kanserleri karaciğer ve dalağı büyütür.
    • Safra yolları hastalıkları ve darlıkları.
    • Kalp yetmezliği.
    • Budd-Chiari sendromu yani karaciğerden çıkan damarların tıkanması.

     

    Kan testleri ve görüntüleme yapılmalı

    Karaciğer büyümesinin hangi sorun ya da hastalığa bağlı olduğunu belirlemek için kan testleri ve görüntüleme testleri yapılmalıdır. İlerlemiş bir hastalık söz konusu ise karaciğer dokusundan alınacak örnek laboratuvar testinden geçirilir. Testlerin ve biyopsinin sonucuna göre tedavi seçenekleri belirlenecektir. Karaciğer, yeterli sağlıklı dokuya sahip olduğunda kendini onarma ve yenileme süreci başlayacaktır. Karaciğer büyümesi akut bir durumun sonucuysa, soruna yönelik yapılacak tedavi planı iyileşmesini sağlayacaktır. Büyüme kronik karaciğer hastalığının sonucuysa, potansiyel olarak tersine çevrilebilir ve bazı durumlarda yaşam tarzı değişiklikleri ile tedavide başarı elde edebilir. Örneğin aşırı alkol kullanımına bağlı sorun nedeniyle karaciğerde büyüme varsa alkolü bırakmak tedavi için atılacak ilk adımdır. Alkolle ilişkili olmayan yağlanmaya bağlı bir sorun varsa, toplam kilonun % 10’unu kaybetmek yararlı olacaktır. Ayrıca yüksek kan basıncını, yüksek kolesterolü, yüksek trigliseritleri ve yüksek kan şekerini kontrol altına almak da karaciğer yağlanması ve büyümeyi engellemek için önemlidir.

  • SAÜ’den Madde Bağımlılığıyla Mücadeleye Destek

    SAÜ’den Madde Bağımlılığıyla Mücadeleye Destek

    Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Bilimsel Araştırma Projeler Koordinatörlüğü tarafından desteklenen ve Sosyal Hizmet Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yusuf Genç tarafından yürütülen “Bireyleri Madde Bağımlılığına İten Sebepler, Çözümler ve Madde Bağımlılığından Koruyucu, Önleyici Ve İyileştirici E-Öğrenme Platformu” isimli proje başarı ile tamamlandı.

    Toplumda yaygın bir şekilde görülen madde bağımlılığına karşı ailenin koruyucu ve iyileştirici rolünü güçlendirerek, toplumun bilinç düzeyini arttırma ve bağımlı bireyleri eğitme amacıyla gerçekleştirilen proje kapsamında, yenilikçi eğitim modülleri oluşturularak, e-öğrenme platformu hazırlandı.

    Projenin açılışı, Prof. Dr. Yusuf Genç’in başkanlığında düzenlenen bir çalıştay ile başladı. Çalıştaya, madde bağımlılığı konusuyla ilişkili olabilecek farklı anabilim dallarından akademisyenler, madde bağımlısı bireylerin hizmet aldıkları kurumlardan personeller ve Denetimli Serbestlik Müdürlüğü yönetici ve personelleri katılım sağladı. Prof. Dr. Genç, madde bağımlılığı konusunun, dünyadaki temel sosyal problemlerden biri olduğunu ve bu projeyle bu konuda yapılacak çalışmalara referans olunacağını belirterek proje konusunda kapsamlı bilgiler verdi.

    Geniş kapsamlı saha araştırması

    Proje kapsamında saha araştırmasıyla elde edilen çalışmalar sonucunda madde bağımlılarının ve madde bağımlısı bireye sahip ailelerin güncel durumları ve problemleri belirlendi. Toplamda 175 madde bağımlısı ve 147 madde bağımlısına sahip aile bireyleri olmak üzere toplamda 322 kişiyle geniş kapsamlı bir saha araştırması gerçekleştirildi. Elde edilen veriler ışığında, bir adet uluslararası dergide yayınlanan İngilizce makale, iki farklı uluslararası sempozyumda sözlü sunulan iki bildiri ve projenin en önemli çıktısı olan 16 eğitim modülünden oluşan e-öğrenme platformu hayata geçirildi.

    Online öğrenme ve bilinçlendirme platformu

    Yenilikçi ve inovatif özelliklere sahip e-öğrenme platformuyla birlikte projenin kapsamı, sonuçları ve çıktıları internet ortamında paylaşıldı. Eğitim modüllerine, hedef kitlelerin kolaylıkla ulaşabileceği online öğrenme ve bilinçlendirme platformu kuruldu.  Bu platformda hem madde bağımlılarına hem de ailelere yönelik farkındalık kazandırmak ve bilinç düzeyini yükseltmek amacıyla eğitim modülleri ve video sunumları hazırlandı.

    Projenin tamamlanmasının ardından projenin kapsamını ve projeden elde edilen sonuçları farklı kesimlerle buluşturmak adına yaygınlaştırma ve tanıtım faaliyetleri yapıldı. Bu kapsamda toplamda 10 lise ve KYK yurtlarında hem öğrencilere hem de ailelere yönelik seminerler verildi. Seminerlerde madde bağımlılığı konusunda erken tedbir alınması ve gençlerin bu alışkanlığı kazanmamasına yönelik bilgiler verildi.

  • Her bel fıtığı ameliyat gerektirmez

    Her bel fıtığı ameliyat gerektirmez

    Eğilerek iş yapan, egzersiz yapmayan ve kilolu kişilerde risk yüksek

    Bel ağrılarının çok büyük bir kısmının fıtık kaynaklı olmadığına dikkat çeken uzmanlar, her fıtığın da ameliyat gerektirmediğini söylüyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal, fıtıkların yüzde 90-95’inin ameliyat gerektirmeyecek bir tedavi yöntemiyle düzeldiğini belirtiyor. Ünal, “Ameliyat ancak geri dönüşsüz sonuçları olma ihtimali olan hastalarda yapılır. Hasta tedavilerin hiçbirine yanıt alamadıysa ya da tedaviye başlanmadan bacağında güç kaybıyla geldiyse ameliyat şarttır.” açıklamasında bulundu. Ünal ayrıca, tarlada ve eğilerek iş yapan kişilerle spor ve egzersiz yapmayan, sigara içen ve kilolu insanlarda da bel fıtığı oranının yüksek olduğunu söyledi.

     

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal bel fıtığı ve tedavi yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.

    30 yaşından sonra kıkırdaklarda bozulma olur

    Omurga kemiklerinin arasında disk denilen kıkırdak dokular olduğunu ve erişkin bir kişide 23 adet bulunduğunu belirterek sözlerine başlayan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Emre Ünal, “Disklerin zamanla bozulup arkaya doğru yer değiştirmesine bel fıtığı denir. Omurga kemiklerimizin hemen arkasında bacaklarımıza giden sinirler geçer. Bu durum omuriliğin ezilmesine sebep olabilir. Bu bir hastalıktır denilemez. 30 yaşından sonra bu kıkırdaklarda bir bozulma olur. Ufak kaymalar olursa bunlar çok normaldir. İnsanların yüzde 99’unda bu durumla karşılaşılabilir. Her bel fıtığı tedavi gerektirmez. ” dedi.

    Bel fıtığı ameliyatının kendine göre riskleri var 

    Bazı insanlarda bel fıtığı görülme ihtimalinin yüksek olduğunu söyleyen Ünal, tarlada ve eğilerek iş yapan kişilerle spor ve egzersiz yapmayan, sigara içen ve kilolu insanlarda da bel fıtığı oranının yüksek olduğunu kaydetti.

    Bel fıtığı ameliyatlarının genellikle mikroskobik veya endoskopik gözlemlerle yapıldığını aktaran Ünal, “En iyi tedavi yöntemi mikroskobik yöntemdir. Bel fıtığı ameliyatı da bir omurilik ameliyatı olacağından kendine göre riskleri vardır ama özenerek yapılır. Ameliyatın riskleri mikroskobun kalitesi, cerrahın tecrübesi ve cerrahın ne kadar özenerek iş yaptığıyla doğru orantılı olarak düşer.” şeklinde konuştu.

    Fıtıkların yüzde 90-95 ‘i ameliyat gerektirmez

    Bel ağrılarının yüzde 90’ının bel fıtığı olmadığı ve her bel fıtığının da ameliyat gerektirmediğinin altını çizen Op. Dr. Emre Ünal, “Fıtıkların yüzde 90-95’i ameliyat gerektirmeyecek bir tedavi yöntemiyle düzelir. İlaç, fizik tedavisi, disk içine lazer tedavisi ve iğne tedavisi gibi birçok tedavi yöntemi var. Ameliyat ancak geri dönüşsüz sonuçları olma ihtimali olan hastalarda yapılır. Hasta tedavilerin hiçbirine yanıt alamadıysa ya da tedaviye başlanmadan bacağında güç kaybıyla geldiyse ameliyat şarttır.” açıklamasında bulundu.

    Egzersiz, fıtık oluşumunu engeller ama fıtıktan sonra zarar verebilir 

    Spor ve egzersizin bel fıtığının oluşumunu engellediğine vurgu yapan Ünal, “Spor yapmak bel fıtığını küçültülecek bir tedavi değildir. Küçülecekse kendiliğinden küçülür. Eğer bir şey yapmayıp yatak istirahati yapılırsa 3-6 ay içinde büyük bel fıtıklarının küçüldükleri MR ile teyit edilir. Spor yapmak mutlaka gereklidir ama fıtıktan sonra spor yapmak zarar verebilir.” diyerek egzersizin önemine, tarzına ve zamanına dikkat çekti.

    Lazer çok iyi bir tedavi yöntemi ama mucize değil

    Lazer tedavisinin mucize bir tedavi olmadığını dile getiren Op. Dr. Emre Ünal, “Çok iyi bir tedavi yöntemidir ama belden aşağısı felç olmuş bir hastayı kurtaracak bir tedavi değildir. Lazer tedavisi, ilaç tedavisinin işe yaramadığı, bacağına giden ağrıları yüksek olan hastalarda güzel bir tedavi yöntemi. İşlem ortalama 15 dakika sürüp ameliyathanede veya ameliyathane ortamında olmayan bir ortamda da olabilir. İğne ile kıkırdak dokunun içerisine yüksek çözünürlüklü röntgen ile girilerek disk içerisine ve yerinden çıkmış olan disk dokusuna lazer tedavisi yapılır. İşlemin risk oranı çok düşüktür. Hasta işlemden sonra aynı gün yürüyerek taburcu olabilir.” şeklinde açıkladı.

    Lazer tedavisi genel anestezi gerektirmez

    Hastanede yatış gerektirmesi ve süresi gibi etkenler nedeniyle, ameliyatın lazer tedavisine göre risk oranının yüksek olduğunu söyleyen Ünal, buna rağmen lazer tedavisinin, ameliyatın yerini alan bir tedavi olmadığına dikkat çekti.

    Lazer tedavisinin çok kısa bir işlem olduğunu ve genel anestezi gerektirmediğini belirten Op. Dr. Emre Ünal sözlerini şöyle tamamladı:

    “İğne fobisi olan hastalarda endoskopi yapılır gibi hafif sersemletici ‘Sedasyon’ denilen anestezi uygulanabilir ama lokal anestezi gayet yeterlidir. Çok net bir şekilde ayak bileğinde ya da bacağında kısmi felç ve güç kaybı olan insanlara lazer tedavisi önerilmez. Bu hastalarda direkt cerrahi yapmak gerekir. Bunun dışında kalan hastalarda sadece ağrısı olup ilaç tedavisine yanıt vermeyen insanlarda öncelikle lazer ve nokta atış iğne tedavisi uygulanır. Karşılık vermezse o zaman ameliyat yapılabilir.”