Kategori: Sağlık

  • Tütün; sağlığı, çevreyi ve besin kaynaklarını tehdit ediyor

    TÜSAD DÜNYA TÜTÜNSÜZ GÜNÜ’NDE UYARDI:

    Tütün; sağlığı, çevreyi ve

    besin kaynaklarını tehdit ediyor

    Solunum Derneği TÜSAD, tütün bağımlılığında bir azalma olsa da elektronik sigara, ısıtılmış tütün ürünleri ve nikotin kesesi gibi ürünlerle kafa karışıklığı yaratıldığına dikkat çekerek, tütünün halen çok ciddi bir sağlık tehdidi olduğu uyarısını yaptı. TÜSAD Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. H. Volkan Kara, “Tütün bağımlılığı her yıl 8 milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan ve çevreye zarar veren çok yönlü global bir sorun” derken tütünün çevre ve besin kaynaklarına olan olumsuz etkisine de dikkat çekti.

    Sigaranın zararlarının geniş kitlelere anlatılarak toplumsal farkındalık oluşturulması amacıyla kabul edilen 31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü dolayısıyla bir açıklama yapan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), tütün ve tütün ürünlerinin insan sağlığıyla birlikte doğal çevreye ve yiyecek kaynaklarına verdiği zararları hatırlattı. TÜSAD Tütün Kontrolü Çalışma Grubu tarafından yapılan açıklamada, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tütün kullanımında 20 yıl öncesine kıyasla belirgin bir azalma olduğunu belirterek “2000 yılında 15 yaş ve üzeri dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 33’ü tütün kullanırken, 2020’ye gelindiğinde bu oran yüzde 22’ye indi” dendi.

    Sigara ve tütün ürünlerinin kullanımının her yıl en az 8 milyondan fazla insanı hayattan koparan, ülke ekonomilerine yük olan ve çevreye zarar veren çok yönlü global bir sorun olduğunu belirten TÜSAD Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. H. Volkan Kara, şu uyarıyı yaptı: “Sigara, akciğer kanseri başta olmak üzere astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibi birçok solunum yolu hastalıklarının temel etkeni. Kalp ve damar sorunları, mide-bağırsak hastalıkları, diyabet, hipertansiyon, idrar yolu problemleri, beyin fonksiyon bozuklukları, unutkanlık, göz tansiyonu ve bazı cilt hastalıkları sigara içenlerde içmeyenlere göre daha fazla görülür. Tütün ürünleri kullanımı hem kadın hem erkeklerde üreme sistemi bozukluklarına yol açar.”

    NİKOTİN TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR BAĞIMLILIK

    Nikotin bağımlılığının sosyal ve psikolojik yönleri de olan ciddi bir fizyolojik bağımlılık olmasına rağmen uzman yardımıyla tedavi edilebildiğine dikkat çeken Kara, şu bilgileri verdi: “Sigara bırakmak öncelikle düşüncede, daha sonra davranışta değişiklik gerektirir. Her bırakma denemesi başarıyla sonuçlanmayabilir. Bırakma denemelerinin başarısı bireysel farklılıklar gösterir. Bu konuda uzmanlardan yardım almak çok önemli. Bu desteği ülkemizde Sağlık Bakanlığı, üniversite hastaneleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından aktif ve başarıyla çalıştırılan Sigara Bırakma Polikliniklerinden almak mümkün.”

    NİKOTİN BAĞIMLILIĞI YENİ ÜRÜNLERLE ARTIYOR

    Tütün endüstrisinin sürekli yeni ürünler ve pazarlama taktikleriyle kafa karıştırdığına ve pazar genişletmeye çalıştığına vurgu yapan Kara, şunları söyledi: “Zararı azaltılmış ürün kavramıyla hammaddesi yine tütün ve nikotin olan teknolojik ısıtma cihazları pazara dahil edildi. Bu yeni ve modern görünümlü ürünler özellikle gençler için cazip hale getiriliyor. Bu ürünlerin içinde nikotin bulunuyor. Bu ürünlerle tütün endüstrisi pazar payının gerilediği ülkelerde gelir arttırmaya çalışıyor, yeni ve modern görünümlü ürünlerle çocukları ve gençleri nikotin bağımlısı hale getiriyor. Farklı ve kafa karıştırıcı yeni nikotin ürünlerinden biri de içinde sentetik nikotin bulunan ve ağız içine yerleştirilen nikotin keseleri. Bu ürünler sigara bırakma aracı olarak kullanılamaz. Tütün endüstrisi “zarar azaltma” ya da “bırakma” söylemiyle pazarlasa da bu tip ürünler hem bağımlılığı sona erdirmez hem de bireylerin hem tütün hem de bu yeni nesil araçları kullanarak ikili kullanım çıkmazına girmelerini sağlar. Sigara ve tütün ürünü kullanan her iki kişiden birinin zaman içinde sağlığını kaybettiği, hatta yaşamını yitirdiği ve sektörün yeni müşteri arayışına girdiği unutulmamalı.”

    TÜTÜN YETİŞTİRİCİLİĞİ ÇEVRESEL BİR TEHDİT

    Sağlığa zararlarının yanı sıra tütün yetiştiriciliği nedeniyle dünyadaki kısıtlı çevresel ve besin kaynaklarının da tehdit altında olduğunu aktaran Kara, şu istatistikleri paylaştı:

    • Toplamda 124’ten fazla ülkede 3,2 milyon hektar yiyecek yetiştirmeye uygun verimli arazi tütün yetiştiriciliği için kullanılıyor.

    • Zaten kısıtlı olan tarım arazilerin ihtiyaç duyulan gıda mahsulleri yerine tütün yetiştiriciliği için kullanılması nedeniyle ülkelerin karşılaştığı gıda güvenliği sorunları artıyor. Dünyada 79 ülkede 349 milyon insan akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya. Bu dağılımın çoğunluğunu düşük ve orta gelirli ülkeler oluşturuyor ve 30’dan fazlası Afrika kıtasında yer alıyor.

    • Ormanların tütün üretimine yer açmak için yok edilmesi sorunun daha da büyümesine neden oluyor. Tütün tarımı, toplam ormansızlaşmanın yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyor.

    • Tütün yetiştiriciliği ayrıca CO2 emisyonlarına ve iklim değişikliğine katkıda bulunuyor.

    • 300 sigara yapmak için kabaca bir ağaç feda ediliyor.

    • Tütün yetiştiriciliği biyolojik çeşitliliğin kaybına katkıda bulunurken, ekosistemin yok oluşunu hızlandırıyor. Çölleşme ve toprak erozyonu gibi afetleri hızlandırıyor.

    • Tütün yetiştiriciliğinde yoğun kullanılan zirai kimyasallar, gübreler ve katkı maddeleri ise toprağın bozulmasına sebep oluyor. Bu kimyasal maddeler suya karışarak gölleri, nehirleri ve içme su kaynaklarını kirletiyor. Bu kirlilik su canlılarını öldürürken, ev içi ve içme amaçlı kullanılan suların hayvan ve insan sağlığını olumsuz etkilemesine neden oluyor.

    YEŞİL TÜTÜN HASTALIĞI EN ÇOK KADIN VE ÇOCUKLARI ETKİLİYOR

    Tütünün ilk etapta görülmeyen ama çok ciddi bir etkisinin de toplamada çalışan çiftçilerin ve ailelerinin sağlığının bozulması olduğunu ifade eden Kara, yeşil tütün hastalığına dikkat çekerek, şunları aktardı: “Bu hastalık, tütün yapraklarını tutarken cilt tarafından emilen ve daha sonra vücuda dağılan nikotinden kaynaklanır. Ortalama 1-3 gün süren refleks kusma, baş dönmesi, baş ağrısı, karın ağrısı ve nefes darlığı ile kendini gösterir. Hastalık özellikle daha genç Asyalı ve Güney Amerikalı tütün çiftçileri arasında yaygın. Bazı durumlarda günde 50 sigaraya eşdeğer nikotine maruz kalınabilir. Kadınlar ve çocuklar tütün çiftçiliğinde daha çalıştığından için birincil derecede etkilenir. Dünya çapında 1,3 milyon çocuk tütün tarımında çalışır ve eğitimden mahrum kalır.”

    TÜSAD HAKKINDA

    Göğüs hastalıkları alanında ülkemizin ilk bilimsel meslek kuruluşu olarak 22 Haziran 1970 yılında İstanbul’da kurulan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), halen Türkiye genelindeki 5,000’e yakın üyesi ile “halkın akciğer sağlığını korumak” amacı doğrultusunda çalışmalarını sürdürüyor. Toplumsal ve mesleki eğitimi, araştırmaları destekleyerek halk sağlığının korunmasına yönelik faaliyetler yürüten TÜSAD, “Tükenmeyen bir nefesle” sloganı ile 53 yıllık geçmişinde 44 ulusal kongre, sayısız bilimsel toplantı, sempozyum, iki dünya kongresi ile bilinçlendirme ve farkındalık projelerine imza attı.

  • Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin: “İş hayatında eleştirilmek gelişimimiz açısından bize destek olur”

    Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin:

    “İş hayatında eleştirilmek gelişimimiz açısından bize destek olur”

    Eleştiri doğrudan karşı tarafın kişiliğine yönelik yapılırsa tehdit olarak algılanabilir 

    Çoğu zaman olumlu olmayan bir durum gibi algılansa da aslında herkesin eleştiriye gereksinimi olduğunu söyleyen uzmanlar, eleştirinin dozu ve ne şekilde yapıldığının önemli olduğuna vurgu yapıyor. Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, özellikle iş hayatında eleştirilmenin çoğu kez gelişimimiz açısından bize destek olduğunu belirtirken, eleştirinin yıkıcı değil yapıcı olmasının önemine dikkat çekiyor. Yapılan eleştirinin ‘Ben nasıl daha iyi yapabilirdim?’ sorusuna yanıt vermesi gerektiğini belirten Çekin, mükemmelliyetçi kişilerin eleştiriyi tehdit edici gördüğünü, sağlıklı bireylerin ise eleştiriden ne tür bir kazanım elde edebileceklerine odaklandıklarını ifade ediyor.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, yapıcı ve yıkıcı eleştirilere değinerek, eleştirinin nasıl yapılması gerektiği hakkında bilgi verdi.

    Eleştirinin dozu ve ne şekilde yapıldığı önemli

    Çoğu zaman olumlu olmayan bir durum şeklinde algılansa da aslında her insanın eleştiriye gereksinimi olduğunu söyleyerek sözlerine başlayan Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Eleştirinin dozu ve ne şekilde yapıldığı önemli. Bununla birlikte özellikle iş hayatında eleştirilmek çoğu kez gelişimimiz açısından bize destek olur.” dedi.

    Açık ve net olunmalı, saygı çerçevesinde kalınmalı

    Eleştiriyi bir insanın, olay döngüsünün, durumun ya da eserin iyi/kötü veya doğru/yanlış yanlarını ortaya koyma, gelişebilirliğini sağlama amacıyla yapılan bir çalışma olarak tanımlayan Çekin, doğru eleştiriyi ise şöyle tanımladı:

    “Eleştiri, doğru zamanda ve usulüne uygun olarak yapılmalı. Karşı tarafı eleştirirken açık ve net bir dil kullanmalı ve sakinliğimizi korumalıyız. Karşımızdaki bireyin sınırlarını ve saygı çerçevesini ihlal etmemeliyiz. Beden dilimizi kendi ifadelerimize uyumlamalıyız. Ayrıca eleştiriyi de birebir konuşma ile yapmakta fayda var.”

    Kendimizi eleştirdiğimiz kişinin yerine koymalıyız

    Eleştirinin yıkıcı değil yapıcı olmasının önemli bir nokta olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Yapıcı eleştiri için öncelikle kendimizi eleştirdiğimiz kişinin yerine koymalıyız. Eleştirilerimiz ‘Ben nasıl daha iyi üretebilirdim/yapabilirdim?’ sorusuna yanıt verecek şekilde çerçevelenmiş, sağlam bir mantık süzgecinden geçirilerek üretilmiş olmalı. Olumlu görüşlerin yanında olumsuz görüşleri de içerebilir ama düşmanca bir yaklaşım sergilenmemeli. Bunun yerine yapıcı tutum ve davranışlara yer verilmeli. Karşımızdaki kişinin bulunduğu pozisyonu daha iyi ve üst bir seviyeye çekmek amacıyla eleştiri yapılmalı. Eleştirilerin kişiye doğru zamanda, açık, detaylı ve uygulanabilir olacak biçimde sunulması da önemli bir nokta.” şeklinde konuştu.

    Eleştiriye açık olan bireyler sürekli ve sınırsız eleştirilmemeli

    Yapılan eleştirinin belirli bir çerçevede olmasının eleştiriden fayda sağlanabilmesi açısından önemli olduğuna değinen Çekin, “Karşımızdaki birey eleştiriye ne kadar açık olursa olsun, bu onun sürekli ve sınırsız bir biçimde eleştirilebileceği anlamına gelmez. Arada çok ince bir çizgi var. Eleştirilmek demek aynı zamanda onaylanmamak, kabul görmemek anlamına gelir. Eğer eleştiri doğrudan karşı tarafın kişiliğine yönelik yapılırsa bir tehdit olarak algılanabilir. Orada amacımız eleştirmekten çıkıp, kendi kişisel sorunlarımızın tatmini üzerinden yıkıcı bir eleştiri halini alabilir.” açıklamasında bulundu.

    Mükemmelliyetçi bireyler eleştiriyi tehdit edici görüyor 

    Kişinin aldığı eleştirileri alınganlık ile karşılaması ve sürekli ‘eksikleri olan’ bir şey yaptığını içselleştirmesi halinde olumsuz duyguların gelişebileceğinin altını çizen Çekin, “Başta bireyin motivasyonunun düşmesi ile birlikte kendisine olan özgüveninde de azalma meydana gelebilir. Kendi başına karar almakta, bir işi tamamlamakta ve hatta başlamakta bile zorlanabilir.” dedi.

    Eleştirileri kabullenebilmenin özellikle sosyal ortamlarda insanların çok zorlandığı durumların başında yer aldığını da sözlerine ekleyen Çekin, “Kişiliğimize yönelik yapılan eleştiriler zaman zaman üzerimizde kötü etkiler yaratabiliyor. Fakat bu durum, eleştiriyi alan kişinin karakter ve mizaç özellikleriyle değişebiliyor. Alıngan ve mükemmelliyetçi bireyler eleştiriyi daha tehdit edici ve özgüven kırıcı olarak görseler de sağlıklı bireyler süreci daha iyi yönetebiliyor.” ifadelerini kullandı.

    Sağlıklı bireyler eleştiriden ne tür bir kazanım elde edebileceklerine odaklanırlar 

    Sağlıklı bireylerin kusursuz bir varlık olmadıklarının farkında olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Yapılan eleştirilerin kendileri için bir kazanım olabileceğini düşünürler. Aynı zamanda almış oldukları eleştiriyi alınganlık yapmadan objektif bir şekilde değerlendirebilir ve ne tür bir kazanım elde edebileceklerine odaklanırlar. Sağlıklı bireyler, yapılan eleştirinin haklı tarafı bulunmasa da kendilerinden farklı düşüncelerin varlığı noktasına saygı duyar, kırılmadan süreci yönetebilirler. Bu da tüm bu söylemlerin kendilerini nasıl daha iyiye götürebileceklerine dair bir bakış açısı içerisinde yer aldıklarını gösteriyor.”

  • Başkan Yüce: “Daha sağlıklı yarınlar için çalışmalarımız sürecek”

    Dünya MS Haftası’nda farkındalık buluşması

    Başkan Yüce: “Daha sağlıklı yarınlar için çalışmalarımız sürecek”

    Dünya MS Haftası dolayısıyla düzenlenen ‘Siz Sorun, Biz Söyleyelim’ adlı programda konuşan Başkan Yüce, “Bir hastalığa ne kadar çok farkındalık oluşturulursa, üzerinde toplantılar, istişareler yapılırsa o kadar çok olumlu geri dönüşü olmaktadır. Bu sebeple etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Tüm MS hastaları ve aileleri için; yarınların daha sağlıklı ve aydınlık olmasını temenni ediyorum” dedi.

    Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce, Dünya MS (Multipl Skleroz) Haftası dolayısıyla düzenlenen ‘Siz Sorun, Biz Söyleyelim’ adlı programa katıldı. Büyükşehir Belediyesinin katkılarıyla Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi doktorları tarafından Orman Park’ta düzenlenen etkinliğe, SEAH Başhekimi Prof. Dr. Fikret Halis, SAÜ Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Dilcan Kotan, SAÜ Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sedat Özmen, SAÜ Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıklan Hastanesi Başhekim Yardımcısı ve Üroloji Uzmanı Op. Dr. Hatice Sıçramaz, çok sayıda MS hastası ve hasta yakınları katıldı.

    Farkındalık oluşuyor

    Dünya MS Günü etkinliği için düzenlenen programda konuşan Başkan Ekrem Yüce, son yıllarda adını sık duyduğumuz MS hastalığı için bir araya gelinen buluşmanın önemine işaret ederek, “Bir hastalığa ne kadar çok farkındalık oluşturulursa, üzerinde toplantılar, istişareler yapılırsa o kadar çok olumlu geri dönüşü olmaktadır. Bu sebeple Dünya MS Günü etkinliğinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Tüm MS hastaları ve aileleri için; yarınların daha sağlıklı ve aydınlık olmasını temenni ediyorum” dedi.

    Her alanda vatandaşlarımızın yanındayız

    Büyükşehir Belediyesi’nin her alanda vatandaşların yanında olduğunu belirten Başkan Ekrem Yüce, “Doğumdan ölüme kadar hemşerilerimizin hayatlarında varız. Yeni okullar, hastaneler, yollar, sosyal alanlar inşa ediyoruz. Bunların yanı sıra sosyal gelişim konusunda da hemşerilerimizin yanındayız. Bu hususta pek çok proje yürütüyor, farklı STK’larla iş birliği halinde çalışıyoruz. Çocuklarımızın, ev hanımlarımızın yanında olduğumuz gibi yaşlılarımızı da unutmuyoruz. Sakarya’nın her köşesinde yanında bizi görmek isteyen, bir dost eline ihtiyaç duyan her bir vatandaşımızın yanında oluyoruz” diye konuştu.

    Tıp Merkezi yeni yerine yakında kavuşacak

    Şehrin sağlık altyapısına güç katacak Tıp Merkezi’ni yeni bir projeyle çok daha iyi bir noktaya taşıyacaklarını belirten Yüce, kısa süre önce düzenledikleri törenle çalışmaları başlattıklarını dile getirerek, “İçerisinde; hekim odaları, müşahede, pansuman, müdahale, numune alma odası, röntgen odası, ekg odası gibi her ihtiyacın karşılandığı merkezimizin Sakarya’mıza hayırlı olmasını diliyorum. Her gün binlerce Sakaryalıya şifa dağıtan merkezimizi inşallah yeni yerinde çok daha iyi şartlara kavuşturuyoruz. Hemşerilerimiz için durmadan, yorulmadan, dinlenmeden çalışmaya devam edeceğiz. Kaybedecek bir dakikamız dahi yok” şeklinde konuştu.

  • Spor yapmak sakıncalı mı?

    Spor yapmak sakıncalı mı?

    Yaz ayları sağlığı olumsuz etkiliyor mu?

    MS hastası kadınlar anne olabilir mi?

    MULTİPL SKLEROZ HAKKINDA

    DOĞRU SANILAN 8 HATALI BİLGİ!

    Multipl Skleroz, etkisini sinir sisteminde gösteren ve ataklarla gelişen kronik bir sinir sistemi hastalığı olarak tanımlanıyor. Vücudu dışarıya karşı korumakla görevli olan bağışıklık sistemi kendi hücrelerini tanıma özelliğine sahip. Ancak bilinmeyen bir etken nedeniyle sistem bozulursa, bağışıklık sistemi özellikle sinir iletimini sağlayan beyin ve omurilikteki hücrelere karşı saldırı düzenliyor. Sinir hücreleri arasındaki iletimi sağlayan miyelin kılıfının hasarı sonucunda da Multipl Skleroz oluşuyor. MS hastalığının dünya çapında 2 milyondan fazla, ülkemizde de yaklaşık 50 bin kişiyi etkilediği tahmin ediliyor. Bu hastalık güçsüzlük, uyuşma, yürüme bozukluğu, dengesizlik ve görme bozukluğu gibi durumlara yol açtığı için hastaların günlük yaşamlarını olumsuz etkileyebiliyor. Aslında günümüzde erken teşhis, doğru tedavi, düzenli takip ve yaşam tarzında yapılan değişiklerle MS hastaları uzun ve kaliteli bir yaşam sürebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ancak Multipl Skleroz ile ilgili toplumda doğru sanılan hatalı bilgilerin teşhis ve tedavi açısından gecikmelere yol açtığına dikkat çekerek, “Bu gecikme de hastaların günlük yaşam aktivitelerinin olumsuz etkilenmesine ve hastalığın daha kötü seyretmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla MS hastalığının belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak çok önemlidir” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, toplumda Multipl Skleroz hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

    207143152

    Multipl Skleroz erken dönemde teşhis edilemez. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Multipl Skleroz, nöroloji hekimlerine doğru zamanda başvurulduğu takdirde, ayrıntılı bir hasta hikayesi ve muayene ile gerekli tetkikler sonrasında, erken dönemde rahatlıkla teşhis edilebiliyor. Kol ve/veya bacaklarda güçsüzlük ile uyuşma, dengesizlik, yorgunluk, çift görme ve görme bulanıklığı, konuşma bozukluğu gibi yakınmalar, Multipl Skleroz’un sık görülen belirtilerinden. Dolayısıyla bu yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak, hastalığın erken teşhis edilmesinde kilit rol üstleniyor.

    Kontrol altına alınamayan bir hastalıktır. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, Multipl Skleroz günümüzde ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabiliyor. MS hastalığına yönelik, ataklar sırasında ve uzun dönem koruyucu olarak etki eden ilaç seçenekleri mevcut. Son yıllarda artan çalışmalar doğrultusunda, hastalığın seyrine veya hastanın bireysel özelliklerine göre çok sayıda ilaç seçeneklerinden yararlanılıyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ilaçların enjeksiyon ve tablet formu olmak üzere iki gruba ayrıldıklarını belirterek, “Seçilecek olan ilaçlarda hastaya özgü bireysel özellikler ve tercihler göz önünde bulunduruluyor. Düzenli bir takiple birlikte ilaçlar arasında geçişler yapılabiliyor ve bu sayede yöntemler çok daha etkili olabiliyor” diyor.

    Her MS hastası tekerlekli sandalyeye mahkumdur. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Multipl Skleroz; klinik izole sendrom, ataklarla seyreden ve ilerleyici seyreden olmak üzere temelde 3 alt gruba ayrılıyor. Klinik izole sendrom ile ataklarla seyreden MS iyi seyirli oluyor ve hastalarda yüzde 85 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Kötü seyirli olan ilerleyici tip MS ise hastaların yüzde 15 oranını etkiliyor. Dolayısıyla uygun tedavi ve düzenli takiplerle çoğu hastanın bulguları rahatlıkla kontrol altına alınabiliyor. Böylece hastalar etkin tedaviyle günlük yaşamlarına sorunsuz bir şekilde devam edebiliyor.

    Genetik geçişli bir hastalıktır. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Ailesel bir geçiş söz konusu olsa da Multipl Skleroz’un genetik geçişli bir hastalık olduğu net olarak kanıtlanmamış. Genetik ve çevresel etkenler hastalığın gelişiminde birlikte rol alıyor. Ailesinde MS olan bir kişi normal popülasyona göre daha riskli olmakla birlikte bu durum hastalığın genetik geçişli olduğunu göstermiyor. Sigara, diyet, güneş ışığına fazla maruz kalmak, stres, D vitamini eksikliği ve geçirilmiş enfeksiyonlar çevresel etkenler arasında yer alıyor.

    Multipl Skleroz hastaları yazın dışarı çıkmamalıdır. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Multipl Skleroz’un semptomları yoğun egzersiz veya ısı artışı durumlarında şiddetlenebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu,  ancak bu durumun hastaların yaz aylarında asla dışarı çıkamayacakları anlamına gelmediğine işaret ederek, “Hastalar, saunaya gitmemek veya tatillerde sıcakların çok yoğun yaşandığı ayları tercih etmemek gibi önlemlerle aşırı sıcak ortamlardan olabildiğince kaçınarak, günlük hayatlarına devam edebilirler. Günlük hayatın içinde olmak aynı zamanda psikolojik olarak da destek sağladığı için hastalığın tedavisinde de önem taşıyor.” bilgisini veriyor.

    MS hastası kadınların hamile kalmaları sakıncalıdır. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Hormonal denge açısından farklı özellikler taşımak gibi bazı etkenler nedeniyle kadınlarda erkeklere nazaran iki kat fazla görülen MS, özellikle 20-40’lı yaşlar arasındaki doğurganlık çağında gelişiyor. Dolayısıyla MS hastası kadınların en büyük endişelerinden biri, anne olma şansını yitirmek oluyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, Multipl Skleroz’un hamile kalmaya ve doğum yapmaya kesinlikle engel oluşturmadığını vurgulayarak, “Hastalık aktivitesini kontrol altına alan ilaçlar sayesinde hastalar hem doğum yapabiliyor hem de emzirebiliyorlar. Bu noktada önemli olan asıl konu, hastaların hamilelik planlamalarını kendilerini takip eden nöroloji hekiminin kontrolünde yapmalarıdır.” bilgisini veriyor.

    Multipl Skleroz’da egzersiz yapmaktan kaçınılmalıdır. YANLIŞ! 

    DOĞRUSU: Multipl Skleroz hastaları kendilerini diğer kişilere göre daha yorgun hissedebiliyorlar. Ancak bu sorunla başa çıkmak için yapılabilecek en önemli şey düzenli egzersiz yapmaktır. Zira egzersiz sağladığı faydaların yanı sıra hareketsiz kalmanın yol açabileceği pek çok sorunu önlemesi açısından da değer taşıyor. “Kaliteli bir yaşam için MS hastalarına düzenli egzersiz yapmaları, sağlıklı beslenmeleri ve sigara içmemeleri konusunda mutlaka gerekli bilgilendirmeler yapılıyor” diyen Dr. Ezgi Yakupoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak egzersizin hem sıklığı hem de tipi açısından hasta ve doktor mutlaka iletişim halinde olmalıdır. MS hastaları için en ideal egzersiz türleri ise yürüyüş, yüzme ve bisiklet gibi aerobik egzersizleridir.” diyor.

    Multipl Skleroz hastaları çalışamaz. YANLIŞ!

    DOĞRUSU: MS hastalarının çok büyük bir kısmı günlük yaşamlarına aynı şekilde devam edebiliyor ve işlerini rahatlıkla yapabiliyorlar. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, “Önemli olan, doktor ile hasta arasında güven içeren bir iletişimin kurulması ve düzenli takiplerin yapılmasıdır” diye konuşuyor.

  • Nedeni Bilinmeyen Dirençli Yorgunluk MS’e İşaret Edebilir

    Nedeni Bilinmeyen Dirençli Yorgunluk MS’e İşaret Edebilir

    Bağışıklık sistemi ile ilişkili olarak gelişen ve merkezi sinir sisteminin bir hastalığı olan Multipl Sklerozun (MS) neden ortaya çıktığına dair belirsizlik hala devam ediyor. Nöroloji uzmanı Prof. Dr. Rana Karabudak, her ne kadar belirtileri merkezi sinir sisteminde ortaya çıksa da MS’in aslında bağışıklık sistemimizin bir iletişim hatası olduğunu söyledi. Prof. Dr. Karabudak, MS’in kişiye özel belirtileri olmasına karşın özellikte nedeni bilinmeyen yorgunluğa dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. 

    MS’in tüm dünyada çoğunluğu genç ve üretken yaşta 2.5 milyon insanı ilgilendiren bir sorun olduğunu söyleyen Nöroloji uzmanı Prof. Dr. Rana Karabudak, genetiğin etkili olduğu bu hastalıkta Türkiye’nin diğer Akdeniz ülkeleri gibi orta risk bölgesinde yer aldığını söyledi.

    “GENETİK YATKINLIĞI YÜKSEK OLANLARDA VİRAL YÜKLENME ÖNEM KAZANIYOR”

    MS’in ortaya çıkmasıyla ilgili üzerinde durulan görüşlerle ilgili bilgi veren Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Nöroloji uzmanı Prof. Dr. Rana Karabudak, “Hastalığa yakalanma riski için genetik olarak yatkın kişilerde çocukluk ve ergenlik çağının geçirildiği bölgenin ve o dönemde karşılaşılan “viral yüklenme” nin üzerinde durulmaktadır” diye konuştu. “Viral yüklenme derken özellikle çocukluk çağında suçiçeği, kızamıkçık, EBV- enfeksiyoz mononükleozis etkeni Epstein-Barr virüsü ve uçuk yapan herpes tipi virütik bulaşıcı hastalıklarla karşılaşmanın yatkın bireylerde hastalığın çıkışını kolaylaştırabileceği düşünülmektedir” diyen Prof. Dr. Karabudak, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bilim çevrelerinde en çok ağırlık kazanan görüşe göre; Bağışıklık sisteminin de gelişmekte olduğu bu dönemde; henüz tanımlanamamış bir virüsün ya da çeşitli çocukluk çağı virüs hastalıklarının birinin veya birkaçının birlikte görülmesi hastalığa yatkın bireylerde sistemi kırılganlığa itebiliyor. Bu durumun sonuçlarının ise merkezi sinir sisteminde yıllar içinde ortaya çıkabileceği yönünde.”

    DİRENÇLİ ve NEDENSİZ YORGUNLUĞA DİKKAT

    MS hastalığının seyir açısından bakıldığında çok kişisel yaşandığını söyleyen Prof. Dr. Karabudak, belirtilerin sıklığı ve şiddetinin kişiden kişiye farklılık gösterdiğine işaret etti. Her ne kadar en ciddi olmasa da en sık görülen belirtinin yorgunluk olduğunun altını çizen Prof. Dr. Karabudak özellikle nedeni bilinmeyen dirençli yorgunluğa dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

    Hastaların yüzde 75’inde yorgunluğun en fazla yakınılan ilk 3 semptomdan biri iken, yüzde 20-25 hastada ise en fazla şikayet edilen yakınma olduğunu belirten Prof. Dr. Karabudak, şu bilgileri verdi: “MS ilişkili yorgunluğun nedeni çok fazla faktöre bağlanır. Birincisi, tam olarak nedeni anlaşılamayan ve muhtemelen myelin zedelenmesine bağlı uyum mekanizmalarının etkilendiği merkezi yorgunluk denen durumdur. Bu noktada kişi ne iş yaptığından bağımsız olarak erken yorgunluktan şikayet eder. Özellikle ısıya karşı hassasiyet gösteren bu hastalar yaşadıkları durumu enerjide azalma hissi olarak tanımlar. Bir diğer yorgunluk nedeni depresyon olabilir. Depresyon motivasyonu azaltan bir durumdur. Ayrıca uyku uyanıklık dengesini bozarak da çabuk yorulmaya neden olabilir.”

    SAĞLIKLI BİREYLERİN YAŞADIĞI YORGUNLUKTAN FARKI NE?

    MS ile bağlantılı yorgunluğun nedeninin, immün sistemdeki değişiklikler, sinir sistemindeki değişikliklerin fonksiyonel sonuçları ve nöroendokrin değişiklikler gibi farklı nedenleri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karabudak, sağlıklı kişilerin yaşadığı yorgunlukla MS’li kişilerin yaşadığı yorgunluğu karşılaştırdı:

    “Her iki grubun tanımladığı yorgunluk arasında bazı benzerlikler olmakla birlikte farklılıklar gözlenmektedir. Her iki yorgunlukta da dinlenmeye ihtiyaç, motivasyonda azalma, sabırsızlık tanımlanmaktadır. Yorgunluk egzersiz, stres, depresyon, uzamış fiziksel aktivite ile artmakta ve dinlenme ve kaliteli uyku ile belirgin olarak azalmaktadır. Ancak MS hastalarının tanımladığı yorgunluğun günlük aktivitelere olan etkisi sağlıklı bireylerde izlenen yorgunluk etkilerine göre çok daha ağırdır. MS hastalarının aile yaşamları, sosyal ve profesyonel aktiviteleri bu yorgunluktan ileri derecede etkilenmektedir. Yine hastaların tanımladığı yorgunluk fiziksel aktiviteleri mental aktivitelere göre çok daha fazla etkilemektedir. Özellikle sıcaklık artışı ile yorgunluğun artış göstermesi MS yorgunluğu için tipik olarak saptanmıştır.”

    VÜCUT ISISININ ARTIRACAK İŞLERDEN KAÇINILMALI

    MS’te hastaların üçte birinde ateşlenme, sıcak ortamlarda bulunma veya zorlayıcı egzersizle ortaya çıkan halsizlikte artma yada bazı belirtilerin kötüleşmesi gibi ısı hassasiyeti olarak tanımlanın durumun yaşandığını söyleyen Prof. Dr. Karabudak, “Bu hastalar merkezi yorgunluk haline daha açıktır. Bu nedenle vücut ısısını ani artırıcı ağır işler, egzersizlerden kaçınılmalıdır. Ateş olduğunda düşürücü tedbirler hemen alınmalı ve serin ortamlar tercih edilmelidir.”

    Prof. Dr. Karabudak, bu nedenle yorgunluk şikayeti olan bir MS hastasında; yeni bir atak olup olmadığı, enfeksiyon varlığı, ağrı, uyku düzeni ve duygu durumunda değişiklik yaşanıp yaşanmadığı, kullandığı ilaçlar, yorgunluğa neden olabilecek immün sistemle ilgili hastalıklar araştırılmalıdır. Yorgunluk subjektif bir semptom olduğu için değerlendirilmesi oldukça zordur. Değerlendirme amacı ile pek çok farklı ölçek, test kullanılabilmektedir.”

    YORGUNLUKLA NASIL BAŞA ÇIKILIR?

    MS hastarında yorgunluğun hem kişinin kendisini hem de çevresini etkilediğin altını çizin Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji uzmanı Prof. Dr. Rana Karabudak, alınması gereken önlemlerle ilgili şu bilgileri verdi: “Öncelikle kuvvet kayıpları varsa tedavisi planlanır, atak döneminde kesin istirahat önemlidir. Uzun vadede kuvvet kayıpları yönünden kişiye özel fizyoterapi programları çıkarılmalı ve düzenli olarak sürdürülmesi sağlanmalıdır. Eğer hastada eşlik eden depresyon varsa medikal tedavi seçenekleri ve psikoterapi yine kişiye uygun olarak planlanmalıdır. Ayrıca yüksek karbonhidratlı beyaz un, şeker gibi gıdalardan uzak durarak sağlıklı beslenme kriterlerine uygun beslenmekte de yarar var.”

    “HASTANIN ÖDEVİ EGZERSİZ OLMALI”

    “Bütün bunlar dışında nedensiz bir merkezi yorgunluk durumu varsa, güne yayılan gerçekçi ve pratik bir aktivite programı planlanmalıdır” diyen Prof. Dr. Rana Karabudak, sözlerini şöyle tamamladı: “Kısa aralıklarla dinlenme ve çalışma, gevşeme teknikleri, günü planlamak önemlidir. Günün sıcak öğle saatlerinde yorucu aktivitelerden uzaklaşmalıdır. Yorgunluk düzenli egzersizden uzak kalmayı gerektirmez. Unutmayın ki kullanılmayan kas, eklem ve kemik yapıları giderek daha çok sınırlanır. Hareketsizliğe bağlı ek sorunların çıkması bir yana çalışmayan, antrene olmayan bir hareket sistemi her defasında daha çok enerji harcanmak durumundadır. Önemli olan her hastanın kendi durumuna uygun makul, gerçekçi ve düzenli bir hareket planı veya egzersiz ödevi sağlanmalıdır.”

  • Dünya MS Gününde MS’in Farkında Ol 

    Dünya MS Gününde MS’in Farkında Ol 

    Uluslararası Multipl Skleroz (MS) Federasyonu ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından Multipl Skleroz (MS) Günü olarak belirlenen 30 Mayıs’ta, her yıl tüm dünyada MS hastalığına dikkat çekiliyor. Bu özel güne, Merck Türkiye de MS alanındaki çalışmalarıyla toplumun hastalıkla ilgili bilgilendirilmesi ve farkındalık yaratılması için destek oluyor. 

    Dünyada 2,9 milyon, Türkiye’de ise 58 bin Multiple Skleroz (MS) hastasının var olduğu tahmin edilmektedir. MS, beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi ile organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Kas güçsüzlüğü, denge bozukluğu, yürüme ve konuşma aksaklığı ile kendini belli eden MS, alevlenmeler ve düzelmelerle seyreder. Merkezi sinir sisteminde etkilenen bölgeye ve etkilenme derecesine göre, bu kronik hastalığın türü, belirtileri ve şiddeti de kişiden kişiye değişebilmektedir. Belirtiler arasında titreme, karıncalanma, uyuşma, halsizlik, güçsüzlük, duyu eksikliği, kol ve bacaklarda sertlik, çift görme, görme azlığı, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı sayılabilir.

    Yapılan araştırmalarda hastalığa neden olabilecek faktörler arasında; D vitamini eksikliği, daha önce geçirilmiş viral enfeksiyonlar, çevresel faktörler, beslenme alışkanlıkları ve coğrafi etmenler sıralanıyor. Bununla birlikte, MS hastalığının kesinliği ispatlanmış bir sebebi bulunmuyor. Ayrıca genetik yatkınlığı olan kişilerde, bu teorilerin tümünün bir arada etkileşim gösterdiği, vücudun bağışıklık sisteminin olumsuz yönde harekete geçtiği de söylenebilir. Genç yetişkinlerde görülen bu hastalık özellikle kadınlarda 2 kat daha fazla ortaya çıkıyor. MS’li bireyler, doğru tedavilerle hayat kalitelerinde bir düşüş olmadan yaşamlarını sürdürebiliyor.

    Merck’in Türkiye Genel Müdürü Şehram Zayer, hastalık hakkında farkındalığın artırılmasının önemini vurguladı. İlgili paydaşlarla bu konuda bilimsel iş birlikleri yaptıklarını belirterek, “Bu yıl dünyada 355’inci, ülkemizde ise 25’inci kuruluş yıl dönümünü kutlayan Merck, MS alanında global olarak son 25 yıldır çalışmalarını sürdürüyor. Bu alanda “Hastalar için Hep Birlikte” değer yaratmak amacıyla bilimsel çalışmalarımız kararlılıkla devam ediyor. Dünya MS Günü vesilesiyle, MS alanındaki sunduğumuz hasta odaklı ve inovatif yaklaşımımızla, Türk tıbbının, değerli hekimlerimizin ve hastaların daima yanında olduğumuzu belirtmek isterim.” dedi.

  • 30 Mayıs Dünya MS (Multipl Skleroz) Günü

    Multipl Skleroz (MS) hastalığı, etkisini merkezi sinir sisteminde gösteren ve ataklarla kendini belli eden kronik sinir sistemi hastalığıdır. Bağışıklık sistemi vücudu dışarıya karşı korurken kendi hücrelerini tanır. Ancak bilinmeyen nedenden dolayı sistem bozulduğunda, bağışıklık sistemi kendi hücrelerine özellikle de sinir iletimini sağlayan beyin ve omurilikteki hücrelere karşı saldırı düzenler.

    Sinir hücrelerini koruyan ve görevlerini yerine getirmelerine yardımcı olan, sinir hücrelerinin etrafındaki örtü gibi kılıflara miyelin adı verilir. Bağışıklık sistemi miyelin kılıflarına saldırdığında ‘plak’ adı verilen hasarlı bölgeler oluşur. Bunun sonucunda hareket aksaklığı, kaslarda güçsüzlük, kısmi felç, dengesizlik, konuşma ve görme bozuklukları gibi çeşitli belirtiler ortaya çıkabiliyor. Bunlara MS atakları denir. Sinir sisteminde etkilenen yere ve etkilenme derecesine göre, MS hastalığının tipi ve şiddeti hastadan hastaya değişebilir.

    MS daha çok kadın ve gençlerde görülse de her yaş grubu için risk taşımaktadır. Yaşam boyu devam eden bir hastalık olan MS; Türkiye’de 40 bin, Dünyada ise 1 milyondan fazla insanda görülmektedir. Önceden MS atağı geçirmiş bir kişinin atakları düzeldikten sonra çok sıcak su ile duş alması, sıcak havaya maruz kalması ya da ateşli bir hastalık geçirmesi sonucunda atakları yeniden belirebilir. Bu ataklar yalancı atak olarak adlandırılmaktadır. Gerçek ataklarda belirtiler genellikle 24 saat boyunca sürmektedir. Eğer tedavi edilmezse atak süreleri 4 hafta ile 2 ay süresinde değişebilir. Hastalar daha önce bu tarz ataklarla karşılaşmadılarsa ve bu ataklar 24 saat ve üzerinde sürüyorsa mutlaka en kısa sürede bir doktora görünmeleri önerilir.

    Multipl Skleroz Çeşitleri
    Hastalık her kişide farklı olarak seyreder. Hastaların hepsinde sinirler zarar görür ancak ortaya çıkan belirtiler farklı olabilir. MS’in tanımlanan başlıca dört tipi bulunur. Bunlar;

    Atak ve İyileşmeler İle Giden MS: Ataklar ile ortaya çıkar. Ataklar tam veya kısmen geri dönüşlüdür. MS’li hastaların çoğu başlangıçta atak ve iyileşmeler ile giden seyir gösterir. Atakların ne sıklıkta geleceğini tahmin etmek mümkün değildir. Ataklar bazen yılda birkaç kez, bazen 2-3 yılda bir, bazı hastalarda ise ancak yıllar sonra tekrar ortaya çıkabilir.

    Sekonder Progresif MS: Atak ve iyileşmeler ile giden MS hastalarının bir kısmında daha sonra ataklar azalır ya da görülmezken, örneğin yürüme güçlüğü ve konuşma ve denge bozukluğu ya da bilişsel engellilikte devamlı bir ilerleme olur.

    Primer Progresif MS: Hastalık sinsi başlar ve yıllar içinde gittikçe artan engellilik ortaya çıkar. İlerleme hızı değişken olmakla birlikte genellikle yavaş seyirli olur. Bu gruptaki hastalar MS’li olguların daha az bir bölümünü oluşturur.

    Ataklarla İlerleyici MS: Başlangıçtan itibaren sinsi ve ilerleyici seyretmekle beraber arada ataklar da görülebilir.

    MS Hastalığının Tedavisi
    MS hastalığı tedavisi kişiye özel olmalı ve mutlaka erken dönemde başlamalıdır. Günümüzde MS tedavisinde pek çok ilaç seçeneği bulunmaktadır. Hastanın atakları ve hastalığın şiddetine göre hangi ilaca başlayacağına karar verilir. Ataklar erken dönemde kontrol altına alındığında, bu atakların yaratacağı hasar da engellenmiş olur.  MS’in temel olarak 3 tip tedavisi vardır; bunlar belirtilere yönelik tedavi, atak tedavisi ve atakları önleme tedavisidir. Fizik tedavi ve çeşitli rehabilitasyon türleri de kişinin ev ve iş hayatını kolaylaştırmada yardımcı olabilir. MS hastalığı doğru tedavi ve yaşam tarzı düzenlemeleri ile kontrol altında tutulabilen bir hastalıktır. MS hastalarının çok merak ettiği bir başka konu da gebelik. Bilinmelidir ki; MS hastalığı hamileliğe engel değildir ve çocukta herhangi bir gelişim bozukluğuna neden olmaz. Hatta bazı vakalarda hamilelik MS ataklarını yatıştırmaktadır. Ancak doğum sonrası ataklar tekrarlanabileceği için MS hastalığının yakın takibi çok önemlidir.

    Uzm. Dr. Dilek YANOĞLU
    Kırıkkale Yüksek İhtisas Hastanesi
    Nöroloji Uzmanı

  • Ebeveyn ya da bakım veren, çocuğa yeterlilik hissini vermeli

    Yetersizlik duygusu öğrenilen hatalı düşüncelerle gelir

    Ebeveyn ya da bakım veren, çocuğa yeterlilik hissini vermeli

    Yetersiz hisseden kişilerin onay arayışı vardır 

    Yetersizlik duygusunun bir noktaya kadar sağlıklı olduğunu belirten uzmanlar rahatsızlık verdiği noktada bir özgüven sorununa dönüşebileceğinin altını çiziyor. Yetersizlik duygusunun kökeninin çocukluğa kadar gittiğini söyleyen Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, aileleri uyarıyor: “Erişkin dönemde yetersizlik duygusunun gelişmemesi için çocukluk çağında ailelerin çocuklarından beklentilerini makul ölçülerde tutması, çocuğa yeterlilik hissini vermesi gerekir. Ancak bunun için ebeveynin de kendisini yeterli hissetmesi önemlidir.”

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, yetersizlik duygusunun kişide nasıl geliştiğini açıkladı ve bu duyguyla başa çıkmak için önerilerini sıraladı.

    Ebeveynler çocuklara yeterlilik hissini verebilmeli

    Yetersizlik duygusunun bir noktaya kadar sağlıklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Ancak rahatsızlık veriyorsa bir özgüven ve bağımlılık sorunudur. Yetersizlik duygusunun kökeni çocukluğa kadar gider. Bir çocuk neyin yeterli, neyin yetersiz olduğuna dair bilgiye sahip değildir. Bu bilgi sosyal öğrenme ile elde edilir. Çocuk ebeveyninden nasıl yeterli hissedileceğini öğrenir. Ancak bunun için ebeveynin de kendisini yeterli hissetmesi gerekir.” şeklinde konuştu.

    Çocuk, yaşının üzerinde bir sorumluluk aldıysa yetişkinlikte yetersiz hissedebilir 

    Yetersizlik hissedildiğinde çocukluk dönemine bakılması gerektiğini belirten Candaş Demir, “Terapilerde çoğu zaman danışanın getirdiği yetersizlik hissinin gerçek bir yetersizlik olmadığını, öğrenilen ve hatalı düşünceler ile gelen bir duygu olduğunu görüyoruz.” dedi.

    Yetersiz hisseden kişinin çocukluğunda kendisinin yapabileceğinden fazla bir talep ile karşı karşıya kalmış olduğunu sözlerine ekleyen Candaş Demir, “Kendine yetemeyen ebeveyn, öğretmen, aile üyeleri sıklıkla çocuktan büyük beklentiler içindedir. Çocuğun yaptığı şeyler onlara bir türlü yetmez. Klasik bir örnek olarak sınavdan 90 alır, neden 100 almadın derler. Çocuğa, gelişim sürecinde kendi yaşının üzerinde bir sorumluluk verildiyse, yetişkin olduğunda yetersiz hissetme ihtimali yüksektir. 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa kardeşinin bakım sorumluluğunun verilmesi buna örnek olabilir. O yaşta bir çocuk kardeşine bakamaz ve doğal olarak yetersiz hisseder. Yetişkin olduğumuzda işte bu yetersizliği beynimiz bize hatırlatır.” açıklamasında bulundu.

    Yetersiz hisseden kişiler aldığı kararların ilişkisini bozacağını düşünür

    Yetersiz hisseden kişilerin özerklikle ilgili sorunları olduğuna değinen Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Bu kişilerin kendi başına bir şeyler yapabilme becerileri zarar görmüştür. Kendi geleceğini kendisinin belirleyemeyeceğini düşünür. Kendini bağımlı algılayabilir. Başarı potansiyelini düşük görür, güvensiz hisseder. Özerk olarak aldığı kararların ilişkisini bozacağını düşünür. Onay arayışı vardır.” diyerek yetersiz hisseden kişilerin özelliklerini sıraladı.

    Çocuktan beklentiler makul seviyede tutulmalı

    Yetersizlik duygusuyla başa çıkmak için önerilerini sıralayan Candaş Demir, öncelikle ailelere uyarıda bulundu:

    “Bireyin erişkin dönemde yetersizlik duygusunun gelişmemesi için çocukluk çağında ailelerin beklentilerini makul ölçülerde tutması gerekir.”

    Hissedilen duygunun ‘yetersizlik’ olduğunu kabul etmenin bu duygu ile başa çıkma noktasında önemli olduğuna vurgu yapan Candaş Demir, “Bu yetersizliğin ‘gerçek’ bir yetersizlik olup olmadığını değerlendirmek, sınırları belirlemek ve zaten kişinin yapamayacağı bir konuda kendisine koyduğu standartlarını gözden geçirmek gerekir.” dedi.

    Kişi kendini yetersiz gördükçe yalnızlaşma eğilimi gösterir

    Yapılan araştırmalarda yetersizlik duyguları yoğun olan kişilerin diğer insanları tehdit olarak algıladığının görüldüğünü ifade eden Candaş Demir, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Başkaları ile kıyas yapmamak, kendimize odaklanmak önemlidir. Yalnız kalmamak, sosyalleşmek gereklidir. Yine çalışmalara göre, yalnızlık ve yetersizlik arasında yüksek düzeyde pozitif korelasyon mevcuttur. Yani kişi kendini yetersiz gördükçe yalnızlaşma, kendini saklama eğilimi göstermektedir. Başkalarıyla birlikte olmak bu duygu ile daha kolay başa çıkabilmemizi sağlar. Tüm bunlara rağmen yaşanılan yetersizlik ile başa çıkılamıyorsa bireysel psikoterapi için bir uzmana başvurabilirsiniz.”

  • Ayak sağlığı için doğru ayakkabı seçimi önemli

    Ayak sağlığı için doğru ayakkabı seçimi önemli

    Yanlış ayakkabı seçimi günlük yaşamda ciddi ayak sağlığı problemlerine yol açabiliyor. Yalnızca çekli ve görünüşü sebebiyle satın alınan ve ayak yapısına hiç uygun olmayan ayakkabıların ayak dokusuna zarar vererek verebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Yanlış ayakkabı seçimleri ve estetik endişeler sonucunda satın alınan ayakkabılar ayak dokusuna zarar veriyor. Bu zararlara karşı önlem alınmaması ve gerekli bakımın yapılmaması enfeksiyon riskini arttırarak ciddi deri hastalıklarına sebep olabiliyor” şeklinde konuştu. 

    Günlük yaşantımızda sıkça kullanılan ayakkabıların seçiminin ayak sağlığında önemli bir yeri olduğuna değinen Anadolu Sağlık Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Hava akımına müsaade eden, sentetik ve terleten materyalleri az içeren, dar olmayan, ayak yapısı ile uyumlu, yumuşak ayakkabılar tercih edilmeli. Aynı ayakkabı üst üste giyilmemeli, giyilecekse bu ayakkabılar havalandırılmalı, aşırı nem ve terleme varsa kurutulmalı” dedi.

    Ayakkabı vurmasında yaraya pansuman yapılmalı

    Yanlış ayakkabı seçiminde en sık görülen problemlerden birinin ayakkabı vurması olduğunu ve ayakkabı vurması nedeniyle oluşan yaralara müdahale edilmemesinin ciddi ayak sağlığı problemlerine sebep olabildiğini söyleyen Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Ayakkabının vurduğu yerde oluşan yara ılık su ile yıkanmalı, yaranın olduğu bölge kurulandıktan sonra yarayı temizleme ve mikropları öldürme gücüne sahip cilt losyonları ile bölgeye pansuman yapılmalı. Kişi eğer dışarıdaysa ve tekrar ayakkabı giyilmesi gerekiyorsa kapalı pansuman yöntemi ile yaranın enfeksiyon kapmaması için kapatılması gerekiyor. Eğer kişide diyabet ve dolaşım sorunu yoksa, darbe oluşturmayan ve bakımı düzenli yapılan ayakkabılar tercih edildiğinde, yaralar 7 ila 10 gün içerisinde iyileşebilir. Bu süre içerisinde iyileşmezse ciddi sağlık problemlerinin habercisi olabilir. Bu durumlarda dermatoloji, plastik cerrahi ve ortopedi hekimleri ile görüşülmeli” diye konuştu.

    Ayak yapısına uygun olmayan ayakkabılar tercih edilmemeli

    Ayakta meydana gelen yaralar sonrasına ayak dokusundaki zararı artıracak ayakkabılardan uzak durulması gerektiğini vurgulayan Dr. Mehmet Coşkun Acay, “Yaranın daha da zarar görmemesi ve ciddi bir boyut kazanmaması için dar ve sert ayakkabılardan uzak durulmalı. Özellikle ayağa baskı yapan ve ayak yapısına uymayan ayakkabılar tercih edilmemeli” şeklinde konuştu. Uzman Dr. Acay sözlerini “Ayak sağlığı için uygun olmayan çalışma ortamları, hijyenik olmayan koşullar ve uygun olmayan ayakkabı tercihleri enfeksiyon riskini artırabilir. Bu nedenle, enfeksiyon riskini en aza indirmek için bu etkenlere dikkat etmek önemli” şeklinde konuştu.

  • Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Seçilmiş yalnızlık CEO’ların ve liderlerin hastalığıdır”

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Seçilmiş yalnızlık CEO’ların ve liderlerin hastalığıdır”

    Yalnızlık, kullanılan amaca göre bir yöntemdir…

    Sanal ilişkilerin kurulmasıyla mutsuz eden yalnızlıkların arttığını belirten uzmanlar, insanların bazen de yalnızlığı seçtiğini söylüyor. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, insanların biyolojik doğası gereği ilişkisel doğduğuna ve beynin sosyal temasla, ilişkilerle geliştiğine vurgu yapıyor. Yalnız bırakılan insanın gelişemediğine dikkat çeken Tarhan, “İnsan sosyal bir varlık ama itilmiş yalnızlık ve seçilmiş yalnızlık ayrı kavramlar. Bilgili kişiler yalnızlığı seçer. Seçilmiş yalnızlık CEO’ların, liderlerin hastalığıdır. Yalnızlıkla aslında ilk iç keşif yolculuğuna çıkarlar.” diyor ve yalnızlığı gidermek için korkularımızı tanımamız ve yönetebilmemiz gerektiğine vurgu yapıyor. Tarhan, yalnızlığın kullanılan amaca göre bir yöntem olduğunu belirtiyor.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan yalnızlığa dair değerlendirmelerde bulundu ve seçilmiş yalnızlık ile itilmiş yalnızlık arasındaki farklara değindi.

    İnsan psikolojik olarak prematüre doğuyor

    Yalnızlığın çaresi bulunması gereken bir sorun olarak göründüğünü belirterek sözlerine başlayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aslında yalnızlığın bir çaresi var. İnsanın biyolojik ve psikolojik doğası ile yalnızlık arasında iyi ilişki kurmak gerekiyor. İnsan, biyolojik doğası gereği ilişkisel doğar. İnsanlar beyin ve kişilik gelişimi yapısı olarak ilişkisel varlıklardır. Çocuk doğduktan 1 sene sonra ayakta durabiliyor, 15 sene sonra kâr-zarar analizi yapabiliyor. Yani insan doğuştan psikolojik olarak prematüre doğuyor. Bir nevi erken doğum oluyor. İnsanın yaradılış tasarımı böyle. Bu demektir ki insan sosyal olarak gelişiyor.” dedi.

    İnsanoğlu sosyalliği sonradan öğreniyor

    İnsanın başkalarına muhtaç olarak doğduğunu belirten Tarhan, literatüre giren ormanda kaybolmuş vahşi çocuk vakalarına değindi. Ukrayna’da, 3 yaşından 10 yaşına kadar köpeklerle birlikte büyüyen Oxana Malaya’yı hatırlatan Tarhan, “Köpekler gibi havlıyor, köpekler gibi yürüyor, ağzıyla yemeye çalışıyor, ellerini kullanmıyor, dört ayak üzerinde hareket ediyor. Bulunduğu zaman hemen korumaya alınıyor. Ancak 20 yaşına doğru iki ayak üzerinde yürümeye, ufak ufak bazı şeyler konuşmaya başlayabiliyor. Yani ince motor, kaba motor, dil gelişimi, sosyal, duygusal ve duyusal becerisi çevreden nasıl gördüyse öyle gelişiyor. Demek ki insanoğlu sosyalliği sonradan öğreniyor.” açıklamasında bulundu.

    Beyin sosyal temasla gelişiyor

    İnsanların, insan olma kapasitesi ve eğilimi ile doğduğunu ancak insanların arasında olursa insanlığı öğrenebildiğini kaydeden Tarhan, “Afrika’da ormandan hiç çıkmamış pigmeler bulunmuş. Onlarla bir ilişki kuruluyor dost olunuyor. Bir gün onları alıp açık bir düzlüğe çıkarmışlar. Orada bufalo sürülerini görüp elleriyle kovalamaya başlamışlar. Halbuki hayvanlar uzakta. Neden böyle davrandıkları sorulduğunda ‘üzerimize sinek geliyor’ demişler. Yani mesafe kavramını bile öğrenememişler. Uzaktaki hayvan koşuşturmalarını üzerlerine gelen sinek gibi görmüşler. Beyin sosyal temasta, ilişkilerle gelişiyor. İnsan beyninin özelliği bu.” ifadelerini kullandı.

    Bilgili kişiler yalnızlığı seçiyor

    Yalnız bırakılan insanın gelişemediğine, zihinsel olarak köreldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İnsan sosyal bir varlık ama seçilmiş yalnızlık ayrı bir şey. Yani itilmiş yalnızlık ya da seçilmiş yalnızlık ayrı kavramlar. İnsanın üç tane becerisi var. Biri stresle baş etme yöntemi, ikincisi insanlarla iletişim kurması ve üçüncüsü düşünce alışkanlıkları. Kişi bu üç beceriyi öğrendiği zaman kendi kendine öğretebilir oluyor. Yani yalnızlıkla mutluluk ikisi bir arada olabiliyor ama bu seçilmiş olursa oluyor.” dedi.

    Bilgili kişilerin yalnızlığı seçtiklerini söyleyen Tarhan sözlerine şöyle devam etti:

    “Onlar yalnızlıktan rahatsız olmazlar, yalnızlıkla aslında ilk iç keşif yolculuğuna çıkarlar. Kendilerini, arzularını, dürtülerini eğitirler. Tolstoy’un bu konuda çok güzel bir hikâyesi var. Münzevi bir adama soruyorlar, ‘Sen yalnızlıktan sıkılmıyor musun? Niye yalnız kalıyorsun?’ O da diyor ki, ‘Hayır sıkılmıyorum. Ben yalnız değilim.’ Örneklerle yalnız kalarak içindeki vahşi duyguları eğittiğini söylüyor. İnsan bilgelik yolunda ilerlerken, kendisiyle yalnız kalarak içindeki vahşi ve ilkel duyguları eğitebilmesi çok önemlidir. Bu seçilmiş yalnızlıktır. Sürekli değil ama zaman zaman kişi hayatının belli bir döneminde kendisiyle ilişki kurmak için yalnız olacak. İlişki biçimimizde de zaten aileyle, sosyal çevreyle ve mesleki olarak ilişkiler kuruyoruz. Bir de yaratıcı ile ilişki kuruyoruz.” şeklinde konuştu.

    Meditasyon yaparak yalnızlığını iç huzuruyla birleştiren kişiler kendileriyle barışıktır 

    Sufi meditasyon ve Budist meditasyonlarla yapılmış çalışmalardan örnekler veren Tarhan, “Kişi meditasyona girdiği zaman beyinde elektrotlar, beyin sinyalleri kaydediliyor. Duyguyu yakaladıkları zaman beyin mutluluk hormonu salgılıyor. İlgili alanlar harekete geçiriliyor. Bütün istekleri karşılanmış, bütün ihtiyaçları giderilmiş, evrenle kendini bütünleşmiş gibi hissettiği zaman müthiş bir rahatlık, uçma duygusu oluyor. Aslında kişi yalnızlığı gidermek için kişilik sınırlarını kaybediyor ve evrenle bütünleşiyor. Mesela ibadet ederken, namaz kılarken eğer duygular tam dahil olursa meditatif bir namaz oluyor. Bunun için huşu içinde ve tamamen hem zihinsel odaklanma hem duygusal yoğunlaşma ikisi birden olacak. Zihinsel odaklanma olursa, duygusal yoğunlaşma ondan sonra geliyor.” diyerek meditasyonla ilgili şunları sözlerine ekledi: “Bir insanın yalnızlığı seçip, yalnız kalmayı başarıp, hedefine giderken bunu yapabilmesi aslında zihinsel gelişmişlik seviyesini de gösteriyor. Meditasyon yaparak yalnızlığını iç huzuruyla birleştiren kişiler, güçlü, kendileriyle barışık ve hedeflerinden vazgeçmeyen kişilerdir. Gandi bunun güzel bir örneğidir. Ona ‘tek kişilik ordu’ demişler. Gandi hatıralarında ‘Yanında Tanrı olan kişi yalnız değil, tek kişilik çoğunluktur. Tarihte doğrular için mücadele edenler kısa vadede zorluk çekmişler ama uzun vadede kazanmışlardır.’ diyor.”

    Modernizm yalnızlığı unutturuyor 

    Yalnızlığın, insanın bazı şeyleri görmesini de sağladığını sözlerine ekleyen Tarhan, “Kendini sorgulayıp, öz eleştiri ve ‘Dur, düşün, yeniden başla’ yapabiliyor kişi. Bu bir nevi moratoryum (erteletim) ilan etmektir. Kişi moratoryumla kendini yeniden yapılandırmak için mola veriyor. Bu mola içerisinde yeniden değerlendiriyor. Hatta buna girişimcilikte ‘yüzde 15 kuralı’ deniyor. Yüzde 15 kuralında, çalışıyorsan bir 1,5 saat de yaptığın iş hakkında düşün deniyor. Bunu yaptığı zaman kişi hatalarını görüyor, kendini geliştiriyor ve hatalardan dersler çıkartıyor. Farklı bakış açıları getiriyor, yeni seçenekler bulabiliyor ve vizyonunu büyütmüş oluyor. Vizyon sahibi kişiler genelde böyle kişiler oluyor. Çalışan insanlar kendilerini işe kaptırıyor. İşe gidiyorsun geliyorsun, ondan sonra televizyonun karşısına geçiyorsun. İnsan kendine hiç zaman ayırmıyor. Modernizm yalnızlığı unutturuyor.” ifadelerini kullandı.

    Yalnızlık zırhına sığınıyorlar…

    Mutsuz eden yalnızlıkların çok arttığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sanal bağların kurulmasıyla gerçek bağlar kurmuyor insan. Sanal bağlar da gerçeğe göre daha zayıf bağlardır. Sanal ilişkiler de zayıf olduğu için sağlıklı ilişkiler değil. İnsanı bir nevi bir bağımlı hale getiriyor. Duygusal destek almak, bazı gerçeklerle yüzleşmemek için ya da stres azaltma tekniği olarak sanal ilişki kurulabiliyor.” dedi.

    Yalnızlığın, bencilliği de beslediğini söyleyen Tarhan sözlerine şöyle devam etti:

    “Kimseye hesap vermek zorunda kalmıyorsun, kendi kararlarını kendi başına alabiliyorsun. Kimseye danışmaya ihtiyacın yok. ‘İlişkiye ayıracak vaktim yok. Başkasının sorumluluğu taşımak istemiyorum.’ diyorlar. Özgüven adı altında öz beğeni büyütülüyor. Narsisizm yani benmerkezcilik (kendi egosunu tatmin etme, ön plana çıkarma) büyütülüyor. Bu tarz kişiler de istemedikleri halde yalnız kalıyorlar. Çünkü bir kaçıngan kişiliğin yalnızlığı var. İstemediği halde yalnız kalıyor. Bunlar egosu yüksek kişiler oluyor. Genellikle bir iletişim, sohbet başlatamıyorlar. İnsan ilişkilerinde ‘benim fikrim budur’ diyemiyorlar. Yalnızlık zırhına sığınıyorlar.”

    Şizoid kişiler de yalnız ancak mutlu

    Şizoid kişilerin de yalnız ancak mutlu olduklarına dikkat çeken Tarhan, “Ancak bu kişiler şizofreniye yakındır. Yani aileye, topluma bir şey katmazlar. Sadece kendilerine çalışırlar. Şizoidler kendi dünyalarında yaşarlar. Temel bazı işlerini yaparlar. Onun dışında sosyal değillerdir, doğru düzgün konuşmazlar. Böyle bir kimse biliyorum ben. Eşi konuşması için onu zorluyordu. En sonunda adam şöyle diyor, ‘Beni sağır dilsiz kabul et’. Bu kadar konuşuyor. Bu hastalık değil, kişilik özelliği. Bu kişiler bir psikiyatrik veya klinik vaka değiller. Ama yalnız yaşıyorlar. Onların hiçbir şikâyeti de yok bundan. Bazıları da çok yetenekli oluyor. Birkaç dil biliyorlar ama başkasına hiç faydası yok.” açıklamasında bulundu.

    Yalnızlık, kullanılan amaca göre bir yöntemdir…

    Utangaç kişilerin de yalnız kaldıklarını dile getiren Tarhan, “Hata yapmaktan korkarlar, sosyal kaygıları vardır. Herkese mahcup olmaktan korkarlar ki bizim kültürümüzde mahcupluk, utangaçlık teşvik edildiği için yaygındır. Utangaçlık da yalnızlığa iter. Korkularımızı yönetemediğimiz zaman yalnızlık zırhına sığınıyoruz. İçsel savaşa götüren yalnızlık insanı hasta eder gerçekten. İçsel savaşa götürmüyorsa, seçilmiş bir yalnızlıksa kişi böyle durumlarda kendini geliştirebilir. Bu nedenle yalnızlığın kendisi bizatihi kötü değildir. Yalnızlık kullanılan amaca göre bir yöntemdir.” şeklinde konuştu.

    Kadın beyni stres altında yalnızlığı gidererek, erkek beyni yalnızlığa sığınarak rahatlar

    Özellikle kadınların kendilerini çok yalnız ve sevilmiyor hissettiklerini ve mutsuz olduklarını dile getiren Tarhan, “Çocuklarına iyi davranamıyor, anneliği ve işi iyi yapamıyorlar. Sonucunda çevresi tarafından eleştiriliyor ve durum kötüye gidiyor. Kadın ile erkek beyninin farkı buradadır. Kadın beyni stres altında yalnızlığı gidererek rahatlar. Erkek beyni de stres altında zihinsel sığınağına yani yalnızlığa sığınıp öyle çözüm üretmeye çalışır. Evde de gerginlik varsa, sohbet, paylaşım yoksa kadınlar kendilerini kötü hissediyorlar.” dedi.

    Bazı kişilerin de normalden çok daha fazla takdir, övgü ve onaya ihtiyacı olduğuna değinen Tarhan, “Bu kişiler de bunları alamadığı zaman yalnız hissediyorlar. ‘Ben yalnızım’ diyerek bize gelmiyorlar ama bakıyoruz ki arka planda yalnızlık var. Yakınlık kurmaktan kaçınıyorlar ama buna kendileri sebep oluyor farkında olmadan. Bunları ortaya çıkarıp, kendilerinin sebep olduğu durumu görüp, bazı düşünce stratejileri ya da ilişki stratejileri geliştirilip, biyolojik boyutu da psikolojik boyutu da tedavi edilebiliyor.” ifadelerini kullandı.

    Yalnızlığı gidermek için korkularımızı tanımamız ve yönetebilmemiz gerekir

    Modernizmin bazı seçilmiş yalnızlıkları arttırdığı için bunlara modern özgürlük dendiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Seçilmiş yalnızlık, CEO’ların, liderlerin hastalığıdır. Hatta modern hapishanede oluyor kişilerin hayatları. Hapishanede yaşıyor gibi kimse onlarla konuşamıyor, konuşmak istemiyor, korkuyor. Bir nevi yalnızlığa mahkûm. İtilmiş yalnızlık dediğimiz durum da olabilir. Kendileri sebep oluyorlar ve toplum da çevresi de onu yalnız bırakmak zorunda kalıyor. Yalnızlığı gidermek isteyeni de hemen reddediyorlar.” dedi ve sözlerini şöyle tamamladı:

    “Bir de paranoid kişiler çok yalnız kalır. Kimseye güvenmedikleri için yalnızlığı seçerler. Her yaklaşanı bir tehdit gibi şüpheli görürler. Yalnızlığa itilmiş oluyorlar ama farkında olmadan kendileri buna davetiye çıkarmış oluyorlar. Yalnızlığı gidermek için korkularımızı tanımamız ve yönetebilmemiz gerekir. Korkularımızı yok edemeyebiliriz çünkü korkular belirli bir noktada insanı tehlikeden korur. Dozu kaçtığı zaman da zaafımız haline gelir korkular.”