Kategori: Sağlık

  • Bel ve Sırtı Rahatlatmak İçin Yapılan Ani Dönme Hareketleri Bu Soruna Neden Olabiliyor!

    Bel ve Sırtı Rahatlatmak İçin Yapılan Ani Dönme Hareketleri Bu Soruna Neden Olabiliyor!

    Bel ağrısı toplumda en sık görülen ağrıların başında yer alır. Dolayısıyla bel, sırt hatta kalça bölgesinde yaşanan çoğu ağrıların doğal olarak bel kaynaklı olduğu düşünülüyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay, az bilinen ancak çok yaygın görülen Maigne Sendromunun bel ağrısı ile başvuran hastaların yaklaşık yüzde 40’ının nedeni olduğunu söyledi. Bel ağrısının sıklıkla bel fıtığına, geçmeyen kasık ve testis ağrılarının ise iç organ hastalıklarına yaygın olarak bağlanmasının hastaların yanlış tanı almasına ve doğal olarak da uygun olmayan zaman alıcı yöntemlerle tedavi edilmesine neden olabildiğine dikkat çekti.

    BEL AĞRILARININ ÇOK YAYGIN GÖRÜLEN AMA AZ BİLİNEN NEDENİ

    Omurganın “alt sırt-üst bel omurlarının birleşme yerindeki fonksiyon bozukluğu sonucu görülen tüm ağrılı durumların Torakolomber Geçiş Sendromu (TLGS) diğer bir ismi ile Maigne Sendromu olarak tanımlandığı bilgisini veren Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay şunları anlattı: “Bel ağrılarının sık görülen ama az bilinen bu önemli nedenini şöyle açıkladı: “Bu sendrom en sık 11. ve 12. sırt omuru ile 1.bel omuru seviyeleri arasında görülür. Etkilenen bölgedeki omurların birbiri ile arasındaki bağlantıyı sağlayan ve kaymasını engelleyen eklem olan ‘faset eklemde’ tek taraflı bir hassasiyet, ağrıya neden olur. Bu bölgeden çıkan sinirlerin vücutta dağılarak beslediği ilgili kas, kemik ve deri bölgelerinde anormal belirtilerle seyredebilir. Hastalar özellikle bu alt sırt-üst beldeki geçiş bölgesinde değil de daha çok bel, leğen kemiği, popo, kasık ve testis bölgesindeki ağrıdan veya his azalmasından şikayet eder.”

    İç organ sorunları dışlanmış ve sebep bulunamamış alt karın ağrısı, yan ağrısı (böğür ağrısı), kasık ve testis ağrısı olan hastaların yanı sıra nedeni bulunamayan bel ağrısı yaşayan kişilerin Maigne Sendromu şüphesiyle fizik tedavi hekimine başvurmaları gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay böylelikle yanlış tanıya bağlı oluşabilecek zaman kayıplarının önüne geçilmesinin mümkün olabildiğini söyledi.

    “GÖVDEYİ ANİ DÖNDÜRME HAREKETİ SONRASINDA AĞRI ORTAYA ÇIKIYOR”

    Bu sendromun genellikle rotasyonel gövde döndürme hareketleri sonrası başladığını ve ayakta dururken karşı tarafa yana eğilme ile ağrının arttığını söyleyen Dr. Öğr. Ü. Kurt, “Sırt omurlarımızın rotasyon hareketi kaburgalarımız nedeni ile kısıtlıdır. Belimizin yana eğilme (fleksiyon) ve dönme hareketi (rotasyon) en büyük oranda alt sırt-üst bel geçiş bölgesi seviyesinde gerçekleşir. Bu nedenle ani yana eğilme ve dönme hareketi ile gerçekleşen zorlanmalar bu sendromun oluşmasındaki en önemli sebeptir” dedi. Bel ve sırt bölgesinde ani dönme hareketi yapan oyuncular ya da omurgalarına esneme, germeyle birlikte dönme hareketini yapan sporcularda sıkça görülmekle birlikte toplumun her kesimindeki kişilerde bu sorunun ortaya çıkabileceğine işaret etti. TLGS gençlerde de ortaya çıkabildiği gibi sıklıkla 50 yaş üzeri popülasyonda görülebildiğini belirten Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay bunun temel nedeninin yaşlanma ile birlikte omurga yanlarındaki kas kuvvetlerinde azalmanın yanı sıra, o bölgedeki yaşlanmaya bağlı dejenerasyona bağlı gelişen fonksiyon bozukluğu olabileceğine dikkat çekti.

    BEL FITIĞININ YANI SIRA İÇ ORGAN HASTALIKLARINI TAKLİT EDEBİLİR!

    ‘’Hastalar genellikle sırtta yer alan ağrıyı tarif edemez, bununla birlikte en sık görülen yakınma ise bel ağrısıdır’’ diyen Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay, sözlerine şöyle devam etti: “Ağrı alt bel bölgesi, leğen kemiğinin yanı, gluteal bölge (popo ve kaba ette), omurga ve leğen kemiğinin arasında bulunan sakroiliak eklem üzerinde yoğunlaşır bu nedenle bel fıtığında yaygınca görülen siyatik ağrısı ile sıklıkla karışır. Klinik olarak önemi olmayan ama bel MR’ında tesadüfen görülebilecek bel fıtıkları veya bu bölgedeki radyolojik anormallikler bel ağrısının asıl nedeni olarak görülüp de doğru tanının karışmasına neden olup hastalar yanlış tanı alabilmektedir. Uyluğun yan tarafında hissedilen yalancı kalça ağrısı, pubik & kasıkta hassasiyet, testis ağrısı, alt karın ağrısı ve huzursuz barsak semptomları görülebilir. Şikayetler genellikle tek taraflıdır, çok nadiren iki taraflı olabilir. Yalancı kalça ağrısı kalça hastalıklarını taklit edebilir, kasık ve testislere kadar uzanabilir. Ağrı derin, keskin karakterde, hafif veya şiddetli olabilir ve genellikle tekrarlayı karakterdedir. Bu özelliklerinden dolayı organlara bağlı farklı sorunları taklit edebilen bu ağrılar bel ağrısıyla birlikte görülebildiği gibi tek başına da ortaya çıkabilir.”

     “FARKLI HASTALIKLARLA KARIŞTIRILABİLİYOR”

     “Özellikle hastaların bel, leğen kemiği, popo kısmında hissettikleri ağrılarının kaynağının yanlışlıkla bel fıtığı gibi nedenlere bağlanabildiği ve gereksiz yanıt vermeyen cerrahi yöntemlerle tedavi edilmelerine neden olabilmektedir. Hastaların alt karın, kasık ve testis bölgesinde hissetikleri ağrılarının ise kasık fıtığı ve varikosel (testis damarlarının varisi) hastalıklarının yol açtığı ağrıları ile karışabildiğini, bu yüzden tanı ve tedavi süreçlerinin uzayabildiğini” ifade eden Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay, “Kasık fıtığı ve varikosel ameliyatı geçirdikten sonrasında kasık ve testis ağrıları geçmeyen hastaların oldukça yaygın olduğunu” da belirtiyor. “Nedeni net bulunamayan bel, alt karın, kasık ve testis ağrılarında gereksiz operasyonlara kadar giden bir süreci önlemek için fizik tedavi hekimi tarafından hastaların ayrıntılı bir fizik muayene ile değerlendirilmelerinin doğru tanı açısından çok önemli olduğunun” altını çizdi.

    “OMURGADAKİ FONKSİYON BOZUKLUĞUNA GÖRE FARKLI TEDAVİ YAKLAŞIMLARI UYGULANIR”

    Öncelikle tanıyı koyduktan sonra hastanın günlük yaşam aktivitelerinin düzenlenmesi özellikle de rotasyonel (dönme) hareketlerden kaçınılmasının çok önemli olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Kurt Oktay, tedavi yaklaşımı konusunda şu bilgileri verdi: “Fonksiyonel bir restorasyon programı, bel esnekliğini artırıcı ve uyluk kaslarını germeye yönelik egzersizler yanında gövde kaslarını kuvvetlendiren egzersizler, denge ve proprioseptif egzersizler uygulanmalıdır. Fizik tedavi kliniğimizde omurgada fonksiyon bozukluğu görülen seviyedeki faset ekleme ultrason eşliğinde uyguladığımız lokal anestetik ve steroid enjeksiyonları hem tanıyı kesinleştirmede hem de tedavide oldukça etkilidir. Aynı zamanda etkilenmiş alt sırt-üst beldeki bu geçiş bölgesine uygulanan mobilizasyon ve manipülasyon teknikleri ile iyileşme sağlanabilmektedir. Manipülasyon ve enjeksiyon uygulanamadığı durumlarda fizik tedavi programında uygulanan fizik tedavi ajanları etkilidir. İnatçı vakalarda ise radyofrekans ile faset eklemin denervasonu da uygulanabilmektedir.”

     

  • Türk Oftalmoloji Derneği’nin canlı ameliyatlarında dünya, Türk doktorlarını izledi

    7. Canlı Cerrahi Sempozyumu’nda 120 doktor, canlı yayında 70 ameliyat yaptı

    Türk Oftalmoloji Derneği’nin canlı ameliyatlarında dünya, Türk doktorlarını izledi

    Türk Oftalmoloji Derneği tarafından düzenlenen 7’nci Canlı Cerrahi Sempozyumu kapsamında, T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi’nde 4 gün boyunca 70 göz ameliyatı yapıldı.

    Sempozyumda göz hekimlerinin yaptığı ameliyatlar canlı olarak yayınlandı ve dünyada 600 üzerinde yabancı göz hekimi tarafından izlendi. Ameliyatlarda ise göz hekimi ve sağlık personeli olmak üzere toplam 250 kişi görev alarak 70 hastanın göz sağlığına kavuşmasını sağladı. 

    Dünyada benzeri yok diyebiliriz

    Türk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Ziya Kapran, sempozyumun canlı cerrahi eğitimleri açısından ulusal ve uluslararası alanda göz hekimleri tarafından çok önem verilen bir etkinlik olduğunu ve yapılan canlı yayınların 600 üzerinde yabancı doktor tarafından izlendiğini anlattı.

    Ziya Kapran, “Bu yıl gözün 6 farklı bilim dalında 4 gün süresince çok yoğun ameliyatlar yapıldı. Bu, dünyada neredeyse benzeri olmayan bir organizasyon. Her ameliyat kayıt ediliyor ve sonrasında da hekimler tarafından izlenip üzerine tartışılıyor. Sempozyum kapsamında yurt dışından ve yurt içinden gelen uzmanlarımız oldu. Onlar da cerrahi operasyonlar gerçekleştirilirken canlı yayın üzerinden öneri ve görüşlerini paylaştılar. Bu çerçevede bilimsel tartışmalar yapıldı. 4 gün boyunca yapılan ameliyatlar gözün bütün cerrahi birimlerini kapsayacak şekilde planlandı. Örneğin, retina (vitreoretinal), kornea, katarakt ve refraktif, glokom, şaşılık ve oküloplastik cerrahi bunun içerisinde yer aldı.”

    Ameliyatları 1.500 göz hekimi izledi

    Prof. Dr. Kapran, Türkiye’de göz alanında dünyanın en ileri teknolojisinin kullanıldığına işaret ederek, “Bu ameliyatları ve sempozyumu yurt dışından yaklaşık 600 göz hekimi de aktif olarak izledi, eğitimlerden faydalandı. Yurt içinden ise sempozyuma 805 göz hekimi katıldı. Bu farklı ameliyatlarda izleyen hekim sayısı zaman zaman arttı, çünkü her hekim kendi alanıyla ilgili ameliyatları canlı izliyor. Sempozyum sonunda baktığımızda toplam yerli ve yabancı bin 500 hekimin sempozyuma katıldığını söylemek mümkün.” dedi.

    Türk Oftalmoloji Derneği olarak böyle bir organizasyonu düzenlemekten onur duyduklarını vurgulayan Kapran, şunları sözlerine ekledi: “Canlı yayında toplam 70 göz ameliyatı yaptık. Göz sağlığı ile ilgili bütün olguların tedavi edildiği ve çok ileri tedavilerin yapıldığı ameliyatları gerçekleştirdik. Bilkent Şehir Hastanesi’nin bu anlamda teknolojik altyapısı da üst seviyedeydi. Bu teknolojilerin tamamı meslektaşlarımızla paylaşıldı, verdiği önemli destek için hastane yönetimine, TOD adına teşekkürlerimizi sunuyorum. Göz hekimleri olarak mesleğimizi çok severek, büyük bir gururla, özveriyle yapıyoruz. Ülkemizde kaydedilen tıbbi gelişmeler sayesinde ameliyatların çok başarılı yapılması hepimizi çok gururlandırıyor. Gelecek yıl yapacağımız 8. Canlı Cerrahi Sempozyumu için çalışmalara yarında itibaren başlıyoruz. Emeği geçen tüm hekim ve sağlık personeli mensuplarına TOD Yönetim Kurulu adına teşekkür ederim.”

    TOD Hakkında

    Türk Göz Hekimlerinin resmi ulusal mesleki derneği olan Türkiye Oftalmoloji Derneği (TOD), göz hastalıkları uzmanlarını ve bu konuda uzmanlık eğitimi almakta olan hekimleri bünyesinde barındırıyor. 5 bini aşkın üyesiyle ulusal göz sağlığına katkıda bulunmayı, üyelerinin mesleki ve bilimsel alanlar başta olmak üzere her alanda gelişmelerini sağlamayı, haklarını korumayı, halkın göz sağlığını ve mesleğin geleceğini tehdit eden etik ve bilim dışı uygulamalarla mücadele etmeyi amaçlıyor. 1928 yılında kurulan derneğin genel merkezi İstanbul’da bulunuyor.

    facebook.com/TurkOftalmolojiDernegi

    twitter.com/turkoftalmoloji

    instagram.com/turkoftalmolojidernegi

  • Evcil hayvan sahiplerine müjde!

    Evcil hayvan sahiplerine müjde!

    AKILLI MAMALAR, KEDİ ALERJİLERİNİ ORTADAN KALDIRABİLİR

    Kedilerde bulunan ve insanlarda alerjik reaksiyona yol açabilen “Feld1” alerjenini azaltmaya yönelik geliştirilen akıllı kedi maması, 12 hafta boyunca kediler üzerinde denendi. 12 hafta sonunda kedilerin tüylerinde alerjen miktarının azaldığı görüldü. Hatta ön çalışmada, bu özel mama ile beslenen kedilerin alerjik sahiplerinde daha önce var olan alerjik nezlenin de belirgin şekilde azaldığı rapor edildi. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özge Soyer, “Kedilerdeki alerjen miktarını akıllı mamalar ile azaltma üzerine yapılan ilk çalışmalar oldukça umut verici. Bu çalışmalar henüz nihai sonuçlara ulaşmamış olsa da alerjisi olan kedi sahipleri için umut olacak nitelikte” dedi.

    Evcil hayvanlara karşı olan alerjiler arasında en sık kedi alerjisi görülüyor. Kedi alerjisi olan bireylerde kediye temas söz konusu olduğunda tıpkı alerjik nezle (rinit) gibi burunda kaşıntı, akıntı ve tıkanıklık, hapşırma, gözlerde kaşıntı ve şişme; bazen de nefes darlığı, göğüste sıkışma, astım nöbetine varan şikayetler gelişebilir. Bu şikayetleri engellemek için kediyi yatak odasından uzak tutmak, halıları kaldırmak, süpürge yaparken maske kullanmak ve kediyle uzun süreli temas sonrası giysileri değiştirmek gibi ilk basamak önlemler almak uzmanların en sık tavsiye ettiği öneriler arasında yer alıyor. Kediyi yıkamanın alerjen miktarını bir miktar azaltabileceğine de vurgu yapan AİD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özge Soyer, bu önlemleri almamıza rağmen şikayetlerin devam edebildiğini, alerjik şikayetleri kontrol altına almak için ya uzun süreli ilaç kullanmak ya da sevimli dostları istemesek de hayatımızdan uzaklaştırmak zorunda kalabileceğimizi söylüyor. Fakat yapılan araştırmalar sonucunda akıllı mamaların bu sorunları çözebileceği ve evcil hayvan sahiplerine umut olabileceği ortaya konuluyor.

    FELD1 ALERJENİNİ AZALTAN KEDİ MAMASI UMUT OLACAK

    ‘Feld1’in kedilerde bulunan başlıca alerjen olduğunu ve kedi alerjisinde şikayetlerin çoğundan sorumlu olduğunu ifade eden Soyer, “Feld1 öncelikle tükürük ve yağ bezlerinde üretilir, kedinin kendini yalaması ile tüylerine bulaşır ve sonra çevreye yayılır. Cinsi, yaşı, tüy uzunluğu, vücut ağırlığı ne olursa olsun tüm kediler “Feld1” üretir. Gerçek anlamda alerjen içermeyen veya hipoalerjenik kedi yoktur. “Feld1” üretimi, kediler arasında farklılıklar gösterir ve aynı kedide yıl boyunca değişiklik gösterir. “Feld1” her yerde bulunur; kolayca havada asılı kalır, toz parçacıklarına ve pasif olarak giysilere de bulaşır” diyor. 2019 yılında yayınlanan bir çalışmaya değinen Soyer şunları söyledi: “Bu çalışmada “Feld1”i azaltmaya yönelik özel bir kedi mamasını 12 hafta süresince tüketen kedilerin tüylerinde alerjen miktarının azaldığı gösterildi. Son olarak, bir ön çalışmada da bu özel mama ile beslenen kedilerin alerjik sahiplerinde daha önce var olan alerjik nezlenin belirgin azaldığı rapor edildi.” Kedilerdeki alerjen miktarını akıllı mamalar ile azaltmaya dair yapılan klinik araştırmaların sonuçlarının oldukça umut verici olduğunu belirten Soyer, bu çalışmaların henüz nihai sonuçlarına ulaşılmamış olsa bile alerjisi olan kedi sahipleri için umut olacak nitelikte olduğunun da müjdesini verdi.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • 17 Yaşındaki Recep Nefes Alamıyordu; 3 Ayrı Özel Cerrahi Tekniğin Birlikte Uygulanmasıyla Sağlığına Kavuştu

    Eylül 2022’de Sivas’ta geçirdiği motosiklet kazası sonrası beyin kanaması geçiren ve ayağı kırılan 17 yaşındaki Recep Taşdelen, üst üste çeşitli cerrahi işlemler görüp yoğun bakıma girdikten sonra nefes darlığı yaşamaya başladı. Nefesi yetmediği için konuşamaz duruma gelen Taşdelen, 3 ayrı cerrahi tekniğin bir arada kullanıldığı ameliyat sayesinde hem rahat nefes alabiliyor hem de konuşabiliyor. 7 ay boyunca yaşadığı tüm bu olayların kendisi için büyük bir tecrübe olduğunu belirten Taşdelen, “kelimeler kifayetsiz kalıyor, yaşamadan bunu anlamak çok zor” dedi.  

    Üst üste birçok cerrahi işlem geçiren, bunun sonucunda ise nefes darlığı problemi çeken Taşdelen, tedavi olmak için ailesi ile İstanbul’a Yeditepe Üniversitesi Hastanesi’ne geldi. Tam kapalı havayolunu ve ses tellerinin altına kadar çıkan darlığı ameliyat etmek için doğru zamanı bekleyen Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sina Ercan, “Ayrı teknikleri birleştirerek havayolunun ses tellerine kadar sağlıklı doku ile kaplanmasını ve Recep’in sorunsuz nefes alabilmesini sağlamış olduk” şeklinde konuştu.

    “NEFES BORUSU DARLIĞI, NEFES DARLIĞININ NADİR SEBEPLERİNDENDİR”  

    Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi ABD Başkanı, Prof. Dr. Ercan, solunum aleti kullanılan durumlarda nefes borusunda travmaların, tahrişlerin ve daha sonra darlıkların ortaya çıkabileceğini belirterek, konu ile ilgili şu bilgilendirmelerde bulundu:  “Herkesin hayatında olabilecek anlık bir kaza sonrası bütün planlar alt üst olabiliyor. Recep’in yaşadığı gerek beyin travması, gerek ayağındaki kırık ve yoğun bakım süreçlerinde sağlık çalışanları hayat kurtarmak için solunum aleti desteğine başvurmak durumunda kalıyor. Bu kullanılan aletler vücuda yabancı malzemeler olduğu için beklenmeyen etkileri olabiliyor. Nefes borusunda travmalar, tahrişler oluşuyor ve daha sonra bu darlıklar ortaya çıkabiliyor. Nefes borusu darlığı, nefes darlığının en sık görülen sebepleri arasında bulunmadığından, en önemli adım bahsi geçen darlığı akıla getirerek fark edebilmekte. Hep başka sebepler ararken bu sebepler göz ardı edilebiliyor ya da daha ciddi sağlık problemleri nedeniyle bu iş bir süreliğine kendi seyrine bırakılabiliyor. Hastalar böyle bir problemle karşılaştıklarında, bu konuda yetkin sağlık personeli ve alt yapı imkânlarının olduğu merkezler kritik önem taşıyor.”

    “AMELİYATTA ZAMANLAMA ÇOK ÖNEMLİ” 

    Göğüs Cerrahisi uzmanı Prof. Dr. Ercan sözlerine şöyle devam etti:  “Recep ile görüştüğümüzde birkaç kez doğru bir şekilde genişletme işlemi yapılmasına rağmen ciddi bir darlığı bulunuyordu. Onu ilk gördüğümde ameliyat olmaya hazır durumda değildi. Bu hastaların karşılaştığı en önemli şanssızlıklar ameliyatların erken ve aceleyle yapılmasıdır. Nefes borusu ameliyatlarında, herhangi bir yapay parça koyamıyor; bunun yerine hasar görmüş yapıyı çıkartıp sağlam uçları birleştirmemiz gereken cerrahi bir operasyon yapıyoruz. Bu da nefes borusunun boyunun kısalması anlamına geliyor. Bu işlem bir kez yapıldı mı, darlık tekrar oluşursa yapılacak fazla bir şey kalmıyor. O nedenle başarılı sonuçlar için doğru zamanlamanın en önemli konu olduğunu söyleyebiliriz. Enfeksiyon ve ödem çokken, oradaki dokular son halini almamışken erken yapılan bir ameliyat, başarısızlığı da beraberinde getiriyor.”

    “ÜÇ ÖZEL CERRAHİ TEKNİK BİRLEŞTİRİLDİ” 

    Ameliyat sürecini Recep ve ailesi ile çok iyi yürüttüklerini anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sina Ercan, “Recep’i boğulma ve ölüm korkusundan kurtarıp doğru şekilde yapılmış trakeostomi ile bekleterek dokuların iyileşmesini sağladık. Recep’te hem tam kapalı bir havayolu hem de ses tellerinin altına kadar çıkan bir darlığı bulunuyordu. Kompleks bir bölge olduğu için oradaki bütün kıkırdakları yeniden şekillendirip 3 ayrı özel cerrahi tekniği birleştirerek ekleme yaptık. Şimdi her iki ses teli de çok güzel fonksiyon görüyor. Ayrı teknikleri birleştirerek havayolunun ses tellerine kadar sağlıklı doku ile kaplanıp sorunsuz nefes alabilmesini sağlamış olduk.”

    “NEFESİM YETMEDİĞİ İÇİN KONUŞAMIYORDUM”  

    Hastalığı sürecinde sürekli bir sorgulama içine girdiğini söyleyen Recep Taşdelen, yaşadıklarını şu cümlelerle anlattı:  “Kelimeler kifayetsiz kalıyor, yaşamadan bunu anlamak çok zor. Ayağımda, platin ve alçı vardı, yürüyemiyordum. Arkadaşlarım eve geldiği zaman ağzımdan doğru düzgün kelime bile çıkmıyordu; nefesim yetmediği için konuşamıyordum. Trakeostomi açıldıktan sonra ayağım da düzeldi, yürümeye başladım. Ama trakeostomi ile bile nefes almak çok zordu. 7 ay boyunca yaşadığım tüm bu olaylar benim için de büyük bir tecrübe oldu. Makine mühendisi olma hedefimi gerçekleştirmek üzere öğretmenlerime ve arkadaşlarıma kavuşmak için sabırsızlanıyorum.”

     “AĞLAYARAK GELDİK, GÜLEREK DÖNÜYORUZ”  

    Recep Taşdelen’in babası Serdal Taşdelen ise yaşadıkları süreci şöyle anlattı:  “7 aydır uyumuyordum, 5-6 gündür nefes aldığımı, yemek yediğimi hissediyorum. Sürekli Recep’in başındaydım. Trakeostomi takılıyken en ufak bir ses değişikliğinde bizim içimiz gidiyordu. Aldığımız makineyle tıkanmasın diye sürekli aspire ettik. Hepimiz çok zor süreçlerden geçtik. Recep, hastanede yatarken de KOAH hastası gibi zor nefes alıp veriyordu. Nefesindeki problemi biz ameliyatlara, travmaya ve ilaçlara bağlamıştık ama öyle değilmiş. Bu yüzden yoğun bakımda kalmış hastaların ailelerine tavsiyem eğer hasta entübe olduysa mutlaka film, tomografi çektirmeliler. Bu durum bizim gibi herkesin başına gelebilir. Hatta doktorlarımızın da gözünden kaçabiliyor. Bu yüzden herkes bilinçli olmalı. Biz Sina Hocamızın yanına ağlayarak geldik, gülerek dönüyoruz.”

  • Dikkat! ‘İyileşeyim’ derken kalıcı sakatlığa yol açabilirsiniz!

    Dikkat! ‘İyileşeyim’ derken kalıcı sakatlığa yol açabilirsiniz!

    BEL FITIĞINDA EN SIK YAPILAN 10 HATA!

    Son yıllarda giderek yaygınlaşan hareketsiz yaşam, fazla kilo, bilgisayar karşısında geçirilen uzun saatler ve masa başında yanlış oturma pozisyonu derken, bel ağrısı çekenlerin sayısı hızla artıyor. Ülkemizde bel ağrısı şikayeti nedeniyle hekime başvurma oranı baş ağrısından sonra ikinci, cerrahi olarak tedavi edilme açısından üçüncü sırada yer alıyor. Her bel ağrısının bel fıtığı anlamına gelmediğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Yapılan çalışmalar, bel ve boyunda saptanan her fıtıklaşmanın bel-boyun ağrısı yapmadığını, dolayısıyla MR’da saptanan her fıtığın tedavi gerektirmediğini ortaya koymuştur. Buna karşın tedavi gerektiren bel fıtığında, uygulanan çeşitli yöntemlerle yüzde 90-95 oranında cerrahiye gerek kalmadan başarı sağlanabilmektedir. Kişilerin bazı yanlış davranışları ve alışkanlıkları da bel fıtığı riskini artırdığı gibi, tedaviyi de olumsuz etkileyebilmektedir” diyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bel fıtığında en sık yapılan yanlışları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    Yatak istirahatine rağmen oturmak!

    Bel fıtığı hastalarında en çok gözlemlenen yanlışlardan biri; doktorun yatak istirahati vermesine rağmen, oturmaya devam etmek oluyor. Oysa oturmak, yatak istirahatinin yerini tutmuyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Oturan bir kişide disk üzerine düşen basınç oturma ve özellikle oturup yanlara eğilme sonucu ciddi bir şekilde artar. Bu nedenle hastaya verilen istirahat süresince kişi oturarak istirahat etmek yerine yatarak istirahat etmelidir. Oturmak istediği zamanlarda da bel boşluğunu destekleyen bir yastıkla bunu yapmalıdır” diyor.

    2228710427

    Kilo vermeye özen göstermemek

    Fazla kilonun bel ağrısını artırdığı gibi, ağrının oluşumuna da neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tolga Aydoğ, buna karşın fazla kilolarından kurtulmak için yeterli özen gösterilmemesinin de en sık yapılan hatalar arasında olduğunu söylüyor. Bel ağrısı olan hastanın aktivite düzeyindeki azalışa bağlı olarak kilo alımının hızlanabileceğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bu nedenle istirahatin ve kontrollü hareketin önemli olduğu ilk günlerde gerekirse diyetisyen desteği alınmasının önemli olduğunu vurguluyor.

    ‘Çivi çiviyi söker’ diyerek zorlayıcı egzersizler/sporlar yapmak

    Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ öne çıkan yanlışlardan birini şöyle açıklıyor: “Bel fıtığının tedavisinde egzersiz çok önemli yer tutar. Bu bağlamda bel ve kalça etrafı kısa kasların uzatılması, zayıf kasların kuvvetlendirilmesi, genel kondisyonun artırılmasına özen gösterilmelidir. Ancak zorlayıcı hareketlerden uzak durulmalıdır çünkü zorlayıcı hareketler kaslarda daha büyük kuvvet artışı yapabilse de bunlar disk üzerine düşen basıncı artırıp sorunun daha da artmasına neden olabilir. O yüzden kişinin fiziksel durumuna göre iyi planlanmış bir egzersiz planı yapmak çok önemlidir.”

    Hiç kalkmadan uzun süre yatmak

    Akut gelişen bel fıtığının tedavisinde disk üzerine düşen basıncı azaltmada yatak istirahati şüphesiz çok önemli bir yer tutuyor ancak dikkat! Hiç kalkmadan çok uzun süre yatmak kaslarda kuvvetsizliğe, eklemlerde hareket kısıtlılığına yol açıyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ bundan dolayı yatak istirahatinin bir haftayı geçmemesi gerektiğini söylüyor.

    Sigara içmeye devam etmek

    Sigaranın genel vücut sağlığı için kanıtlanmış zararları, bel fıtığında da kendini gösteriyor. Sigara içmenin disk kanlanmasını bozarak bel fıtığı riskini artırabildiğini ve tedaviyi olumsuz etkileyebildiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, sigaranın yol açtığı öksürük nedeniyle de bel fıtığına zemin hazırlayabildiğine dikkat çekiyor.

    Sert yatak yerine yerde yatmak 

    Sert yataklarda yatmak bel fıtığı tedavisinde halen kabul görse de bu, sert zemine/yere yatılması anlamına gelmiyor. Yere yatıp- kalkma sırasında belin istenmeyen zorlayıcı pozisyonlara gelebilmesinden dolayı yere yatmaktan kaçınmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Yerde değil, normal yükseklikte sert yatağı tavsiye ediyoruz. Günümüzde vücut şeklini alan ‘visko’ yataklar geliştirilmeden önce bel fıtığında hastaların sert yataklarda yatması gerektiği görüşü genel kabul görüyordu. ‘Visko’ yataklar çıktıktan sonra artık ille de sert yataklar değil, hastanın rahat ettiği yatağın doğru olduğu genel kabul görmektedir. Akut gelişen bel ağrısında ilk tercih sert yataklar olsa da kronik dönemde rahat edilen yatak doğru yataktır, diye düşünmekteyiz” diyor.

    Uzman olmayanlara başvurmak

    Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bel ağrısı çekenlerin ve MR’ında bel fıtığı saptananların en sık yaptığı yanlışlardan birinin de kulaktan dolma bilgiler ve önerilerle hareket etmeleri olduğunu belirterek “Çevredekilerin ‘aynı sorun bende de vardı veya bir yakınım şu kişiye gitti belini çektirdi, iki büklüm gitmişti sapasağlam ayrıldı” gibi sözleriyle doktora değil işin uzmanı olmayan kişilere yönelinmesi sonucu kalıcı sakatlıklar ortaya çıkabiliyor” uyarsında bulunuyor.

    “Bel fıtığı ameliyatı oldum, bir daha tekrarlamaz” diye düşünmek

    Bel fıtığı ameliyatı sonrası günlük yaşamda bazı kurallara dikkat edilmediğinde fıtık sorunu aynı seviyeden veya başka bir seviyeden tekrarlayabiliyor. Bu nedenle kişinin bel fıtığı nedeniyle ameliyat olsa da omurgasını korumak için genel kurallara uyması ve egzersizlerle omurga etrafında yeterli esneklik ve kuvvete ulaşmaya, genel kondisyonunu artırmaya özen göstermesi gerekiyor.

    Bel açısından doğru ergonomik hareketleri öğrenmemek

    Ağır kaldırma ve zorlayıcı fiziksel hareketler yapma hem bel ağrısını hem de bel fıtığı riskini artırıyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ günlük yaşamda bilinçsizce yapılabilen bazı hareketlerin bel fıtığına davetiye çıkarabileceğini belirterek şu önerilerde bulunuyor;

    • Yerden bir şey almak için belden eğilmek yerine dizlerinizi bükün.

    • Market/pazar alışverişi poşetlerini tek elde değil, iki ele eşit dağıtarak taşıyın.

    • Otururken bel boşluğunu destekleyici yastıkla doldurun.

    • Bar koltuğu gibi çok yüksek yerlere veya yere oturmaktan kaçının.

    • Baş üzeri bir şeyi rafa/dolaba yerleştirirken uzanmak yerine basamak kullanın.

    • Uzun süreli oturarak çalışıyorsanız en geç her saat başı kalkıp dolaşın. Zira; her saat başı kısa süreli dolaşma; bel omurlarının, bel çevresi bağ ve kasların ayrıca disklerin sağlığı açısından çok önemli.

    Ameliyatı tek çare olarak görmek 

    Bel fıtığında ameliyatın son çare olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, ameliyat gerektiren durumları; ‘bacaklarda kuvvet kaybı, idrar ve gaitayı tutamama ve yapılan her tür tedaviye rağmen bel ağrılarının devam etmesi’ olarak sıralıyor. Ameliyat öncesi uygulanan yöntemlerle yüzde 90-95 oranında başarı sağlanabildiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ şöyle konuşuyor: “Bel fıtığı; çok uzun süre olmayan istirahat, ağrı kesici, kas gevşetici ve steroid olmayan antiinflamatuar (bazen steroid) ilaçlar, egzersiz, görüntüleme destekli bele yapılan enjeksiyonlar (transforaminal / epidural enjeksiyonlar), bel korseleri, elle tedavi (manüpilasyon/kayropraksi) sıcak uygulama ve fizik tedavi gibi yöntemlerde yüzde 90-95 oranında tedavi edilebilir. Bel fıtığı hastasında genelde tek bir tedavi seçerek uygulamak yerine bütüncül yaklaşıp, birçok tedaviyi birlikte uygulamak çok daha doğru bir tedavi tarzıdır.”

  • Deprem Sonrası Acil Servislerde Vertigo Şikâyeti Artış Gösterdi

    6 Şubat’taki depremlerin ardından acil servislere en sık başvurulan sebeplerden biri Vertigo şikayetleri oldu. Konya Kızılay Hastanesi Nöroloji bölümü hekimlerinden Uzm. Dr. İlker Bebek, yaşanan depremden sonra Vertigo şikâyetlerinin arttığını belirterek uykusuzluk ve stres bozukluklarının Vertigoyu tetiklediğini söyledi.

    Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen depremlerin ardından deprem bölgesinde acile başvuran hastalarda psikojen ve anksiyeteye bağlı olarak Vertigo şikâyetlerinin arttığı görüldü. Konya Kızılay Hastanesi Nöroloji Uzm. Dr. İlker Bebek, kişilerde görülen Vertigo hakkında açıklamalarda bulundu.

    Vertigo Görülme Sıklığı Artış Gösterdi

    Uzm. Dr. Bebek, “Depremden sonra olan psikojen ve anksiyeteye bağlı vertigo hastalarımızın sayısı oldukça arttı. Bu sebeple psikojen hastalıklara, anksiyeteye yönelik tedavileri diğer vertigo tedavilerimize ilave olarak tercih ediyoruz. Hastalar acil servislere, dururken hareket ediyormuş hissi, çevrenin dönmesi hissi ya da ayağının altından yer kayıyormuş hissi gibi hastadan hastaya değişen şikâyetlerle geliyor” dedi. Vertigonun hayat kalitesini düşüren önemli bir sorun olarak karşımıza çıktığını söyleyen Uzm. Dr. Bebek, “Dünya nüfusunun hemen hemen %10’unun etkilendiği bu hastalıktan erkeklere göre kadınlar daha çok etkilenmektedir. En sık başvuru sebeplerinden olan vertigo genelde beynin kan dolaşımında bir yetersizlik olduğu durumlarda görülen baş dönmesi (Santral Vertigo) ve kulaktaki denge merkezinin etkilenmesine bağlı olarak dengenin bozulması (Periferik Vertigo) olarak ikiye ayrılır. Bunun yanında Kalp ve Damar sistemi hastalıkları, Metabolizma hastalıkları da nedenler arasındadır. İnme, Migren, Beyin tümörleri gibi beyinle ilgili nedenler yanında iyi huylu pozisyonel baş dönmesi (Benign pozisyonel Vertigo) ve iç kulaktaki aşırı basınç (Meniere) gibi nedenler arasındadır” dedi.

    Vertigoyu İlaca İhtiyaç Duymadan Tedavi Etmek Mümkün

    Vertigonun nedenini araştırmak ve patolojinin ortaya konması için multidisipliner bir yaklaşım ve kapsamlı tetkikler gerektirdiğini belirten Uzm. Dr. Bebek, “İyi huylu pozisyonel baş dönmesinin (Benign pozisyonel Vertigo) en sık görülen vertigo nedeni olduğunu söyledi. Uzm. Dr. Bebek, “İç kulaktaki denge organından beyne sinyal taşıyan denge sinirinin iltihaplanması ile karakterize olan iç kulak enfeksiyonu (vestibüler nörit) iç kulak su basıncının artmasıyla (Meniere) kulak kaynaklı vertigo nedenleri arasındadır. Gerekli muayeneleri tamamlanan ve iyi huylu pozisyonel baş dönmesi teşhisi konan hastalara baş dönmesi için bazı manevra tedavileri yapılır ve genelde ilaç tedavisinde ihtiyaç duymadan tedavisi tamamlanmış olur” dedi. 

     Sağlıklı Beslenme Çok Önemli

    Vertigo nedenleri dışında uyku düzensizliği, başa alınan darbe ve stres bozukluklarının da nedenler arasında sıralanabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Bebek, “Şubat ayında yaşadığımız büyük deprem felaketinden sonra hastanelere Vertigo şikâyetleri ile gidenlerin sayısında gözle görünür oranda artış gözlendi. Bu hastaların bazısı önceden Vertigo atakları geçirenler olmakta, büyük kısmı depreme bağlı anksiyete, stres bozukluğu ve kaygılı ruh hali gelişen hastalardan oluşmaktadır. Bu tür hastalara nörolojik ve KBB muayeneleri yapılıp müdahale edilmesi gereken bir şey var mı diye inceleriz. Sağlıklı bir beslenme çok önemlidir. Bol su içmek, çay, kahve, sigara, tuz tüketiminin azaltılması Vertigo hastalıkları için önemli önerilerdendir. Stres seviyesini düşüren önerilerde bulunup gerekirse ilaç tedavileri eklemeyi öneriyoruz” dedi.

    Konya Yüksek Ç. WEB (319 × 400 piksel) – Uzm. Dr. İlker Bebek

    Konya Kızılay Hastanesi, Türk Kızılay’ın bir iştiraki olup, Kızılay Sağlık Grubunun işlettiği hastane ve tıp merkezlerinden biridir.

  • Hava kirliliği solunum sağlığını tehdit ediyor

    TÜSAD DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ’NDE UYARDI

    Hava kirliliği solunum sağlığını tehdit ediyor

    Solunum Derneği TÜSAD, şehirleşme ve endüstriyel faaliyetler nedeniyle son yıllarda iyice tehlikeli boyuta gelen hava kirliliğinin solunum sağlığını tehdit ettiğine dikkat çekti. Hava kirliliğinin sınır değerini aşan miktarda kirleticilerin atmosfere karışması sonucu meydana geldiğini vurgulayan TÜSAD Mesleki ve Çevresel Hastalıklar-İş Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Ayşe Coşkun Beyan, “Bu kirleticiler solunarak vücuda alındığı taktirde sağlığa ciddi hasar verebilir, başta akciğer kanseri olmak üzere birçok akut ve kronik solunum hastalığa sebep olabilir” uyarısını yaptı.

    Doğanın korunması konusunda farkındalık yaratmak ve acil konularda harekete geçmek için 1972 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Dünya Çevre Günü nedeniyle bir açıklama yapan Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), özellikle şehirlerde artan çevre ve hava kirliliği nedeniyle solunum sağlığının tehdit altında olduğu uyarısını yaptı.

    8 MİLYON ERKEN ÖLÜM SEBEBİ

    Hava kirliliği sonucunda astım, kronik tıkayıcı akciğer hastalığı (KOAH) ve akut bronşit gibi hastalıkların görülme sıklığında artış yaşandığını, akciğer kanseri gibi hastalıklara yakalanma riskinin arttığını vurgulayan TÜSAD Mesleki ve Çevresel Hastalıklar-İş Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Ayşe Coşkun Beyan, şu bilgileri paylaştı: “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre; dünyada her yıl toplam 8 milyon insan iç ve dış ortam hava kirliliğinin yol açtığı hastalıklar nedeniyle erken ölüyor. Isınma amacıyla fosil yakıtların kullanılması, sanayi faaliyetleri ve ulaşım araçlarının yoğun kullanımı gibi nedenlerle atmosfere başta kükürtdioksit (SO2) olmak üzere karbonmonoksit (CO), nitrojen dioksit (NO2), azotoksitler ve toz partiküllerinin çok miktarda salınmasıyla meydana gelen hava kirliliği, kolaylıkla yayılıp uzun mesafelere etki ederek ekolojik tahribata neden olabiliyor.”

    KÜKÜRT DİOKSİT SAĞLIĞI OLUMSUZ ETKİLİYOR

    Geçtiğimiz günlerde İtalya’da Etna Yanardağı’nın faaliyete geçmesi ve kül püskürtmesi nedeniyle zehirli gazların atmosfere yayıldığını ve asit yağmuru tehlikesi oluştuğunu hatırlatan Beyan, şunları aktardı: “Hava kirliliği, doğa ya da insan faaliyetleri kaynaklı olabilir. Yanardağ patlaması gibi doğa olayların sonucunda atmosfere çok miktarda kükürt dioksit gazı salınması tehlikesi oluşur. Doğal afetlerin yanı sıra endüstriyel faaliyetlerden kaynaklı olarak bu gaza maruziyet artabilir. Rüzgarla hızla yayılan kükürt dioksit, sadece çıktığı alanlara değil, ulaştığı alanlara da zarar verir. Kükürt dioksit konsantrasyonu sınır değerinin üzerine çıktığı zaman göz, burun, boğaz ve solunum yolları tahrişleri gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden olmakla birlikte özellikle kronik kalp ve akciğer hastalarının sağlığını olumsuz etkiler. Özellikle astım, kronik tıkayıcı akciğer hastalığı (KOAH) gibi kronik akciğer hastalığı bulunan kişilerde solunum yollarının daralmasına ve bu hastaların hastalık atağı geçirmesine neden olur. Havadaki kükürt dioksit konsantrasyonu arttığında astımlı kişilerde göğüs daralması, öksürme ve akciğer fonksiyonunda değişme gibi solunum sistemlerinde ciddi zararlar oluşabilir ve soluk alma kapasitesinde önemli düşüşler olabilir.”

    ORMAN YANGINLARINA DİKKAT

    Yaklaşan yaz mevsimi nedeniyle orman yangınlarında artış olabileceği uyarısında bulunan Beyan, bu yangınlar nedeniyle oluşan partiküllerin insanları ve diğer canlıları etkilediğini belirterek, sözlerine şöyle devam etti: “Orman yangınları nedeniyle çok miktarda zehirli gaz ve partiküller atmosfere yayılarak hava kirliliğine yol açar.  Bu da solunum hastalıkları ve kalp rahatsızlıklarına, ilerleyen dönemlerde ise akciğer kanseri başta olmak üzere ölümcül hastalıklara sebep olabilir. İklim krizi nedeniyle sıcaklık artışlarıyla birlikte orman yangınları her geçen yıl artıyor. Hem insan sağlığı hem ekosistemin devamı için orman yangınlarının önlenmesine yönelik etkin mücadele sürdürülmesi şart”.

  • Memorial’a Kadın Dostu Markalar Farkındalık Ödülü

    MEMORIAL’A KADIN DOSTU MARKA ÖDÜLÜ

    Memorial Sağlık Grubu, Mart 2022’de hayata geçirdiği, hayatı tek başına omuzlayan kadınlarımızı istihdam ederek iş yaşamına kazandıran ve toplumsal farkındalık oluşturan Kadınlar Omuz Omuza Kurumsal Sosyal Sorumluluk projesiyle, “Kadın Dostu Markalar 2023 Farkındalık Ödülü”nün sahibi oldu.

    Kadın Dostu Markalar Farkındalık Ödülü’nü almaya hak kazanan markalar; toplumsal cinsiyet eşitliği bilincine hizmet eden, kadın haklarını savunan, kadın gücünü destekleyen, kadınların toplumda her alanda eşit hak ve özgürlüklerinin olduğu bilinciyle çalışmalarına yön veren, kadın dostu uygulamalar ve projeler üreten isimler arasından seçiliyor. Bu yıl, “Dönüşüm” ana temasıyla, farklı şehirlerden farklı demografik özelliklere sahip karma bir tüketici hakem heyetinin değerlendirmesiyle belirlenen “Kadın Dostu Markalar Farkındalık Ödülü 2023”, kadına yönelik projeleri hayata geçiren 33 markaya layık görüldü. ‘Kadın dostu’ şirketler arasında %67’ye ulaşan kadın istihdamı oranıyla öncü konumda bulunan Memorial, “Kadın İstihdamı ve İşte Fırsat Eşitliği” kategorisinde farkındalık ödülünü kazandı.

  • Yeşilay’dan 31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü’nde Çağrı: “Bir Gün Değil Bugün”

    Yeşilay, 31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü özelinde “Yeni Geliştirilen Tütün ve Nikotin Ürünleri ile Tütün Kontrolü” üzerine düzenlediği uluslararası sempozyumda, tütünün yanı sıra elektronik sigarayla yeni geliştirilen tütün ve nikotin ürünlerinin yaşamsal risklerine dikkat çekti. Dünyanın çeşitli ülkelerinden, alanında uzman katılımcılarla düzenlenen sempozyumda 31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü dolayısıyla “Bir Gün Değil Bugün” çağrısında bulunuldu.

    31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü nedeniyle “Yeni Geliştirilen Tütün ve Nikotin Ürünleri ile Tütün Kontrolü” üzerine uluslararası sempozyum düzenleyen Yeşilay, yeni geliştirilen tütün ve nikotin ürünlerinin oluşturduğu tehlikeyi ortaya koyan bilgiler paylaştı. “Bir Gün Değil Bugün” çağrısında bulunan Yeşilay, erken yaşta başlayan tütün kullanımının bağımlılık riskini artırdığını vurguladı.

    Isıtılmış tütün ürünleri geleneksel sigaradan daha az zararlı değil!

    Yeni gelişmekte olan nikotin ve tütün ürünlerine dikkat çeken Yeşilay Genel Başkanı Prof. Dr. Mücahit Öztürk, “Isıtılmış tütün ürünleri; zararı azaltılmış veya insanların geleneksel sigarayı bırakmalarına yardımcı olabilecek tütün ürünleri olarak tanıtılmaktadır. Aksine bireyi, kansere sebep olan toksik emisyonlara maruz bırakır. Ayrıca, geleneksel sigaralardan daha az zararlı olduklarını gösteren bir kanıt da yoktur. Elektronik sigaralar ise tütün içermez ancak sağlığa zararlıdır ve güvenli değildir. Kalp ve akciğer hastalığı riskini artırır, fetüse de zarar verebileceğinden hamileler için daha da tehlikelidir” ifadelerinde bulundu.

    Tütün kullanımı erken yaşta başladığında bağımlılık riski artıyor

    Yeşilay’ın alkol, tütün, madde, kumar ve teknoloji bağımlılıklarına karşı, bilimsel ve kanıta dayalı bir politika izlediğini kaydeden Yeşilay Genel Başkanı Prof. Dr. Mücahit Öztürk, tütün bağımlılığına ilişkin şu bilgileri verdi:

    “Yeşilay olarak tütün ürünlerinin kullanımıyla mücadelede yaklaşımımız halk sağlığı temelli ve önleyicilik odaklıdır. İnsanlarımızın tütün ürünlerinin olumsuz etkilerine hiçbir zaman maruz kalmamasını savunuyoruz. Bu ürünlere erken yaşta başlamanın bağımlılık geliştirme riski ile sağlık üzerindeki zararları artırdığına ve tedaviyi zorlaştırdığına dair bilimsel verileri hatırlatmaktayız. Bu sebeple tütün ürünlerinin kullanımı ile mücadelede çocuklara ve gençlere ayrıca özel önem vermekteyiz. T.C. Sağlık Bakanlığı iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz ‘Bırakabilirsin’ mobil uygulamasında da tütün bağımlılığından kurtulmak isteyenlere ihtiyaç duydukları destekleri sunuyoruz.”

    Tütün kullanımı 20’den fazla kanser türü için risk faktörü

    “Dünya Sağlık Örgütü ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları; bizlere tütün kullanımına dair dikkate değer bilgiler ile veriler vermektedir. Tütün kullanımı kardiyovasküler ve solunum yolu hastalıkları, 20’den fazla farklı kanser türü veya kanser alt türü ve diğer birçok sağlık durumu için önemli bir risk faktörüdür. Dünya Sağlık Örgütünün ‘Dünya Sağlık İstatistikleri 2022 Raporu’na göre, 15 yaş ve üzeri dünya nüfusunun tahminen yüzde 22.3’ü tütün ürünü kullanıyordu; bu oran 2000 yılında dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri (yüzde 32.7) kadardı. 2000 yılında 15 yaş ve üzerindeki erkeklerin yaklaşık yarısı (yüzde 49.3) ve kadınların altıda biri (yüzde 16.2) tütün ürünü kullanıyordu. 2020 yılına gelindiğinde, tütün kullanan erkeklerin oranı yaklaşık üçte bire (yüzde 36.7) düşerken, kadınların oranı on üçte bire (yüzde 7.8) düşmüştür.

     

    Elektronik sigaranın satışı 32 ülkede yasaklandı

    Prof. Dr. Mücahit Öztürk şu bilgileri de paylaştı: “2019 yılı verileriyle derlenen Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Örgütü’nün 2022 yılı Raporu’na göre Avrupa genelinde insanların yüzde 3.6’sı elektronik sigara veya benzeri elektronik cihazları her gün veya ara sıra kullanmıştır. Bu oran 15-24 yaş arası bireylerde daha yüksektir. Neredeyse tüm Avrupa Birliği ülkelerinde düzenli elektronik sigara kullanımı erkekler arasında kadınlardan daha yaygındır. 15 yaş ve üstü erkeklerin yüzde 4.5’i, kadınların yüzde 2.6’sı düzenli olarak elektronik sigara kullanmıştır. Daha genç bireyler arasında, 15-24 yaşındaki erkeklerin yüzde 6.4’ü düzenli olarak elektronik sigara kullanırken; aynı yaştaki kadınların yüzde 3.7’si düzenli olarak elektronik sigara kullanmıştır.” Ayrıca 111 ülkede elektronik sigarayı yasal olarak düzenleme amacıyla birtakım adımlar atılmaya çalışıldığını da belirten Öztürk: “2,4 milyar nüfusa sahip 32 ülke elektronik sigara satışını yasaklamış, 3,2 milyar insanı kapsayan 79 ülke ise bir veya daha fazla yasal önlemi kabul etmiştir. Elektronik sigara satışını yasaklayan ülkelerden 18’i orta gelirli, 9’u yüksek gelirli ve geri kalan 5’i düşük gelirli ülkedir. 79 ülke tarafından alınan mevcut düzenlemeler ise ortak bir yaklaşımı olmayan çeşitli önlemleri içermektedir. 84 ülkede ise hâlâ herhangi bir yasak veya düzenleme bulunmamaktadır. Bu durum onları bu ürünün zararlarına ve endüstrinin faaliyetlerine karşı özellikle savunmasız bırakmaktadır” dedi.

    ***

    Yeşilay Hakkında

    1920 yılında faaliyetlerine başlayan Yeşilay, insan onurunu ve saygınlığını temel alan, toplumu ve gençliği ayrım gözetmeden zararlı alışkanlıklardan korumak için çalışan, millî ve ahlaki değerleri gözeterek bağımlılıklarla mücadele eden; ulusal ve uluslararası düzeyde önleyici ve rehabilite edici halk sağlığı ve savunuculuk çalışmaları yürüten bir sivil toplum kuruluşudur. Alkol bağımlılığıyla mücadele hedefiyle kurulmuş; kuruluşundan günümüze bağımlılık türleri arttıkça Yeşilay’ın tüzüğüne yeni çalışma alanları eklenmiştir. Alkolden sonra tütün, madde, kumar ve teknoloji bağımlılığı mücadele alanlarına dâhil olmuştur.

     

    Türkiye genelinde 120 Yeşilay şubesi, dünya genelinde 97 Ülke Yeşilayı bulunmaktadır. 2015 yılında Yeşilay Danışmanlık Merkezi (YEDAM), Türkiye genelinde ve KKTC’de toplam 107 yerde, bağımlı bireyler ile yakınlarına ücretsiz psikososyal hizmet desteği sağlamaktadır. 115 Danışma Hattı ile çağrı merkezi hizmeti de bulunmaktadır.

    Toplumu bağımlılıklardan korumak ve bilinçlendirmek için yaptığı çalışmalarından dolayı Yeşilay, 1934 yılından bu yana “Kamuya Yararlı Cemiyetler” arasında yer almaktadır. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) Özel Danışmanlık Statüsü’ne ve Avrupa Kalite Yönetimi Vakfı (EFQM) Türkiye Mükemmellik Ödülü’ne sahiptir.

     

  • Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais: “Sigara bağımlılığı tedavi edilebilir bir hastalık”

    Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais:

    “Sigara bağımlılığı tedavi edilebilir bir hastalık”

    Elektronik sigaraların sigarayı bırakmada yardımcı olduğuna dair kanıt yok

    31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais, sigara bağımlılığının tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu söyledi. Azaltarak ya da yerine elektronik sigara kullanarak bırakmaya çalışmanın etkin yöntemler olmadığına vurgu yapan Bhais, “Daha az zararlı olduğu düşünülerek bu ürünleri kullanmak, ileride görülebilecek zarara dair kaygıyı azaltarak, bırakma motivasyonunu düşürüyor. Sigara içilmesi yasak alanlarda da kullanılabilmesi davranışı sıklaştırmaya sebep oluyor.” uyarısında bulundu. Nargile, aromalı sigaralar ve elektronik sigaralardaki tehlikeye dikkat çeken Bhais, “1 nargile 4-5 paket sigaraya eş değer. Elektronik sigaraların özellikle akciğer, kalp, ağız ve diş sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülüyor. Aromalı sigaralarsa kanser riskini yükseltiyor.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais, 31 Mayıs ‘Dünya Tütünsüz Günü’ kapsamında sigara bağımlılığı hakkında açıklamalarda bulundu.

    Bu kriterlerden ikisi sizde varsa bağımlısınız

    Ruhsal hastalıkların tanısal el kitabına göre sigara bağımlılığını tanımlayan Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais, bir kişinin bağımlı sayılabilmesi için oluşması gereken kriterleri sıraladı ve bu kriterlerden en az ikisinin varlığı durumunda sigara bağımlılığından söz edilebileceğini söyledi:

    – Son on iki aylık süre içinde planlanandan daha fazla ya da uzun süreli olarak sigara kullanmak

    – Sigarayı bırakmak ya da kontrol altında tutmak için sürekli bir istek duymak ve başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerde bulunmak

    – Sigara kullanımı ile ilgili etkinliklere çok zaman ayırmak

    – Sigara kullanmak için yoğun bir istek duymak

    – Sigara kullanımı nedeni ile işte, okulda ya da evdeki konumun gereği olan başlıca sorumlulukları yerine getirememek

    – Sigara kullanımı nedeniyle bedensel, ruhsal veya toplumsal sorunlar yaşanmasına rağmen kullanmaya devam etmek

    – Sigara kullanımı nedeniyle bir takım toplumsal, eğlence ya da iş ile ilgili etkinliklerin azaltılması ya da bırakılması

    – Sigara kullanımına karşı tolerans gelişimi nedeni ile artan ölçülerde tütün kullanmak ya da aynı ölçüde kullanmaya rağmen belirgin olarak daha az etki yaşanması

    – Sigara içilmediği zamanlarda huzursuzluk, sinirlilik, dikkat ve odaklanmakta sorun gibi yoksunluk belirtilerinin yaşanması

    Yaşam boyu 100 sigara içmiş kişi bağımlı kabul ediliyor

    Tütün ürünlerinin kullanım şeklinin değişiklik gösterebileceğini kaydeden Bhais, “Bazı kişiler her gün düzenli olarak sigara kullanırken bazıları arada sırada sigara içer, bazıları da bırakmış kişilerdir”. Bu kişilerin hepsi bağımlı mıdır sorusu gelebilir. Dünya Sağlık Örgütü sigara içimine dair bazı tanımlamalar yapar. Her gün en az 1 sigara içen grup, 30 günde günlük 1 taneden daha az sigara içen grup ve ara sıra içen (sosyal ortamlarda) grup şeklinde tanımlamıştır. Özetle yaşamı boyunca toplam 100 adet sigara içmiş olan kişi ‘sigara içen’ olarak kabul edilmektedir.” diye konuştu.

    Aromalı sigaralar kanser riskini yükseltiyor

    Özellikle gençler arasında kullanımı yaygın olan aromalı, mentollü sigaraların daha fazla bağımlılık yapma ihtimalinden öte bu ürünlerin kanser riskini arttırması ile ilgili çalışmalar olduğuna dikkat çeken Bhais, “Bu konuda yapılan çalışmalarda mentol aromalarının kanser yapıcı bileşik bulundurdukları ve uzun süre kullanımları ile pulegon isimli bir yağa dönüştükleri bildirilmiştir. Öyle ki bu sebeple Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 2019 yılında ABD’de mentollü sigara kullanımını yasaklamıştır. Bu risk aynı şekilde elektronik sigara kullananlarda da vardır.” uyarısında bulundu.

    Elektronik sigaraların kalp, ağız ve diş sağlığı üzerinde olumsuz etkileri var

    Sigarayı bırakmak ya da azaltmak isteyenlerin basamak olarak elektronik sigaraya yönelmesini de değerlendiren Uzman Klinik Psikolog Dr. Aslı Başabak Bhais, “Çok bilinen bir yanılgı olmasına rağmen elektronik sigaraların sigarayı bırakmada yardımcı olduğuna dair bilimsel bir kanıt yok. Aksine kişilerin, yardımcı olduğunu ya da daha az zararlı olduğunu düşünerek, bu ürünleri kullanması ileride görebilecekleri zarara dair kaygılarını azaltarak, bırakma motivasyonlarını da düşürüyor. Sigara içilmesi yasak alanlarda kullanımın olması ya da 18 yaş altı kişilerin de bu ürünlere ulaşabiliyor olması da bırakmaya yardımcı olmadığı gibi davranışı sıklaştırmaya sebep oluyor.” ifadelerini kullandı.

    Elektronik sigaraların zararlarına da dikkat çeken Bhais, “Elektronik sigaralar yakın dönemde piyasaya çıktığı için kullanımın uzun vadede sonuçlarını gösteren araştırmalar yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Çıkan sonuçlar özellikle akciğer, kalp, ağız ve diş sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu gösteriyor.” dedi.

    1 nargile 4-5 paket sigaraya eş değer

    Bazı kişilerin düzenli sigara kullanmasalar da nargile kullandıklarına değinen Bhais, “Bunun bağımlılık olmadığını, sosyal bir kullanım olduğunu ya da zarar vermeyeceğini düşünürler. Ancak gerçek şu ki içinde bulunan nikel, kurşun, kobalt oranlarının sigaradan daha yüksek olması sebebiyle 1 nargile 4-5 paket sigaraya eş değerdir. Ayrıca birçok kişinin kullandığı ve yeterince dezenfekte edilmeyen nargileler verem başta olmak üzere birçok bulaşıcı hastalığa yakalanmak için de risk oluşturmaktadır.” şeklinde konuştu.

    Sigara bağımlılığı tedavi edilebilir ama tamamen yok olmaz

    Diğer bağımlılıklar gibi sigara bağımlılığının da tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Bhais, “Kişi sigarayı bırakabilir. Bırakma durumunda sigara bağımlılığı hastalığı pasif durumda olur. Beyindeki sigarayı tanıyan hücreler uyku haline geçer. Kişinin kullanımı olmaz ancak içme isteği olabilir. Ancak kişi içmeden bu istek anlarını geçirebilir. Tekrar kullanımın olması durumunda hastalık tekrar alevlenir. Kullanım bir süre sonra kontrolden çıkar ve kişi bir süre sonra eski kullanım düzenine döner. Yani sigara bağımlılığında tedaviden kastedilen; ‘düzelir ama asla tamamen yok olmaz’. Kişi bıraktıktan 5 yıl sonra bile içmeyi denese tekrar eski içme düzenine dönebilir.” ifadelerini kullandı.

    Azaltarak bırakma etkin bir yöntem değil

    Sigarayı bırakma tedavisinde temel belirleyicinin kişinin motivasyonu olduğunu belirten Bhais, “Araştırmalar azaltarak bırakma ya da düşük nikotin içeren ‘light’ sigaralar içmenin bırakmada etkin yöntemler olmadığını gösteriyor. Bu sebeple tamamen bırakmak üzerine bir tedavinin başarı şansı daha yüksek. Bırakma girişiminde profesyonel bir destek almak da başarı şansını arttırır. Sigara bırakma polikliniklerinde bırakmaya yardımcı olması için ilaç desteği, nikotin yerine koyma tedavisi ve bırakma stratejilerini planlamak adına psikoterapi desteği alınabilir.” diye konuştu.

    Uygulanan sisteme örnek veren Bhais, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Danışanın ilk olarak bir hekim tarafından genel muayenesi yapılır ve sigara bağımlılığı açısından değerlendirilir. Kişinin ihtiyacına göre ilaç veya psikoterapi desteği tedaviye eklenir. Tedavide iki aşama vardır: Bırakmak ve sürdürmek. Her iki tedavi aşaması için de farklı hedefler vardır. Özellikle bırakma sonrası ilk 1 hafta, 1 ay ve 3 aylık süreçler tekrar başlama riskleri açısından önemli olduğu için bu dönemler birlikte aşılır. Terapilerde kişi riskli durumları, kendisini tekrar kullanıma döndüren sebepleri ve kullanmamak konusunda işe yarayan yöntemleri daha iyi fark ettiği için daha uygun stratejiler bulabilir.”