Kategori: Sağlık

  • Kurban Bayramı’nda et ve tatlı tüketimine dikkat edilmeli

    Kurban Bayramı’nda et ve tatlı tüketimine dikkat edilmeli

    Bayramlar tüm aile bireylerinin bir araya geldiği, özenli sofraların kurulduğu, zengin çeşitlilikte yemeklerin yendiği, sevgi ve mutluluğun paylaşıldığı özel günler. Kurban Bayramı’nın ağır et yemekleri ve tatlıların neredeyse her öğün tüketildiği bir bayram olduğunu belirten Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi ve Diyetisyen Sibel Mumcu, “Tabii ki bayramda diyet yapmayı kimse istemez ama sağlığın anahtarı dengeli beslenme olduğu için ne yendiğine ve ne kadar yendiğine dikkat edilmeli. Yağlı kırmızı etlerin doymuş yağ ve kolesterol içeriği daha yüksektir. Kurban Bayramı da kırmızı et tüketimin ön plana çıktığı günler olduğu için diyabet, yüksek tansiyon, mide ve kalp-damar hastaları mümkünse yağsız veya az yağlı eti tercih etmeli ve kesinlikle aşırıya kaçılmalı” açıklamasında bulundu.

    Kurban Bayramı’nda da sağlıklı beslenme ilkelerinden uzaklaşmadan beslenmeyi düzenlemenin, sindirimi de zor olan kırmızı et tüketiminin günlük ihtiyacı aşmamasına özen göstermenin ve dengeli seçimler yapmanın önemli olduğunu hatırlatan Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Sağlıklı Yaşam Yöneticisi ve Diyetisyen Sibel Mumcu, “Yeni kesilmiş hayvan etlerinin hem sindirimi hem de pişirilmesi dinlendirilmiş etlere göre çok daha zordur. Özellikle mide-bağırsak gibi sindirim sistemi hastalığı olan bireyler kurban etlerini buzdolabında birkaç gün dinlendirdikten sonra haşlama veya ızgarada pişirme yöntemiyle pişirerek tüketmeli” dedi. Kurban Bayramı’nda sakatat tüketiminin de arttığını vurgulayan Sibel Mumcu, “Sakatatlar kolesterol içeriği yüksek besinlerdir. Yüksek kolesterol ve kan yağları olan bireyler ile kalp-damar hastaları sakatattan uzak durmalı” diye konuştu.

    Et, ızgara ya da fırında pişirilmeli

    Etleri pişirirken sağlıklı pişirme yöntemlerinin tercih edilmesi tavsiyesinde bulunan Sağlıklı Yaşam Yöneticisi ve Diyetisyen Sibel Mumcu, “Kızartma-kavurma gibi ağır pişirme yöntemleri yerine daha çok ızgara, fırın ya da kendi suyu ile pişirme gibi yöntemler tercih edilmeli. Pişirirken ayrıca yağ eklenmemeli, et doğrudan ateş üzerinde pişirilmemeli” dedi.

    Etin yanında sebze tüketilmeli, bol su içilmeli

    Etlerin yanında mutlaka sebze tüketilmesi, tam tahıllar, meyveler ve süt ürünlerinin de dengeli şekilde öğünlerde yer alması gerektiğini belirten Sibel Mumcu, “Eğer tatlı tercih edilecekse şerbetli ağır tatlılar yerine sütlü veya meyveli tatlılar hatta en iyisi taze meyveler tüketilmeli. Tabii sıvı tüketimi de unutulmamalı. İçecek olarak şekerli ve asitli içecekler yerine ayran tercih edilmeli, günde 8-10 bardak su da mutlaka içilmeli” önerisinde bulundu. 

    Yürüyüş yapmak sindirime yardımcı oluyor

    Bayramların aynı zamanda tatil dönemleri de olduğu için egzersizin ihmal edilebildiğini belirten Sibel Mumcu, “Sağlıklı yaşam için günde 30 dakikalık yürüyüşler çok önemli. Yürüyüş yapmak sindirime de yardımcı oluyor. Bayram ziyaretlerine yürüyerek gidilebilir ya da yemek sonrası ailecek yürüyüşler yapılabilir” dedi.

    Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi Hakkında

    Ülkemizde 1992 yılından bu yana faaliyette bulunan Sodexo Entegre Hizmet Yönetimi AŞ, Türkiye’nin en seçkin şirketlerine ve değerli kamu kuruluşlarına yemek, temizlik, bina yönetimi, teknik mühendislik hizmetleri, resepsiyon, muhaberat hizmetleri gibi pek çok alanda hizmet sağlıyor. Sodexo’nun global vizyonunun bir parçası olarak ise ülkemizdeki operasyonlarda tedarik zinciri ve istihdamın tamamı yerel kaynak kullanarak gerçekleştiriliyor.

  • LÖSEV CANIM KARDEŞİM DERS EVİ MEZUNLARI  KARNE PARTİSİNDE BULUŞTU

    LÖSEV CANIM KARDEŞİM DERS EVİ MEZUNLARI 

    KARNE PARTİSİNDE BULUŞTU

    “LÖSEV Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı tarafından vakfın kurulduğu ilk yıllarda kayıt altına alınarak, hem sağlık hem eğitim desteği verilen çocuklar “CANIM KARDEŞİM Ders Evi”nde aldıkları eğitimler sayesinde bu gün meslek hayatlarına başlayan, üniversitelerde hukuk, tıp, sanat, basın okuyan gençler olarak ışık saçıyorlar…”

    Bu gün binlerce çocuğuna sağlık ve eğitim desteği veren LÖSEV, o günlerde henüz sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen çocuklara sağlık başta olmak üzere eğitimleri için de destekler sunuyor.

  • Çocukların Sağlıklı Bir Tatil Geçirmesi İçin Öneriler

    ÇOCUKLARIN SAĞLIKLI BİR TATİL GEÇİRMESİ İÇİN ÖNERİLER

    Heyecanla beklenen yaz tatili, yetişkinler gibi çocukları da bu mevsime özgü hastalıklarla karşı karşıya bırakabiliyor. Güneşli geçen günlerde bol miktarda tüketilen dondurma, açık büfeli akşam yemekleri ve uzun süre susuz kalınması çocuklarda bazı önemli sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Yazın gelişebilecek sağlık sorunlarının farkında olunması ve gerekli önlemlerin alınmasıyla, çocukların daha sorunsuz bir yaz tatili geçirmesi sağlanabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Ahmet Yıldırım, yaz aylarında çocukları bekleyen tehlikeleri anlattı ve anne- babalara önemli önerilerde bulundu.

    Güneş yanıkları eğlencelerine gölge düşürmesin 

    Güneş çarpmalarından korunmak için güneş ışınlarının dik geldiği 10.00- 15.00 saatleri arasında açık havaya mümkün olduğunca çıkılmaması, bol sıvı tüketilmesi ve en az 30 koruma faktörlü koruyucu güneş kremi kullanılması büyük önem taşır. Sarışın, renkli gözlü ve beyaz tenli çocuklar güneş ışınlarından çok daha fazla etkilendikleri için ailelerin daha dikkatli olması gerekir. Güneş yanığı eğer sadece deride kızarıklık ve ağrı hissi ile kendisini gösteriyorsa bu birinci derece bir yanıktır. 24-48 saat kadar ağrı, deride gerilme, yanma hissi devam eder. Tedavide deriyi nemli tutacak kremler ve ağrıyı kesecek şuruplar kullanılabilir. Deride kabarma ve içi su dolu kesecikler varsa artık ikinci derece yanık söz konusu olur. Bu durumda bir doktora başvurulması ve özel yanık pansumanlarının yapılması gerekir.

    İsiliksiz bir yaz tatili için bol su tüketmelerini sağlayın

    Çevre ısısı arttıkça, deriden ter salgılanması da fazlalaşır ve su kaybı sonucu susama hissi doğar. Su alımı ile vücudun normal sıcaklığı koruma altında tutulmaya çalışılır. Bu dengeyi bozan aşırı sıcaklık hallerinde, ter bezleri kanalları tıkanır ve halk arasında ‘isilik’ denen boyun, omuzlarda daha sık olmak üzere vücudun daha fazla terleyen bölgelerinde küçük kırmızı ve kaşıntılı cilt lezyonları belirir. Tedavisinde her gün ılık suyla banyo yapılması önerilir. Ayrıca, cildin nefes almasını önleyecek yağlı kremleri vücuda sürmekten kaçınmak gerekir.

    Açıkta satılan yiyeceklerden uzak durun

    İçme suları ve tüketilen bazı besinler gerekli hijyenik koşullar sağlanmadığında mide ve bağırsak enfeksiyonlarına neden olabilir. Bu yüzden içme suyunun ve yiyeceklerin yıkandığı suların temiz kaynaklardan elde edilmiş olmasına özen gösterilmelidir. Bunun yanında özellikle yaz aylarında dışarıda bekletilen yiyeceklerin satın alınmaması ve ambalajlı ürünlerin tercih edilmesi de çok önemlidir. Açıkta satılan dondurma özellikle çocuklar için büyük tehlike içerir. Tam pansiyon otellerde açık büfelerde sunulan yiyecekler de dikkatli tüketilmelidir. Özellikle sütlü, kremalı, mayonezli ve etli yiyecekler uzun süre açıkta bırakıldığında sıcağın etkisiyle çoğalan bakterilerin neden olduğu gıda zehirlenmelerine neden olabilir.

    İshal ve kusma besin zehirlenmesi belirtisi olabilir 

    Besin zehirlenmesi kendini; kusma, karın ağrısı ve ardından ishalle gösterir. Bu şikayetlerle başvuran ikiden fazla kişinin ya da çocuğun olması halinde gıda zehirlenmesi düşünülerek yenilen yiyeceklerin sorgulanması ve aynı yiyecekten yiyen kişilerin şikayetlerinin ortaya çıkması beklenmeden gözlem altına alınması gerekir. Tedavisi kusma ve ishal ile kaybedilen su, tuz, karbonat, potasyum gibi maddelerin damardan serum şeklinde yerine konulması şeklindedir. Kusma ve ishal vücudun savunma mekanizmalarıdır. Bu sayede gıda zehirlenmesine neden olan toksinler ve bakteriler vücuda daha fazla zarar vermeden dışarı atılmak istenir. Bu yüzden ishal ve kusma giderici ilaçların kullanılmasından kaçınmak gerekir.

    Çocuğunuzun güneş gözlüğü takmasını sağlayın

    Göz tahrişi, bir hastalık olmasa da, kaçınılması gereken son derece önemli bir risktir ve genellikle göz ardı edilir. Çocuğun göz merceği bir yetişkininkinden daha şeffaf olduğundan, genç gözler güneşten gelen zararlı UVA ve UVB ışınlarına karşı özellikle savunmasızdır. Çocuğun her zaman güneşe maruz kaldığında güneş gözlüğü takmasını sağlamak önemlidir. Geniş kenarlı bir şapka, çocuğun gözlerine ekstra koruma sağlayacaktır. Kumdan ve sudan yansıyan UV ışınlarının plajdayken daha da tehlikeli olacağından özellikle bu ortamlarda güneş gözlüğü kullanılması önemlidir.

    Çocuğunuzun egzaması kötüleşmeden önlemini alın

    Egzama, vücutta tahriş edici bir kızarıklığa neden olan yaygın, tekrarlayan bir deri hastalığıdır. Egzama genellikle alerjilerden kaynaklanır. Klor, güneşe maruz kalmak, terleme gibi yaz aylarında sıkça meydana gelen durumlar egzamayı kötüleştirebilir. Çocukta egzama varsa, ter oluşumunu azaltmak için sıcaktayken cildinin silinmesi, her gün hipoalerjenik güneş kremi ve iyi bir nemlendirici kullanılması önemlidir.

  • Sağlık Bakanı Fahrettin Koca,: Sağlık raporlarının geçerlilik süreler

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, sağlık raporlarının geçerlilik sürelerinin uzatıldığını duyurdu.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sağlık raporlarının geçerlilik süresinin 31 Aralık’a kadar uzatıldığını açıkladı.

    Bakan Koca’nın açıklaması şöyle:

    “Sağlık Raporlarının Geçerlilik Süreleri Uzatıldı

    Kronik hastalığı olan ve sürekli ilaç kullanan kişilerle engellilerimizi korumak için 2020’de başlatılan rapor geçerlilik süresini uzatma uygulaması devam ediyor. Son olarak geçerlilik süresi 30 Hazirana kadar uzatılmıştı.

    Raporunu henüz yenileme imkânı bulamayan, güçlük yaşaması muhtemel vatandaşlarımız olduğundan mağduriyet yaşanmaması amacı ile süreli sağlık raporlarının geçerlilik süreleri 31 Aralık 2023 tarihine kadar yeniden uzatılmıştır. Raporlar, bu tarihten sonra kademeli olarak yenilenecek.”

     

  • Alaşehir Çayı, kirlilik nedeniyle canlı yaşamını tehdit ediyor.

    Alaşehir Çayı kimyasal akıyor: Bağırsak kanseri, solunum yolu hastalıkları artıyor

    Salihli Çevre Derneği Başkanı Hakkı Uysal, Alaşehir Çayı’nın fabrikaların kimyasal atıklarıyla kirlenmesiyle canlı yaşamının tehdit altında olduğuna dikkat çekti.

    Delal AKYÜZ

    Ranta dayalı ekonomi modeli ülke genelinde ekolojik kıyıma neden oluyor. Son yıllarda doğaya yönelik saldırıların arttığı bölgelerin başında Ege geliyor. Manisa’nın Alaşehir ilçesine bağlı Çal Dağları’nda kar ve yağmur suları ile beslenen 70 kilometre uzunluğundaki Alaşehir Çayı, kurulan fabrikaların kimyasal atıkları ile kirleniyor. Alaşehir Çayı, Salihli ilçesinin Yılmaz Mahallesi’nde Gediz Nehri ile birleşiyor. Bölgenin en önemli tarımsal su kaynağı olan Gediz Nehri’ne dökülen Alaşehir Çayı, kirlilik nedeniyle canlı yaşamını tehdit ediyor.

    Resim

    ALAŞEHİR ÇAYI’NDA KİMYASAL AKIYOR

    Alaşehir Çayı bölgede yaşayan canlıları tehdit ederken, kimyasal maddelerin yaydığı kötü kokular nedeniyle bölge halkını da yaşayamaz hale getirdi. Özellikle yaz aylarında debisi düşen çayın bölgede yaşayan insanlarda bağırsak kanseri, solunum yolu hastalıklarına neden oluyor. Yıllardır herhangi bir önlem alınmayan Alaşehir Çayı’nın kirliliği ve nedenlerini, Salihli Çevre Derneği Başkanı Hakkı Uysal değerlendirdi.

    Sanayi atıklarının dereye akıtılmasından kaynaklı bölgenin tehdit altında olduğunu söyleyen Uysal, atıklardan kaynaklı kırmızı akan suyun, yağan yağmurlardan kaynaklı renginin değiştiğine dikkat çekti. Uysal, “Organize sanayinin atıkları filtreleme işlemi yapılmadan buraya akıtılıyor. Yol boyunca bütün endüstriyel, tarımsal atıklar bu dereye bırakılıyor. Dere akıyor ama içinde bir balık bile yok. Bu su tarımsal sulamada kullanılıyor. Sanayinin endüstrinin kontrolsüzlüğü büyük bir eko kırım yarattı” dedi.

  • 18-24 Haziran Dünya Alerji Haftası

    18-24 Haziran Dünya Alerji Haftası

    HAYATA TEHDİT: ANAFİLAKSİ

    DOĞAL HAYATA TEHDİT: İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

    18-24 Haziran 2023 tarihleri arasında kutlanan Dünya Alerji Haftası’nın bu yıl teması “İklim Değişikliği ve Alerjiler”. Alerji konusunda toplumda farkındalık oluşturmak amacıyla her yıl bir dizi projeyi hayata geçiren Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Dünya Alerji Haftası nedeniyle 21 Haziran Çarşamba günü “Hayata Tehdit: Anafilaksi, Doğal Hayata Tehdit: İklim Değişikliği” başlıklı halka yönelik online seminer gerçekleştirecek.

    Birleşmiş Milletler’e göre, son on yıl (2011-2020) kaydedilen en sıcak dönemdi ve her bir yıl bir öncekinden daha sıcak olmaya devam ediyor. Dünya her şeyin birbirine bağlı olduğu bir ekosistem olduğu için iklim değişiklikleri tüm canlıları etkiliyor. Yükselen sıcaklıklar, ısınan okyanuslar, yükselen deniz seviyeleri ve buzulların hızla erimesi, yoğun kuraklıklar, artan hava kirliliği, su kıtlığı, şiddetli yangınlar, sel gibi doğal felaketle birlikte azalan biyolojik çeşitlilik sağlığımızı tehdit ediyor.

    Küresel ısınmanın etkisiyle sıcak havanın solunmasına bağlı olarak havayollarında birtakım değişiklikler görülüyor. Bu da astım ataklarında artışlara neden oluyor. Sadece akciğer değil deri de etkileniyor ve egzeması olan, atopik dermatiti olan bireylerin yakınmaları artıyor. Nem ve ısının etkisiyle atmosferde polen, ev tozu, küf mantarı gibi alerjenlerin konsantrasyonlarının arttığı için daha fazla tetikleyiciye maruz kalıyoruz.

    Bu kapsamda, alerji konusunda toplumda farkındalık oluşturmak amacıyla her yıl bir dizi projeyi hayata geçiren Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) bu yıl da 18-24 Haziran 2023 tarihinde kutlanacak “iklim değişikliğinin alerjik hastalıklar üzerindeki etkisi” ni konu alan Dünya Alerji Haftası’nda önemli bir semineri hayata geçiriyor. “Hayata Tehdit: Anafilaksi, Doğal Hayata Tehdit: İklim Değişikliği” başlığıyla AİD’in Youtube hesabı üzerinden 21 Haziran Çarşamba günü saat 20:30’da Alerji ile Yaşam Derneği ortaklığıyla gerçekleştirilecek canlı yayında alerji-klinik immünoloji doktorları, hastalarının tetikleyicileri belirlemesine, semptomların kötüleşmesini önlemesine ve ortamlarındaki değişiklikler arasında yaşam kalitesini korumasına yardımcı olacak önemli bilgileri paylaşacaklar. Artan bu endişeyle nasıl yüzleşecekleri konusunda hem hastalara hem de politika yapıcılara uygun tavsiyeler verecekler. İklim değişiklikleri alerjen maruziyetini nasıl artırabilir? İklim değişikliklerinden en çok kim zarar görüyor?  ve İklim değişikliklerinin tehlikelerini nasıl azaltabiliriz? gibi sorulara yanıtların aranacağı VEM İlaç’ın koşulsuz desteği ile gerçekleşecek seminer, AİD Başkanı Prof. Dr. Dilşad Mungan’ın açılış konuşmalarıyla başlayacak. AİD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Demet Can’ın moderatörlüğünde gerçekleşecek yayında Prof. Dr. Fazıl Orhan, Alerjik Şok ya da Anafilaksi konusunu, Alerji ile Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Özlem Ceylan “Alerjik şok geçiren hastaların yaşadığı sorunlar” konusunu, Doç. Dr. Zeynep Çelebi ise İklim Krizinin Alerjiye Etkisi konusunu anlatacak.

    “AYA PROJESİNİ HAYATA GEÇİRDİK”

    Dünya Alerji Haftası kapsamındaki seminerle birlikte AYA Projesi’ni de hayata geçirdiklerinin bilgisini veren AİD Başkanı Prof. Dr. Dilşad Mungan bu projenin önemini şöyle anlatıyor: Bu proje neden bu kadar önemli? Çünkü, her ilaç ya da besin sizin için uygun olmayabilir. Bazılarımızı arı ve böcek sokmaları diğer insanlardan daha farklı şekilde etkileyebilir. İşte bu noktada eğer alerji geçmişiniz varsa anafilaksi yani alerjik şok geçirebilirsiniz. Eğer daha öncesinde hekiminiz size bunun için adrenalin kalemi önerdiyse, panik yapmanıza gerek yok. Hemen AYA’yı hatırlatıyoruz! AYA üç adımda anafilaksi tedavi yöntemini içerir yani; Adrenalin Kalemini Uygula, Yat ve Bacakları Yerden Yüksek Bir Şekilde Tut, Acil 112’yi Ara!  Kaşıntılarınız oluyorsa, yüzünüzün şiştiğini fark ediyorsanız, nefesiniz kesiliyor veya sesiniz kısılıyorsa, hemen AYA’yı uygulayın. AYA ile erken önlem alın, hayatınızı kurtarın diyoruz. Tüm bu yönergeleri bulabileceğiniz AYA videosu da youtube hesabımızda yayında olacak.”

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • Demans riskini azaltmak için…

    Demans riskini

    azaltmak için…

    Necdet Buluz

    Yaşlılık hastalığı olarak yaygınlaşan Alzheimer ve demas için uzmanlar alınması gereken tedbirleri açıkladı.

    Alzheimer hastalığı, beyin hücrelerinin kaybı sonucu hafıza, konuşma, algılama, hesaplama, yargılama, soyut düşünme ve problem çözme gibi zihinsel yeteneklerin bozulduğu, sıklıkla da ilerleyici bir klinik tablo olan demansın en sık nedeni olarak görülüyor. Alzheimer Farkındalık Ayı dolayısıyla hastalık hakkında bilgiler paylaşan Uzman Dr. Ebru Parlayan, Türkiye’de Alzheimer hastalığının görülme sıklığının Batı ülkeleriyle benzer oranlarda olduğunu belirtti.

    Türkiye’de 70 yaş üzerinde Alzheimer sıklığının yüzde 11 olduğunu ve 800 bine yakın demanslı hastanın üçte ikisini Alzheimer hastalarının oluşturduğunun tahmin edildiğini dile getiren Parlayan, şu bilgileri verdi:

    “Uluslararası Alzheimer Hastalığı Derneği’nin yayınladığı rapora göre, 2018 yılında dünya üzerinde 50 milyon civarında tahmin edilen demanslı hasta sayısının eğer tedavi ve önleme konusunda büyük bir gelişme olmazsa 2030 yılında 82 milyona, 2050’de 152 milyona yükselmesi bekleniyor. Latince mens (zihin) kelimesinden türetilen, zihnin yitirilmesi anlamına gelen bir sendrom olan demans (demens), klinik olarak farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Demansa neden, bazıları çok nadir olarak görülen 100’den fazla hastalık bulunuyor.”

    İlk olarak 1906 yılında Alois Alzheimer tarafından tanımlanan Alzheimer’ın tüm demanslar içinde en sık görüleni ve tüm demansların yüzde 50-70’ini oluşturduğunu söyleyen Uzman Dr. Ebru Parlayan, şunları söyledi:

    “Bu nedenle halk arasında demans dendiğinde ilk akla gelen Alzheimer hastalığı oluyor. Alzheimer hastalığında beyin içerisinde biriken patolojik plaklar ve proteinler beyin hücresinin ölümüne neden olur. Bu ilerleyici beyin hücre ölümü nedeniyle beyin işlevlerindeki bozukluklara bağlı olarak zihinsel işlevlerde gerileme, davranış sorunları ve günlük yaşam faaliyetlerinde bozulmalarla giden bir hastalıktır. Yaşın ilerlemesi Alzheimer riskini artıran en önemli etkendir. 65 yaşında yüzde 2, 70 yaşında yüzde 4, 75 yaşında yüzde 8, 80 yaşında yüzde 16, 85 yaşın üzerinde yüzde 30, 90-94 yaşları arasındaki kişilerde yüzde 40, 95 yaşın üzerindeki kişilerde ise yüzde 58’lik prevelans (görülme) oranları bildirilmiştir”
    Alzheimer hastalığına yakalanmada risk faktörleri neler?

    Uzman Dr. Ebru Parlayan, demans riskini azaltmak için önerileri şöyle sıraladı:

    “Kan şekeri ve tansiyonun etkili kontrolü, karbonhidrat tüketimini en aza indirmek ve kilo kontrolü, düzenli egzersiz, sağlıklı ve dengeli beslenme, kadınlarda menopoz sonrası biyoeşdeğer hormon replasman tedavisi, uyku hastalıklarının tedavi edilmesi, depresyonu önlemek, sağlıklı bağırsak mikrobiyatasını korumak, stresten uzak kalmak ve stresi yönetmeyi öğrenmek, hayatın içinde aktif kalmaya devam edip yeni şeyler öğrenmek, antioksidan kullanımı, işitme kaybının erken giderilmesi, hücrelerin sağlıklı çalışması için vitamin (özellikle D vitamini, B vitaminleri, Folik asit, Çinko, Magnezyum, iyot) değerleri ideal aralıkta tutulmalı, ağır metal maruziyetinin azaltılması. Aile öyküsünde birinci derece yakınlarında Alzheimer hastalığı olanlarda risk 2-4 kat artar. Düşük eğitim düzeyi riski artırır. Down sendromuna sahip olanlarda risk artar. Apolipoprotein E-4 genotipine sahip olanlarda da risk 2-3 kat. Kadınlarda risk daha fazladır. Bunun sebebinin menopoz sonrasında azalan östrojen hormonu olduğu düşünülmektedir. Menopoz sonrası hormon replasmanı tedavisi alanlarda risk azalır. Kronik depresyonu olanlarda, tekrarlayan kafa travması geçirenlerde, kolesterol ve homosistein yüksekliği olanlarda, kontrolsüz hipertansiyon, diyabet ve insülin direncine sahip olanlarda risk artar. Tedavi edilmeyen işitme kaybı ve uyku apnesi hastalığı da yakalanma riskini artıran durumlardır”

     

  • Koç Üniversitesi Hastanesi ve BioNTech Kanserle Mücadele Odağında Yeni Bir İş Birliğine İmza Attı

    Türkiye’nin ilk yüksek riskli ilaç araştırma merkezi “Faz 1 Klinik Araştırma Merkezi”ne sahip olan Koç Üniversitesi Hastanesi, BioNTech ile stratejik bir iş birliği gerçekleştirdi. Bu sayede kanserle mücadele odağındaki araştırma ve geliştirme çalışmalarına ivme kazandıran Koç Üniversitesi Hastanesi ve BioNTech, klinik çalışmalar ve sağlık hizmetleri alanındaki hasta potansiyeli doğrultusunda mRNA bağışıklık terapilerini (immünoterapi) Türkiye’deki hastalara ulaştırmayı amaçlıyor.

    Türkiye’nin önde gelen kanser tedavi merkezlerinden biri olan Koç Üniversitesi Hastanesi, BioNTech ile stratejik bir iş birliğine imza attı. Koç Üniversitesi Hastanesi ve BioNTech iş birliği kapsamında Türkiye ve dünya genelindeki hastaların en yeni ve özgün tedavilerden faydalanması sağlanırken, inovatif, yaratıcı ve Türkiye’nin hasta durumlarına göre hayat kurtarıcı tedavilere yönelik klinik araştırmalara dahil olma imkanı sunuluyor. Koç Üniversitesi Hastanesi’nde gerçekleşen imza törenine Koç Healthcare CEO’su Dr. Erhan Bulutcu, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şükrü Dilege, Koç Üniversitesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Ünitesi Direktörü Prof. Dr. İhsan Solaroğlu, BioNTech Türkiye Genel Müdürü Anıl Özkan, BioNTech Global Klinik Araştırmalar Başkanı İlhan Çelik, Pazar Erişim Direktörü Mete Şenyol ve BioNTech üst yönetimi katılım gösterdi.

    Klinik Araştırmalar Ünitesi ve Türkiye Tıbbi Cihaz ve İlaç Kurumu tarafından onaylanan, Türkiye’nin ilk yüksek riskli ilaç araştırma merkezi “Faz 1 Klinik Araştırma Merkezi”ne sahip olan Koç Üniversitesi Hastanesi, BioNTech ile iş birliği sayesinde kanserle mücadele odağındaki araştırma ve geliştirme çalışmalarına hız kazandıracak. Bu konuda mRNA ve immünoterapi teknolojilerinin dünya lideri geliştiricilerinden biri olan BioNTech, Koç Üniversitesi Hastanesi ile birlikte klinik çalışmalar ve sağlık hizmetleri alanındaki diğer mRNA immünoterapilerini Türkiye’deki hastalara ulaştırmayı amaçlıyor.

    “Araştırmaya her yıl yatırım yapmaya devam ettik”

    İş birliği toplantısında açıklama yapan Koç Healthcare CEO’su Dr. Erhan Bulutcu, “Vehbi Koç Vakfı Sağlık Kuruluşları çatısında yer alan Koç Üniversitesi Hastanesini kurarken araştırma ve eğitim öncelikli bir vizyonla planlama yaptık. KUTTAM yani Koç Üniversitesi Translasyonel Tıp Araştırma Merkezi’mizi, hastanemizin ana kalbine yerleştirdik. Amacımız hastanemizin avlusunda dolaşırken araştırmacıların, öğrencilerin, hastaların, hastalarımızın ve misafirlerimizin araştırma laboratuvarlarında çalışan bilim insanlarını görerek araştırmaya vermiş olduğumuz önemi vurgulamaktı. Sağlık kampusümüz yıllar içerisinde Türkiye’nin önde gelen merkezlerinden birisi olurken eğitim ve araştırmaya da her yıl yatırım yapmaya devam ettik. Bugün RMK AIMES yani İleri Düzey Eğitim Merkezi’miz Avrupa’nın sayılı OSCE, simülasyon, kadavra dahil deney modelleri üzerinde kapsamlı öğrenciden uzman düzeyinde kişiye kadar eğitim veren bir merkez haline gelmiştir. Bugün araştırma eğitim ve klinik hizmeti hibrit bir şekilde hayata geçiren VKV Sağlık Kuruluşlarını Koç Healthcare çatısı altında topladık. Koç Healthcare ve KUSOM, dünyanın yaşadığı COVID felaketinde çözüm sağlayan ve milyonlarca kişinin hayatının kurtulmasını sağlayan BioNTech ile önemli bir iş birliğine adım atıyor. BioNTech’in kanser başta olmak üzere insan sağlığını ilgilendiren moleküllerin hayata geçmesi için bu kampüste Koç Üniversitesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Ünitesi’nde (CTU) iş birliği yapacağız. Bizim için çok önemli bir iş birliği olacak. Emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunarken bu iş birliğinin her iki tarafa hayırlı olmasını diliyorum” diye konuştu.

    “Kısa vadede onkoloji ve enfeksiyon hastalıklarına odaklanıyoruz”

    BioNTech Türkiye Genel Müdürü Anıl Özkan ise “BioNTech Türkiye, 2021’de açıldıktan sonra Koç Üniversitesi Hastanesi ile sürekli iletişim halindeydik. Bugün ilk iş ortaklığımızı imzalayacağız. Bu süreçteki hızımız, iş birliğimizin ne kadar iyi olacağının göstergesi. BioNTech yeni nesil bir immünoterapi şirketi. 4500’den fazla küresel çalışanımızla 25’ten fazla ilaç adayı üzerine çalışmaktayız. Asıl kısa vadede onkoloji ve enfeksiyon hastalıklarına odaklanıyoruz. 5 yıl içinde birden çok onkoloji ve enfeksiyon ürün hastalıklarına yönelik çalışmak istiyoruz. Uzun dönemde ise onkoloji ve enfeksiyon hastalıklarına ek olarak kardiyovasküler ve otoimmün hastalıklara odaklanmak istiyoruz” dedi.

    Soldan sağa:

    BioNTech_Pazar Erişim Direktörü Mete Şenyol,

    BioNTech Global Klinik Araştırmalar Başkanı İlhan Çelik,

    Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şükrü Dilege,

    BioNTech Türkiye Genel Müdürü Anıl Özkan,

    Koç Healthcare CEO Dr. Erhan Bulutcu,

    Koç Üniversitesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Ünitesi Direktörü Prof. Dr. İhsan Solaroğlu

    Soldan sağa:

    BioNTech_Pazar Erişim Direktörü Mete Şenyol,

    BioNTech Global Klinik Araştırmalar Başkanı İlhan Çelik,

    Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şükrü Dilege,

    Koç Healthcare CEO Dr. Erhan Bulutcu,

    BioNTech Türkiye Genel Müdürü Anıl Özkan

  • Büyükşehir’in yeni Tıp Merkezi’nin inşası hızla devam ediyor

    Yılda 100 bini aşkın vatandaşa şifa dağıtan Tıp Merkezi’nin yeni hizmet binasında devam eden çalışmaları yerinde inceleyen Başkan Ekrem Yüce, “Kısa süre içerisinde projemizin temelini atacak, hızla tamamlayacağız. Şehrin sağlık altyapısını güçlendirecek çalışmalardan biri olan yeni Tıp Merkezimiz inşallah yakında yeni yerinde hizmete başlayacak” dedi.

    Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce, inşa çalışmaları kısa süre önce başlayan Tıp Merkezi’nde incelemelerde bulundu. Afet Koordinasyon Merkezi’nin içerisinde inşa edilen projenin tamamlanması ile Eğitim Araştırma Hastanesi, Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi, Acil Durum Hastanesi ve eczanelerle bölgenin tam anlamıyla bir sağlık kampüsüne dönüşeceğini aktaran Başkan Yüce, projede gelinen son noktaya ilişkin bilgiler aldı. Projede çalışmaları kısa süre önce gerçekleştirilen törenle başlattıklarını dile getiren Başkan Yüce, Tıp Merkezi’nin yakın zamanda yeni yerinde hizmet sunmaya başlayacağını açıkladı.

    Çalışmalar hızla tamamlanacak

    Yaklaşık 3 bin metrekare alan üzerinde hayata geçirilecek projenin temel atma işlemlerine hazırlandığını ifade eden Başkan Ekrem Yüce, “Tıp Merkezi’nin içerisinde; Hekim odaları, müşahede, pansuman, müdahale, numune alma odası, röntgen odası, ultrason, Sft, Odio, Tıbbı Atık Odası, Ekg odası, Kan alma, oksijen ve vakum alma santrali, sistem odası, laboratuvar, Engelli polikliniği, poliklinikler, diş polikliniği, sistem odası, idari alanlar, mescit ve lavabolar, çamaşırhane odası, personel ve başhekim odası yer alacak.  İnşallah projemizi hızla tamamlayacak, hemşerilerimizin hizmetine sunacağız” dedi.

    Yeni Tıp Merkezi şehrimiz sağlık altyapısına güç katacak

    Şehrin sağlık altyapısını güçlendirecek çalışmalardan birinin de yeni Tıp Merkezi olacağını belirten Başkan Yüce, “Sakarya Şehir Hastanemiz yükseliyor. Acil Durum Hastanesi ile Kadın Doğum ve Çocuk Hastanemiz hizmete açıldı. Sağlık alanında yapılan tüm yatırımların şehrimiz için ne kadar büyük öneme sahip olduğunu biliyoruz. Bu doğrultuda bir an önce yeni Tıp Merkezimizi hemşerilerimizin hizmetine sunmak için gece gündüz çalışıyoruz. Şimdiden hayırlı olmasını diliyorum” diye konuştu.

  • Düzenli Yoga Normal Doğuma Hazırlığı Kolaylaştırıyor

    Hamilelik dönemi önemli fizyolojik, sosyal ve duygusal değişikliklerin yaşandığı bir süreçtir. Anne adayının mental ve fiziksel durumu, gebelik süreci ve bebeğin sağlığı açısından oldukça önemlidir. Hamilelik döneminde erken doğum riski, anksiyete, depresyon ve stres gibi pek çok olumsuz durum görülebilir. Gebelikte yapılan yoga anne adaylarında anksiyete, depresyon ve stresin yönetilmesinde faydalı olmaktadır. Ayrıca gebelik yogası yapanlarda fetal doğum ağırlığında önemli bir artış görülürken, erken doğum ve fetal gelişme geriliği oranlarında ise önemli ölçüde azalma izlenmiştir. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Leylim Yalçınkaya, gebelik döneminde yapılan yoganın faydaları hakkında bilgi verdi.

    Yoganın genel sağlık üzerine pek çok olumlu etkisi vardır. Bunlar arasında stresin azalması, anksiyete ve depresyonun gerilemesi yer alır. Kronik sırt ağrısı ve migren ağrılarında da azalma görülmüştür. Yoga, gebelikte beden-zihin dengesini korumak için sık olarak önerilmektedir. Özellikle gebelik sürecinde kadınlarda gözlemlenen duygusal dalgalanmanın düzenlenebilmesi için oldukça uygun bir araçtır.

    Yoga doğum sancılarına toleransı artırıyor

    Yapılan son çalışmalar yoganın gebelikte yürüyüş ve standart egzersizlere göre daha faydalı olabileceğini göstermektedir. Düzenli yapılan yoganın anne ve bebek arasında oluşacak bağı güçlendirdiği de iddia edilmektedir. Benzer şekilde gebelikte yapılan yoga ile ilgili çalışmalar yoganın stres seviyesini azalttığını, yaşam kalitesini ve otonom sinir sistemi işleyişini iyileştirdiğini göstermektedir. Düzenli yoga yapan kadınların doğum sancılarına toleranslarının arttığı, doğum sürelerinin ortalama 2 saate kadar kısaldığı ve normal vajinal doğum yaşama olasılığının 2,5 kat daha fazla olduğu bilinmektedir.

    Düzenli yoga hamilelikte depresyon riskini azaltıyor

    Hamilelikte fizyolojik olarak kalp debisinde, kalp atış hızında ve plazma hacminde artış meydana gelir. Yoga sırasında parasempatik sinir sisteminin aktive olmasıyla bu fizyolojik etkiler dengelenebilir. Gebelikte yoga yapan kadınlarda, fetal doğum ağırlığında önemli bir artış görülürken, erken doğum ve fetal gelişme geriliği oranlarında ise önemli ölçüde azalma izlenmiştir. Depresyon gebelikte yaygın bir durumdur ve gebelik sırasında kadınların yaklaşık %14 ila %23’ünde görülür. Düzenli yapılan yoganın depresyon belirtilerinin gerilemesine yol açtığı bilinmektedir.

    Bel ağrılarına iyi geliyor, uykuyu düzenliyor

    Gebelikte en sık görülen şikayetlerden biri özellikle lumbosakral bölgede ilerleyici bel ağrısıdır. Sırt ve karın kaslarının esnetilmesi ve güçlendirilmesine yönelik egzersizler gebelik ağrılarının giderilmesi için sıklıkla önerilmektedir. Yoga bu ağrıların giderilmesinde etkilidir. Gebelikte uyku bozuklukları yaygındır. Bu durum erken doğum ve preeklampsi gibi olumsuz gebelik sonuçlarıyla ilişkilendirilebilir. Uyku değişiklikleri gebelikte fizyolojik olabileceği gibi, doğum ve ebeveynlik kaygıları da bu değişiklikleri tetikleyebilir. Özellikle ikinci trimesterde yogaya başlanıldığında, uyku parametrelerinde başlangıca göre önemli bir iyileşme olduğu izlenmiştir.

    Gebelik şekeri seviyelerini düşürüyor

    Tüm gebeliklerin yaklaşık %6 ila %8’ini yüksek riskli gebelikler oluşturmaktadır. Gestasyonel diyabet ve hipertansiyon gibi spesifik tıbbi durumlar, hamilelikte yoga uygulamasından fayda görebilirler. Gebelik hipertansiyonu, preeklampsi, intrauterin büyüme geriliği, ileri anne yaşı, obezite, kötü obstetrik öykü gibi riskli gebelik durumlarında yoganın olumlu etkiler oluşturduğu izlenmiştir. Yapılan çalışmalar 8 haftalık bir süre boyunca haftanın 5 günü, günde 15 ila 20 dakika uygulanan yoga pratiğinin açlık glikozu, tokluk glikozu ve hemoglobin A1C seviyelerini düşürdüğünü saptamıştır.

    Yoga doğum sonrası dönem için de faydalı

    Doğum sonrası dönem, hemostazın yeniden sağlandığı ve annenin yeni hayatına alıştığı bir dönemdir. Bu süre zarfında yaşanabilecek stres, meditasyon, yoga, nefes teknikleri ve egzersizler kullanılarak hafifletilebilir. Yapılan çalışmalar doğum sonrası dönemde yoga yapan kadınların depresyon ve anksiyete sorunlarının azaldığını ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinde önemli ölçüde iyileşme sağladığını göstermiştir.