Kategori: Sağlık

  • Diyet Uzmanı Derya Eren; yaz meyvelerinin sağlığa faydalarını anlattı

    Yaz meyvelerinin faydaları

    Yaz mevsimiyle beraber bu mevsime özel meyveler beslenmede önemli bir yer tutuyor. Özellikle mevsiminde tüketilen meyvelerin vitamin, mineral ve lif içeriklerinin oldukça yüksek olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren; yaz meyvelerinin sağlığa faydalarını anlattı:

    Üzüm

    Üzüm, içeriğindeki vitamin ve minerallerin yanı sıra sağlığımız için olukça önemli olan antosiyanin, flavanol, fenolik asit, kaffeik asit, kateşin ve resveratrol gibi fenol ve polifenollere ek olarak flavonoid, proantosiyanidinler ve antosiyanidinler de içermektedir. Özellikle siyah üzümün resveratrol içeriği sayesinde kalp damar sağlığında iyileştirici etki gösterdiği yapılan birçok çalışmada da görülüyor. Demir içeriği sayesinde kansızlık sorunu yaşayan kişilerde kan üretimine destek olur. İçeriğindeki krotenoid sayesinde göz sağlığına katkı sağlar. Üzüm içeriğindeki potasyum sayesinde yüksek tansiyonu düşürür ve kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Glisemik indeski yüksek bir meyve olduğu için diyabet hastaları özellikle dikkatli tüketmeli.

    1 porsiyon üzüm miktarı: 20 iri tane veya 25-30 küçük tane.

    Kavun

    Kavun içeriğindeki selenyum, beta karoten, c vitamini, lutein, kolin, zeaksantin gibi antioksidan maddeler sayesinde oksidatif stresi önleyerek serbest radikallerin vücuttan atılmasına yardımcı olur. Bu sayede bağışıklık sisteminin güçlenmesine katkı sağlar ve kanserden koruyucu etki gösterir. Bağışıklık sistemi haricinde C vitamini içeriği sayesinde cilt sağlığına destek olur. İçeriğindeki beta karoten sayesinde göz sağlığına katkı sağlar. Yüksek su ve lif içeriği sayesinde sindirim sisteminin düzenli çalışmasına yardımcı olur. Fazla tüketimi ishale sebep olabilir. Potasyum içeriği kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Glisemik indeksi yüksek bir meyve olduğu için diyabet hastaları dikkatli tüketmeli.

    1 porsiyon kavun miktarı: 3 parmak genişliği ve uzunluğunda 2 dilim.

    Karpuz

    Karpuz denince akla likopen gelmeli. Likopen, meyve ve sebzelere kırmızı rengini veren karotein ailesinden bir antioksidandır. Vücudumuz likopen üretemez ve besin yoluyla alırız. Likopen kalp damar hastalıkları, diyabet, kanser, kemik erimesi gibi birçok hastalığa iyi gelir. İçeriğindeki sitrülin ve arginin sayesinde kan basıncını düşürücü etkisi vardır. Özellikle kabuğa yakın beyaz yerde sitrülin bulunmaktadır. Ayrıca arginin bağışıklık sistemini güçlendirmede de son derece etkilidir. Magnezyum ve potasyum içeriği sayesinde kas ağrılarına ve kramplara iyi gelir. Ayrıca karpuz A, B6 ve C vitaminin de önemli bir kaynağıdır. Yüzde 90’dan fazla su içeriği ile vücudun özellikle yaz aylarında sıvı ihtiyacını karşılar ve lif içeriği sayesinde sindirim sisteminin düzenli çalışmasını sağlar. Karpuz ve kavun kesilmeden önce yıkanmalı. Bu sayede yüzeyde yer alan bakterilerin kesilme esnasında bıçağa geçmesi engellenir.

    1 porsiyon karpuz miktarı: 3 parmak genişliği ve uzunluğunda 2 dilim.

    Çilek

    Çilek, C vitamini, B grubu vitaminler (B1, B2, B3, B5, B6), K vitamini ve E vitaminin yanı sıra kalsiyum, demir, magnezyum, bakır gibi mineraller de içerir. Ellagik asit, antosiyanin, kuersetin, kaempferol, antosiyanin gibi antioksidan maddeler içermesiyle de kanserden koruyucu etkisi var.  LDL denen kötü huylu kolesterolü düşürücü etkisi bulunuyor. Kan şekerini dengeleyerek diyanet riskini düşürür. B9 vitamini (folat) içeriği sayesinde yorgunluk ve halsizliğe iyi gelir.

    Çilek tüketirken dikkat edilecek noktalar: 

    Çilek alerjik besinlerden biridir ve deride alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Ayrıca çilek pestisit içeriğinden dolayı yıkandıktan sonra 5-10 dakika karbonatlı suda bekletilmeli ardından tekrar yıkandıktan sonra tüketilmeli. Pestisit besinleri haşere, bakteri ve virüsten korumak için tarımda kullanılan kimyasal bir maddedir.

    1 porsiyon çilek miktarı: 7-8 iri tane veya 15 orta boy.

    Erik

    Yüksek oranda C vitamini içeriğinin yanı sıra, A vitamini, K vitamini, B grubu vitaminleri, sodyum, potasyum, kalsiyum, demir, magnezyum gibi mineraller içerir. Ayrıca içerdiği C vitamini ile beta karoten, lutein, zeaksantin gibi antioksaidan maddeleriyle bağışıklık sistemini güçlendirir. C vitamini içeriği sayesinde erik demir emilimini artırır. K vitamini ve magnezyum sayesinde kemiklerin güçlenmesine katkı sağlar. Diş etini güçlendirir. A ve C vitamini sayesinde vücutta kolajen üretimini destekleyerek kırışıklıkların oluşumunu geciktirir. Beta karoten içeriği sayesinde göz sağlığını koruyucu etki gösterir. İçeriğindeki lif sayesinde tokluk sağlayarak kilo kontrolüne yardımcı olur. Ayrıca yüksek lif içeriği sayesinde sindirim sisteminin düzenli çalışmasına da katkı sağlar ve kabızlığı önler. Glisemik indeksi düşük olan erik kan şekerini dengelemeye yardımcı olur. Diyabet hastaları rahatlıkla tüketebilir.

    Erik ve tuz tüketimine dikkat! Özellikle böbrek ve tansiyon hastaları erik ile tuz tüketmemeli.

    1 porsiyon erik miktarı: 9-10 adet.

    Kiraz

    A vitamini, C vitamini, B vitaminleri, K vitaminin yanı sıra magnezyum, potasyum, manganez, bakır mineralleri içerir. Özellikle A vitamini ve potasyumdan zengindir. Potasyum içeriği sayesinde vücudun sodyum potasyum dengesini sağlayarak tansiyonu düşürür. Vücuttan ürik asidin uzaklaştırılmasına yardımcı olur, gut ve eklem ağrılarına iyi gelir. Egzersiz sırasında inflamasyonu azaltır ve egzersiz sonrasında hızlı toparlanmaya sağlar. Melatonin içeriği sayesinde iyi ve kaliteli bir uyku sağlar. C vitamini sayesinde anti-aging etki yani yaşlanma karşıtı etki gösterir.  Glisemik indeksi düşük olduğu için diyabet hastaları da tüketebilir. Yüksek lif içeriği sayesinde kabızlığa iyi gelir. Fazla tüketimi ishal yapabilir. Kalp ve tansiyon sorunu yaşayanlar dikkatli tüketmeli.

    1 porsiyon kiraz miktarı: 13-15 iri boy veya 1 küçük kâse.

  • KARACİĞERDEKİ YAĞLANMA 5-10 DAKİKA İÇİNDE BELİRLENEBİLİYOR

    KARACİĞERDEKİ YAĞLANMA 5-10 DAKİKA İÇİNDE BELİRLENEBİLİYOR
    Obezite, şeker hastalığı ve kolesterol yüksekliği gibi durumlar karaciğerin yağlanmasına neden olabiliyor. Bu hastalıkların görülme sıklığı adeta bir pandemi haline geldiği için yağlı karaciğer hastalığı ve buna bağlı siroz, karaciğer kanseri gelişme oranı da paralel olarak artış gösteriyor. Günümüzde özellikle gelişmiş ülkelerde karaciğer sirozunun ve karaciğer naklinin en sık nedeni, yağlı karaciğer hastalığı olarak biliniyor. Bu hastalığı erken tanımak, ciddiyetini saptamak ve önlemler alıp tedavi etmek önem taşıyor. Türkiye’de her 4 kişiden 1’inde karaciğer yağlanması görülüyor. Geçmiş dönemlerde biyopsi ile tespit edilen karaciğer yağlanmasındaki hasar, teknolojinin gelişmesiyle birlikte Fibroscan isimli cihaz ile kolayca tespit edilebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. A. Emre Yıldırım, karaciğer yağlanması ve Fibroscan teknolojisi ile ilgili bilgi verdi.

    Ses dalgaları ile karaciğere zarar vermeden yağlanma ölçülebiliyor 

    Fibroscan, çeşitli nedenler ile karaciğer hasarı sonrası meydana gelen skar dokusunun (fibrozis yani bağ dokusu) değerlendirilmesi için titreşim elastografisi teknolojisi kullanmaktadır. Bu teknoloji ile karaciğerin sertliğini ve elastikiyetini ölçülmektedir. Karaciğer fibrozisinin düzeyini belirlemede güvenilirliği birçok klinik çalışma ile ispatlanarak kılavuzlara yerleşmiş ve karaciğer biyopsisi gibi invaziv yani vücuda uygulanan kesici bir işleme alternatif olarak sık tercih edilen bir yöntem haline gelmiştir.

    Fibroscan ile karaciğer elastometresi yani organların veya diğer yapıların sertliğini belirlemede yardımcı olan tıbbi görüntüleme işlemi yapılmaktadır.  Bu teknikte, Fibroscan cihazı, karaciğere zarar vermeden hızlı titreşimler oluşturmakta ve bu titreşimlerin hızına dayanarak karaciğerinizin sertliğini (fibrozis) ölçmektedir. Ultrasonografiye benzer bir yöntem kullanılarak titreşim oluşturulan ses dalgalarının karaciğere çarpıp, karaciğerin sertliği veya yumuşaklığına bağlı değişiklik göstererek, geri dönmesi sonucu oluşan farkların bir yazılım programı ile değerlendirilerek karaciğer fibrozisinin derecelendirme esasına dayanmaktadır. Bu yöntem ile ne kadar skar dokusu oluştuğu veya siroz gelişip gelişmediği hakkında bilgi vermektedir. Bu derecelendirme karaciğer biyopsisi ile yakın değerler olduğu için karaciğer biyopsisi yerine tercih edilen girişimsel olmayan bir yöntem olmaktadır.

    Hepatit ve karaciğer yağlanması sorunlarında Fibroscan kullanılıyor

    Özellikle hepatit B ve C gibi viral hepatit, yağlı karaciğer hastalığı, alkolik karaciğer hastalığı, metabolik karaciğer hastalıkları başta olmak üzere birçok karaciğer hastalığı karaciğer fibrozisine yol açabilmektedir. Fibroscan, bu hastalıkların varlığı veya ilerlemesini belirlemek ve tedavi seçeneklerini doğru yönetmek için günümüzde tercih edilen bir yöntemdir.

    Fibroscan, yoğun asisti olan sirotik hastalara ve hamilelere yapılması önerilmemektedir.  Aşırı obezite ve kaburga aralarının çok dar olması gibi vücut yapıları fibroscan cihazı ile uyumu zorlaştırarak doğru sonuçlara ulaşılmasını engelleyebilmektedir. Bu durumlarda kaburga aralarını genişletecek vücut manevraları veya daha büyük bir tarayıcı kısım kullanılması ile doğru sonuca ulaşılabilmektedir.

    Kalp pili veya diğer tıbbi implantlar gibi manyetik alanlarla etkileşime girebilecek cihazları olan kişilerde ve akut safra yolu enfeksiyonları olan kişilerde, fibroscan testi yapılması önerilmemektedir.

    Yağlı karaciğer hastalıklarında biyopsi sorununa çözüm oluyor 

    Karaciğer yağlanması genellikle ultrasonografi veya kan testleri gibi diğer tanı yöntemleri ile teşhis edilmektedir. Karaciğer yağlanması yangıya (inflamasyon yani iltihabi bir durum) neden olmadan basit bir yağlanma şeklinde olabileceği gibi ciddi bir seviyeye ulaşıp, karaciğer fibrozisi gelişebilir ve bu durum da ilerleyen aşamalarda siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi karaciğer hastalıklarına neden olabilmektedir. Bu nedenle, konvansiyonel yöntem olan karaciğer biyopsisi veya fibroscan gibi ileri tanı yöntemleri, karaciğer yağlanması olan hastaların karaciğer sağlığına yönelik risklerini belirlemek için kullanılabilmektedir. Fibroscan, karaciğer biyopsisine yakın sonuçlar verdiği için birçok hastalıkta tanı için gereksiz biyopsi yapılmasını engelleyebilir, pek çok hastalıkta tedavi etkinliğini izlemede kullanılabilmektedir. Ancak Fibroscan yapılmış olması biyopsi gerekliliğini her zaman ortadan kaldırmamaktadır.

    Karaciğer yağlanması olan kişilerde, sertliği artırabilecek yağlı hücrelerin birikmesi nedeniyle fibrozis gelişebilmektedir. Fibroscan, karaciğer yağlanması olan kişilerde karaciğer fibrozisini belirlemek için kullanılabilmektedir. Bu sayede, hastanın karaciğer yağlanmasının hangi seviyede olduğu, ilerleyip ilerlemediği ve karaciğer sağlığı açısından hangi riskleri taşıdığı gibi konular hakkında daha detaylı bilgi edinilebilmektedir. Bu bilgiler, hastalığın seyrinin takibi ve uygun tedavinin belirlenmesinde yardımcı olabilmektedir.

    Ağrısız ve konforlu bir yöntem 

    İşlem sırasında genellikle rahatsızlık hissi oluşturmayan bir titreşim hissi olur. Hastalarda ağrı, acı ve yanma hissi olmaz.

    Fibroscan, bir karaciğer biyopsisi gibi invaziv bir işlem olmadığından, işlem sonrasında normal aktivitelere hemen dönülebilmektedir.

    5-10 dakika içinde karaciğer yağlanması belirlenebiliyor

    Fibroscan, tıbbi uzmanlık gerektiren bir işlem olduğu için, sadece yetkili eğitimini almış bir gastroenteroloji uzmanı tarafından gerçekleştirilmektedir.

    Hastanın işlem öncesi en az 2 saat boyunca aç kalmış ve kahve gibi kafein içeren bir sıvı tüketmemiş olması gerekmektedir. Ayrıca, hastanın işlem öncesi kullanmakta olduğu ilaçların doktoru tarafından gözden geçirilerek ilaçları alması veya almayı bırakması gerekebilmektedir.

    Hasta işlemin yapılacağı yatağa sırt üstü sağ elini başının altına ensesine koyacak şekilde yatması istenmektedir. Karın bölgesi açıkta kalacak şekilde kıyafetleri kaldırılmaktadır.

    Fibroscan cihazının ölçüm yapacak tarayıcı kısmı olan hassas prob üzerine bir miktar jel sürüldükten sonra, hastanın göğüs kafesinin sağ alt kısmında iyi ölçümün yapılacağı düşünülen yer tespit edilerek kaburgaların arasından cilde temas ettirilmektedir. Bu bölgelerden karaciğeri ses dalgaları ve titreşim teknolojisi kullanarak taranarak ölçümler alınmaktadır. Bu süreç yaklaşık 5-10 dakika sürer.

    FibroScan cihazı, işlem sonunda, karaciğerin yağlanma miktarını, sertliği ve elastikiyetini ölçen sayısal bir sonuç üretmektedir. Sonuçlar, cihazda gösterilen ekranda veya yazıcıdan çıktı olarak görüntülenebilmektedir.

    Dalak sertliği ölçmek için de kullanılabiliyor

    Fibroscan esas olarak karaciğer sertliğini değerlendirmek için tasarlanmış olsa da, son zamanlarda dalak sertliğini ölçmek için de kullanılır hale getirilmiştir.

    Dalak elastografisi fibroscan cihazı ile yapılan, dalak dokusunun sertliğini ve fibrozis derecesini ölçmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntem, özellikle karaciğer hastalıkları gibi durumlarda, portal hipertansiyonun değerlendirilmesinde de kullanılabilmektedir. Portal hipertansiyon, karaciğer hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkabilen ve karaciğerin portal venlerinde yüksek basınç ile dalak boyutunda artışa ve dalak dokusunda fibrozis gelişimine neden olabilmektedir. Dolayısıyla, fibroscan ile dalak elastografisi, portal hipertansiyonun belirlenmesinde ve karaciğer hastalıklarının değerlendirilmesinde önemli bir rol oynayabilmektedir.

  • ÇOCUKLARDA MEME HASTALIKLARINA DİKKAT!

    ÇOCUKLARDA MEME HASTALIKLARINA DİKKAT!

    Meme hastalıklarının kadınlarda sıklıkla görüldüğü biliniyor ancak çocukluk dönemlerinde de meme hastalıklarına rastlanabiliyor. Çocuklarda meme sağlığının korunması için anne babaların bu konuda bilinçli olması ve çocukların sağlık kontrollerinin ihmal edilmemesi önem taşıyor. Memorial Hizmet Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Hülya Öztürk, çocuklarda meme hastalıkları ve tedavi yöntemleri ilgili bilgi verdi.

    Çocuklarda farklı meme hastalıkları görülebiliyor

    Çocuklarda görülen meme hastalıkları doğuştan ya da sonradan olabilir. Konjenital yani doğumsal olarak meme veya meme başının hiç bulunmaması ya da aksesuar meme dokusu şeklinde adlandırılan birden fazla meme başı, meme dokusunun olması gibi tablolar görülebilir. Memenin hiç olmaması nadir görülürken, aksesuar meme toplumda yüzde 1-2 sıklığında görünebilmektedir. Bunun dışında meme asimetrisi denilen, memenin büyüklükleri arasında fark olması çok sık rastlanan bir durum olup, hormonal veya travmaya bağlı gelişebilir. Makromasti adı verilen meme dokusunu aşırı büyümesi obezite ile beraber ortaya çıkabilir. Meme atrofisi yani normal boyutta bir memenin hızla küçülmesi, hızlı kilo kaybı görülen hastalarda ve yeme bozukluklarında olabilir. Juvenil hipertrofi yani aşırı büyüyen meme, tek veya çift taraflı olarak gelişme çağındaki çocuklarda meme dokusunun hormonlara aşırı duyarlı olmasına bağlı gelişmektedir. Meme dokusu, ergenlikle beraber çok hızlı büyüme gösterebilir. Bu durum kız çocuklarında utanma, erkek çocuklarda ise toplumdan soyutlanma, geniş giysiler seçme gibi durumlar ya da boyun ve sırt ağrılarına neden olabilir.

    Bununla birlikte yenidoğan ya da ergenlik döneminde mastit denilen meme enfeksiyonuyla karşılaşılabilmektedir. Meme travmaları, meme başı akıntısı, mastalji yani meme ağrısı özellikle menstürasyon döngüyle ilişkili ağrı ve memede kitle, çocuklarda görülebilen meme hastalıklarıdır.

    Yanlış beslenme alışkanlıkları önemli bir risk faktörü

    Memenin doğuştan hastalıkları nadir görülürken, sonradan ortaya çıkan hastalıkları özellikle ergenlik döneminde hormonal durumlar, beslenme alışkanlıkları ve kullanılan ilaçlara bağlı olarak daha sık görülebilmektedir.

    Meme kanseri, ergenlik veya çocuk yaş grubunda oldukça nadir görülür. Meme kanseri 20 yaş altındaki kadınların milyonda birinde görülürken, tüm çocukluk çağı kanserlerinin %1’ini oluşturur. Meme kitleleri ise 18 yaş altında %3,35 olarak tespit edilmiştir. Bu kitleler genellikle iyi huyludur.

    Çocuklarda meme hastalıkları konusunda bunlara dikkat edin   

    • Genetik faktörler (ailesel geçiş)
    • Hormonal nedenler, özellikle östrojen duyarlılığın artması (adrenal kaynaklı –yiyeceklerden)
    • Kullanılan bazı ilaçlar
    • Plastikten yapılmış günlük kullanım malzemeleri
    • Östrojen içeren ürünlerin tüketilmesi

    Çocuklarda bu belirtilere dikkat!

    Tüm çocuklar ve ergenlik çağındaki bireylerin şikayeti olmasa bile yıllık kontrollerinin yapılması gerekir.

    Özellikle ergenlikte daha önce göğüs kafesi bölgesine radyasyon almışsa, ailede meme kanseri öyküsü ya da ailesel BRCA-1 ve BRCA-2 gen bozukluğu tespit edilmişse bu kişiler daha yakından takip edilmelidir. Çocuklarda bu belirtiler fark edildiğinde vakit kaybedilmeden çocuk cerrahisi uzmanına başvurulmalıdır.

    • Memede ele gelen kitle, ağrı
    • Meme başında akıntı
    • Meme derisi üzerindeki eritem ( Kılcal damarlarda kan toplanması sonucu oluşan kızarıklık), ülserler meme başının içe çekilmesi
    • Koltuk altı lenf nodlarının büyümesi
    • Meme büyüklüklerinin farklı olması
    • Memede asimetri

    Çay, asitli içecekler, kahve ve çikolataya dikkat! 

    Yenidoğan döneminde rastlanılan neonatal mastit yani apse, sık olmamasına rağmen sepsis denilen tabloya yol açarak bebeğin hayatını tehdit edebileceği için gerekirse yatış yapılarak tedavi gerçekleştirilmelidir. Yine aşırı büyüme gösteren meme dokusu çocuklarda iskelet bozuklukları, duruş anomalileri ve baş boyun ağrılarına neden olabilir. Meme başı akıntıları gerekli tetkikler yapıldıktan sonra uygun antibiyotik tedavisi ile gerileyebilmektedir.

    Mastodoni ve mastalji yani meme ağrıları yüzde 40 oranında görülür, meme dokusunun şişmesine bağlı nodülarite artışını neden olabilmektedir. Ağrı kesici ilaçlar fayda sağlayabilmekle birlikte, çay, asitli içecekler, kahve ve çikolata tüketiminin kısıtlanması tedavide öne çıkmaktadır.

    Meme hastalığında tedavi çocuğa özel planlanıyor

    Çocuklarda meme hastalıklarının tanısı; fiziki muayenenin yanı sıra ultrason, ince iğne biyopsisi ve MR gibi tetkikler ile belirlenmektedir. Hastalığın özelliği belirlendikten sonra uygun tedavi kişiye özel planlanmaktadır. Memenin az gelişmesi veya asimetri söz konusu ise, iskelet gelişimi tamamlandıktan sonra redüksiyon mamoplastisi yani meme küçültme ameliyatı yapılabilir. Kitle varlığında gerekli tetkikler sonrası kitlenin iyi huylu olduğunun belirlenmesi durumunda takip ön planda olmalıdır. Eğer ağrı ve iskelet bozukluğuna neden olan, hızlı büyüyen bir kitle varsa, bu kitleler daha fazla meme dokusunun yol açmadan cerrahi işlemle çıkarılmalıdır. Çocuklarda nadir görülen meme kanserinde ise geniş doku rezeksiyonuyla beraber kitlenin tamamı çıkarılmalıdır.

    Erkek çocuklarında da görülebiliyor

    Meme hastalıkları sadece kız çocuklarında değil, erkek çocuklarında da görülen bir hastalıktır. Asimetrik meme büyümesi (erkek çocuklarda kadın tipi meme büyümesi dediğimiz jinekomasti ), meme başı akıntısı, memede ağrılı veya ağrısız kitle varlığında öncelikle gerekli tetkikler yapıldıktan sonra uygun tedavi yöntemleriyle hastanın takibinin yapılması önerilmektedir.

  • SESSİZ KATİL: “NASH”

    Karaciğer yağlanmasına dikkat!

    SESSİZ KATİL: “NASH”

    12 Haziran, dünya genelinde NASH (Non-alkolik SteatoHepatit) Günü olarak kabul edilir. NASH yani alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması artık dünyada en yaygın karaciğer hastalığı olarak görülüyor ve “Sessiz Katil” olarak biliniyor. Peki karaciğer yağlanması nedir, sebepleri ve alınması gereken önlemler nelerdir? Tüm bunları ve karaciğer yağlanmasında etkili fitoterapötik takviyeleri Uzman Diyetisyen Ebru Çağıl anlattı.

    Karaciğer vücutta oldukça önemli görevleri olan bir organdır. Karaciğerimiz; her gün yediğimiz yiyeceklerden, ilaçlardan, soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan, derimize sürdüğümüz şeylerden, kullandığımız kimyasallara ve toksin yüklere kadar vücudu korumak için çalışır.

    Uzman Diyetisyen Ebru Çağıl, sağlıksız yaşam şeklinin karaciğerin zamanla yağlanmasına ve görevini yapamamasına, karaciğer dokularının hasarlanmasına sebep olduğunu söyledi. Alkole bağlı olan karaciğer yağlanması ve alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (NASH) şeklinde 2 tür karaciğer yağlanmasının görüldüğünü belirten Çağıl, “Ülkemizde çok fazla görülen ve alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasının birçok sebebi olabilir. Oldukça geç belirti gösterdiği için ‘Sessiz katil’ demek yerinde bir benzetme olacaktır. Bu evreden sonraki karaciğer hasarı maalesef geri döndürülemez.” dedi.

    Karaciğer yağlanmasına sahip bireylerde; yorgunluk, halsizlik, karın sağ üst kadran ağrısı, iştahsızlık, bacaklarda şişme gibi belirtiler görülebildiğine vurgu yapan Çağıl, “Özellikle fazla kiloya sahip, bel çevresi yağlanması olan, diyabet, insülin direnci ve yüksek kolesterole sahip bireyler, öncelikli riskli gruplardır. Bu bireylerde karaciğer parametrelerinin bozulmuş olduğunu görürüz.” derken en önemli sebeplerini ise sağlıksız yaşam şekli, obezite ve fazla kilo olarak sıraladı. Çağıl sözlerini, “Bunu takip eden diyabet varlığı, insülin direnci, hiperlipidemi, hepatit, steroid kullanımı, yoğun enfeksiyon varlığı, fazla sentetik ilaç kullanma, alkol tüketimi karaciğerin yağlanmasını artıran sebeplerin başında gelir” diyerek sürdürdü.

    Karaciğer yağlanmasının, karaciğer ultrasonografisi alınarak veya kan parametreleri değerlendirilerek tespit edilebildiğini belirten Çağıl, “Karaciğer yağlanmasına sahip bireylerde bel çevresi yağlanmasına çok sık rastlandığı için bir ön değerlendirme olarak bel çevresi mezura yardımıyla ölçülebilir. Bu ölçüm kadınlarda en fazla 88 cm, erkeklerde ise 102 cm olmalıdır. Bu şekilde ufak bir ön test ile bel çevresi yağlanması fazla olan bireyler vakit kaybetmeden kan parametrelerine baktırmalıdır.” şeklinde bilgi verdi.

    Sebze tüketiminin artırılması ve fiziksel aktiviteye daha fazla vakit ayrılması gerektiğinin altını çizen Çağıl, “İnsülin direnci karaciğer yağlanması olan bireylerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için beslenme düzenleri protein, yağ, karbonhidrat yönünden dengeli ve yeterli düzeyde olmalıdır. Sağlıklı yağlardan omega-3 yağ asidinden zengin olan balık, ceviz, bitkisel yağlar, keten tohumu, zeytin, fındık, avokado diyet planında yer alabilir. Aynı zamanda karaciğer yağlanmasında uzak durulması gereken şeylerin başında ise alkol gelmektedir. Yine bunu takiben basit karbonhidrat, şeker, kızartılmış besinler, şarküteri ürünleri, hayvansal gıdaların yağlı kısımlarından uzak durulması gerekir.” dedi.

    NASH ile savaşta en kuvvetli silah; “bitkisel takviyeler”

    Uzm. Dyt. Ebru Çağıl, karaciğer yağlanması için standardize bitkisel desteklerden yararlanılabileceğini vurguladı. Ve “Her ne kadar beslenme düzenini iyileştirsek de karaciğer dokuları NASH evresinde oldukça zarar görmüş hale gelmektedir. Karaciğer yağlanmasında konvansiyonel tedaviler kısıtlıdır. Bu nedenle NASH ile savaşmak için en kuvvetli silahımız bitkisel preparatlardır. Bu noktada en güçlü destekler ise ‘Devedikeni, Turmeric (Zerdeçal) ve Kolin’ dir.  Devedikeni, karaciğer yağlanmasını önlerken karaciğer dokularının kendini yenilemesine destek olur. Antioksidan özelliği ile oksidatif stresi önler ve karaciğer hasarına karşı korur. Yalnız her deve dikeni aynı etkiyi göstermez, kullanacağınız deve dikeninin içerisindeki silibin oranı %80 olmalıdır.  Zerdeçal da çok güçlü antioksidan bitkilerdendir ve glutatyon üretimine destek olur. Yüksek karaciğer parametrelerinin ve LDL kolesterol, trigliserit değerlerinin düşürülmesine yardımcı olur. Ancak, bu bitkiler mutlaka eczanelerde bulunan standardize destekler halinde kullanılmalıdır. Kolin ise yağların karaciğer dokularından uzaklaştırılmasını sağlar ve karaciğer fonksiyonlarının korunmasına destek olur. Bu üç desteğin bir arada yer aldığı benim önerim olan Livrubin Plus standardize bir ürün olup, klinik çalışmalarla etkinliği ispatlanmıştır. Bu sebeple de yağlı karaciğer tanısı almış kişiler için oldukça kıymetlidir.” dedi.

    Karaciğer yağlanmasına karşı bu üç bitki özütünün yer aldığı takviye Livrubin Plus için hazırlanan klinik çalışmalardan bahseden Çağıl, “Yağlı karaciğer tanısı almış hastalarda standardize devedikeni, zerdeçal ve kolinin bir arada bulunduğu kombinasyon ile yapılmış Livrubin Plus klinik çalışmalarına göre karaciğer parametrelerinde 2. haftada %60 oranında iyileşme görülmüş. İlgili çalışmayla, hızlı etkinlik gösteren bu kombinasyon ile oksidatif stresin azaldığı, karaciğer enzimlerinin düşürülebildiği ortaya konmuştur. Sadece 1 ay düzenli kullanımda bile hızlı etki göstermesi karaciğer yağlanmasında vazgeçilmez bir kombinasyon olduğunu kanıtlar niteliktedir. Üstelik bu kombinasyon ile yapılmış başka bir çalışma sonucuna göre de ürünün ilaçlarla etkileşime girmediği görülmüştür.” dedi.

    Sağlıklı bir karaciğer için; düzenli beslenme modeli, fiziksel aktivite ve standardize bitkisel destek kullanımı yaşam şekli haline getirilmelidir. Klinik olarak etkinliği ispatlanmış standardize bitkisel destek Livrubin Plus’a ise uzman önerisiyle eczanelerden ulaşılabilir.

  • Türkiye’de 200’den fazla sağlık uzmanına iklim değişikliğinin sağlık etkileri hakkında eğitim verildi.

    ÇİSİP UYARDI: TÜRKİYE SAĞLIK SİSTEMİ DEPREMLERE VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI GÜÇLENDİRİLMELİ, DİRENÇLİ BİR SAĞLIK SİSTEMİ OLUŞTURULMALI

    • Çevre, İklim ve Sağlık için İş Birliği Projesi (ÇİSİP) çatısı altında bir araya gelen STK’lar ve sağlık uzmanları, 2023 Şubat ayında meydana gelen Kahramanmaraş depremlerinde yaşananların dirençli bir sağlık sistemine duyulan acil ihtiyacı gösterdiğine dikkat çekerek, afet risklerine ve afetleri de beraberinde getiren iklim değişikliğine karşı Türkiye’deki sağlık sisteminin güçlendirilmesi çağrısında bulundu.

    • Sağlık uzmanları küresel iklim değişikliğinin de sağlık sistemi üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirterek iklim krizi kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilebilmesi için entegre gözlem ve erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi gerektiğini belirtti.

    • 2020 Nisan ayında başlatılan ÇİSİP kapsamında Türkiye’de 200’den fazla sağlık uzmanına iklim değişikliğinin sağlık etkileri hakkında eğitim verildi.

    • ÇİSİP ve sağlık uzmanları, Türkiye’de İklim Değişikliği ve Afete Dayanıklı Sağlık Sistemleri oluşturulması için önerdiği adımları 10 maddelik bildirisinde duyurdu.

    HEAL (Sağlık ve Çevre Birliği), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), ve Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ortaklığıyla üç yıl süreli bir Avrupa Birliği projesi olarak hayat geçirilen Çevre, İklim ve Sağlık için İşbirliği Projesi (ÇİSİP) tamamlandı. 2020 Nisan ayında başlatılan proje ile Türkiye’de çevre sağlığı alanındaki kapasitenin geliştirilmesi hedeflendi. Proje kapsamında 200’den fazla çevre ve sağlık uzmanına ulaşılarak yapılan eğitim ve etkinliklerle hava kirliliğinin sağlık etkilerinin sayısallaştırılması ve Sağlık Etki Değerlendirmesi gibi konularda metodolojik eğitimler verildi.

    ????????????????????????????????????

    Projenin çıktıları Ankara’da düzenlenen, ilgili bakanlıkların temsilcilerinin yanı sıra çevre ve sağlık uzmanlarının bir araya geldiği kapanış toplantısıyla sunuldu. Kapanış toplantısının ardından ”2023 Depremi ve Sonrasında İklime ve Olağandışı Durumlara Dirençli Sağlık Sistemi” başlıklı bir bildiri yayınlandı.Bildiride 2023 depremi sonrasında sağlık sistemimizin karşılaştığı zorluklara ve iklim değişikliğinin yarattığı tehditlere dikkat çekilerek, Türkiye’de doğal afetlere ve iklim değişikliğine dirençli bir sağlık sistemi oluşturulmasının gerekliliği vurgulandı.

    Bildiriye göre, iklim değişikliği insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sağlık tehdididir. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’ne göre iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak milyonlarca ölümü engellemek için ortalama sıcaklık artışının en fazla 1.5°C ile sınırlandırılması gerekiyor.

    İklim değişikliği ekolojik ve sosyal sistemleri istikrarsızlaştırarak insan sağlığını tehlikeye atıyor. Doğrudan sağlık riskleri arasında sıcak hava dalgaları, aşırı hava olayları ve değişen hava kalitesi yer alırken sağlığa yönelik dolaylı riskler bulaşıcı hastalık dağılımını, mahsul verimini, balık stoklarını, aeroalerjenleri, su kalitesini, su akışlarını ve bakteriyel büyüme oranlarını etkileyen ekosistemler ve biyofiziksel sistemlerdeki değişiklikler yoluyla ortaya çıkıyor. İklim değişikliği ayrıca strese neden oluyor ve geçim kaynaklarını kesintiye uğratarak zihinsel ve fiziksel sağlık sorunları yaratıyor.

    İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KARŞI HİÇ KİMSE VE HİÇBİR ÜLKE GÜVENDE DEĞİL

    Ancak iklim değişikliğinden en çok yoksullar ve yoksul ülkelerde yaşayanlar etkileniyor. Dünya nüfusunun yaklaşık %12’si yani 930 milyon insanın sağlık hizmetlerini karşılamak için aile bütçelerinin en az %10’unu harcadığı bilinmekte. İklim değişikliği sıcak dalgalarının, fırtınaların ve seller gibi aşırı hava olaylarının da kaynağı. İklim değişikliğinden en çok etkilenen gruplardan biri de yerinden edilmiş kişiler, yaşlı nüfus ve temel sağlık hizmetlerine erişemeyen kişiler olarak listeleniyor.

    DİRENÇLİ SAĞLIK SİSTEMİ NEDİR?

    Dirençli sağlık sistemi, iklim değişikliğinin ve diğer afetlerin neden olduğu sağlık riskleri ile başa çıkabilen ve bu risklerin etkilerini en aza indiren sağlık sistemidir.

    Dirençli sağlık sistemleri hızlı tepki verebilmeleri ve hızlı bir şekilde yeniden yapılandırılmaları için bir dizi stratejiyle güçlendirilmiştir. Bu stratejiler arasında sağlık personelinin eğitimi, sağlık sistemlerinin hazırlık seviyelerinin artırılması ve acil durum stokları gibi önlemler yer almaktadır. Hayata geçirilen eğitim ve toplum sağlık programları ile özellikle kronik hastalıkların önlenmesi ve erken teşhisi mümkün olurken, sağlık çalışanlarının, salgın hastalıkları ve enfeksiyon kontrolü gibi konularda eğitilmesi, sağlık sistemlerinin hazırlık seviyelerini artırabilir. Kurulacak yerel ve bölgesel sağlık merkezleri ile sağlık hizmetlerine erişim artarken, uzaktan tıp, tıbbi cihazlar, hastane yönetim sistemleri ve veri analizi gibi farklı araçları içeren dijital sağlık uygulamaları da sağlık hizmetlerinin dirençliliğini artırabilir.

    Dirençli bir sağlık sistemi ayrıca iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için önerilen politika ve uygulamaları destekleyen bir sağlık sistemidir. Örneğin, enerji tasarruflu binalar, yenilenebilir enerji kaynakları ve çevresel düzenlemeler gibi uygulamalar hem iklim değişikliğini azaltmak hem de sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliğini artırmak için önemlidir.

    Çevre, İklim ve Sağlık için İşbirliği Projesi kapanış etkinliğinde konuşan ÇİSİP uzmanlarından Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, “Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri. Bu nedenle iklim değişikliğinin sağlık etkileri belirlenmeli, iklim değişikliğinin yarattığı risklerin azaltılmasına yönelik yol haritası çıkartılmalı. Halihazırda gündemde olan bu eylemlerin yanı sıra, sağlık sistemlerinin dirençliliğinin sağlanması için iklim-sağlık uyum planları hazırlanmalı. Bu planlar sağlık tehditlerinin entegre izlenmesini, erken uyarı ve yanıt sistemlerinin geliştirilmesini ve devreye alınmasını içermelidir” dedi.

    ÇİSİP uzmanlarından HASUDER üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğretim Görevlisi Melike Yavuz: Özellikle geçtiğimiz yıllarda sıcak hava dalgalarının sıklığı ve şiddetinin arttığı ve depremden etkilenen bölgelerin güney illeri olduğu göz önüne alındığında, deprem sonrası orta dönemde bölgede ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarına dikkat çekmek istiyoruz. Ülkemiz coğrafi konumu nedeniyle iklim değişikliğinin yaratacağı sağlık, özellikle enfeksiyon hastalıklara karşı kırılgan bir bölge. Dirençli sağlık sistemlerinin yanı sıra, Sağlık Etki Değerlendirmesi gibi yöntemleri ve Tek Sağlık kavramını önemsiyoruz.

    DEPREMİN VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN ETKİLERİNE KARŞI DİRENÇLİ BİR SAĞLIK SİSTEMİ NASIL İNŞA EDİLİR?

    ÇİSİP kapanış toplantısının ardından yayınlanan “2023 Depremi ve Sonrasında İklime ve Olağandışı Durumlara Dirençli Sağlık Sistemi” başlıklı bildiride, Şubat 2023’teki depremlerin ve ardından Türkiye’nin iklime dirençli bir sağlık sistemi geliştirmesi için şu öneriler getirildi:

    1. Liderlik ve yönetim: Sağlık sektöründe iklim değişikliğiyle ilgili politikaların ve programların geliştirilmesi için liderlik ve iş birliği önemlidir.
    2. Sağlık insan gücü: İklim değişikliğiyle başa çıkmak için sağlık personelinin eğitimi ve kapasitesinin artırılması gerekmektedir.
    3. Kırılganlık ve toplum uyumu değerlendirmesi: Sağlık risklerini belirlemek, zayıf noktaları tespit etmek ve uyum stratejileri geliştirmek için kırılganlık değerlendirmeleri yapılmalıdır.
    4. Entegre risk izleme ve erken uyarı sistemleri: İklimle ilgili sağlık risklerinin izlenmesi ve hızlı bir şekilde müdahale edilmesi için risk izleme ve erken uyarı sistemleri kurulmalıdır.
    5. Sağlık ve iklim araştırmaları: Sağlık etkileri, toplum hazırlığı ve risk yönetimi gibi konularda sağlık ve iklim araştırmaları yapılmalıdır.
    6. İklime dayanıklı, sürdürülebilir teknolojiler ve altyapı: Sağlık sisteminin iklim değişikliğine dayanıklı altyapıya sahip olması önemlidir.
    7. Sağlığın ve çevresel belirleyicilerin yönetimi: Sağlık sektörü, çevresel risklerin yönetimi ve politika düzeyinde önlemler alarak sağlığı korumada önemli bir rol oynamalıdır.
    8. İklim değişikliğini esas alan sağlık programlarının uygulanması: İklim değişikliğiyle ilişkili sağlık risklerine yönelik programlar geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
    9. Acil durum hazırlığı ve yönetimi: İklim değişikliğiyle ilişkili afetlere yönelik acil durum planları ve sistemleri oluşturulmalıdır.
    10. Finansman ve kaynak yönetimi: İklim değişikliğiyle mücadele için yeterli finansman ve kaynak sağlanmalı, bunların etkili bir şekilde yönetilmesi sağlanmalıdır.

    Çevre, İklim ve Sağlık için İş Birliği Projesi (ÇİSİP) kapanış toplantısında proje sonuçlarının açıklanmasının ardından “Türkiye’de İklim Değişikliği ve Afete Dayanıklı Sağlık Sistemleri” başlıklı bir panel düzenlendi. HASUDER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Bülent Kılıç’ın oturum başkanlığı yaptığı panelde Shweta Narayan (Health Care Without Harm), Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan (Kocaeli Ü. Tıp Fak. Halk Sağlığı AD), Fevzi Özlüer (Çevre Hukuku Ağı), Dr. Öğretim Üyesi Melike Yavuz (HASUDER) konuşmacı olarak yer aldı. Etkinlikte ayrıca “Sağlık, Çevre ve İklim Değişikliği Alanlarının Geleceği” konulu bir yuvarlak masa toplantısı düzenlendi.

    Detaylı bilgiye ve yayınlanan bildirinin tamamına şu adresten ulaşabilirsiniz:

    https://www.env-health.org/cisip-uyardi-turkiye-saglik-sistemi-depremlere-ve-iklim-degisikligine-karsi-guclendirilmeli-direncli-bir-saglik-sistemi-olusturulmali/

    ÇİSİP HAKKINDA

    ÇİSİP – Çevre, İklim ve Sağlık için İş Birliği Projesi, Nisan 2020- Nisan 2023 arasında, HEAL – Sağlık ve Çevre Birliği, HASUDER (Halk Sağlığı Uzmanları Derneği) ve Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı tarafından, Türkiye’de çevre sağlığı alanında çalışan tüm aktörleri buluşturma amacıyla hayata geçirildi.

  • Dünya Doktorları: Depremde büyük yıkıma uğrayan illerde ihtiyaçlar hâlâ çok büyük

    Dünya Doktorları: Depremde büyük yıkıma uğrayan illerde ihtiyaçlar hâlâ çok büyük

    Depremlerin büyük yıkıma uğrattığı Türkiye ve Suriye’de yaklaşık 15 milyon insan doğrudan etkilendi. Dünya Doktorları, kırsalda ve erişilmesi güç bölgelerde yaşayan ihtiyaç sahiplerine yönelik hizmetlerini sürdürüyor. Dünya Doktorları Derneği Başkanı Hakan Bilgin, “Dünya Doktorları olarak, her türlü afetten etkilenen insanlara yerel sağlık altyapısı sürdürülebilir olana kadar destek vermeye devam ediyoruz” dedi.


    İnsani yardım ve sağlık hizmetleri alanında zaman ve kaynakların kullanımı açısından olabildiğince verimli, hızlı, aktif ve etkili bir şekilde afet alanında bulunan Dünya Doktorları Derneği (DDD), şubat ayında meydana gelen 7.8, 7.6 ve 6.4 büyüklüğündeki üç yıkıcı depremin ardından Türkiye’nin güneyi ile Suriye’nin kuzeybatısında sürdürülebilir, etkin sağlık hizmetleri için çalışmalarına devam ediyor.  Dünya Doktorları Derneği Başkanı Hakan Bilgin, depremlerden en çok etkilenen illerden Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya ve Adana’da 50.783 kişi hayatını kaybettiğini belirterek “Depremlerle büyük yıkıma uğrayan illerde ihtiyaçlar hâlâ çok büyük” dedi.

    Dünya Doktorları depremin ilk gününden itibaren hizmet veriyor

    Depremler nedeniyle Türkiye’nin hasar maliyetinin (34,2 milyar dolar), ülkenin gayri safi milli gelirinin yüzde 9’una eşit olduğunu söyleyen Bilgin, “Türkiye’de 300.000’den fazla binanın yıkıldığı veya ağır hasar gördüğü biliniyor. Yaklaşık 15 milyon insan depremlerden etkilenirken, en az 5 milyon kişi ülke içinde yerinden edilmiş durumda. Yalnızca Türkiye’de 2 milyondan fazla insan, sağlık, hijyen ve içme suyu gibi temel hizmetlere sınırlı erişimi olan geçici barınma evlerinde kalıyor. Dünya Doktorları olarak, her türlü afette etkilenen insanlara yerel sağlık altyapısı sürdürülebilir olana kadar destek vermeye devam ediyoruz. İnsani yardım profesyonellerinden oluşan ekiplerimizle kriz anlarında tam donanımlı olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Depremden sonraki ilk 8 saat içinde Hatay’da Antakya, Samandağ, Defne, Altınözü, Kırıkhan ve İskenderun ilçelerinde, Suriye’de ise Zeytindalı Bölgesinde yer alan Afrin ve İdlib’te “Mobil Hizmet Birimleri” ve “Sağlık Merkezleri” ile “Kadın ve Çocuklar için Güvenli Alanlar” vasıtasıyla hizmet vermeye devam ediyoruz. “Level-3 Kategorisi Sahra Hastanesini” Suriye’nin Cinderes bölgesinde, Almanya’dan getirmekte olduğumuz mobil sağlık otobüsümüz de Hatay ‘da Haziran 2023’te itibaren faaliyete geçecek. Bu süreçte Dünya Doktorları depremin ilk gününden itibaren Hatay’da 8.402 kişiye birinci basamak sağlık, 5.061 kişiye psikososyal destek ve 120 kişiye koruma desteği olmak üzere toplam 13. 464 depremzedeye insani yardım hizmeti sağlamıştır. Bunun yüzde 27’si kadın, yüzde 13’ü erkek ve yüzde 60’ı çocuklardan oluşmaktadır” dedi.

    Otizmli çocuklar ve ebeveynlerine psikososyal destek seansları 

    Bilgin, “İnsanların ihtiyaçlarına aktif olarak yanıt vermek üzere kadın ve çocuk dostu alanı ve mobil birimleri ile Hatay’da sağlık, psikolojik ve psikososyal destek, ilaç, koruma, temel hijyen ve içme suyu hizmetleri sağlamaya devam ediyoruz. Bugüne kadar, 9.500 sağlık taraması, 10.220 eczane hizmeti, 5.622 psikososyal destek grup seansı ve 15.000 depremzedeye sağlık, psikososyal destek ve koruma ulaştırdık” dedi.  Hatay’da her hafta depremden etkilenen otizmli çocuklar ve ebeveynleri ile psikososyal destek seansları düzenlendiğini söyleyen Bilgin, “Dünya Doktorları, Selçuklu Otizmli Bireyler Eğitim (SOBE) Vakfı iş birliği ile Hatay’daki kadın ve çocuk dostu güvenli alanında depremlerden etkilenen otizmli çocukları ağırlıyor. Çocuklara verilen psikososyal desteğin yanı sıra Dünya Doktorları psikologları, otizmli çocukların anneleri ile tanışma ve gevşeme egzersizleri yapıyor ve psikoeğitim veriyor. Özellikle otizmli çocuklar doğal afet gibi durumlardan normal gelişim gösteren çocuklara göre çok daha fazla etkilenebiliyor” diye konuştu.

  • Kronik ağrının dört temel direği: Stres, beslenme, egzersiz ve uyku

    Kronik ağrının dört temel direği: Stres, beslenme, egzersiz ve uyku

    Kronik ağrı, ülkemizde de artan bir sorun

    Kronik ağrıların çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini belirten uzmanlar, üç aydan daha uzun süren ağrılara ‘kronik ağrı’ denilebileceğine dikkat çekiyor. Kronik ağrı sorununun ülkemizde de artış gösterdiğine değinen Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, kronik ağrıların stres, kaygı, depresyon, uyku sorunları dahil birçok ruhsal sorunlara yol açabileceğini vurguluyor. Kronik ağrıya yönelik herkese ve her duruma uyan standart bir reçete olmadığının altını çizen Nurmedov, stres, beslenme, egzersiz ve uyku faktörlerinin kontrol altında tutulmasının kronik ağrının en aza indirilmesinde yardımcı olabileceğini söylüyor.

    Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, kronik ağrıların nedenleri ve etkilerine dair açıklamalarda bulundu.

    Kronik ağrı belirgin bir neden olmadan da ortaya çıkabilir 

    Genellikle bir hastalık veya yaralanmanın sonucu olarak ortaya çıkan ve üç aydan daha uzun süren ağrılara ‘kronik ağrı’ denildiğini belirten Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Kronik ağrı, bir yaralanma veya hastalıktan kurtulduktan uzun süre sonra da devam edebilir. Bazen belirgin bir neden olmadan bile ortaya çıkabilir. Kronik ağrı, vücudun bir bölgesinde hissedilen sürekli veya tekrarlayan bir rahatsızlık hissi olarak tanımlanır.” diye konuştu.

    Kronik ağrı çok yaygın görülen bir sorun

    Kronik ağrıların çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Nurmedov, “Yaralanmalar, cerrahi müdahaleler, romatizmal hastalıklar, sinir sistemi bozuklukları, belirli kanser türleri, fibromiyalji, migren, omurga sorunları gibi durumlar kronik ağrıya neden olabilir. Kronik ağrı çok yaygın görülür ve bir kişinin tedaviye başvurmasının en öncelikli nedenleri arasındadır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yetişkinlerin yaklaşık yüzde 25’i kronik ağrıdan mustarip. Kronik ağrı ülkemizde de artış gösteriyor. Bu sebeple bir çok kamu ve özel hastanelerde ağrının tedavisi ile uğraşan ‘Algoloji’ bölümleri açılmaya başlandı.” ifadelerini kullandı.

    Hastalar kronik ağrıları çok farklı şekillerde tanımlayabiliyor

    Bazı insanların da bir yaralanma veya fiziksel hastalığa bağlı olmayan kronik ağrıya sahip olduğunun altını çizen Nurmedov, “Biz bunu psikojenik ağrı veya psikosomatik ağrı olarak adlandırırız. Psikojenik ağrı stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik faktörlerden kaynaklanır. Bununla birlikte
    birden fazla ağrı nedeninin üst üste gelmesi de mümkündür. Kanseri olan bir bireyin aynı zamanda psikojenik ağrıya sahip olması gibi.” dedi.

    Hastaların kronik ağrıları çok farklı şekillerde tanımladığını da sözlerine ekleyen Nurmedov, “Vurma, sıkma, yanma, zonklama, batma, sıkıştırma gibi betimlemeler kullanabiliyorlar. İşin içine kronik ağrının sebep olduğu ruhsal hastalıklar da eklenince tanımlamalar çok daha karmaşık bir hal alabiliyor.” şeklinde konuştu.

    Tanı konması için hastanın detaylı fizik muayenesi yapılır

    Kronik ağrıdan söz edilebilmesi için ağrının en az üç aydır devam ediyor olması gerektiğini hatırlatan Doç. Dr. Serdar Nurmedov, “Bu süre zarfında ağrının sürekli olması şart değil. Eğer yenilenen tarzda oluyorsa da kronik ağrıdan söz edebiliriz. Tanı konması için öncelikle hastadan ayrıntılı hastalık geçmişi alınır ve hastanın detaylı fizik muayenesi yapılır. Devamında kan testleri, MR, BT, Röntgen, EMG, refleks ve denge testleri, idrar ve beyin omurilik sıvısı testleri dahil ağrının kökeninin ortaya çıkarılmasına faydalı olabileceği düşünülen çeşitli testler istenebilir.” açıklamasını yaptı.

    Kronik ağrısı olan bireylerle yaşamak yıpratıcı olabilir 

    Kronik ağrının sadece fiziksel bir sorun olmanın ötesinde, kişinin psikolojisini de önemli ölçüde etkileyebilen bir sorun olduğuna değinen Nurmedov, “Kronik ağrı sürekli olarak var olduğu için kişinin günlük yaşamına, ilişkilere ve genel yaşam kalitesine olumsuz etkileri olabilir. Kronik ağrı stres, kaygı, depresyon, uyku sorunları dahil birçok ruhsal sorunlara yol açabilir.” dedi.

    Kişiden kişiye ve durumdan duruma değişkenlik gösterse de kronik ağrısı olan bir bireyle yaşamanın kimi zaman oldukça yıpratıcı olabileceğini kaydeden Nurmedov, sözlerine şöyle devam etti:

    “Kişinin ağrı ile baş etmek için harcadığı enerji, zaman ve dikkat o kadar fazla ki, aile üyeleri ve arkadaş çevresine ayıracak ne enerjisi ne zamanı ne de dikkati kalır. Bu da ilişkileri yıpratır. Bununla birlikte, kronik ağrıyla yaşayan bir kişi, sürekli rahatsızlık, stres ve zorluklarla karşı karşıya olduğu için çevresindeki insanların üzerinde duygusal bir yük oluşturabilir. Aile üyeleri veya yakın arkadaşlar, sevdiklerinin acı çektiğini görmekten veya onun ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktan dolayı endişe duyabilirler ve üzülebilirler. Kronik ağrı, kişinin çevresindekilerde çaresizlik hissinin oluşmasına sebep olabilir. Bu da zamanla öfkeye dönüşebilir. Buna bağlı ilişkiler gerilebilir ve kimi zaman kopabilir de.”

    Kronik ağrıya yönelik herkese ve her duruma uyan standart bir reçete yok

    Öncelikle ağrıların nedenlerinin araştırıldığını ve tespit edilirse neden yönelik tedavi planlandığını vurgulayan Nurmedov, “Bazen ağrının kaynağı bulunamaz, bu durumda ağrı semptomatik bir şekilde tedavi edilir. Kronik ağrının tedavisinde birçok yaklaşım var. Hangi yaklaşımın uygulanacağı ağrının türü, ağrının kaynağı, yaş, genel tıbbi durum ve eşlik eden psikiyatrik rahatsızlıklar gibi birçok faktöre bağlı. Dolayısıyla, kronik ağrı tedavisi bireye özgü ve multidisipliner olmalı. Unutulmamalıdır ki, kronik ağrıya yönelik herkese ve her duruma uyan standart bir reçete yok.” uyarısında bulundu.

    Nurmedov, kronik ağrı tedavisinde genel olarak kullanılan yöntemlerin de ilaç tedavisi, fizik tedavi, bilişsel davranışçı terapi, kabul ve adanmışlık terapisi, bilinçli farkındalık yöntemlerini içerek psikolojik destek, alternatif tıp ve cerrahi müdahaleler olduğunu açıkladı.

    Kronik ağrının dört temel direği: Stres, beslenme, egzersiz ve uyku

    İnsanların yaşam tarzını etkileyen dört ana faktörün adeta kronik ağrının dört temel direği olduğunu dile getiren Doç. Dr. Serdar Nurmedov, bu faktörlerin kontrol altında tutulmasının kronik ağrının en aza indirilmesinde yardımcı olabileceğine dikkat çekti.

    Bu faktörleri stres, beslenme, egzersiz ve uyku olarak sıralayan Nurmedov, “Stres kronik ağrıda önemli bir rol oynayabilir. Bu nedenle stresinizi mümkün olduğunca azaltmaya çalışmak önemli. Herkesin stresini yönetmek için farklı teknikleri vardır. Bugüne kadar denemiş olduğunuz teknikler işe yaramadıysa, sizin için en iyi olanı bulana kadar farklı seçenekleri deneyin. Her gün 30 dakika boyunca düşük yoğunluklu egzersizlere katılmak ağrınızı azaltmaya yardımcı olabilir. Egzersizin aynı zamanda stres giderici özelliği de var. Kronik ağrıdan mustarip bireylerin beslenmesine önem vermelerinde fayda var. Çünkü kırmızı et ve rafine karbonhidratlar enflamasyona neden olur. Enflamasyon da ağrıya neden olur. Bu sebeple enflamasyona neden olan gıdaları ortadan kaldırarak anti-enflamatuar bir beslenmeye geçmeniz önerilir. Uyku eksikliği kilo almanıza neden olabilir ve bu da kronik ağrınızı daha da arttırabilir. Kaliteli uyku stres yönetimi için de önemli.” önerilerinde bulundu.

    Kronik ağrının tamamen ortadan kaldırılması her zaman mümkün olmayabilir 

    Tedavi süresinin, ağrının şiddeti, süresi, altta yatan durumun karmaşıklığı, tedaviye verilen yanıt ve kullanılan tedavi yöntemleri gibi faktörlere bağlı olduğunu belirten Nurmedov, “Kronik ağrının tedavi edilmesi genellikle uzun vadeli bir süreçtir ve tamamen ortadan kaldırılması her zaman mümkün olmayabilir. Bu sebeple sabır, iş birliği ve düzenli kontrol kronik ağrının tedavisinde önem arz eder. Tedavinin amacı, ağrıyı kontrol altına almak, yaşam kalitesini artırmak ve günlük işlevselliği iyileştirmektir. Hatırlatmak isterim ki, kronik ağrı dahil, hayatın en önemli ve en büyük sorunlarının çoğu temelde çözümsüzdür. Onları çözemeyebiliriz ama aşabiliriz. Bu sebeple kronik ağrıyı tamamen ortadan kaldırmak için harcadığımız enerji, zaman ve dikkatimizi bu sorunu aşmaya kanalize etmek daha işlevsel olacaktır. Bu konuda ‘Bilişsel Davranışçı Terapi’, ‘Kabul ve Adanmışlık Terapi’ ve ‘Bilinçli Farkındalık’ yaklaşımlarının son derece etkili olduğunu belirtmekte fayda var.” ifadelerini kullandı.

    Ağrı stres düzeyini, stres de ağrının şiddetini arttırabilir

    Fiziksel ağrı ve ruh sağlığının birbirini besleyen bir döngü içinde olduğuna dikkat çeken Nurmedov, “Kronik ağrı ruh sağlığını olumsuz etkilediği gibi, ruh sağlığının bozulması da fiziksel iyilik halimizi olumsuz etkiler. Öte yandan ağrı deneyimi sadece fiziksel bir duyum değildir, aynı zamanda psikolojik, duygusal ve bilişsel süreçlerle de ilişkilidir.” dedi.

    Fiziksel ağrı ve ruh sağlığı arasındaki etkileşime en iyi örneklerden birinin stres etkisi olduğunu söyleyen Nurmedov, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Ağrı stres düzeyini arttırabilir ve stres de ağrının şiddetini arttırabilir. Stres hormonlarındaki artış ağrının daha şiddetli algılanmasına sebep olabilir. Aynı zamanda kronik stres, ağrının kronikleşmesini kolaylaştır ve şiddetini arttırabilir. Bir diğer örnek de fiziksel ağrının algılanması ve yorumlanması ile ilgilidir. Şöyle ki; ağrı deneyimi, kişinin algılamasına, yorumlamasına ve ağrıya verdiği anlamına bağlı olarak değişebilir. Ruhsal faktörler, ağrıya odaklanma, ağrıyı tehdit olarak algılama kısmında belirleyici olabileceği gibi, ağrıya karşı başa çıkma stratejilerin geliştirilmesinde de önemli rol oynar.”

  • Yaz aylarında dış kulak enfeksiyonları artıyor!

    Yaz aylarında dış kulak enfeksiyonları artıyor!

    Havuz ve deniz keyfinden önce dikkat!

    Yüzdükten sonra kulaklarınız nemli kalırsa!

    Yazın kulak enfeksiyonlarına karşı 7 etkili önlem! 

    KULAKTA YAZ RİSKLERİNE DİKKAT!

    Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte deniz ve havuz sezonu açıldı. Tatil planlarının şekillenmeye başladığı bu sıcak yaz günlerinde pek çok kişi serin sulara koşacak. Ancak dikkat! Özellikle kulak sağlığı açısından bazı önlemlere dikkat edilmediğinde tatil keyfi zehir olabiliyor! Dış kulak enfeksiyonlarında yaz aylarında artış yaşandığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil, kulaklarımızda birçok soruna davetiye çıkaran yaz risklerine karşı uyarılarda bulundu ve bu risklere karşı alınması gereken 7 etkili önlemi açıkladı.

    İşitme görevinin yanı sıra vücudun dengesini sağlamada da çok önemli bir rol oynayan, vücudumuzun en karmaşık organları arasında yer alan kulaklarımız özellikle yaz aylarında önemli risklerle karşı karşıya kalıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi KBB Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil yaz aylarında özellikle dış kulak yolu enfeksiyonlarında artış yaşandığını belirterek “Yüzülen havuz veya denizin temiz olmaması çoğunlukla kulakta enfeksiyona yol açabiliyor. Ayrıca havuzdaki klor dış kulak yolunun dış etkenlere karşı direncini düşürüyor. Su teması sonrası kulakların nemli bırakılması ise özellikle mantar enfeksiyonlarının gelişimine neden oluyor” diyor.

    Havuz ve denizde dikkat! 

    Dış kulak yolunun çok kolay bir şekilde havuz ve denizdeki mikroorganizmalardan enfekte olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Arif Ulubil şöyle konuşuyor: “Yaz döneminde dış kulak yolu enfeksiyonu diye tabir edilen bölgenin enfeksiyonlarını sıklıkla görmekteyiz. Deniz ve özellikle havuz suyunun içindeki mikroplar başlı başına bu bölgede enfeksiyona yol açabilirler. Havuz suyu mikrop açısından temiz olsa dahi yüksek pH değerine sahip olduğundan dış kulak kanalındaki düşük pH oranını bozup mikropların bu bölgede yerleşip üreyebilmelerine zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kulak kanalında sıkışan ve doğru temizlenemeyen kulak kirinin suyla teması sonucu geçmeyen kulak tıkanıklıkları oluşabilir.”

    Kulak çubuğuyla gelen tehlike!

    Kulak kirini temizlemek ya da kulak tıkanıklığını açmak amacıyla kulak çubuğu da çok yaygın kullanılıyor ancak dikkat! Normal şartlar altında kulak kirinin kendiliğinden dışarı atıldığını, kulak temizliği için kulak pamuğu kullanıp çok fazla derine sokulduğunda ise kirin iyice zara doğru itilerek tıkanıklığın arttığını belirten Prof. Dr. Arif Ulubil “Bu da enfeksiyona zemin hazırlar. Bu nedenle kulak çubuğu ya da gelişigüzel damla kullanmak yerine mutlaka doktora başvurmak gerekir” diyor.  Prof. Dr. Arif Ulubil bakteri kaynaklı dış kulak yolu enfeksiyonunun şiddetli kulak ağrısına yol açtığını, kulak mantarında ise inatçı kulak kaşıntıları oluştuğunu belirtirken bu sorunların da yazın çok yaygın görüldüğünü söylüyor.

    Kulak sağlığı için 7 önemli önlem!

    KBB Uzmanı Prof. Dr. Arif Ulubil yazın kulak sağlığı için dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıralıyor;

    • Havuzun ve denizin temiz olmasına dikkat edin.

    • Duş veya yüzme sonrası kulaklarınızı kurutmaya çalışın çünkü kanaldaki nem enfeksiyona zemin hazırlayabiliyor.

    • Kulaklarınızı deniz veya havuzdan sonra bir havlu veya saç kurutma makinesi ile kurutun.

    • Mevcut bir kulak zarı probleminiz yoksa kulak tıkacı kullanmayın. Aksi taktirde kulak tıkacı hem kulağın havalanmasını bozabilir hem de sert tıkaçlar dış kulak yolu cildine zarar vererek enfeksiyon riskini artırabilir.

    • Bonenizin çok sıkı olmamasına dikkat edin.

    • Kulağınızda tıkanıklık veya basınç hissettiğinizde rahatlamak için kesinlikle kulak çubuğu kullanmayın.

    • Herhangi bir sorunda gelişigüzel uygulamalardan kaçınıp mutlaka hekime başvurun.

     

  • İzmir Kent Konseyi Uyuşturucu/Madde Bağımlılığı ile Mücadele Çalışma Grubu Haziran ayı toplantısı Konak Gençlik Destek Merkezi’nde gerçekleştirildi.

    İzmir Kent Konseyi Uyuşturucu/Madde Bağımlılığı ile Mücadele Çalışma Grubu Haziran ayı toplantısı Konak Gençlik Destek Merkezi’nde gerçekleştirildi.

    İzmir’de yaklaşık bir yıldır faaliyet gösteren İzmir Kent konseyi Uyuşturucu/Madde Bağımlılığı ile Mücadele Çalışma Grubu Konak Belediye Meclis üyesi Dr.Burcu Bostancıoğlu önderliğinde kuruldu.
    İzmir Kent Konseyi yürütme kurulu üyelerinin de yer aldığı çalışma grubunda madde bağımlılığı ile mücadele konusunda etkin çalışmaları olan uzmanlar ve Sivil toplum örgütü temsilcileri yer alıyor.

    Ayda iki kez bir araya gelen çalışma grubuna alan uzmanları katılımları devam etmektedir. İzmir’den tüm Türkiye’ye Kent konseylerine örnek olmayı hedefleyen Çalışma Grubu Eylül ayında Uyuşturucu/Madde Bağımlılığı ile ilgili bir panel hazırlığında olduğu aldıgımız bilgiler arasında.

     

    Bugünkü çalısma Grubu toplantısında konuşma yapan Dr.Burcu Bostancıoğlu; “Madde bağımlılığı/uyuşturucu ile mücadele konusunda önümüzdeki ilk 3 ayın çalışma takvim ve programını hazırladık, toplantımıza katılım gösteren kıymetli üyelerimize teşekkür ederim” diyerek toplantıyı sonlandırdı.

    Dr. Burcu Bostancıoğlu

    ✏️ Sn.Prof.Dr.Zeki Yüncü
    ✏️ Sn. Prof.Dr.Bahriye Gülgün
    ✏️ Sn. Mustafa Yıldız
    ✏️ Sn. Bedir Yalçın
    ✏️ Sn. Canan Tapkan
    ✏️ Sn. Narin Metin’e teşekkür ediyorum

  • Öğütlü SEAH’ta yaşanan saldırıyı kınadı

    Öğütlü SEAH’ta yaşanan saldırıyı kınadı
    İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Aziz Öğütlü, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SEAH) Genel
    Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi hasta bilgilendirme alanında görevli doktora karşı hasta yakını
    tarafından yapılan saldırıyı kınadı.


    SEAH’ta yaşanan olay sonrası İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Aziz Öğütlü, saldırıya maruz kalan
    doktoru arayarak "Geçmiş olsun" dileklerinde bulundu. Kınama mesajı yayınlayan Öğütlü,
    mesajında şu ifadelere yer verdi: “SEAH Genel Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi hasta bilgilendirme
    alanında görevli bayan doktorumuzun vefat eden bir hastamızla ilgili yakınlarının bilgilendirmesi
    sırasında hiçbir şekilde tasvip etmediğimiz bir olay gerçekleşmiştir. Durum ne olursa olsun, görevi
    başındaki hekimlerimize ve sağlık çalışanlarımıza yönelik şiddet eylemleri asla kabul edilemez.
    Neyse ki saldırıya maruz kalan doktorumuzun fiziki anlamda sağlık durumu iyi olup, konuyla ilgili
    adli süreç başlatılmıştır. Yaşanan olayı şiddetle kınayarak, doktorumuza bir kez daha geçmiş
    olsun dileklerimizi iletiyoruz.”