Kategori: Sağlık

  • Toyotasa Hastanesi taşınıyor, Serdivan’a yeni hastane geliyor

    Toyotasa Hastanesi taşınıyor

    Serdivan’a yeni hastane geliyor

    Serdivanda geçici olarak hizmet veren Toyotasa Acil Yardım Hastanesi 7 Ekim Cuma günü saat 16.00 itibariyle Arifiye’de ki yeni binasına taşınırken, boşaltılan bina tescillenerek Serdivan Devlet Hastanesi olarak hizmet verecek.

    Toyotasa Acil Yardım Hastanesinde, Sadıka Sabancı Devlet Hastanesi adıyla Arifiye’de tamamlanan yeni binasına taşınma çalışmaları başladı. İl Sağlık Müdürlüğü koordinasyonunda Hastane yönetimi tarafından yapılan planlama doğrultusunda yeni binaya ilk olarak servisler taşınmaya başlarken poliklinik hizmetlerinin Toyota-Sa Hastanesi adıyla Serdivan’da Cuma günü saat 16.00 itibariyle sona ereceği belirtildi. Yeni binada tüm hazırlıkların tamamlandığı ifade edilirken, acil servis hizmetiyle Cumartesi günü saat 17.00 itibariyle Arifiye’de hizmet verilmeye başlanacağı kaydedildi.

    Sadıka Sabancı Devlet Hastanesinde poliklinik hizmetleri 10 Ekim Pazartesi günü Arifiye’de ki yeni binasında verilmeye başlanacak. Sadıka Sabancı Devlet Hastanesinin Arifiye’de tamamlanan yeni binasıyla bölge halkına hizmet vereceği belirtilirken, taşınma işlemlerinin ardından Serdivan’da ki boşaltılan hastane binası tamamen yeni bir tescille ve tamamen kendi kadrosuyla Serdivan Devlet Hastanesi olarak bazı yenileme çalışmalarından sonra hizmet vermeye başlayacaktır.

  • Prof. Dr. Kemal Sayar “Öfkeyi bir enstrüman olarak kullanmamız gerekir.”

    Simge Fıstıkoğlu’nun konuğu, Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar

    Kemal Sayar; “Öfkeyi bir enstrüman olarak kullanmamız gerekir.”

    “Z kuşağının otoriteyi saymama eğilimi var”

    Söyleşiyi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz

    https://www.youtube.com/watch?v=qfHb5y5XouA

    Simge Fıstıkoğlu, Pskiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’ı konuk ettiği programında, öfke, kaygı gibi olumsuz duyguları ve Z kuşağının eğilimlerini sordu.

    “Öfke çoğu zaman misilleme duygusu ister.  Öfke kendine bir kanal bulmazsa içten içe bizi yiyip bitirir” diyen Prof. Dr. Kemal Sayar, “mesele hayatın acılarına da göğüs gerebilecek kadar cesur olmaktır” diye konuştu.

    “Çocuk düşmeli de, sarsılmalı da, hayal kırıklığı da yaşamalı”

    Söyleşinin ilerleyen bölümünde aile ilişkileri, “proje çocuklar”, narsist ebeveynler konuşuldu. Çocuklara hayati yanlışlar yapmadıkları müddetçe müdahale edilmemesi gerektiğini savunan Sayar, “Çocuk yanılmalı, düşmeli, sendelemeli, hayal kırıklığı yaşamalı” dedi. Prof.Dr. Kemal Sayar Z kuşağı için ise “anne baba başta olmak üzere, öğretmenlerinin, hatta devletin otoritesini dahi saymama yönünde eğilimleri var” ifadesini kullandı.

    Prof. Dr. Kemal Sayar’ın sahici yaşamlar, gölgede kalmış benlikler, depresyon, aileye ilişkileri üzerine sohbetini, Simge Fıstıkoğlu’nun youtube kanalında izleyebilirsiniz.

  • Dikkat eksikliğinde hatalı yaklaşım, olumsuz davranışları pekiştiriyor!

    Dikkat eksikliğinde hatalı yaklaşım, olumsuz davranışları pekiştiriyor!

     

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocuklara özel yaklaşım geliştirilmesi gerektiğini belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, hatalı yaklaşımların çocuktaki olumsuz davranışları pekiştirdiğine dikkat çekti. Problem üzerine kurulan ilişkinin sakıncalarına işaret eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu çocuklara yönelik olarak hem evde hem de okulda özel strateji geliştirilmesi gerektiğini söyledi. Sembolik davranış modeli uygulanmasını tavsiye eden Tarhan, çocukların olumlu davranışlarının onay sözleriyle pekiştirilmesi gerektiğini de vurguladı.

     

    Ekim ayı her yıl Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB ) farkındalık ayı olarak anılıyor. DEHB’ye dikkat çekmek hedefleniyor.

     

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Dikkat Eksikliği ve Hiperakitivite Bozukluğunun çocuklar üzerindeki etkileri ve DEHB’li çocuklara yaklaşımla  ilgili önemli değerlendirmede bulundu.

     

    Doğruluğu yüksek tanı konulabiliyor

     

    DEHB tanısını koymak için birtakım testler uygulandığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, özellikle okulda dersten sıkılan çocuklara tanı koymanın daha kolay olduğunu söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuklara DEHB tanısı koymada kullandığımız testler bulunuyor. Yarım gün süren testler uygulanıyor. Beyin grafileriyle çocukta DEHB olduğu belirlenebiliyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda artık tahmini tanı değil, doğruluğu yüksek tanı koyabiliyoruz.” dedi.

    Öğretmenlerin çocuğa yaklaşımı önemli

     

    DEHB’li çocuklara doğru yaklaşımla ilgili günümüzde öğretmenlere özel eğitim de verildiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öğretmenlerin de bu çocuklara yaklaşımla ilgili zorlanmaları gündeme gelebiliyor. Örneğin sınıfta bir çocukta hiperaktivite var. Çocuk kıpır kıpır diyelim. Böyle durumlarda öğretmen şöyle düşünüyor. ‘Bu çocuğun benim dersime ilgisi zayıf. Benim dersimle ilgilenmiyor ya da benim dersim onun için sanki önemsiz.’ Öğretmen çocuğun kendi dersine önem vermediğini düşünerek alınganlık gösterebilir. Ya da çocuğun kasıtlı olarak böyle davrandığını düşünmeye başlıyor. Böyle durumda da çocukla ilgili düşüncesi artık duyguya dönüşebiliyor. Çocuğa karşı öfkeleniyor ya da çocuğa ters davranıyor. Çocuğu gözlemler, hatalarını bulur ve azarlar. Çocuğu susturur.” dedi.

     

    Çocuğun olumsuz davranışları pekişir

     

    Öğretmenin bu tür yaklaşımlarının çocuk üzerindeki etkilerine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocukta böyle durumlarda ne olur? Problemin farkında olunmadığı için öğretmeni tepkili davranır. Anne ve baba da yapar bunu. Anne, baba veyahut öğretmen farkında olmadan olumsuz davranışı pekiştirirler. Böyle davranış bozukluğu olan çocuklarda, hiperaktivite olup da kurallara uymayan ya da söz dinlemeyen çocuklarda problem üzerine ilişki kurduğumuz zaman bu problemi pekiştirmiş oluyoruz. Bu çocuk onu ilgi çekme ya da iletişim yöntemi olarak görüyor. Hâlbuki o çocuklara yönelik olarak öğretmen ve ebeveynlerin çocuğa özel strateji geliştirmesi lazım.” dedi.

     

    Anne ve baba çocuğu yönetmeyi bilmeli

     

    DEHB’li çocukla anne ve baba arasında yaşanan gerilimin bir süre sonra ego savaşı haline gelebileceğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu gerilimde kaybeden hep büyükler oluyor. Böyle durumlarda evde psikolojik üstünlük babada ve annededir. Lider odur. O zaman ne yapacak? O çocuğu onlar yönetecek. Çocuk onları yönlendirmeyecek. O nedenle ne yapacaklar? Oturup çocuk için strateji üretecekler.  Bu çocuk yanlış bir şey yaptığı zaman değil de iyi bir şey yaptığı zaman onu vurgulayacaklar.”dedi.

     

    Olumlu hareketler pekiştirilmeli

     

    Çocuğun mutlaka olumlu davranışlarının pekiştirilmesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Anne ve baba çocuğun olumlu hareketlerini pekiştirecek. ‘Bak ne güzel yaptın, bak odanı ne güzel topladın. Bak ne güzel ayakkabını yerine koydun. Dersini çalıştın’ şeklinde. Olumlu davranışlar üzerine pekiştirme yapınca çocuk ‘Annem babam beni seviyormuş’ diye düşünür ve olumsuz davranışları pekiştirmez. Bu psiko eğitim diye geçiyor. Anne ve babaya psiko eğitim olarak bunları öğretiyoruz.” dedi.

     

    Tedavinin 3’te 2’si eğitimle oluyor

     

    DEHB tedavisinin sadece ilaçla değil psiko eğitimle de yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Tedaviler sadece ilaçla olmuyor. İlaç, tedavinin 3’te biridir. 3’te 2’si de eğitimdir. Bazı durumlarda stres altında soğukkanlı kalma beceriler var. Onu çalışıyoruz. Bilgisayarda eğitim modülleri var. Yeni mesela Viyana test sistemi var. Onu uyguluyoruz. Rehabilitasyon ve dikkat eğitimi bilgisayarda yapılıyor. Bu yöntem, beynin ön bölgesi  için egzersiz oluyor. Nasıl fizik tedavide zayıf kaslar için egzersiz yapılır  ve geliştirilir. Beyindeki ön bölgeyi zihinsel egzersizlerle bilgisayar kullanarak geliştiren programlar var. Bu yapay zekânın getirdiği kolaylıklar bunlar. Biz onları kullanıyoruz.” dedi.

     

    Sembolik davranış eğitimini öneriyoruz

     

    DEHB’li çocuklara yaklaşımda anne ve babaya sembolik ödül sisteminin de öğretildiğini ifade eden Tarhan, “Bu çocuklar ile devamlı davranış üzerinden ilişki kurmak yerine sembolik ödül sistemi kullanılmasını da tavsiye ediyoruz. Mesela çocuğa evde günlük tutması sağlanır. Bir tablo hazırlanıp odasına asılabilir. ‘Dişini fırçaladın mı?’ Fırçaladıysa artı fırçalamadıysa eksi konur. Odasını düzelttiyse artı, düzeltmediyse eksi konur. Hafta sonu semboller toplanır. Belli bir puanı geçtiği zaman ödüllendirilir, bu ödül, istediği bir şey olur. Toplamadıysa o haftaki ödülü verilmez. Sembolik davranış eğitimi ve sembolik ödül sistemi diyoruz. Bu uygulanırsa çocuk hem dürtü kontrolünü hem de sabırlı olmayı öğreniyor. Bu dayanıklılık eğitimidir.” diye konuştu.

  • Ünlü Oyuncu Can Gürzap Sağlığına Kavuştu!

    Prof. Dr. Altuğ Tuncer, uzmanlığı ve tecrübesiyle 888. vakasını gerçekleştirdi. 888. hastası; ekranların ve sahnelerin sevilen yüzü başarılı tiyatrocu Can Gürzap oldu. Aort anevrizması ameliyatı olan ünlü tiyatrocu, şifa ile sağlığına kavuştu.

    ‘Kendimi çok daha iyi hissediyorum’

    Usta sanatçı Can Gürzap (78), tedavisinin ardından taburcu olurken, “Hocamız çok başarılı bir süreç yönetti. Tansiyonum artık daha düzenli. Çok büyük bir ameliyattı. 4 sene önce başlamıştı şikayetlerim. Daha önce farklı ameliyatlarda olmuştum. Ama bunda sonuç gayet iyi oldu. Hastane çalışanları ve Altuğ Bey’den çok memnunum. Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum. Herkes güler yüzlü ve pozitifti. Kendimi çok iyi hissediyorum” dedi.

    ‘888. vakayı gerçekleştirdik’

    Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Altuğ Tuncer, “Can Bey’in, karın damarı genişlemesi tıp dilinde aort anevrizması; halk dilinde karın damarın balonlaşması ile ilgili bir hastalığı vardı. Kapalı ameliyat yöntemi ile stent takılarak başarılı bir şekilde tedavi edildi. Bu ameliyatlarda en önemli nokta damarın hassas bir şekilde kontrol edilmesi ve patlamadan işlemleri gerçekleştirmektir. Damarı patlamadan yapılan bu ameliyatlarda başarı oranı hastanemizde oldukça yüksektir. Can Bey, bu işlemi gerçekleştirdiğim 888. hastam oldu. Şu an durumu gayet iyi, sağlıklı bir şekilde taburcu ettik” açıklamalarında bulundu.

  • Merak ve hayret etmek, risk almak beyni genç tutuyor!

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Yaşlılık ve yaşlanma beyinden başlıyor”

     Merak ve hayret etmek, risk almak beyni genç tutuyor!

    Bir kişi konfor alanının dışına çıkamıyorsa, yeni şeyler öğrenemiyorsa, şaşırmıyorsa ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsa, gençlik anılarını yaşayıp sürekli geçmişi düşünüyorsa o kişinin yaşlı olarak tanımlanabileceğini belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yaşlılık ve yaşlanmanın beyinden başladığını söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yeni şeyler öğrenme motivasyonu ve risk almanın beyni genç tuttuğunu kaydederek “Bir insan ‘Ben yaşlandım’ dediği zaman beyin kendini yaşlanma tanımlamasına sokuyor.” dedi. Yaşlıların en büyük sorunlarının yalnızlık ve sosyal izolasyon olduğunu söyleyen Tarhan, aile içindeki olumlu etkileşimin önemini vurguladı.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yaşlanma ve yaşlılık psikolojisine ilişkin değerlendirmede bulundu.

    Modernizm yaşlıları yük olarak gördü

    Yaşlılara gereken saygının ve ilginin gösterilmediğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bunda modernizmin büyük etkisi olduğunu söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Modernizm bize birçok olumlu şey kazandırdı ama kültürümüz üzerinde olumsuz etkileri oldu. Bu etkilerden birisi de yaşlıları yük gibi gören anlayış oldu. Kapitalist sistemin etkisiyle Avrupa’da ikinci dünya savaşı çıkmadan önceki dönemde belli bir yaşa gelenlerin ölmesi gerektiğine ilişkin fikirler ortaya atıldı. Yaşlı bireylerin artık üretmiyorsa işe yaramadığını öne süren tarzda düşünceler… Yaşlı bireyler işletme maliyetini arttıran etkenler olarak düşünülmeye başlandı. Yaşlı bireylerin kendi hallerine bırakılması hatta ötenazi gibi birçok teşvikler yapıldı.” diye konuştu.

    Yaşlılarla diyalog zayıfladı

    Bu kültürel etkilenmenin toplumun bazı kesimlerine de yansıdığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Benmerkezciliğin yaygınlaşması, özellikle gençler arasında sadece kendi zevkini ve konforunu düşünen insanların çoğalması nedeniyle yaşlılarla olan diyalog zayıfladı. Bağları zayıfladı, koptu. Bunda geniş ailenin zayıflaması ve eskisi gibi bilge yaşlıların olmamasının etkisi var. Eskiden aileyi derleyip toparlayan, sorunları çözen, doğru kararlar verebilen bilge yaşlılar vardı. Ama yine de bizim kültürümüzde, o kadar yıpranmaya rağmen yaşlılarla ilgili güzel yaklaşımlar devam ediyor.”dedi.

    Yaşlıların en büyük sorunu yalnızlık

    Günümüzde yaşlıların en büyük sorununun yalnızlık ve sosyal izolasyon sorunu olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dünyada özellikle de Batı ülkelerine göre bu sorun bizde daha azdır. O azalma da aslında bizim kültürel kodlarımızla ilgilidir. Zaman şimdi çok hızlı değişiyor. Daha önceki sosyolojik değişimler, 30 senede bir oluyordu. Şimdi artık üç senede bire düştü sosyolojik değişimler.” dedi. Tarhan, “Şu anda yaşlıların en büyük psiko sosyal sorunu yalnızlık. 90 yılında doçentlik sınavlarına girdiğimde doçentlik sorumdu. Çapa Tıp Fakültesi’nde Eflatun hocamız ‘Yaşlıların en çok psikososyal sorunu nedir?’ diye sormuştu. ‘Yalnızlık’ dedim. Açıkladım, aynı hakikat devam ediyor.”diye konuştu.

    Yaşlılığın tanımı yeniden yapıldı

    Batı dünyasının bu anlayışın yanlış olduğunu fark ettiğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yaşllılık tanımının da yeniden yapıldığını belirterek şunları söyledi:

    “Yeniden yaşlılara değer vermeye başladılar. Yaşlıların sosyal hayata katılması için çalışıyor. Yaşlılığı yeniden tanımladı. UNESCO’nun harika bir yaşlılık tanımı var. ‘Bir insan ne zaman yaşlanır? Bir insan konfor alanının dışına çıkamıyorsa yaşlıdır’ diyor. İkincisi yeni şeyler öğrenemiyorsa, şaşırmıyorsa ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsa yaşlıdır. ‘Ben her şeyi biliyorum’ diye düşünüyorsa, sorup öğrenmeye kapanmışsa, merak etmiyor, keşfetmiyorsa ve geçmişte anılarını yaşıyorsa, gençlik anılarını yaşıyorsa ve sürekli eskiyi tefekkür ediyorsa yaşlıdır.” dedi.

    Merak ve hayret etmek, risk almak beyni genç tutuyor

    Kişinin yeni şeyleri öğrenme motivasyonu, şaşırması, merak etmesi, hayret etmesi, risk almasının beyni genç tutan şeyler olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Vücudumuzu bir devlete benzetirsek beyin hükümettir. Beyin sağlıklı çalışırsa bütün organlar sağlıklı çalışır. Bu nedenle yaşlılık da beyinden başlıyor aslında. Bir insan ‘Ben yaşlandım’ dediği zaman beyin kendini yaşlanma tanımlamasına sokuyor. Onunla ilgili pozisyon alıyor, onunla ilgili kaçınmalara başlıyor. Onunla ilgili bağlantılar kuruyor ve algılamalar yapıyor.” dedi.

    Dört grup yaşlanma bulunuyor

    Dört grup yaşlanma olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bunları kronolojik, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik yaşlanma olarak sıraladı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kronolojik yaş nüfus kâğıdımızdaki yaştır. Biyolojik yaş bedenimizle ilgilidir. Eğer kendimize iyi bakıyorsak, yememize, içmemize, yaşam tarzımıza dikkat ediyorsak kronolojik yaş 70-80 olur ama kişi 50-60 yaşında gösterir. Psikolojik olarak da aynı kişi 70-80 yaşındadır ama bakarsın psikolojik olarak enerjiktir. Yeni şeyler öğreniyor, bilgisayar öğreniyor, yeni programlar öğreniyor. Dinamikse, işine gidip geliyor, üretkenliği devam ediyorsa kronolojik yaşına göre psikolojik yaşı gençtir ya da tam tersidir.” dedi.

    Sosyolojik yaşlanma kişiyi yıpratıyor

    Sosyolojik yaşın ise kişinin yaşadığı toplumla uyumlu davranabilmesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kişi seçilmiş yalnızlığın dışında yani istemediği halde yalnız kalıyorsa, izole oluyorsa, kendi istemediği halde farkında olmadan kimse onu dışlamıyor ama o yalnız kalıyorsa, kaçınma davranışları varsa bu kişiler daha çok yıpranıyor. Sosyolojik olarak yaşlı deniyor yalnız kalan kişilere…” diye konuştu.

    Zihinsel esneklik yaşlanmayı yavaşlatıyor

    Zihinsel esnekliği olmayan kişilerin daha çabuk yaşlandığını belirten Tarhan, “Bu durum genellikle tutucu yaşlarda oluyor. Yani zihinsel esneklikleri yok. Her şeyin kendi şartlarına uyması gerektiğini istiyor. Oturması, kalkması, yemek yemesi, bir şeyler yapması ona uymuyorsa sinirlenir. ‘Böyle olmasın daha iyi’ der.   Bu kişiler inatçı oluyorlar ve zihinsel esneklik gösteremiyorlar. Uyum sağlayamıyorlar ve hep gergindir bu kişiler. Çevresindeki kişilere çatıp kavga ederler, tartışırlar. Zihinsel esnekliği olan kişiler ise hep güler yüzlüdür. Ortama uyum sağlayabilirler. Böyle kişiler bakım evlerine de uyum sağlarlar.” dedi.

    Zihinsel esneklik yaşlılarda zayıflıyor

    Zihinsel esnekliğin terapilerde en önemli ve en çok kazandırmaya çalışılan kişilik özelliği olduğunu vurgulayan Tarhan, “Zihinsel strateji geliştirmek ve bunu öğretmek hedefleniyor. Kişinin bir olayda öğrendiği ve otomatik olarak uyguladığı bir yöntem var. Bir sorunu çözmede işe yaramıyorsa hemen zihinsel strateji getirip başka bir yöntem uygulamak, o da olmuyorsa başka bir yöntem uygulamak… Mental fleksibilite dediğimiz yani zihinsel esneklik dediğimiz durum yaşlılarda zayıflıyor. Özellikle kendini korumaya refleksli  bir statücülük oluyor.” dedi.

    Yaşlılara sahip çıkan bir sistemimiz var

    İleri yaştaki kişiler için alıştığı ortamda yaşamanın tavsiye edildiğini ancak bazen yaşlı bakım evlerinde de kalınabildiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bizim toplum olarak da devlet kurumları olarak da başarılı bir şekilde yaşlı kişileri sokakta bırakmamayı çok rahatlıkla sağlayabilen sistemimiz var. Birçok yaşlı bakım kurumları ve Darülaceze gibi kurumlar bulunuyor. Yaşlı bireylere güzel konfor sağlayarak onların zihinsel ihtiyaçlarını gideriyor. Hatta psikolojik ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor. Konforunu sağlamaya çalışıyor. O insanlar orada güzel şeyler üretebiliyor. Ürettiği zaman da kendini daha iyi hissediyor.” şeklinde konuştu.

    Torunlarla neden iyi anlaşılır?

    İleri yaştaki bir insan için en önemli şeyin kendi fikrinin sorulması, onun fikirkerine ihtiyaç olduğunun belirtilmesi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “O kişiye herhangi bir durumla ilgili düşüncesinin sorulması, onun tecrübelerinden yararlanılmaya çalışılması çok önemlidir. Onun için dede torun çok iyi anlaşır. Dedelerde, anneannelerde ya da babaannelerde anlatma, paylaşma arzusu ve dürtüsü vardır. Çocukta da sorup öğrenme arzusu vardır. Bu ikisi birleşiyor. Orta yaşlardaki anne ve baba hep meşguldür. Çocuklarla ilgilenemez. Burada devreye büyüklerin tecrübesi girer.” dedi.

    Çocuk hayatı aktarılan tecrübelerden öğrenecek

    Bazı ebeveynlerin çocuğunu aile büyükleriyle görüştürmediğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bazı anne ve babalarda ileriki yaştaki kişilerle çocuğun temas kurmasını desteklememek vardır. ‘Annem ve babam çocuğumun huyunu değiştiriyor’ şeklindeki düşüncelerle hareket ederler bu kişiler.Oysa çocuk aile büyüklerinden hayatı öğrenecek. Çocuğu cam fanusta büyütemeyiz ki.” dedi.

    Yeni şeylere açık olan kişi yaşlanmamıştır

    Yaşlı bireylerde ortaya çıkan bir başka durumun yenilik korkusu olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bazı ileri yaştaki kişiler yeni şeyleri tehdit gibi görüyorlar. Böyle durumlarda yeni deneyime kapalı oluyorlar. Onun için yeni deneyimlere açık olan kişi, hangi yaşta olursa olsun yaşlanmamıştır. Yaşlılık psikolojisi demiyoruz yaşlanma psikolojisi. Yaşlanma yavaşlatılabilir, durdurulabilir, geciktirilebilir ama yaşlılık dediğin zaman sanki muhakkak kader gibi görülüyor.”dedi.

    Yaşlı bireyler için sosyal  bir gruba dahil olmanın önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Onun için sosyal gruba dahil olamayan yaşlılar hızla çökerler. Aile büyüklerimizle ilgilenmek, onlarla sohbet etmek, teşekkür etmek onlara ilaç gibi gelir. Onlara duyulan minnettarlığı ifade etmek, bugünlere gelmesinde onlara teşekkür etmek, takdir ve onay sözleri söylemek onlar için hediye gibidir ve çok kıymetlidir.” dedi.

  • Şehrin ilk mum dükkanı “Mumcize” Serdivan’da açıldı

    Şehrin ilk mum dükkanı “Mumcize” Serdivan’da açıldı

    Mumcize Sakarya’da ilk (mum imalat ve satış)  Arabacı alanı mh 509 ak no 1 B Serdivan Sakarya’da AÇILDI

    Sakarya’nın ilk mum dükkanı MUMCİZE, bugün açıldı

    Sakarya’nın ilk mum dükkanı MUMCİZE, bugün Serdivan AVM arkasındaki sokakta açıldı. Sakaryalı Kadın girişimci Büşra Çatalbaş Gül’ün uzun yıllar sahip olduğu deneyimler, hem atölye hem de showroom olarak Sakaryalılar ile buluşturdu

    Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce Sakarya’nın ilk mum mağazası olan Mumcize mağazasının açılışına katıldı. Yüce”İşletme sahibi Büşra Çatalbaş Gül’e hayırlı, bereketli kazanç diliyorum.”dedi

    Milli Yol Partisi  Sakarya İl Başkanı Soner EKŞİOĞLU Sakarya’nın ilk mum mağazası olan Mumcize mağazasının açılışına katıldı. Yüce”İşletme sahibi Büşra Çatalbaş Gül’e hayırlı, bereketli kazanç diliyorum.”dedi

    Tüm ürünlerini atölyesinde kendisi hazırlayan Gül, showroomun satışının yanı sıra vereceği mum atölyeleriyle de eğitimlere hazırlanıyor.

    AK Parti İl Başkanı Yunus TEVER,  CHP  İl Başkanı Ecevit KELEŞ,İYİ Parti İl Başkaı Selçuk KILIÇASLAN ,Erenler Belediye Başkanı Fevzi KILIÇ , İYİ  Parti Adapazarı İlçe Başkanı Serdip DOKUMACI Sakarya’nın ilk mum mağazası olan Mumcize mağazasının açılışına katıldı.

    Doğal soya mumu ve kalite sertifikalı içerikleri ile kendine özel tasarımlarını birleştiren Gül, sevdikleri için özel bir hediye arayanları ve mum severleri atölyesinde ağırlamak için gün sayıyor.

    Her biri özel tasarım olan yüzlerce model ve renkte, kokularıyla kişiselleştirilebilen ev dekorasyonunun ve kendinize ayırdığınız anların eşlikçisi mumlar, MUMCİZE ile siz Sakaryalıların beğenisine sunuluyor

  • BAŞKAN KELEŞ: ÇABALARIMIZLA DİŞ HEKİMLİĞİ HASTANESİ SORUNU ÇÖZÜLDÜ

    BAŞKAN KELEŞ: ÇABALARIMIZLA DİŞ

    HEKİMLİĞİ HASTANESİ SORUNU ÇÖZÜLDÜ

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Sakarya İl Başkanı Ecevit Keleş’in sürekli gündeme getirdiği Sakarya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ile Sosyal Güvenlik Kurumu arasındaki anlaşma sorunu çözüldü. Uzun süredir takip ettikleri ve gündeme getirdikleri ve hastaların mağdur olduğunu tedavi konusunun çözüme kavuştuğunu ve üniversite ile SGK arasında anlaşma yapıldığını belirten Başkan Keleş, “Sakarya halkı bundan sonra diş tedavilerini üniversite hastasında rahatlıkla yaptırabilecek” dedi.

    HASTALAR MAĞDURİYET YAŞIYORDU

    CHP Sakarya İl Başkanı Ecevit Keleş’in uzun süredir gündeme getirdiği Sakarya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun anlaşma yapmaması ve hastaların mağduriyet yaşaması konunu nihayet çözüldü. Başkan Keleş’in yoğun ısrarı ve sürekli konuyu gündemde tutması ile birlikte Diş Hekimliği Fakültesi ile Sosyal Güvenlik Kurumu anlaşma sağladı.

    BU SORUNU GÖRMEZDEN GELEMEZDİK

    Sakarya Üniversitesi ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun arasındaki sorunu ilk olarak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın geçen yıl Sakarya’ya ziyaret etmesinden önce 14 Nisan 2022 tarihinde gündeme getirdiklerini söyleyen Başkan Ecevit Keleş, “Diş hekimliği fakültesi SGK kapsamında olmasına rağmen Sakarya Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinin Sosyal Güvenlik Kurumu ile anlaşması olmaması nedeniyle uzun süre kapsam dışında kaldı. Vatandaşlarımız mağdur oldu ve anlaşma olmadığı için özel diş kliniklerine gitmek zorunda kaldı. Uzun süredir mağdur olan ve cezalandırılan Sakarya halkı mevcut diş hastanesinde de uzun süre randevu günü beklemek zorunda bırakıldı. Diğer illerde bu anlaşma varken Sakarya’da olmaması vatandaşımızın sağlığından olmasına da neden oldu. Biz parti olarak bu sorunu görmezden gelemezdik”  dedi.

    SAKARYA HALKI SAHİPSİZ DEĞİL

    Sakarya’nın halkının her zaman yanında olacaklarını ve diş hastanesinde yaşanan SGK sıkıntısında olduğu gibi tüm sorunlarını gündeme getirmeye ve takipçisi olmaya devam edeceklerini söyleyen Başkan Keleş, “Cumhuriyet Halk Partisi Sakarya İl Başkanlığı olarak gündeme getirdiğimiz ve her platformda yaşanan sıkıntıları anlattığımız konu nihayet bizim çabalarımızla olumlu sonuçlandı. Sakarya Üniversitesi ile Sosyal Güvenlik Kurumu arasında anlaşma yapıldı ve artık Sakarya halkı diş tedavilerini üniversite diş hastanesine olabilecek. Bu sorunun çözümü gibi bundan sonrada Sakarya’da yaşanan tüm sorunları her yerde konuşacağız ve çözümü noktasından parti olarak elimizden geleni fazlasını yapacağız. Sakarya halkı sahipsiz değildir.” diye konuştu.

  • Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

    Türkiye’de her 4 kişiden birinin karaciğeri yağlı!

    Karaciğer yağlanmasının 6 önemli nedeni!

    Bu hastalığın en etkili tedavi yöntemi ise…

    Hızlı kilo vermek karaciğerde yağlanma nedeni!

    KARACİĞERDEKİ SİNSİ TEHLİKEYE DİKKAT!

    Yediklerimizi vücudumuzun kullanabileceği besin maddelerine çeviriyor… Protein, kan pıhtılaştıran faktörler, enzimler, hormonlar ve proteinlerin üretiminde rol oynuyor… Ve daha pek çok görev üstleniyor. Yaşamsal öneme sahip olan karaciğerde bir miktar yağ olması olağan bir durum ve sağlığı tehdit etmiyor. Ancak karaciğerdeki yağ oranı yüzde 5’in üzerine çıkarsa, ‘karaciğer yağlanması’ olarak tanımlanıyor.

    Dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığı olan karaciğer yağlanmasının en önemli nedeni, günümüzün önemli bir toplumsal sorunu olan, obezite. Dolayısıyla obezitenin artışına paralel olarak karaciğer yağlanması da giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki ülkemizde her 4 kişiden birinde, alkolden kaynaklanmayan karaciğer yağlanması tespit ediliyor. Bu nedenle ortalama 84 milyon nüfusu olan ülkemizde yaklaşık 20 milyon kişinin karaciğerinde yağlanma sorunu olduğu tahmin ediliyor. Acıbadem International Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, siroza dönüşünceye dek belirti vermemesi nedeniyle karaciğerin ‘sinsi hastalığı’ olarak belirtilen karaciğerde yağlanmanın erken dönemde tedavi edilmesinin yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Bu nedenle normalden fazla kilosu, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği veya insülin direnci olan hastaların kan tahlilleri ve ultrasonografinin yanı sıra ihtiyaç halinde karaciğerdeki yağlanma ile fibrozis evresini gösteren fibroscan tetkiklerini  yaptırmaları son derece önemli. Zira hastalığa erken tanı konulduğunda uygulanan tedaviler sayesinde siroza, dolayısıyla organ yetmezliği ile karaciğer kanserine dönüşmesi önlenebiliyor” diyor.

    Kalıcı hasarlar bırakmasın 

    Fazla alkol tüketimi karaciğer yağlanmasında önemli bir risk faktörü olsa da, her yağlanmanın nedeni olmuyor. Dolayısıyla karaciğerde yağlanma;  ‘alkole bağlı’ ve ‘alkole bağlı olmayan’ karaciğer yağlanması olarak 2 gruptan oluşuyor. Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması da ‘basit yağlanma’ ve NASH (non alkolik steatohepatit) olmak üzere yine 2 gruba ayrılıyor. NASH fazla kilolu, diyabet veya insülin direnci olan kişilerde görülen karaciğerde yağ birikmesi durumu olarak tanımlanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, basit yağlanmanın genelde önemli bir sağlık sorununa yol açmadığını belirterek, “NASH ise yağlı karaciğer hastalığının ciddi türüdür. Bu hastalarda karaciğer hücrelerinde yağlanmanın yanında iltihap hücrelerinde artış oluyor. Zamanla fibrozis dediğimiz nedbe dokusunda da artış görülüyor. Bu doku arttıkça normal fonksiyon gören karaciğer hücresi azalıyor. Bunların sonucunda siroza dönüşebiliyor. Kalıcı bir hastalık olan siroz da ilerleyerek organ yetmezliğine veya karaciğer kanserine neden olabiliyor” diyor.

    Genelde belirti vermese de… 

    Karaciğerde yağlanma genelde belirti vermemekle birlikte; nadiren halsizlik, karnın sağ üst kısmında hafif bir ağrı veya dolgunluk hissine yol açabiliyor. Bu nedenle hastalık sıklıkla başka bir sağlık problemi nedeniyle başvurulan laboratuvar tetkikleri, ultrason, tomografi veya manyetik rezonans (MR) yöntemleriyle tesadüfen tespit ediliyor.

     

    Sağlıklı beslenin, düzenli yürüyüş yapın

    Karaciğer yağlanmasına erken dönemde tanı konulduğunda yaşam alışkanlığında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle hastalığın ‘siroza’ dönüşümü önlenebiliyor. En etkili tedavi yöntemleri ise kilo kaybı ve fiziksel aktivite oluyor. Gastroentereloji Uzmanı Doç. Dr. Emine Köroğlu, “Dolayısıyla sağlıklı beslenmek ve düzenli egzersiz yapmak karaciğer yağlanmasında büyük önem taşıyor. Bunun için Akdeniz tipi beslenmeyi ve mümkünse her gün 45’er dakika yürüyüş yapmayı alışkanlık edinin” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ayrıca kilo alımını önlemek için alkol tüketmemeli, hazır meyve suları ile gazlı içeceklerden kaçınmalısınız. Fazla kilolar verildiğinde NASH ile ilişkili olan tip 2 diyabet, insülin direnci, hiperlipidemi, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları ve obezitenin kontrolü de kolaylaşıyor. Ancak kilo kaybınız kademeli olmalı, örneğin haftada en fazla 1,5 kilo vermelisiniz. Zira hızlı kilo vermek de karaciğerde yağlanmayı artırabiliyor”

    —————Kutu bilgisi——————-

    Karaciğer yağlanmasına neden olan 6 etken! 

    • Fast food tipi beslenme ve fiziksel aktivite azlığı nedeniyle gelişen obezite

    • Hızlı kilo vermek

    • Diyabet hastalığı veya insülin direnci

    • Kan kolesterol düzeylerinde yükseklik

    • Tiroit bezinin az çalışması

    • Kullanılan bazı ilaçlar

  • Prof. Dr. Ayşan: Tiroid bezinin tamamı alınmadan tiroid kanseri tedavisi mümkün

    “Her tiroid kanserinde tiroidin tamamının alınması şart değil” 

    Tiroid kanserinde ameliyatın mutlaka gerekli olduğunu belirten Endokrin Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Erhan Ayşan, buna karşın her tiroid kanserinde vücudun orkestra şefi olarak kabul edilen tiroid bezinin tamamının alınmasının şart olmadığını söyledi.  

    Endemik bir guatr ülkesi olan Türkiye’de tiroid kanseri tanısı alan kişi sayısı her geçen yıl artıyor. Her tiroid kanserinde ameliyatın mutlaka gerekli olduğuna işaret eden Yeditepe Üniversitesinden Endokrin Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erhan Ayşan, son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarla gündeme gelen yeni cerrahi yaklaşımla ilgili önemli bilgiler verdi.

    Bazı kanser türleri için tiroid bezinin tamamının alınması gerektiğini ama bu yaklaşımın tüm tiroid kanserleri için geçerli olmadığını belirten Prof. Dr. Erhan Ayşan, “Doğru seçilmiş troid kanserli vakalarda, tiroid bezinin tamamının alınmasına gerek yoktur. Belli bir bölümünün alınması kanser tedavisi için yeterlidir. Böylece hasta ömür boyu ilaç kullanmak zorunda kalmaz” dedi.

    “TİROİD BEZİ VÜCUTTAN ÇIKARTILDIĞINDA CİDDİ METABOLİK SORUNLAR YAŞANIR” 

    Tiroid için söylenen ‘vücudun orkestra şefi’ ifadesinin çok doğru olduğunu söyleyen Prof. Erhan Ayşan, “Saç tellerinizin uzamasından, karaciğer fonksiyonlarına, akciğerdeki solunumundan, kalp atım hızına kadar her şeyde tiroid hormonlarının etkisi var. Dolayısıyla tiroid hormonu salgısı bozulduğunda ya da bir sebeple tiroid bezinin tamamı vücuttan çıkartıldığında ciddi metabolik sorunların yaşanması kaçınılmaz oluyor” ifadelerini kullandı.

    “SAĞLIKLI KISMI BIRAKIYOR, KANSERLİ KISMI ÇIKARIYORUZ” 

    Tiroid bezinin içinde bulunan nodül denilen oluşumların, kanserin odağı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Erhan Ayşan, “Bilimsel çerçevede baktığımızda eğer tümör çapı 2 cm’in altındaysa ve tiroid bezi içinde başka nodül yoksa tiroidin sadece bir bölümünün alınması yeterlidir. Daha açık söylemek gerekirse tiroid bezinden hasta olan, yani kanserli bölümü çıkartıyor ama sağlıklı kısmı hastada bırakıyoruz. Böylelikle hem hasta kanserinden kurtuluyor hem de sağlıklı tiroid bezi yani orkestra şefi yerinde kalmış oluyor. Sonuçta hasta ameliyattan sonra dışarıdan hormon ilaçları almak zorunda kalmadığı için birçok metabolik sorunla uğraşmıyor” şeklinde konuştu.

    “DOĞRU SEÇİLMİŞ VAKARLARDA BAŞARI ORANI ÇOK YÜKSEK” 

    Tiroid kanserinde, bu organ koruyucu cerrahinin her hasta için uygun olmadığının, doğru bilimsel kriterlerle, doğru hastaların seçilmesinin çok önemli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Erhan Ayşan, konuyla ilgili olarak şu önemli uyarılarda bulundu: “Bu tedavi yaklaşımının hangi hastalar için uygun olduğunun tespit edilmesi çok önemli. Dolayısıyla ‘tiroid kanserinde, tiroid bezinin tamamı alınmayabilir’ derken çok dikkat etmemiz gerekiyor. Doğru seçilmiş olgularda tiroid bezinin sadece kanserli bölümünün alınıp sağlıklı bölümün bırakılması hastaya büyük bir avantaj sağlar. Fakat eğer vaka doğru seçilmemişse ve tiroidin tamamının alınması gereken hastada sadece bir bölümü alınmışsa, bu durum kanserde yayılma, nüks etme gibi sorunlara sebep olur ve ikinci, hatta üçüncü ameliyatların kapısını aralar. Bu nedenle uygulanacak ameliyat tekniğinin kararını profesyonel, deneyimli bir endokrin cerrahın vermesi gerekiyor. Hatta tercihen bu karar bireysel değil, bir uzmanlar kurulu tarafından alınmalıdır.”

    Doğru seçilmiş vakarlarda bu yaklaşımın başarısının yüzde 100’e yakın olduğunu söyleyen Prof. Dr. Erhan Ayşan, “Doğru hasta seçilmişse hiçbir sorun çıkmayacaktır, hasta hem kanserinden kurtulmuş olacak, hem de ömür boyu tiroid hormon ilaçları kullanmadan hayatına devam edecektir” dedi.

    TİROİD BEZİ ALINAN HASTALAR ÖMÜR BOYU İLAÇ KULLANMAK ZORUNDA 

    Tiroid bezinin genel sağlığımız için çok önemli olduğunu, bu yüzden onu olabildiğince vücutta tutmanın gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Erhan Ayşan, “Hastanın trioid bezini aldığınızda, o kişi ömür boyu bu bezin ürettiği hormonları tablet olarak dışarıdan almak zorunda kalıyor. Dolayısıyla hasta artık metabolik olarak ilaca bağımlı hale geliyor. Bunun günlük hayatta çeşitli zorlukları, maddi yükleri de var tabii ki! İşte bütün bu çabaların sebebi, bir yandan hastanın kanserini tedavi ederken, bir yandan da onu hormon ilaçlarının kullanımına bağlı sorunlardan uzak tutmak” dedi.

  • Korkutan yeni ve tehlikeli virüs…

    Korkutan yeni ve

    tehlikeli virüs…

     

    Necdet Buluz

     

    İnsanlık bir yandan covid-19 ile mücadele ederken, bir yandan da ortaya çıkan yeni ve tehlikeli virüslerle ayrı sahalarda ayrı mücadele veriyor. Yeni virüsün cinsel ilişki ile bulaştığı erkeklerde kaşıntı ve şişliklere neden olduğu belirtiliyor.

    Bilim insanları, Mycoplasma genitalium olarak da bilinen ve kısaca M. gen olarak da adlandırılan bir bakterinin en kuvvetli ilaçlara ve tedavi yöntemlerine karşı dirençli olduğunu açıkladı.

    İngiliz medyasının, “Dünyanın en tehlikeli süpervirüsü bu mu? Bilim insanları kadınlarda kısırlığa sebep olabilecek bakterinin bütün antibiyotiklere karşı dirençli olduğunu açıkladı” başlıklarıyla duyurduğu hastalığın bilinenden çok daha yaygın olduğu ortaya çıktı.

    İngiliz Daily Mail gazetesi, cinsel yolla bulaşan bu hastalığın insanlara fark ettirmeden bulaştığını ve cinsel hayatı aktif olan erkek ve kadınların yüzde 20’sinin farkında olmadan bu hastalığı taşıdığını yazdı.

    Evrim geçirmeye devam eden bu bakterinin ilk olarak 1980’lerde Londra’da keşfedildiğini ve şu an ABD’de yayıldığını açıklayan bilim insanları bu bakterinin kadınlarda erken doğum, düşük ya da kısırlığa sebep olabileceği de duyuruldu.

    Kasık bölgesinde iltihaplı hastalıklara da davetiye açan bu bakterinin bütün antibiyotiklere karşı da dirençli olmasının endişe yarattığı belirtildi. Bu hastalığın teşhis edilmesinin çok zor olduğunu dile getiren Profesör Paul Hunter, “Bu bakterinin insan sağlığına çok ciddi etkileri olduğunu görüyoruz. Bu hastalık kadınlarda ağrı, kanama ve şişlik yapabiliyor” dedi.

    Bilim insanları, birçok insanın semptom göstermeden yıllarca bu bakteriyi taşıdığını aktarırken bakterinin erkeklerde şişlik, ağrı ve acıya sebebiyet verdiğini dile getirdi.

    Antibiyotiğe dirençli süper bakterilerin yılda doğrudan ya da dolaylı olarak 7 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.

    Özetleyelim:

    Bu virüs de son olmayacak. Yaşantımız ve aldığımız gıdalar bozuluyor. Yeni ve tehdit edici nice virüsler hayatımıza girecek. Yeni mücadele sahaları açılacak. İlaç sanayi eskiden olduğu gibi yine tam kapasite çalışacak.