Kategori: Sağlık
-
Öfke kontrolünde ‘Dur, düşün, davran’ modeli uygulanmalı…
Öfke kontrolünde ‘Dur, düşün, davran’ modeli uygulanmalı…
Öfke kontrol edildiğinde fayda sağlayabiliyor
Öfke çoğunlukla kişinin planlarının engellenmesi ya da haksızlığa uğranması gibi durumlarda açığa çıkan sağlıklı, evrensel ve doğal bir duygusal tepki olarak tanımlanıyor. Öfkenin davranışsal birtakım eylemlerle de açığa çıkabildiğini belirten uzmanlar; birey tarafından kabul edilen, anlaşılan, sağlıklı bir şekilde ifade edilmeye çalışılan öfkenin işe yarayabildiğini ve üretkenliğe katkı sağlayabildiğini ifade ediyor. Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, öfkeye yol açan sebepler, davranışlar ve sonuçlar karşısında ‘Dur, düşün ve davran’ modelini uygulamanın öfke kontrolünü kolaylaştıracağını vurguluyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, öfke ve öfke kontrolü ile ilgili değerlendirmelerde bulunarak tavsiyelerini paylaştı.
Sakin kalmak çok önemli
Günümüz toplumunda bireylerin hemen her gün yaşadıkları onlarca stres yaratan durum/olay karşısında sakin kalabilmelerinin büyük önem taşıdığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Sürekli hale gelen, insanları kaygılandıran birçok yaşamsal faaliyetler ve bu faaliyetlerin sebep olduğu ekonomik, sosyal ya da duygusal olumsuzluklar kişilerde öfke uyandırabiliyor. Elbette öfke tanımını yapabilmek için öncelikle ‘duygu’ kavramının ne olduğunu tanımlayabiliyor olmak gerekiyor. Duygular yaşantılarımıza eşlik eden, yaşanılan olaylardan ve durumlardan etkilenen, bu yaşantıları etkileyen önemli psikolojik bileşenlerden birisidir” dedi.
Öfke evrensel ve doğal bir duygusal tepkidir
Öfkenin çoğunlukla kişinin ihtiyaçlarının doyurulmaması, planlarının engellenmesi, haksızlığa uğranılması ya da karşılanmayan beklentilere karşı açığa çıkan sağlıklı, evrensel ve doğal bir duygusal tepki olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Burada önemli olan öfkenin ifade ediliş biçiminin olumsuz olduğudur. Öfke, sağlıklı bir iletişim içerisinde var olabildiği gibi davranışsal birtakım eylemlerle de açığa çıkabiliyor. Birey tarafından kabul edilen, anlaşılan, sağlıklı ifade edilmeye çalışılan bir öfke duygusu işe yarayan ve üretken olmaya götüren bir durumdur. Oysa kontrol edilemeyen, bastırma ya da inkâr ile yok sayılmaya giden öfke bireyin hem kendisi hem de çevresi için zarar verici bir potansiyel taşıyor” ifadelerini kullandı.
Kalabalık ortamda yaşamak da öfke doğuruyor
Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, ‘Birçok araştırma, şiddet ve öfke eğilimleri ile bu doğrultuda meydana gelen saldırgan eylemlerin genel olarak limbik sistem, frontal lob ve temporal lobla ilişkili olduğunu gösteriyor’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Tabii ki çocukluk çağında şiddete tanıklık etmek, şiddete birebir maruz kalmak, kalabalık ortamda yaşamak, ağır yoksulluk durumları, aile yapısında bozulmalara sebep olabilecek sosyoekonomik nedenler, psikiyatrik hastalığa sahip olmak, yaşanan sürekli stresli olaylar, serotonin metabolizmasında dengesizlikler, premenstrual dönem içerisinde meydana hormonal dengesizlikler ve alkol/uyuşturucu kullanımı da öfke eğilimini artırıyor. Uzun süreli şiddete ya da kontrolsüz öfkeye maruz kalmak da bireyde değersizlik, çaresizlik, yetersizlik gibi daha birçok olumsuz duygulanımı beraberinde getiriyor. Ayrıca kişiler arası sorunlu iletişimler, çalışma yaşamında işlevsellikte düşüşler ve boşanmalar gibi olumsuz yaşamsal olaylar da beraberinde geliyor.”
Doğru yöntem kişiye göre değişiyor
Öfkeyi sağlıklı biçimde ifade etme becerisini kazanmanın ‘öfke kontrolü’ olarak tanımlandığını belirten NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Öfke kontrolünde temel amaç saldırganlıktan uzak, şiddete dönüşmeden, bireyin kendisine ve çevresindeki kişilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Öfke kontrolünde doğru yöntem kişiden kişiye değişmekle birlikte ilgili yöntem belirlenirken kişinin kendi yaşam tarzı, kişilik özellikleri, bu yöntemi uygularken rahatsızlık hissetmemesi gibi faktörler dikkate alınmalı” dedi ve öfkeyi kontrol etmede kullanılan bazı genel yöntemleri şu şekilde sıraladı:
-
Kışkırtılan noktaları tanımlayabilmek ve yüzleşebilmek,
-
Yönergeli cümleler kullanmak. Örneğin ‘öfkenin seni ele geçirmesine izin verme, derin bir nefes al’ şeklinde olmalı,
-
Duyguları daha net tanımak ve farkında olmak. Böylece beklentilerimiz ve doyurulmamış isteklere karşı ne hissettiğimizi daha iyi bileceğimiz için daha sağlıklı bir iletişim içinde olabileceğiz,
-
Öfkenin ABC’sini bilmek. Öfkeye yol açan sebepler, davranışlar ve sonuçlar karşısında dur, düşün ve davran modelini uygulamak kontrolü kolaylaştıracaktır,
-
Bizi kışkırtan ya da öfkelendiren olaylardan kendimizi uzak tutmaya çalışmak gibi yöntemler geliştirilebilir. Eğer tüm bunlara rağmen kişi birtakım değişimler içine giremiyorsa ve öfke zamanla fiziksel şiddet, bağırma, etrafı kırıp dökme gibi eylemlerle açığa çıkıyorsa bir psikolog ya da psikiyatrist desteği alınması gerekiyor.
-
-
Göz Sağlığını Korumanın 8 Yolu
GÖZ SAĞLIĞINI KORUMANIN 8 YOLU
Dünyada yaygın olarak görülen ve uzun süre fark edilemeyen göz hastalıkları görme yetisinin kaybına yol açabiliyor. Bu noktada rutin göz muayeneleri büyük önem taşıyor. Rutin göz muayeneleriyle erken teşhis edilen hastalıklarda, vakit kaybedilmeden tedaviye başlandığında görme kaybının önüne geçilebiliyor. Araştırmalara göre rutin muayene yaptırılmadığı takdirde 2050 yılına kadar dünyada 115 milyon kişinin görme yetisini kaybedeceği öngörülüyor. Göz sağlığının korunması için bazı pratik önlemlerin alınması yeterli olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Göz Merkezi’nden Prof. Dr. Abdullah Özkaya, “13 Ekim Dünya Görme Günü” nedeniyle göz sağlığı ve önemi hakkında bilgi verdi.
Pek çok insan görme yetisinin iyi olduğunu düşünür ve genelde göz muayenelerini ihmal eder. Oysa göz sağlığı çok önemlidir ve ihmal edilmemelidir. Hiçbir sorun olmasa bile düzenli yapılan göz muayeneleri belirti vermeyen ve görme kaybına yol açan göz hastalıklarını engeller. Göz sağlığı sadece görmekten ibaret değildir. İyi bir göz sağlığı aynı zamanda eğitim ve ekonomiyi de dolaylı yoldan etkilemektedir. Çünkü beynin işlediği bilgilerin neredeyse yüzde 80’i gözlerden gelmektedir ve rutin bir görme muayenesi yüksek tansiyon veya diyabet gibi hastalıkların da teşhisinde yardımcı olmaktadır. Bu hastalıkların dünya ekonomisine yükü düşünüldüğünde rutin göz muayenelerinin önemi bir kez daha anlaşılacaktır.

???????????????????????????????????? Rutin göz muayenesi yapılmazsa 2050’ye kadar 115 milyon kişi görme yetisini kaybedebilir
Dünya nüfusunun dörtte birinde görme bozukluğu görülmektedir. Bu görme bozukluklarının neredeyse yarısı erken teşhis ve etkin tedavi yöntemleriyle önlenebilirdi. Yapılan araştırmalara göre ise 2050 yılına kadar rutin göz muayenesi yaptırılmadığı takdirde görme yetisini kaybedecek insan sayısının 115 milyon olacağı öngörülmektedir. Son rakamlara göre dünya çapında 39 milyon kişi hiç görmemektedir, 246 milyon kişi de orta veya şiddetli görme bozukluğuna sahiptir. Eğer erken teşhis edilebilen görme bozukluklarının yüzde 80’i önlenebilir, kolayca tedavi edilebilir veya önlenebilir. 19 milyon çocuğun görme engelli olduğu bilinirken; tüm görme engellilerin yaklaşık yüzde 65’i 50 yaş ve üzerindedir. Bu yaş grubu ise dünya nüfusunun sadece yüzde 20’sini oluşturmaktadır.
Görme hayat kalitesi için çok önemli
Görmek, bağımsız hareket edebilmek, sağlıklı iletişim kurmak, eğitim ve çalışma hayatı için büyük bir önem taşımaktadır. Bununla birlikte az görmek ya da görme yetisini kaybetmek yaşam kalitesini oldukça olumsuz etkilemektedir. İnsan yaşamında en az bir kere gözle ilgili sorun yaşanması kaçınılmazdır. Özellikle çocukluk çağında konjonktivit geçirme riski yüksektir. Bunun yanında refraksiyon kusurları, hiçbir şey olmasa bile ilerleyen yaşta presbiyobi meydana gelmektedir. Ayrıca yaşla birlikte derinlik algısında zayıflama, loş ışıkta görme sorunları, gece araç kullanırken zorlanma da bireylerin karşısına çıkabilmektedir. Genetik, yaşlanma, enfeksiyonlar, çeşitli sağlık sorunları da görmede soruna yol açabilmektedir.Erken teşhis ve rutin muayeneyle görme kaybının önüne geçilebilir
Görmeyi en çok etkileyen ama çok basit bir şekilde teşhis edilip önlem alınabilen hastalıklar bulunmaktadır. Bunların başını retinayı ilgilendiren hastalıklar çekmektedir. Diyabetik retinopati, sarı nokta hastalığı, glokom, epirental membran, maküla deliği, retina damar tıkanıklıkları, katarakt, santral seröz korioretinopati bunlardan bazılarıdır:
-
Diyabetik retinopati: Retinanın dolayısıyla görmenin en büyük iki düşmanlarından biri hipertansiyon diğeri diyabettir. Diyabetik retinopati, şekere bağlı körlüğün en sık nedenidir. Diyabet damarlar üzerinde tahribat yapar ve gözler bu noktada hedef olur. Retinadaki damar yapısında bozulma meydana gelir ve kanama başlar. Buna önlem alınmazsa görme azalır hatta körlüğe kadar gidilir. Kan şekeri, kolesrerol, tansiyon dengesi; rutin göz muayeneleri ve argon lazer ile erken teşhis edildiğinde körlük önlenebilir.
-
Sarı nokta: Yaşa bağlı gelişen bu hastalık retinanın bozulup görmeyi engellemesidir. Göz içi enjeksiyonu tedavisi ile hastalık hızı yavaşlamaktadır. Hastaların kontrollerini aksatmamaları hayati önem taşır. Basit bir göz muayenesiyle erkenden teşhis edilebilir.
-
Glokom: Genelde belirti vermez ve göz tansiyonu olarak bilinir. Rutin göz muayenelerinde teşhis edilebilir. Eğer tedavi edilmezse körlüğe yol açan glokomda, temel amaç göz basıncının düşürülmesi olmalıdır. Düzenli muayene ve uygun tedavi ile görme kaybı engellenir. İlaç yeterli gelmezse lazer ve cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilmektedir.
-
Epirental membran: Epiretinal membran, retinanın önünde zar tabakası oluşmasıdır. Bu durum makulada oluşursa görme azalır. Şeker, göz iltihabı, damar tıkanıklığı, göz travmasıyla meydana gelebilir. Yıllarca belirti vermez. Rutin göz muayenesi işe teşhis edilir.
-
Maküla deliği: Genelde 50 yaş sonrası görülen maküla deliği çarpık ve bulanık görmeyle belirti verir. Bu hastalar görüşlerinin merkezinde değişiklik hisseder. Tedavi edilmezse geri dönüşü olmayan görme kaybına sebep olur.
-
Retina damar tıkanıklıkları: Kişide hipertansiyon, diyabet, damar sertliği, pıhtılaşma sorunları varsa retinal damar tıkanıklığı olabilir. Bu sorunda ani olarak görme kaybı başlar. Erken teşhis ve tedavi çok önemlidir. Enjeksiyon tedavisi uygulanır. Ek olarak lazer tedavisi de yapılabilir.
-
Santral seröz korioretinopati: Genelde genç ve orta yaşlılarda görülür. Retina altında sıvı toplanmasıyla oluşarak görme kaybına yol açabilir. Merkezi görmede bulanıklıkla bulgu verir. Erken tespiti faydalıdır, görme kaybını önler.
-
Katarakt: Doğal göz merceği saydamlığını kaybedip matlaşmasıyla oluşur. Kişi sanki her şeye buzlu bir camın arkasından bakıyor gibi hisseder. Genelde yaşlanmayla ortaya çıksa da diyabet, yüksek miyopi, bazı ilaçların kullanımıyla da oluşabilir. Tek tedavisi ameliyattır.
Göz sağlığını korumanın adımları
Görme sağlığını korumak basit önlemlerle yapılabilir:
-
Düzenli göz muayenesi yaptırın.
-
Ispanak veya lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler de dahil olmak üzere sağlıklı bir diyet yapın ve ideal kiloyu koruyun.
-
Ailenizin göz sağlığı geçmişini öğrenin.
-
Güneş ışınlarını yüzde 99- 100’ünü engelleyen güneş gözlüğü kullanın.
-
Sigarayı bırakın ya da başlamayın.
-
Şeker, hipertansiyon ve kolesterol değerlerinizi dengede tutun
-
Düzenli egzersiz yapın
-
Ekrana bakarken 20/20/20 kuralını uygulayın. Yani 20 dakikada bir, 20 saniye süre ile 20 feet (yaklaşık 6 metre) uzağa bakmayı deneyin.
-
-
Gençleşmenin Alternatif Yöntemi: Ozon Tedavisi
Gençleşmenin Alternatif Yöntemi: Ozon Tedavisi
Dr. Esra Savaş, Ozon Terapisinin cerrahisiz estetik uygulamalarda sık başvurulan bir yöntem olduğunu belirtti. Dr. Savaş, “Özellikle anti-aging dediğimiz gençleşme uygulamalarında Ozon Terapisi oldukça iyi sonuçlar veriyor” dedi.
Ozon tedavisinin medikal tedaviye ek olarak kullanıldığını vurgulayan Dr. Esra Savaş, “Ozon en iyi dezenfektandır. Özellikle pandemi döneminden aşina olduğumuz üzere, ortam dezenfeksiyonunda da etkili bir biçimde kullanılıyor. Bakteri ve virüs temizliği yapan üç etkili temizleyiciden biri. Dolayısıyla vücuttaki bakteri ve virüsleri temizlemek için de en favori tedavilerden biri” dedi.
Ozon tedavisi hastalık veya organ seçmiyor
Diyabet hastalarında oldukça etkili olan ozon tedavisi, Koah için de efektif bir uygulama. Bununla birlikte bağışıklık ve dolaşım sistemi üzerinde de güçlendirici ve temizleyici özelliklerine dikkat çeken Dr. Savaş, “Ozon tedavisi hastalık ya da organ seçimi yapmıyor. Temizleyici olmasından dolayı vücuda girdikten sonra, her yeri bakteri ve virüslerden temizlemeye başlıyor. Yenilenme sürecine giren hasta ya da sağlıklı bireylerde gençleşme, kronik ağrılarda azalma gözlemleniyor. Öte yandan diyabet sonucu sinir ve dolaşım sistemi hasar görmüş hastalarda doza bağlı olarak damarların yenilenmesine yardımcı oluyor ve böylelikle sistem, sağlıklı biçimde fonksiyonlarını geri kazanmaya başlıyor. Uykusuzluk çeken hastalarda da olumlu sonuçlar alıyoruz. Ozon terapisi tepeden tırnağa etkili” ifadelerini kullandı.
Ozon tedavisi hasta ayırmıyor
Ozon tedavisinin herkese yapılabileceğini söyleyen Dr. Savaş, “Ozon tedavisi hastalara uygulandığı kadar, olumlu etkileri dolayısıyla sağlıklı bireylere de uygulanıyor. Yaşlı, genç ayrımı yapılmadan bağışıklık sistemini güçlendirmek isteyenlerden, uykusuzluk çekenlere kadar her yaş grubuna uygulayabiliyoruz” açıklamasını yaptı.
Özel yöntemler kullanılıyor
Ozon uygulamasının mutlaka bir hekim tarafından yapılması gerektiğinin altını çizen Dr. Savaş, “Hastanın kanını alıp belli bir oran ozon katıp kapalı bir sistemle tekrar hastaya geri veriyoruz. Bu tedavi yöntemi majör ozon tedavisi. Bununla birlikte minör ozon tedavisi yönteminde yine hastadan kan alarak belli bir miktar ozonla karıştırıp kas içine enjekte edilir. Buna ozon aşısı da diyebiliriz. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde etkili. Bir de torbalama dediğimiz yöntem var. Bu da yara tedavilerinde kullandığımız bir yöntemdir. Burada bölge ıslatılır ve ozona dayanıklı bir ürünle kapatılıp içeriye ozon verilir. Böylelikle yara bulunan bölgede, ölmeye yüz tutmuş hücreler canlanır, yara etrafında oluşan bakteriler temizlenir. Bu üç temel uygulama dışında da ozon tedavisi uygulanabilir. Ozonlu su, lokal olarak cilde uygulanan ozon, vücut boşluklarına uygulanan yöntem, bunlardan birkaçıdır. Ayrıca menopoz döneminde de ozondan faydalanabiliyoruz. Menopozun kadın vücuduna yaptığı olumsuz etkilerin birçoğundan, birkaç ozon uygulama yöntemini kullanarak kurtarabiliyoruz” açıklamasını yaptı.
-
Kış geliyor, boğaz ağrılarına dikkat…
Kış geliyor, boğaz
ağrılarına dikkat…
Necdet Buluz
İçinde bulunduğumuz günler sağlık açısından son derece önemli. “Geçiş dönemi” olarak da değerlendirilen bu günlerde boğaz ağrılarına karşı yapılması gereken önlemler doktorlarca ortaya konuldu.
Boğazda kaşınma, yanma, batma, gıcıklanma, yabancı cisim hissi… Besinleri yutmakta güçlük çekmek… Boğaz ağrısı, pek çok hastalığın en yaygın görülen ve ilk hissedilen belirtilerinden birini oluşturuyor. İyi veya kötü huylu kitlelerden yutma bozukluklarına, sigaradan uyku apnesine, reflüden bademcik iltihabına kadar pek çok etken sorumlu oluyor boğaz ağrısından. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ayşe Pelin Yiğider, son dönemlerde enfeksiyona bağlı boğaz ağrılarının en sık Covid-19 nedeniyle geliştiğine dikkat çekti. Yiğider, boğaz ağrısında mutlaka hekime başvurmak gerektiğine de işaret ederek, önemli önerilerde bulundu. 1. Sirkeli boğaz gargarası yapmayın çünkü sirke gibi güçlü asidik kimyasallar mukozal yangıyı arttırabiliyor.
2. Asitli ve aşırı sıcak gıdalar tüketmeyin.
3. Gece yanınızda su bulundurun çünkü gıcık tarzı öksürük uyku kalitesini bozabiliyor. Dolayısıyla gıcıklanma hissi geldiğinde suyu yudumlayarak içmeniz boğazınızı rahatlatacaktır.
4. Boğazınızdaki viral yükü azaltmak amacıyla tuzlu veya karbonatlı suyla sık boğaz gargarası yapmanızda fayda var. Bir su bardağı su, bir tatlı kaşığı tuz veya bir çay kaşığı karbonatla hazırlayacağınız çözeltiyi gün içerisinde kullanabilirsiniz. Gargara yaparken sıvıyı ağzınızda en az 20-30 saniye tutmaya özen gösterin.
5. Çinko ve C vitamininden zengin beslenin.
6. Ortamı iyi havalandırın. 7. Bitkisel çaylara dikkat! Bitki çayları lokal ağrı kesici etkilerinin yanı sıra sistemik olarak terlemeyi destekliyorlar ve bu sayede ateş kontrolüne de katkı sağlıyorlar. Karanfil ve tarçın eklenmiş ıhlamur çayları bu anlamda yan etki profili en düşük destekleyici çay içeriği arasında yer alıyor. Ancak bu tür çayları çok sıcak ve şekerli tüketmemeye özen gösterin.
8. Balın gücünden faydalanın, ancak diyabet riskiniz yoksa balı 2-3 porsiyona bölerek tüketebilirsiniz.
9. Sarımsak ve soğan tüketin.10. Okaliptus, tıbbi nane, karanfil ve paçuli gibi uçucu yağların burun mukozasını açıcı etkilerinden ve antiseptik özelliklerinden buhar veya buhurdanlık yoluyla faydalanabilirsiniz. Ancak yüksek doz ve uzun süre maruziyetinde özellikle ses teli ile gırtlak mukozasında ekstra ödeme neden olabileceğini de unutmayın!
11. Zencefil ve adaçayı şifalı bitkiler olmalarına karşın, boğaz ağrılarında yaygın tüketilen pastilleri, içerdikleri yüksek östrojen nedeniyle özellikle hamilelerde ve hormona duyarlı kanser öyküsü olan kişilerde tercih edilmemesi gereken takviyelerden.
12. Boğaz ağrısında doktorunuz önermediyse vitamin takviyelerini asla kullanmayın. Son yıllarda sık kullanılan D vitaminin kontrolsüz kullanımı kan kalsiyum seviyelerini yükseltebiliyor. Bu durum idrar yollarında taş gelişmesi riskini artırabiliyor. -
Ruh ve Beden Bir Bütündür! Psikoterapiye Ne Zaman Gitmeliyim?
Psikoterapiye gitmeli miyim?, Psikoterapiye ihtiyacım olduğunu nasıl anlarım? Psikoterapiye ne zaman gitmeliyim?’ gibi sorular aracılıyla ruh sağlığının ve psikoterapinin hayatımızda ki önemini, İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikoloji Uzmanı Kln. Psk. Müge Leblebicioğlu Arslan, anlattı.
Günümüzde psikoloji alanına yönelik hatalı inançlar ne yazık ki varlığını halen sürdürmektedir. Gerek medyadaki yanıltıcı örnekler gerekse toplumdaki doğruluğu sorgulanmayan kalıplaşmış inançlar psikoterapiye dair hatalı düşünce kalıplarının oluşmasına etken olabilmektedir. Bu inançlar ise kişilerin psikoterapi desteği almaya yönelik yaklaşımını negatif yönde etkileyebilmektedir.
Değişim anne karnında başlar
Anne karnından içinde bulunduğumuz ana kadar birtakım yaşantıların deneyimlenmesi ve genetik etkenler sonucunda bireyler fizyolojik ve psikolojik değişim halinde yaşamlarını sürdürürler. Değişim kaçınılmazdır. Kendiliğinden olan ya da birtakım farkındalıklarla ilerleyen bir süreçtir. Burada farkındalıktan kastedilen nokta değişimin ne yönde geliştiğini görebilmektir. Yaşamdaki değişimler, terapide gelişim olarak şekil almaktadır. Bunu görebilmekte ki en iyi yerlerden birisi de terapidir.
Psikoterapiye ne zaman gitmeliyim?
Kişiler yaşadıkları sorunlarla baş edemediklerinde ya da yeteri kadar iyi yaşayamadıklarını hissettiklerinde yardım arayışı içine girebilirler. Genel olarak bakıldığında, problemler kişisel ya da sosyal etkileşimlerden kaynaklanabilir. Ekonomik krizler, evlilik sorunları, korkular, uyum sorunları, travmatik yaşam olayları tüm bunlar kişide strese yol açabilir ve var olan kaynaklarını zorlayabilir. Bu durumda kişiler kimi zaman kendi istekleriyle, kimi zamanda başkalarının aracılığı ile yardım arayışına gerebilirler. Kimi zaman herhangi bir problemle karşılaştıkları için değil, yaşamlarından istedikleri kadar etkin olamadıklarını düşündükleri için yardım almak isteyebilirler. Kişinin gelecekle ilgili planının olmaması, hedefi olmayan bir yaşam sürdürdüğünü düşünme ve yaşamından tatmin olmama gibi sorunlar bu düşüncelere örnek olabilir.
“Terapiye gitmeli miyim?” dediğiniz anda terapiye gitmelisiniz
Terapi ihtiyacı meselesini bir örnekle ele almak istiyorum; günlük hayatımızda durduk yere ‘Acaba ağrı kesici atmalı mıyım?’ demeyiz. Eğer başımızda ağrı varsa buna ihtiyaç duyarız ve bu soruyu kendimize sorarız. Bu durumda da ağrının yoğunluğuna, günlük hayatımızda ki işlevselliğimiz üzerindeki etkisine göre kimi zaman kendimiz, kimi zaman da çevremizde ki insanların gözlemi ve uzman görüşü üzerine atıp atmamaya karar veririz. Terapide aynı bu şekilde eğer siz bugün kendinize terapiye gitmeli miyim, sorusunu kendinize yöneltiyorsanız sebebi ne olursa olsun terapiye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz.
Sanılanın aksine terapistin amacı, danışanın problemlerine yönelik akıl vermek ve yönlendirmek değil, danışanın mevcut problemlerini daha etkin bir biçimde yönetmesine ya da kazanılan bu becerilerle gelecekte karşılaşılacakları benzer problemlerle ya da farklı problemlerle baş edebilmesine yardım etmektir. Tüm bu yardım sürecinde belirli ekollerden ve bilimsel tekniklerden faydalanır. Gerekli gördüğü durumlarda değerlendirmede psikolojik testlerden faydalanır.
Unutulmamalıdır ki ruh ve beden bir bütündür. Fiziksel sağlığınız iyiyse ruh sağlığınıza da bu durum olumlu yansıyacaktır. Ruh sağlığınız yani psikolojik iyi oluşumuz ne kadar yüksekse beden sağlığınızda o yönde olumlu etkilenecektir. Ruh sağlığınızı ihmal etmeyin!
-
10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı günü olarak kutlanıyor.
Ruhumuza Takviye Kuvvet
Sağlığın ayrılmaz ama belki de en fazla göz ardı edilen parçası, ruh sağlığının önemine dikkat çekmek için her sene 10 Ekim, Dünya Ruh Sağlığı günü olarak kutlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan en geniş ve kapsamlı araştırma sonucuna göre, tüm ülkeleri ruh sağlığına daha fazla yatırım yapmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Doğru ve dengeli beslenmek, egzersiz yapmak, iyi bir uyku ve amacına uygun kullanılan takviye gıdalar beden sağlığı kadar ruh sağlığını da koruyor. Dr. Elif Pahsa bu konuyla ilgili önemli bilgiler paylaştı.
COVID-19 salgını tüm dünyayı ve yaşam tarzlarını değiştirdi. Salgınla birlikte daha da ağırlaşan ekonomik koşullar, kendimizi sürekli tehlike ve tehdit altında hissetmemiz, sosyal etkileşimimizin temassız ve mesafeli niteliği, hatta zaman zaman izolasyon, diğer tüm şeylerle birlikte ruhsal sağlığımızı da derinden etkiledi ve etkilemeye devam ediyor.
Vitaminlerin ruh sağlığı üzerinde güçlü etkisi bulunuyor
Sağlığımıza dikkat ederek ve doğru vitaminleri doğru şekilde tüketerek bedenimize ve ruhumuza destek olabileceğimizi belirten Dr. Elif Pahsa; “Vücudumuzdaki vitamin ve minerallerin eksikliğinin ruh sağlığı üzerinde güçlü etkileri bulunuyor. Bu etkinin olumlu ya da olumsuz olması ise tüketilen besinlerin vücudumuza yeterli vitamini sağlayabildiği ile ilgili. Örneğin, magnezyum ve melatonin seviyesine destek olan takviyeler uzun vadede beden sağlığını olduğu kadar ruh sağlığını da düzeltmede yardımcı oluyor. Magnezyum eksikliği yorgunluk ve halsizliğe sebep olduğu için depresyon riskini artıyor ve bu eksikliğin tamamlanması için gıdaların yanında takviye gıdaları da kullanmak gerekiyor. Özellikle Magnezyum L-Treonat’ın beyin hücrelerinde magnezyum seviyesini artırması ile bilişsel fonksiyonlar üzerindeki olumlu etkisi, genel ruh sağlığına da pozitif yansıyor. Bu Vücudumuzdaki melatonin eksikliği ise uykuya geçmede büyük problem yarattığı için ruh sağlığımızın bozulmasında büyük etki sahibi. Melatonin içeren takviye gıdalar sayesinde uyku problemleri çözülerek ruh sağlığı da korunmuş oluyor” dedi.

Ruh ve beden sağlığı için takviye besinlerin önemi oldukça fazla
Ruh ve beden sağlığımızı korumak için bazı önemli vitaminleri her besinden alamayacağımızın önemini vurgulayan Dr. Elif Pahsa “Şüphesiz, hepimiz çok yoğun hayatlar yaşıyoruz. Aile, okul, iş, toplum ve diğer yükümlülükler ruh sağlığımızı olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bütün bu stres vücudu son derece zorluyor ve bağışıklık sistemini de zayıflatıyor. Bu olumsuzlukları dengeli beslenmenin yanında Omega 3, Vitamin D, B kompleks vitaminleri, B12 vitamini, fosfatidil serin, taurin, glisin ve n-asetil sistein gibi takviyelerle desteleyerek hem beden hem de ruh sağlığımızı koruyabiliriz” dedi.
DR. ELİF PAHSA KİMDİR?
1970 yılında İstanbul’da doğdu. 1994 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Ağrı, Eskişehir, İzmir ve İstanbul’da Aile Hekimi olarak çeşitli devlet kurumlarında görev aldı. 2005 yılında aldığı Medikal Estetik Uygulamaları eğitimi ile sağlıklı yaşam ve beslenme konularına ilgi duymaya başladı. 2008 yılından itibaren ilaç sektörüne geçiş yaparak sektörü tanıma ve değerlendirme şansı buldu. 2015 yılından itibaren odağını hastalıklardan korunma, sağlıklı yaşam ve doğru beslenme konularına çevirdi. Tıpta bütüncül yaklaşım ilkesiyle hareket ederek hastalıklardan korunma, doğru beslenmenin sağlığa katkısı, kronik hastalıklarda kök nedenlerin tedavisi, besin desteklerinin önemi, fitoterapi uygulamaları konularında çalışmalar yapan Dr. Elif Pahsa, evli ve bir çocuk annesidir.
-
Anne ve babalar çocuğun kahramanıdır.
Psikolojik sağlamlık için 3 adım!
Pandemi sürecinde ve sonrasında ruh sağlığı sorunları küresel olarak yüzde 25 arttı. Pandemide birçok problemin ertelendiğini, birçok suç, şiddet, madde kullanımı ve ergen intiharlarının arttığına dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu gelişmeler sonrasında 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü temasının ‘Ruh Sağlığını ve Ruhsal İyilik Halini Küresel Bir Öncelik Haline Getirelim’ olarak belirlendiğini söyledi. Psikolojik sağlamlık için 3 adımın olduğunu ifade eden Tarhan bu adımların; “Öz farkındalık, empati, öz yönetim ve sosyal bilinç” olduğunu sözlerine ekledi.
1992 yılından bu yana her yıl 10 Ekim günü, Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun girişimi ile “Dünya Ruh Sağlığı Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde ruh sağlığının önemine dikkat çekmek ve farkındalık oluşturulması amaçlanıyor. Bu yılki tema “Ruh Sağlığını ve Ruhsal İyilik Halini Küresel Bir Öncelik Haline Getirelim” olarak açıklandı.
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çocuklarda ve yetişkinlerde psikolojik sağlamlığın önemine vurgu yaptı, özellikle ebeveynlere önemli tavsiyelerde bulundu.
Küresel ergen intiharlarında artış yaşandı
Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu’nun bu yıl 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü çerçevesinde herkes için küresel öncelik kampanyasını başlattığını belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kampanya birkaç gün önce başladı. Pandemi sürecinde ve sonrasında ruh sağlığı sorunları küresel olarak yüzde 25 artmış. Pandemide birçok problem ertelendi. Küresel olarak ergen intiharları artış göstermiş. Birçok suç, şiddet, madde kullanımı olayları artmış. Tüm bu gelişmeler üzerine Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu küresel farkındalık çalışması başlattı. Akıl sağlığı ve refahın herkes için küresel bir öncelik haline getirilmesi amaçlanıyor. Burada refah kelimesi psikolojik sağlamlık olarak tercüme ediliyor. Psikolojik sağlamlık da örneğin kaza, felaket, hastalık, evsizlik, ekonomik zorluk, doğal afet gibi her hangi bir risk faktörüyle karşılaşıldığı zaman kişinin dayanabilme gücüyle ilgilidir. Psikolojik sağlamlık ‘resilience’ kelimesinden geliyor. Bu kelime de esneklik, esneyip tekrar geri haline dönebilme yeteneği olarak tanımlanıyor.” dedi.
3 farklı mizaç tipi var
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, hiç kimsenin incinmez olmadığını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:
“En varlıklı insan da incinmez değildir. Otantik mutluluk kavramı var. Otantik mutluluk halis mutluluktur ve kişinin her şartta mutlu olmasını ifade eder. Kişi cezaevinde de sarayda da mutlu olabiliyor. Böyle mutluluğa sahip olabilmek de psikolojik sağlamlık gerektiriyor. Her şartta mutlu olabilmek. 3 mizaç tipi vardır. Sünger tipi insanlar her stresi kendilerine çekerler, devamlı yakınmacıdırlar, ağlarlar, herkesin derdiyle dertlenirler ve hep hüzünlüdürler. Bu insanlar çevrelerindekileri hep negatif ve olumsuz etkilerler. İyi niyetli olsalar da hep hüzünlüdürler. Teflon denen kişiler de kendileri yanmaz ama yakarlar. Gamsız olurlar, yalnız kalırlar ve yalnızlığın acısını çekerler. Ufak bir krizde yalnız kaldıkları için daha çok yıpranırlar. Üçüncü tip kişiler de kauçuk tipler olarak tanımlanıyor. Böyle insanlar hayattaki zorluklar karşısında düşseler de tekrar kalkarlar. Düşer, kalkar ve yaşadığı travmaları geliştiren travma olarak görürler. Kişi bir travma, acı, hayal kırıklığı veya zorluk yaşıyor ve o yaşadığı zorluğu yeniyor. Yenerek çıktığı için bir şeyler öğreniyor. Biz buna dayanıklılık eğitimi diyoruz.”
Kişi zora talip olup mücadele etmeli
Evin küçük hükümdarı ya da pamuk prenses gibi yetiştirilmiş ve her dedikleri yapılmış çocukların olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Devamlı hüzünlü prensesler vardır. Sıkça depresyona giriyorlar ve hemen kırılırlar. İstedikleri olmadığı zaman hemen depresyona girerler. Hatta buna genç jargonunda ‘emo’ deniyor. Emosyonel yani hüzünlü anlamına geliyor. Stres aşısına ihtiyaç var. Stres olmalı ve stres az ise korkulmamalı. Kişi zora talip olup mücadele etmeli. İnanç sistemimizde Ramazan orucu vardır. Bir strestir o ama isteğe bağlı olduğu için o bir nevi dayanıklılık eğitimi olur. Açlığa karşı sadece midenin değil de birçok arzuların, isteklerin erteleme becerisi kazanılır. Onun için önceden hazırlık yapanlar buna dayanabiliyor. Nasıl ki bir savaşta askerde eğitimli olmanın verdiği dayanıklılık insana zorluklarla mücadele gücü veriyorsa kişi psikolojik dayanıklılık eğitimi ile kendisini hayatın içindeki olaylara ve ekonomik krizlere hazırlamalı.” ifadelerini kullandı.
4 dakika oturma cezası çocuğa beceri kazandırıyor
Bir çocuğun her istediği yapıldığında bir müddet sonra ebeveynlerini silkeleyen çocuk haline geldiğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden birisi onun her dediğini yapmaktır. Örneğin çocuk ağlayarak çikolata istiyor ve anne hemen veriyor. Bunlar eğitim ve tutum hatalarıdır. Aslında anne ‘Tamam kızım, oğlum ödevini bitir o zaman vereceğim’ ya da ‘Bak çocuğum senin istediğini yapacağım ama senin bir sorumluluğun var, önce sorumluluğunu yap ondan sonra bunu yapacağım’ derse çocuk erteleme becerisi kazanacak. Mesela yaramazlık yaptığında bağırıp çağırma değil de 4 dakika oturma cezası verilebilir. Çocuk kendi kendine direnç kazanıyor, iç kontrol eğitimi böyle oluyor. Psikolojik sağlamlık eğitimi de denilebilir. Psikolojik sağlamlık eğitiminde umuta ihtiyaç var. Umut en büyük koruyucu faktördür. Umut olmazsa insan bütün dayanıklılığını kaybediyor.” diye konuştu.
Anne çocuğun rol modeli ve kutsalıdır
Çocuk anneyi rol model seçtiği için annenin kutsal olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Anne ve babalar çocuğun kahramanıdır. Onların dediğini yapmak çocuğun dünyasında kutsaldır. Annenin otoritesini ve gücünü değiştirmemek gerekiyor. Anne kararlı ve tutarlı olursa buna içinde sevgi olan disiplin diyoruz. Gevşek olan disiplin ya da izin veren annelik ve babalık tarzı olursa çocuk nerede ne yapacağını öğrenemiyor. Örneğin anne sabah çocuğunu öpüyor, öğleden sonra da ‘Allah belanı versin, seni neden doğurdum?’ dediği zaman çocuk annesinin onu sevip sevmediğini öğrenemiyor. Bu yüzden tutarlılık önemli.” dedi.
Çocuk ile yanlış ve doğru konuşulabilmeli
Ebeveynin çocuğu ile arkadaş olmasının bir amaç doğrultusunda gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ebeveynin amaca doğru ilerlerken hedef hakkında çocuk ile konuşmalar yapması durumunda çocuk hayatı öğreniyor. Anne, baba ve çocuk arasında yakın bir yatay ilişki önemli. Çocuk o zaman anne ve babaya her şeyi sorabiliyor. Anne ve babadan korkulduğu eğitim sisteminde çocuklar itaat ediyor. Ama ergenlikten sonra özerklik duygusu fazlalaşıyor. Çocuğun beklentisi yüksek olunca bir müddet sonra anne ve babadan kopmaya başlıyor. Onun için özgürlük kutsallaşmış durumda. Böyle durumlara çocuk aileden tepkisel olarak tamamen kopabiliyor. Çocukta anne ve babaya karşı hem sevgi hem öfke gelişiyor. Bunun olmaması için anne ve babanın çocuk ile yanlışı da doğruyu da konuşabilir olması gerekiyor. Eğer arkadaşlık var ise konuşabilir olmaları gerekiyor. Korkarak itaat etmek değil, gönüllü itaat olmalı. Anne ve babayı kaybetme, sevgi ve ilgilerini kaybetme korkusu çocuğa korku olarak yeter.” ifadelerini kullandı.
Çocuk ebeveynlerini gözlemliyor
Çocuğun psikolojik sağlamlığının gelişmesinde ebeveyn tutumunun ve doğru rol model olmalarının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ebeveynler tutarlılarsa, pozitif olaylarda pozitif bir yaklaşım gösterebiliyorsa ya da bir terslik olduğunda başkalarını suçlayıp lanet okumak yerine soğukkanlı kalabiliyorlarsa çocuk da soğukkanlı oluyor. Çocuk için en güzel öğretmen anne ve babadır. Bazıları doğal afetlerde ‘aman çocuklarınızı oradan uzaklaştırın’ diyorlar. Hayır, çocuk orada duracak. Anne ve baba gibi çocuk da soğukkanlı olacak, hayatın bir zorluğunu yaşayarak öğrenecek. Kaçırmak, korumak ve cam fanus içinde yaşatmak değil onu hayata hazırlamak gerekiyor. Anne ve baba çocuğa hükmetmek yerine çocuğu hayata hazırlamalı.” dedi.
Yaş ilerledikçe psikolojik sağlamlık artıyor
Eğitimdeki sağlamlığın yanı sıra duygusal, davranışsal ve sosyal sağlamlığın önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuk bütün bunları yaşadığı için gelişiyor. Gençler bu konuda daha kırılgan oluyorlar. Yaş ilerledikçe ve geliştikçe insanın psikolojik sağlamlığı artıyor, hayattaki olaylara karşı soğukkanlı oluyor. Psikolojik sağlamlığı söylemek kolay ama yapmak kolay değil. Psikolojik sağlamlığın ilk adımı öz farkındalıktır. Yani kendini tanıyan, güçlü ve zayıf yönlerini bilen bir kimse nerede nasıl adım atacağını daha iyi bilir. Bu haritada nerde olduğunu bilmek gibidir. İkinci adım öz yönetim yani insanın kendisini, arzularını, dürtülerini ve isteklerini yönetebilmesidir. Üçüncü adım ise bu psikolojik sağlamlığın duygusal zeka eğitimidir ve bu aynı zamanda sosyal bilinçtir, empatidir. Başka tarafın duygularını, haklarını ve ihtiyaçlarını göz önüne alabilmektir.” diye konuştu.
Sağlıklı sosyal ilişki psikoloji sağlamlıkla ilişkili…
Sağlıklı sosyal ilişki kurabilen insanın psikolojik sağlamlığı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Psikolojik sağlamlığın önemli becerisi de etkili ve eksiksiz problem çözebilme becerisine sahip olmaktır. Bir problemle karşılaşıldığı zaman o problemin tehdit ve düşman gibi görülmeyip çözülmesi, aşılması gereken bir engel olarak görülmesi ‘problem solve’ dediğimiz problem çözme becerisi ile ilgilidir. Problem çözme becerisi üzerine çalışıyoruz. Hayattaki zorlukları aşmış kişilerin başarı yolu çiçeklerle döşenmemiştir. O yol taşlarla, engellere döşenmiştir ve aşılabilmesi önemlidir. Onun için zordan korkmamalı.” dedi.
-
Sakarya Eczacı Odası, Sakarya genelinde siyah poşet ve yaka kartı ile farkındalık eylemi yapacaklar
16 EKİM’DE ANKARA’DA – DUR DE!
Sakarya Eczacı Odası Başkanı Orhan Yontar, Sakarya genelinde siyah poşet ve yaka kartı ile farkındalık eylemi yapacaklarını açıkladı. Yontar, 16 Ekim’e kadar Sakarya’daki tüm eczanelerde gelen hastalara ilaçları siyah poşetle vereceklerini ve eczacıların siyah yaka kartı takacaklarını belirtti.
ECZANELERİMİZ YAŞASIN!
BUGÜN ECZANENİZİN SİZE İHTİYACI VAR!
ECZACINIZA DESTEK OLUN,
ECZANELERİMİZ YAŞASIN!
Biz bugün; işletme giderlerimizi ödeyemez
bir duruma sürüklendik.
Biz bugün; bir kredi borcunu diğer
kredi borcuyla kapatır duruma geldik.
İlaç-eczacılık hizmetleri insan sağlığı için en kritik
hizmetlerin başında geliyor.
Çünkü eczaneler;
Güvenilir ilaç-eczacılık ürünlerine erişim için,
Sağlık danışmanlığı için,
Herhangi bir randevuya gerek kalmadan,
Kolaylıkla erişim sağladığınız,
birinci basamak sağlık merkezleridir.
HAKLI MÜCADELESİNDE
ECZACINIZIN VE ECZANENİZİN YANINDA OLUN.
Çünkü;
Biz, ilaç yoklukları olmasın, ilaç yoklukları da
eczane yokluklarına dönüşmesin istiyoruz!
Biz, hastalarımız ihtiyaç duydukları
ilaçlara güvenle erişebilsin istiyoruz!
Biz, hastalarımız ilaç fiyat farkı
ödemesin, mağdur olmasın istiyoruz.
Oturduğunuz sokakta, yaşadığınız mahallede ‘komşuluk’
kültürüyle size hizmet veren biz eczacılar, şimdi eczanelerimizi
açık tutma mücadelesi veriyoruz!
Çünkü bu ekonomik koşullarda iki eczaneden biri KEPENK
indirecek noktaya geldi.
Türk Eczacıları Birliği
#EczanelerKapanmasın
#EczanelerYaşasın
#EczanemYaşasın
BİLGİ ALMAK İÇİN
ECZACINIZA DANIŞIN
Biz, yeni nesil ilaçlar Türkiye’ye gelsin,
hastalarımız etkin ve yenilikçi tedavi
yöntemleriyle şifa bulsun istiyoruz!Sakarya Eczacı Odası Başkanı Orhan Yontar, beraberinde oda üyeleri ile birlikte düzenlediği basın toplantısında 16 Ekim’e kadar Sakarya’daki tüm eczanelerde gelen hastalara ilaçları siyah poşetle vereceklerini ve eczacıların siyah yaka kartı takacaklarını belirtti.
BAŞKAN ECZ.ORHAN YONTAR
Oda binasının toplantı salonunda düzenlenen basın açıklamasında konuşan Yontar, “Eylem planlamada kademe kademe gidiyoruz. Türk Eczacılar Birliği ve 54 eczacı odasında sayısı kadar her eczaneye kimlik kartları ve eczanelerimizin camlarına ‘Eczacılar ne yapmak istiyor, halkımızın faydasına neler yapmak istiyor’ ve bizim sıkıntılarımızla onları ifade ediyoruz. Bir de siyah poşetlerimiz olacak. İlaçlarımızı gelen hastalara siyah poşetle vereceğiz. Bir farkındalık ve kendimizi ifade etme farkındalığını ortaya çıkarmak istedik ve böyle bir çalışma içine de girdik. Bunlar da eczanelere dağıtılmaya başlandı.” dedi.
AÇIKLAMANIN TAM METNİ
Bizler, Türk Eczacıları Birliği, Türkiye’deki tüm eczacı odalarımız, 46 bini aşkın meslektaşımız, 80 bini aşkın eczane çalışanlarımız ve eczacılık fakültelerinde okuyan genç meslektaşlarımızla birlikte, ülkemizin dört bir yanında, ilaç eczacılık hizmetlerinin sürdürülmesi, toplumun doğru, etkin ve güvenilir ilaca erişimi ve toplum sağlığının korunması için büyük bir özveri ile çalışıyoruz.
Bizler ülkemizin en ücra köşelerinde, köylerinde, mahallelerinde tek bir hastamız bile ilaçsız kalmasın diye eczacılık mesleğini yaşadığımız her türlü zorluğa rağmen onurlu bir şekilde sürdürmek için var gücümüzle çalışıyoruz.
Biz Eczacılar;
COVİD 19 pandemisi döneminde canımız pahasına halkımıza sağlık hizmeti sunmayı görev bildik. Yeri geldi maskeleri halkımıza bedelsiz ulaştırdık, yeri geldi aşıların temin sürecinde Bakanlığımıza destek olduk. Eczanelerimizde, hastanelerde ve diğer görev alanlarımızda, ilaç eczacılık hizmetlerinin kesintisiz sürmesi için 7/24 canla başla çalıştık. Maalesef bu süreçte çok büyük kayıplarımız da oldu.
Pandemi döneminde o çetin sağlık mücadelesinde 77 meslektaşımızı 24 Eczane Teknisyenimizi 2 Eczacı Odası çalışanımızı görevleri başında kaybettik. Pandemi sırasında kaybettiğimiz meslektaşlarımız, bu onurlu mücadelenin kahramanlarıdır. Her birini saygı minnet, rahmet ve özlemle bir kere daha anıyoruz.
Bütün bu özverili çabalarımıza rağmen; görev ve üstlendikleri sorumluluklar itibari ile üzerlerine titrenmesi ve korunması gereken eczacıların adeta kaderlerine terk edildiği günleri yaşıyoruz. Bu ülkeye kattığımız değer görülmek istenmedi, eczacıya hak ettiği değer verilmedi. Eczacılar yok sayıldı.
Birinci basamak sağlık hizmet danışmanı ve halka en yakın sağlık hizmeti sunan eczacılar olarak açık bir şekilde ifade ettiğimiz taleplerimize karşılık bulamıyoruz; HAK ETTİĞİMİZ DEĞERİ GÖREMİYORUZ!
25 Eylül tüm dünyada Dünya Eczacılar Günü olarak her yıl farklı bir tema ile kutlanıyor. Uluslararası Eczacılık Federasyonu bu yılın temasını şu şekilde belirledi.
“Daha Sağlıklı Bir Dünya İçin Eylemde Birleşmiş Bir Eczacılık”
Biz bu sene bugünü belki bayram havasında kutlayamıyoruz ama tam da temasına uygun bir şekilde mesleğimize sahip çıkıyoruz.
Çünkü mesleğimiz ekonomik bir tehdit altında. Bugün en temel işletme giderlerimizi dahi karşılayamadan, ecza depolarına olan borçlarımızı kredi borçlarıyla kapatarak ayakta durmaya çalışıyoruz.
Onun için “şimdilik” kaydıyla açığız diyoruz.
Çünkü yarın, ne olacağını biz de bilmiyoruz.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar, artık eczacılığı baremler arasına sıkıştıran sisteme DUR DİYORUZ!
Hastalarımızın ilaca erişim hakkının önündeki engellerin bir an önce kaldırılması için artık kalıcı önlemlerin alınması gerekiyor.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar, hem meslektaşlarımızı hem de hastalarımızı mağdur eden ilaç yokluklarına DUR DİYORUZ!
Bugün hastalarımıza fiyat farkı çıkarmayan ilaç neredeyse kalmadı. Fiyat farkları her geçen gün katlanarak artıyor.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar,
Hastalarımızın cebini yakan yüksek fiyat farklarına DUR DİYORUZ!
Stratejik personel olarak hizmet veren kamu eczacılarımızı hiçe sayan, hakkaniyet ilkesini çiğneyen ve çalışma barışını bozan Sağlık Bakanlığı Ek Ödeme Yönetmeliğini kabul etmiyoruz.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar,
Kamudaki meslektaşlarımızın emeklerinin hiçe sayılmasına DUR DİYORUZ!
Plansız bir şekilde alt yapıdan ve akademik kadrodan yoksun olarak açılan eczacılık fakültelerine ihtiyacımız olmadığını defalarca dile getirdik. YÖK’e defalarca çağrı yaptık.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar,
Uluslararası standartlarda kaliteli bir eczacılık eğitimi için ülkemizde yeni eczacılık fakültelerinin açılmasına DUR DİYORUZ!
Eczacıların ve eczanelerin yaygınlığını, kolay erişilebilirliğini, yetkinliklerinden doğan güçlerini pek çok gelişmiş ülkede olduğu gibi daha sağlıklı bir toplum için yeniden yapılandıralım istedik. Sağlık hizmetinin kalitesini ve etkinliğini arttıracak projelerimizi defalarca sağlık otoritelerine sunduk. Ama maalesef hep görmezden gelindi.
Bizler, kronik hastalık takibi, aşılama hizmetleri gibi pek çok hizmet ile sağlık sisteminin gelişmesine katkı sağlayacak bir modelin başlatılmasını ve eczacılara bu hizmetlerin karşılığında meslek hakkının verilmesini istiyoruz.
İşte bu nedenle,
Biz eczacılar mesleğimize yapılan haksızlıklara DUR DİYORUZ!
Bir meslek, ona sahip çıkma sorumluluğunu duyan mensupları sayesinde ayakta kalır ve geleceğe taşınır.
Bugün de eczacılar olarak hep birlikte bir hak arama mücadelesinin içindeyiz. Bu mücadeleyi, hak ettiğimiz değeri alana kadar sürdürmeye de kararlıyız.
Bizler, mesleğimizi dürüstlük ve şerefle yapacağımıza yemin ederek mezun olduk. Ve şimdi bu yeminin gereğini yerine getirmek için meydanlardayız.
ARTIK EYLEM ZAMANI!
Bizler, 16 Ekim Pazar günü tüm meslektaşlarımızla, eczane çalışanlarımızla, eczacılık fakültelerinde okuyan genç meslektaşlarımızla ve ailelerimizle birlikte, beyaz önlüklerimizle büyük eczacı mitinginde olacağız.
Artık eczacılık mesleği için ayaktayız!
Artık hastalarımız için ayaktayız!
Geleceğe onurlu bir meslek bırakmak için ayaktayız!
Artık sesimizi duymazdan gelenlere bütün meslektaşlarımızla birlikte tek yürek seslenmek için meydanlardayız!
Şimdi zaman, hak arama zamanı!
Şimdi zaman sesimizi duymayanlara duyurma zamanı
Şimdi zaman tüm yaşanan haksızlıklara DUR DEME zamanı!
İlaç yokluklarına
İlaç fiyat farklarına
Kontrolsüz açılan fakültelere
Eczanelerdeki ekonomik çıkmaza
Kamu eczacılarının hak kayıplarına
Eczacıların yok sayılmasına
Eczacılık mesleğinin değersizleştirilmesine
16 Ekim Pazar günü hep birlikte
DUR DİYECEĞİZ!
-
Bozova Dört Gözle Doktor açığının kapanmasını bekliyor
Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hanifi YOLCU Bozova Devlet Hastanesi Başhekimi Uzman Dr.M.Fatih Aksoy’u ziyaret etti.
Şanlıurfa’ya 100 km çile çekiyoruz
Hak ve Huzur Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hanifi YOLCU Bozova Devlet Hastanesi Başhekimi Uzman Dr.M.Fatih Aksoy’u ziyaret ettim .Başhekimi Uzman Dr.M.Fatih Aksoy’a İlgi alaka ve misafirperverliğinden dolayı hocama teşekkür ediyorum
Başhekimimiz çok başarılı çalışmaları sürdürüyor Ancak Kadın doğum, Göz doktoru , Çocuk uzmanı , Bevliye Uzmanı Yok. 90000 Bin nüfuslu Bozova’da 76 tane muhtarlık hepsi bunu talep ediyor sağlık bakanlığımız bu talebimizi geri çevirmeyeceğine inanıyoruz dedi
Son teknolojiye sahip tıbbi cihazlarla donatılan 65 yatak kapasiteli Şanlıurfa Bozova Devlet Hastanesi

BOZOVA İLÇE TARİHİ
Fırat nehri kıyısında bulunması dolayısıyla Şanlıurfa’nın önemli ilçelerinden biri olan Bozova ve çevresinde Asurlular döneminde Asuranianu, Romalılar ve Ermeniler döneminde Tormenapa, Araplar döneminde Telhüvek, Türkmenlerin döneminde Yaylak olarak isimlendirilen, tarihi MÖ 7250-5500 yerleşimlerine rastlanılmıştır. Ayrıca 1982 yılında Şanlıurfa Müzesi Müdürlüğünce Bozova İlçesine bağlı Şaşkan (İğdeli) köyü yakınlarındaki küçük ve büyük Şaşkan höyükleri arasında kalan arazide yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulardan bu bölgenin ilk defa günümüzden 7000 yıl önceye dayanan bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır.
Neolitik Çağdan sonraki ilk medeniyet evresi kalkolitik dönem (5500-3200) buluntuları; Şanlıurfa’nın Bozova ilçesine bağlı Kurban Höyük, Lidar Höyük ve Siverek İlçesine bağlı Hasek Höyük kazılarında tespit edilmiş, ayrıca aynı kazılarda ilk Tunç Çağına (MÖ 3200-1800) ait çok sayıda buluntu ele geçirilmiştir.
Bozova civarında kurulan ilk medeniyet Asurluların Asuranianu ismini verdikleri ve MÖ 2000 ile 606 yılları arasında hüküm sürdükleri dönemde yaşayan medeniyettir. Bozova bölgesi daha sonra Makedonyalıların, Roma imparatorluğunun ve Bizans imparatorluğunun eline geçmiştir. 640 yılında Hazreti Ömer zamanında Übeyt İbni El Cerrah tarafından Urfa’nın fethi ile birlikte İslam topraklarına katılmıştır.
1402’den 1516 yılına kadar devamlı olarak İran Safavileri, Mısır Memlukları ve Osmanlıların arasında el değiştirmiştir.
Bozova İlçesi Lidar Höyük’te Heidelberg Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Harald Hauptmann başkanlığında yapılan kazılarda 1985 yılında Hitit devrine tarihlenen bir tablet ele geçirilmiştir. Bir yüzünde 10, diğer yüzünde ise 13 satır çivi yazısı bulunmaktadır. Bu tablet yangın geçirmiş bir tabakada ele geçmiştir ve tabletin transkripsiyonu halen yapılmamıştır.
Bozova İlçesi’ne bağlı Kurban Höyük’teki kazı çalışmaları Chicago Üniversitesi adına Dr. Leon Marfoe başkanlığında 1980 yılında başlanmış ve 1984 yılında çalışmalara son verilmiştir. Bu höyükte de 3 kültür tabakası tespit edilmiş olup, bunlar kronolojik sıraya göre MÖ 5000 – 3000 yılı kalkolotik, MÖ 3000 – 2000 yılı eski tunç çağı ve MÖ 2000 – 1500 yılı orta tunç çağıdır. Kazı çalışmaları sonucunda pişmiş topraktan yapılmış çanak ve çömlekler, tunç iğneler, işlenmiş kemikler, taştan dibekler, pişmiş topraktan yapılmış bina modelleri bulunmuştur.
Bozova İlçesi’ne bağlı Titriş Höyük’te, 1981 – 1982 yıllarında yapılan kazılar sonucu, MÖ 3000 – 2000 yılı eski tunç çağına tarihlenen bu nekropolde 38 mezar açığa çıkarılmış ve 150 adet müzelik eser elde edilmiştir. Gömü hediyeleri olarak bulunan bu küçük buluntular arasında türban başlı iğneler, gümüş yüzükler, midye kabuğundan yapılmış kolye ve küpeler, pişmiş topraktan yapılmış geometrik desenli ve boyalı vazolar, kâseler, bardaklar, biberon ayaklı kaplar ile taştan yapılmış idoller (keman biçiminde) ele geçirilmiştir. Ayrıca Titriş Mezarlığı’nın erken sülâleler devrine tarihlendiğini kanıtlayan kalkerden yapılmış bir silindir mühür de bulunmuştur. Mühür baskısında şöyle bir tasvir göze çarpmaktadır; “Bir ağacın iki yanında art ayakları üzerine kalkmış iki keçi, sağdaki hayvanla ağaç arasında bir platform üzerinde yay boynuzlu bir keçi durmaktadır. Ağacın sağında kanatlarını açmış yılan gibi bir kuş, bir akrep ve başını aşağıya çevirmiş bir yılan vardır. Bunların hemen solunda duran ve belinde kemeriyle hançeri bulunan bir boğa adam elleriyle akrebi ve yay boynuzlu keçiyi tutmaktadır. Bütün bu tasvir göz önünde tutulduğunda kompozisyon açısından erken sülâleler devrinin bütün özelliklerini taşıdığı görülür. Çok tahrip durumda olmasına karşın Titriş Höyük mezarlığında yapılan kurtarma kazısı, Güneydoğu Anadolu ilk tunç çağı, ölü gömme adetlerine bir ışık tutmuştur.
Bozova’ya bağlı Titriş Höyük’te, Müze Müdürü Adnan Mısır’ın başkanlığında California Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Dr. Guillermo Algaze’nin iştiraki ile ortaklaşa olarak yapılan kazı çalışmalarına 1991 yılında başlanmış ve 10 yıllık bir sürece göre gerekli plan ve programlar yapılmıştır.
Höyük, ilk tunç çağından (M. Ö. 3000 – 2000) ortaçağa (M. S. 395 – 1435) kadar kesintisiz iskân göstermekte ve büyük bir alana yayılmaktadır. Güneydoğu Anadolu’da erken şehirleşmeye ait önemli buluntular veren Titriş Höyük’te, küçük buluntu olarak pişmiş topraktan yapılmış kâseler, fincanlar, vazolar, koku şişeleri ve bardaklar ile bronzdan yapılmış iğneler, kemik aletler, çakmak taşından ok uçları, pişmiş topraktan hayvan figürleri, bronz yüzükler, taş damga mühürler, ağırşaklar ve İslami devre ait sikkeler sayılabilir.










