Vefatının 20. yılında Faik Baysal konuşulacak
08.12.2022
Kişi Okumuş
0 Yorum
Vefatının 20. yılında Faik Baysal konuşulacak
Büyükşehir Belediyesi Aralık kültür sanat etkinlikleri ‘Vefatının 20. Yılında Faik Baysal’ isimli özel etkinlik ile devam edecek.
Sakarya Büyükşehir Belediyesi Aralık kültür sanat etkinlikleri ‘Vefatının 20. Yılında Faik Baysal’ isimli özel etkinlik ile devam edecek. 9 Aralık Cuma günü 4 farklı lisede ve Faik Baysal Kütüphanesi’nde gerçekleştirilecek etkinliklerde şehrin yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan Faik Baysal’ın edebi anlayışı, yazarlığı ve kitapları konuşulacak. Faik Baysal’ın oğlu Emre Baysal da özel etkinlik kapsamında kültür sanat dostlarıyla buluşacak. Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığından yapılan açıklamada, vefatının 20. yılında Faik Baysal’ın konuşulacağı programlara tüm vatandaşların davetli olduğu ifade edildi.
Özel etkinlik programları şu şekilde;
Lise Etkinlikleri / 14.00
Sibel Akkuzu – Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi
Ahmet Karakulak – Tes-İş Anadolu Lisesi
Yasin Yarar – Şehit Üsteğmen Selçuk Esedoğlu Anadolu Lisesi
Oğuz Şenses – SAÜ Vakfı Özel Anadolu Lisesi
Kütüphane Etkinliği / 18.00
Emre Baysal (Yazar)
Faik Baysal, Türk yazar ve şair. İlk, orta ve liseyi Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde okudu. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki yüksek öğrenimini tamamladı.
FAİK BAYSAL (1922 – 9 Aralık 2002)
Adapazarı’nda doğdu. İlkokulu Adapazarı’nda tamamladı. Kadıköy Saint Joseph Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. Özel dersler verdi. Ankara Radyosu’nda spikerlik, Yeni İstanbul gazetesinde gece editörlüğü ve gazeteler ile ansiklopedilerde çevirmenlik yaptı. “Kavanoz Adam” adlı senaryosu filme alınarak 1988 yılında TRT’de beş bölümlük dizi olarak yayımlandı.
İlk şiiri “Tahta At” 1936 yılında Gündüz dergisinde yer aldı. Şiir ve öyküleri Servetifünun-Uyanış, Büyük Doğu, Yaratış, Varlık ve Hisar dergilerinde yayımlandı. Öykü ve romanlarındaki konuları Adapazarı ve çevresindeki köylerden, İstanbul’un kenar mahallelerinden aldı. “Sancı Meydanı” adlı kitabı ile 1969 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı Orhan Kemal ile paylaştı.
9 Aralık 2002’de hayatını kaybeden yazarın Set Yayınları tarafından 1968 yılından basılan Sancı Meydanı isimli öykü kitabından aynı isimli öyküyü paylaşıyoruz. Baysal’ın kitaplarının son baskıları Kyrhos Yayınları tarafından yapılıyor.
SANCI MEYDANI
Bir araba durdu kapımızın önünde. Bir kamçı şakladı. Dingile asılmış çocuklar çil yavrusu gibi öteye beriye dağıldılar. Arkadan sakallı bıyıklı, yırtık pantolonlu, yamalı gömlekli, kocaman ayaklı adamlar geldi. Arabanın içindeki kazmalarla kürekleri alıp Sancı Meydanı’nın ot ve ısırgan ormanına daldılar. Ne varsa toprağın üstünde yoldular, İpçi Vafi’nin duvarı dibine yığıp hepsini ateşlediler. Aksırtıcı, alyandoz kokan bir duman kapladı mahalleyi. Ne kadar çocuk varsa oraya kümelendi. Ufacık bir patatese benzeyen, serçe parmağı ile mahallenin en güzel ıslığını çalan Sabo en öndeydi. Mulo da koşa koşa geldi, yarışta hepimizi geçen çubuk bacaklı Mulo. Başına gelecekten haberi yoktu. Kıskandığım çelik bacaklarını on gün sonra diz kapaklarından bir tren ikiye biçiverecekti. (…) Sabire de göründü. Çilli Sabire. En iyi arkadaşım, insan incitmez beni hiç. Kim dövecek olsa beni Sabire’yi bulur karşısında. Benim yüzümden kaç yere dayak bile yedi. Onu sevdiğimi belli etmiyorum anneme. Yine kalbim çarpmaya başladı işte. Peynir ekmeğimi bile yemeği unuttum. Allah Allah, ne var bu çilli kızda böyle. Görürü görmez başım döner, diken diken olurum.
-
“Ne oluyor?” dedi Sabira Mulo’ya.
-
Mulo dalgındı, ısırgan dumanının içinde yarı yarıya kaybolmuştu.
-
“Bayram yeri olacakmış kız!” dedi Sabo
Sevincimden deli olmuştum. Ayakkabılarımı elime alıp sokağa fırladım. Akşama kadar hiç girmedim içeri. İpçi’nin duvarının dibine oturdum, Sabire’nin yanına. Dumanın içinde birbirimize iyice sokulduk. Sıcacıktı Sabire, elleri ayakları sıcacıktı.
-
“Üşüyor musun?” dedi bana.
-
“Hayır” dedim.
Berrak bir su gibi baktı gözlerimin içine:
-
Ellerin buz gibi ama?” dedi.
-
Doğruydu, yalan söylemiştim. Üşüyordum, adamakıllı üşüyordum hem de.
-
“Ver!” dedi.
-
“Neyi?” dedim.
-
“Ellerini” dedi.
Verdim tutmasını o kadar istediğim ellerimi verdim. Eteklerinin arasına soktu ikisini de. Isıttı orada, bacaklarının arasında iyice ısıttı. Baktım gözleri ıpıslaktı. Sanki yağmur çiselemişti ikisinin de üstüne.
(…)
-
“Çok seviniyorum” dedi birdenbire.
-
Şaşırdım:
-
“Neye seviniyorsun?” dedim.
-
“Oh! Ne güzel olcak!” dedi
-
“Ne” dedim
-
“Sancı Meydanı” dedi. “Tertemiz olacak, hiç kokmayacak artık”
-
“Yâ!” dedim.
Hışımla baktı yüzüme:
-
“Sen sevinmiyor musun” diye sordu.
-
“Seviniyorum” dedim. “Çok seviniyorum”
Bembeyaz güldü, halbuki yalan söylemiştim. İçimde sinsi sinsi bir üzüntü vardı benim. Sancı Meydanı’nı otlarıyla, pis pis kona ısırganlarıyla ben severdim? Bilmiyordum ben de. Bu Sancı Meydanı’nında beni çeken ne vardı böyle? Acı ismiydi belki de. Kim koymuştu bu ismi ona? Bilen yoktu. Neden Sancı Meydanı denilmişti acaba?
(…)
Saatlerce oturduk orada. Ne karnım acıkmıştı, ne de susamıştım. Bir de baktım güneş İpçi’nin bahçecinin öbür ucunda kıpkırmızıydı. Sancı Meydanı çırılçıplaktı karşımda. Bir tek ot bile kalmamıştı. Adamların gittiğini bile görmemiştim. Sabire de yoktu yanımda. Şaşırdım, Mulo da yoktu, Sabo da. Annem seslenmeseydi daha kim bilir ne kadar oturup kalacaktım orada. Yemeğimi erkenden yiyip yattım. Gece hiç uyumadım. Sabahleyin de güneş doğmadan kalktım. Adamları yine meydanda buldum. Havada yine yanmış bir ısırgan kokusu duruyordu. Toprağa kazıklar çakılmıştı. Vafi adamlarıyla ip büküyordu bahçesinde. Öğleye doğru üç araba geldi. Adamlar birlik olup eşyaları boşalttılar. İkindiye doğru koca meydan çadırlarla çevrildi. Orta yere uzun iki direk diktiler, ara yerine de kalın bir tel gerdiler. Çadırların iç tarafına sıralar koydular. Kapıya da bir tahta çakıp üstüne tebeşirle bir şeyler yazdılar. Bütün çocuklar bağırmaya, mahallenin köpeği Fındık da havlamaya başladı. Bu gürültü arasında bir davul gümledi. Arkasından Bal Apti’nin cıgara kokan sesi duyuldu:
-Alo Alo!
– Bu akşam Sancı Meydanı’nda, saat tam dokuzda, Mûcizeler Cambazhanesi temsillerine başlıyor. Telde takla atan dünyanın en meşhur cambazı Hintli Musa Raca. Kılıç üstünde yürüyen meşhur fakir Garip Biricik. Meşhur rakkase Mısırlı Noho Nohoruni. Büyük fedakarlıklarla getirttiğimiz eşsiz sanatkar Tahire Thain. Bülbül sesli Gülistan Gül. Bu akşam Mûcizeler cambazhanesinde. Saat dokuzda, saat…
Sancı Meydanı’nda ne kadar insan, kedi köpek varsa hepsi dışarı boşalmıştı. Çocuklar Bal Apti’nin peşine tutulmuşlardı.
(…)
Akşama doğru Sabire ile yine buluştuk. Hemen gözlerine baktım, yaşlı değildiler bu sefer. Ama bir durgunluk vardı yüzünde.
-
“Ne var?” dedim
-
“Canım sıkılıyor!” dedi.
-
“Neden?”
-
“Bayram yeri olsaydı burası daha iyiydi!” dedi.
-
“Salıncağa mı binecektin?”
-
“Hı”
-
“Ne yapacaksın salıncağı? Cambaz daha güzel!”
-
“Ben hiç salıncağa binmedim de ondan”
-
“Bayramda ben seni bindiririm.”
-
“Nerede?”
-
“Aksaray’da. Paranı da ben veririm hem.
-
“Sahi mi?”
-
“Sahi ya!”
Birden ellerimi tuttu. Ne sıcaktı elleri Allahım, ne kadar beyazdılar! Benim ellerim kapkaraydı onun elleri yanında. Ne kadar yıkasam ne kadar sabunlasam beyazlatamazdım hiç birini. Sancı Meydanı’nın kiri çıkar şey değildi.
-
“Ben gidiyorum artık!” dedi.
Ellerim bomboş kalmıştı.
-
“Biraz daha kal!” dedim.
-
“Olmaz!” dedi. “Bulaşık yıkayacağım daha”
-
“Daha iyi olmadı mı annen?”
-
“Oldu ama yarın kalkacak.
Sabire’nin arkasından hemen eve girdim bende. Beni cambaza götürmesi için durmadan yalvardım.
-
“Babana sorayım da öyle!” dedi.
Hava kararırken babam geldi. Annemden önce onu ben kandırdım. Yemek yedikten sonra evden çıktık. Babam biletleri aldı, içeri girdik. En ön sıraya oturduk.
(…)
Biraz sonra Sabo annesiyle Mulo da babasıyla geldi. Yalnız Sinek Muammer’le Sabire gelmedi. Gelemezdi Sabire, beyaz ufacık elleriyle akşam bulaşığını yıkıyordu belki de.
(…)
Birdenbire hoparlörün sesi duyuldu:
“Muhterem dinleyiciler! Meşhur rakkase Noho Nohuruni huzurunuzda…!”
Davul zurna harekete geçti, Noho Nohuruni koşarak sahneye çıktı. Meydan ıslık ve alkıştan çınlıyordu. Uzun, pembe, göğsü açık bir elbise giymişti Noho. Kolları lokum gibi yumuşaktı. Elleri yüzükten görünmüyordu. Yanaklarını kırmızı boyamıştı. Kulaklarında uzun küpeler ışıldıyordu. Parlak siyah saçları beyaz omuzlarına tel tel dökülmüştü. Önce etrafı baygın gözleriyle uzun uzun süzdü. Başını gökyüzüne kaldırdı, altın dişleriyle bir yere sırıttı. İri topuğunu yere vurup bel kıvırmaya başladı. O güne kadar kadının çıplaklığını hiç görmemiştim.
Annem hırsından küplere binmişti:
-
“Hay aşifte hay” dedi. “Bir şey olsa bari yüreğim yanmaz.”
Babam bir kibrit çaktı, yanmakta olan cıgarasını bir daha yaktı:
-
“Öyle!” dedi. “Çok çirkin!”
Annem geniş bir nefes aldı:
-
“Çirkin de laf mı? Şu halimle bile ondan bin kere güzelim.
-
“Güzelsin ya!” dedi babam.
Arkamızdan o küp gibi karı atıldı:
-
“Kartaloşun biri!” dedi.
-
“Öyle ama para kırıyorlar!” dedi dondurma yalayan bir kadın.
-
Nohi midir, nohut mudur?” dedi beriki. “Ben de onun kadar sürünsem valla yıkarım şurayı!. Erkekler aptallıklarına doymasınlar. Paracıklarını böyle orospulara yediriyorlar”
-
“Susalım!” diye bağırdı arkadan bir adam.
Bir daha mırıldandılar, sonra sustular. Noho gürültüye aldırmamıştı. Olduğu yerde, parmaklarının ucunda fırıl fırıl döndü. Aynı şekilde sahnenin kenarını dolaştı. Birdenbire ortaya geldi, kendini sol kalçasının üzerine attı. Tatlı bir rüya gibi uzandı orada. Saçlarını çıplak sırtına bir bulut gibi serdi. Bir ıslık fırtınası koptu.
(…)
Noho çıkmadı bir daha. Başka bir kadın çıktı onun yerine. Ne kadar kıvırdıysa da Noho’yu unutturamadı. Sonra ceketini ters giymiş bir adam fırladı ortaya. Burnundan bir sürü güvercin uçurdu. Cebinden yüzlerce yumurta çıkardı. Başını koparıp dizinin üstüne koydu. Sakallarını traş edip tekrar taktı yerine. Sonra havaya üç kere sıçradı, uçup gitti. Bütün çocuklar çılgınca alkışladık adamı, fakat Noho gibi oda bir daha görünmedi. Arkasından bir kadın çıkıp şarkı söyledi, kimse dinlemedi bile. En son cambaz telde yine bazı numaralar yaptı. Yere inerek temsilin bittiğini haber verdi. Herkes kalktı, tam gideceğimiz sırada bir dakika durmamızı söyledi. Yerimizde mıhlanıp kaldık.
“Değerli misafirler!”
Durdu, bir saniye gürültünün geçmesini bekledi.
-
“Cumartesi günü bu saatte, sizlere bir sürprizimiz var” dedi. “Mısır çöllerinde yanmış, ceylan gözlü Nil kızı Melikî El Cemâli! Büyük dansöz…”
Bütün mahalle o günü sabırsızlıkla bekledik. Melikî El Cemâli rüyalarımıza girmişti. Akşam üstü Sabire koşarak yanıma geldi. Tarçınlı birer akide şekeri gibiydi gözleri.
-
“Ne var?” dedim
-
“Annem bu sabah kalktı!” dedi
-
“Bulaşık yıkamaktan kurtuldun!” dedim.
-
“Annem iyi olsun da ben yine bulaşığı yıkarım!” dedi.
-
“Sen çok iyi kızsın Sabire!” dedim.
Boynunu büktü, sanki bir şeyden utanmıştı.
-
“Melikî El Cemâli’yi görmeye gidecek misin?” diye sordu.
-
“Bilmem” dedim
-
“Beni annem götürecek” dedi
-
“Ben de gelirim öyleyse “dedim.
Akide şekir gözlerinin ta içinden baktı bana. Elimi tuttu, sonra kaçıp gitti.
Annem ilk önce gitmek istemedi. Sonra kendi kendine gitmeye karar verdi:
-
“Şu rezili de bir göreyim bakayım” dedi.
Erkenden gidip yerimize oturduk. Sabire de anne ve babasıyla birlikte gelip tam karşımızda boş bir yer bulabildiler. Bir müddet bakıştık, sonra araya giren kalabalıktan birbirimizi kaybettik. Hamallar, boyacılar, işçiler, arabacılar ne kadar insan varsa mahallede hepsi cambazhanede almıştı soluğu. (…) Melikî El Cemâli’nin sahneye çıkmak üzere olduğu bildirildi. Kıyamet koptu sandım. Herkes birbirinin üstüne yığıldı. Bütün gözler dipteki perdedeydi. Önce sarı bir etek ucu göründü aralıktan. Derken pullar, taşlar, renkler içinde parıldayan alevimsi bir şey süzüldü gözlerimizin önünden. Rüzgara kapılmış ipek bir şal uçup sahneye konuverdi sanki. Meydan taş kesilmişti. Yalnız cıgara dumanları kıvır kıvırdı boşlukta. Ufacık bir ağız kum gibi beyaz dişleriyle etrafa gülümsedi. Davul, zurna, keman harekete geçti. Alev dönmeye başladı. Kıvrıldı, büzüldü, yılan gibi uzadı. Büsbütün hızlandı, birden durdu. Uzun parmaklarını gökyüzüne uzattı, uzattı. Sol eli parmaklarında yıldızların en irileriyle geri dönmüştü sanki.
-
“Allome Allome…”
Biraz tuhaf ama gözyaşına benziyordu bu ses. Laz elması gibi buruk, tuzlu yeşildi. Üşütüyordu insanı.
(…)
Yakıcı kıvraklığıyla oynamaya başladı. Birden, bir saniyede belini sımsıkı saran etekliğini çıkarıp atıverdi. Ufacık, pembe bir donla kaldı. Eğildi, büküldü, halka oldu. Alnını sahnenin tozlu, ceviz kabuğu gibi sert, çatlak ve pürtüklü tahtasına dayadı.
-
“Onu da çıkar!” diye bağırdı birisi.
Annem hemen babamı dirsekledi:
-
“Kalk gidelim şurdan” dedi “Rezillik bu!”
-
Gitmeye vakit kalmadan Melikî El Cemali gitmişti. Islık yağmuruna rağmen bir daha gelmedi.
Gece Melikî El Cemâli’yi düşündüm hep. Sabo da uyumamıştı hiç. Mulo cambaz olmaya karar vermişti. Güvercin uçurtmaya çalışıyordu burnundan. Yalnız Sabire tuhaftı nedense. Gözleri kocaman kocamandı. Sancı Meydanı’nın şimdi apartmanlar altında kalan toprağı gibi siyahtılar. Anlamadığım bir şey vardı. Tozlu tozluydu bakışları.
-
“Beğendin mi?” dedi.
-
“Neyi?” dedim
-
“O fingirdek karıyı?”
-
“Melikî El Cemâli’yi mi?”
-
“Evet”
-
Boş bulundum:
-
“Beğendim” dedim.
-
Gözleri büsbütün karardı:
-
“Ben hiç beğenmedim!” dedi.
-
“Neden “ diye sordum.
-
“Orospunun neresini beğeneyim?” dedi.
-
Kıpkırmızı oldu, başka hiçbir şey demeden kalkıp gitti. Bir daha göremedim Sabire’yi. Birkaç gün sonra hasta olduğunu duydum. Annemle bir sabah onu görmeye gittik. Gittik ama geç kalmıştık. Sabire’nin o sıcacık elleri çoktan soğumuştu. Yapyalnız kalıverdim Sancı Meydanı’nda. O gece, bütün yaz Melikî El Cemâli şarkısını söyledi yine:
-
“Allome Allome…”
Aradan on yedi yıl geçti. Hiç belli etmeden, iz bile bırakmadan geçti. Şeytan küfret diyor. Şöyle adam akıllı küfret, içini boşalt diyor. İyi ama, neye yarar sanki, hiç!’
Fizikçi Hayri’den Öğrenilen İlk Hayat Dersi
1943 yılı. İkinci Dünya Savaşı. O günlerin Türkçesiyle İkinci Cihan Harbi. Hitler bütün Avrupa’yı işgal etmiş, Balkanları da. Edirne’ye ha girdi ha girecek. Türkiye savaşa ha girdi ha girecek. Herkeste bir bedbinlik bir mutsuzluk bir korku. Yoksulluk da diz boyu. Bir endişe bir ümitsizlik bir telaş. O zor günlerdeyiz.
1922 doğumlu Faik Baysal da Ankara Etimesgut Topçu Okulu’nda yedek subaylık eğitimindedir. Altı ay sürecektir bu eğitim. O dönemde topçu okulu çok önemlidir. Zira II. Dünya Savaşı’nda en önemli savaş silahı toptur. Bu nedenle Türkiye’de uzun yıllar genelkurmay başkanları hep topçu sınıfından seçilecektir. Kenan Evren de dâhil. Topu olan ve iyi kullanan, ülkeleri birer birer düşürmekte, işgal ede ede yoluna devam etmektedir. Hitler de böyle yapmaktadır işte.
Yedek subay okulunda eğitim görmekte olan Şair Faik Baysal’a kulak verelim:
“- Sıcak. Mutsuzluk. Yorgunluk. Topçu binbaşı her akşamki gibi ders anlatıyor kara tahta önünde. Gündüz açık alanda eğitim, akşamları da ders; uykusuz bitkin yorgun durumda hepimiz onu dinliyoruz.
Binbaşı koca tahtayı dolduran bir problemi çözdü. İşte ‘şu karşıdaki tepenin altı kilometre ardındaki düşman bölüğüne topu kaç derecelik açı ile hedef alacaksın da ateşleyeceksin?’ Sinüs kosinüs eşittir şu. Koca tahta doldu ama. Ben duvar dibinde en arkadaki sırada oturuyorum hep. Yanımda da biri oturuyor. Üstü başı dökülüyor. Aslında hepimiz dökülüyoruz da kendimizi gördüğümüz yok. Parmak kaldırdı:
“- Komutanım bu cevap yanlış” dedi. Binbaşı sesin geldiği yöne ona doğru döndü, öfkeli bir ses tonuyla kükredi:
“- Ne demek yanlış! Ben onu Fizikçi Hayri’nin kitabından aldım. Otur oturduğun yere, saygısız adam!..”
“- Fizikçi Hayri benim efendim” diye cevapladı bizimkisi.
Binbaşı daha da köpürdü. Sonuç mu? Komutana hakaretten kırk beş gün katıksız hapis cezası aldı benim sıra arkadaşım Fizikçi Hayri.
Türkçe Sevdalısı, Ömrünü Türkçeye Adamış Bir Şairdi O
Son on iki yılında yakın dostlarından biri olmakla iftihar ettiğim Faik Ağbi’den çok anılar dinledim ben.
Çok güzel çok latif çok içtenlikli konuşan biriydi Faik Baysal. Hafif boğuk sesi, kuyunun içinden bakıyormuş izlenimi veren gözlerinden daha çok elleriyle konuşan biriydi o. Çok saygılı çok kibar ve çok yerinde konuşurdu. Saatlerce bıkmadan yorulmadan doymadan dinleyebilirdiniz. Sigarası ve çayı eşliğinde elbette.
Türk edebiyatının yaşayan çınarı, sesi gibi bakışları gibi derin, ta 1940’lardan itibaren büyük bir titizlikle biriktirdiği yaşanmışlıklarını özel süzgecinden geçirip de sunuyordu dost sofrasına. İmbiğinden akıtırcasına hem de.
On iki yıl Fransız kolejinde (ilk orta lise) okuduğu, hayatını Fransızca çevirilerden kazandığı hâlde iliklerine kadar Türkçeciydi o. Türk’tü. Türkçe sevdalısıydı.
Fransızcadan nefret ederdi hatta. Bu nefretinde daha lise öğrenciliğinde, Fransızca bir cümleyi çevirirken bir kelimeyi ‘öküz’ diye nitelemesi üzerine sınıfın kahkahalarla gülmesi ve öğretmeninin sözlüden sıfır vermesinin de etkisi olabilir mi, bilinmez.
Türkçesi namusuydu onun. Onuruydu. Hayatıydı. ‘Dünyanın en güzel en incelikli dili Türkçedir’ diyordu sık sık.
Evet; çok güzel konuşan, çok güzel anlatan, çok güzel dinleten bir şairdi o. Şair öykücü romancı.
Vefatının üzerinden on altı koca yıl geçse de anlattıklarının birçoğu hâlâ hafızamdadır.
Bunların bir kısmını Mahalle Mektebi okurlarıyla paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz ey benim mektep arkadaşlarım
Gün Yüzüne Çıkması Gereken Yahya Kemâlli, Nazım Hikmetli, Sait Faikli Anılar
Şairler yazarlarla örülü bir hayatı olmuştu onun. Bin bir anılarla yüklü. Gâhı acı gâhı tatlı anılarla.
Kâh Yahya Kemâlli kâh Nâzım Hikmetli, kâh Sait Faikli kâh Orhan Velili anılar.
Birbirinden ilginç birbirinden güzel birbirinden zengin anılar.
Yazdığını söylemişti onları. Göstermişti de bana bir keresinde. Bir tarafı çeviri karalamaları diğer yüzünde anıları. Baysal’ın o zarif incelikli duyarlıklı kaleminden dökülen, Türk edebiyatına mutlaka kazandırılması gereken anılar anekdotlar yaşanmışlıklar.
İnşallah çocukları Emre Ağbi ile Elif Kardeşim o dosyayı bir yayıneviyle anlaşıp gün ışığına çıkartırlar.
Ne kadar da iyi olur.
Rezil Dünya
Faik Baysal
“Romancı sihirbaz değil, anlatan adamdır. Bu da çalışmakla, gece gündüz demeden çalışmakla olur. Romancı soytarı olamaz. Görevi insanları eğlendirmek değil, insanı anlatmaktır. Romancısı olmayan bir toplumda sevgi saygı bekleme. Bunu unutan ya da bilmeyen toplumlar barajların ve fabrikaların arkasına sığınsalar da bir gün yıkılmaktan kurtulamazlar.”
Faik Baysal’ın toplumcu gerçekçilik bakış açısıyla kaleme aldığı Sarduvan’dan sonra yazdığı ikinci romanı Rezil Dünya kafasındaki bilgilerden başka silahı olmayan bir yarı aydının kentteki mücadelesini konu edinir.
Rezil Dünya, Mustafa’nın çocukluk anılarından başlar ve Mustafa’dan Rafet’e dönüşen ana karakterin toplumun çeşitli yüzleriyle karşı karşıya gelmesini anlatır. Açlık, fakirlik, kimsesizlikle etrafı kuşanan kahramanın ayakta kalmak için sarfettiği çaba ve dönüştüğü kişi, içinde bulunduğu toplumdan bağımsız değildir.
Yayımlandığı dönemde büyük ses getiren Rezil Dünya, yeniden gözden geçirilmiş baskısıyla tekrar okurla buluşuyor. Rezil Dünya; konusu, olay örgüsü ve karakterleriyle başarılı bir edebiyat eserinin her döneme ve çağa hitap edebildiğinin önemli kanıtlarından biri.
YORUMLAR






