Kategori: Firmalar
Firmalar
-

STB Başkanı Mustafa Genç: “Hayvancılık ve Kırmızı Et Sektörünü Ramazan Öncesi Tüm Yönleriyle Ele Alacağız”
STB Başkanı Mustafa Genç: “Hayvancılık ve Kırmızı Et Sektörünü Ramazan Öncesi Tüm Yönleriyle Ele Alacağız”
Sakarya Ticaret Borsası (STB) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Genç, Ramazan ayı öncesinde kırmızı et ve hayvancılık sektörünün mevcut durumunun masaya yatırılacağı önemli bir panel düzenleyeceklerini açıkladı.
Türkiye’nin en büyük ticaret borsalarından biri olan Sakarya Ticaret Borsası öncülüğünde başlatılan sektörel bilgilendirme toplantıları kapsamında düzenlenecek ilk panelin, 12 Şubat Perşembe gerçekleştirileceğini belirten Başkan Genç, sektörün tüm paydaşlarını aynı çatı altında buluşturmayı amaçladıklarını ifade etti.
Gıda ve tarım sektörlerinde markalaşmayı desteklemek ve bilgi paylaşımını artırmak amacıyla hayata geçirilen panel serisinin, Güvenilir Ürün Platformu desteğiyle düzenlendiğini kaydeden Mustafa Genç, “Özellikle Ramazan ayları öncesinde kamuoyunda yoğun şekilde tartışılan kırmızı et sektörünün, sağduyulu, veriye dayalı ve çok paydaşlı bir yaklaşımla ele alınması büyük önem taşıyor” dedi.
Serinin ilk panelinin, “Hayvancılık ve Kırmızı Et Sektörünün Dünü, Bugünü, Yarını” başlığıyla, Sakarya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Gelişim Merkezi Konferans Salonu’nda yapılacağını açıklayan Başkan Genç, panelde sektörün mevcut sorunları, çözüm önerileri ve gelecek perspektifinin kapsamlı biçimde değerlendirileceğini vurguladı.
Panelin açılış konuşmalarını kendisiyle birlikte Güvenilir Ürün Platformu Başkanı Celal Toprak’ın yapacağını belirten Başkan Genç, etkinlikte Tarım ve Orman Bakanlığı Hayvancılık Genel Müdürü Salih Çelik, Sakarya İl Tarım Orman Müdürü Asım Baş, İstanbul PERDER Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Kartal, Ardahan Üniversitesi Doçent Doktor Cemalettin Ayvazoğlu, Migros A.Ş. Marmara Bölge Pazarlama Müdürü Gökhan Alan, Tarım Gazetecisi Gazi Kutlu ve Gastronomi Uzmanı Biral Serttaş’ın konuşmacı olarak yer alacağını ifade etti.
Üretim, ihracat ve ithalat dengeleri, ürün güvenliği, yasal düzenlemeler ve sektördeki güncel gelişmelerin ele alınacağı panelin, 12 Şubat Perşembe saat 14.00’te gerçekleştirileceğini belirten Mustafa Genç, etkinliğin herkese açık olduğunu sözlerine ekledi
-

Başkan Semih UÇAR ‘Riskler Biliniyor, Önlem Alınmıyor: 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Bugün, Dünden Daha Hazır Değiliz!’
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Sakarya Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Semih UÇAR ve Yönetim Kurulunun, ‘6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremlerinin 3. Yılı’ nedeniyle yaptığı basın açıklaması.
‘Riskler Biliniyor, Önlem Alınmıyor:
6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Bugün,
Dünden Daha Hazır Değiliz!’
Riskler Biliniyor, Önlem Alınmıyor: 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılında Bugün, Dünden Daha Hazır Değiliz!
On binlerce yurttaşımızı yitirdiğimiz, 11 ilde yaklaşık 40 bin binanın yıkıldığı, 200 binden fazlasının ağır hasar aldığı 6 Şubat Depremlerinin yıl dönümünde, kaybettiklerimizi saygıyla anıyoruz; geride kalanlara karşı sorumluluğumuzun bilinci ve ülkemizin güvenli geleceği için bu tarihi, yalnızca bir anma günü olarak görmüyor, depremlerin 3. yıl dönümünde ihmallerin, yanlış tercihlerin ve görmezden gelinen gerçeklerin ağır sonuçlarını hatırlatma gereği duyuyoruz.
Altını çizerek ifade etmek gerekir ki Türkiye’de deprem “beklenmedik” bir doğa olayı değil; tam olarak ne zaman, nerede ve ne büyüklükte olacağı tespit edilemese de öngörülebilir ve etkileri büyük ölçüde azaltılabilir bir gerçektir. Denilebilir ki yıkımın büyüklüğü, depremin ölçüsünden çok; yapı üretiminin kalitesi, denetimin niteliği ve risk azaltma politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı büyüklükteki depremlerin farklı ülkelerde bu ölçekte yıkıma ve can kaybına yol açmaması, sorunun doğada değil, insan eliyle yaratılan zaaflarda olduğunu açıkça göstermektedir.
Dahası, ülkemizde orta büyüklükte sayılabilecek depremlerde bile büyük yıkımların meydana geldiği bilinmektedir. Son olarak geçtiğimiz yıl Balıkesir Sındırgı’da 10 Ağustos ve 27 Ekim tarihlerinde meydana gelen 6,1 ve 6 büyüklüklerindeki iki deprem sonucu toplam 729 binadaki 1036 bağımsız bölüm ağır hasarlı veya yıkık olarak tespit edilmiştir
Yine aynı yıl içinde 23 Nisan tarihinde bu kez Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem, İstanbul başta olmak üzere Marmara Bölgesinde yaşayan yurttaşlarımızda büyük endişe yaratmış, depremin ardından iletişim ağının çökmesi, deprem toplanma alanlarının ve acil ulaşım yollarının yetersizliği, daha büyük bir olası depremde yaşanacaklar konusunda ne yazık ki iyimser varsayımlarda bulunmayı güçleştirmiştir.
Bugün gelinen noktada Türkiye’deki yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ yüksek deprem riski altında olduğu bir sır değildir. Mevcut binaların birçoğunun hasar görebilirliği yüksek olan 2000 yılı öncesi inşa edilmiş binalardan oluşması bir yana, son 25 yılda çıkarılan 6 imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler, gerekli tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilerek, mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıların yasallaşması sağlanmıştır.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Sakarya Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Semih UÇAR
TBMM Kahramanmaraş Depremleri Araştırma Komisyonunun 2023 tarihli raporu ülke genelinde 6-7 milyon konutun acilen dönüştürülmesi gerektiğini; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise sadece İstanbul’da yaklaşık 600 bin konutun çok riskli olduğunu, toplamda 1,5 milyon konutun dönüşmesi gerektiğini ifade etmektedir. Resmî makamların açık beyanlarıyla ülke genelindeki yapı stokunun ne kadar sorunlu olduğu gözler önüne serilmiştir. Buna rağmen, hâlâ bütüncül ve kamuoyuna açık bir yapı envanteri oluşturulmamış, hangi kentte kaç yapının riskli olduğu net biçimde ortaya konmamıştır. Risk bilinmeden, öncelik belirlenmeden, etkili bir dönüşümden söz etmek de mümkün değildir.
Yaklaşık on üç yıldır yürürlükte olan kentsel dönüşüm politikaları ise, deprem riskini azaltmaktan çok, çoğu zaman arsa değeri yüksek bölgelerde parsel bazlı yenilemelere indirgenmiştir. Oysa dönüşüm, yalnızca eski binaların yıkılıp yenilerinin yapılması değildir. Zemin özelliklerinden nüfus yoğunluğuna, ulaşım altyapısından toplanma alanlarına kadar pek çok unsurun birlikte ele alınmasını gerektiren kamusal bir planlama meselesidir. Bugüne kadar gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları, ülke genelindeki riskli yapı miktarıyla karşılaştırıldığında son derece sınırlı kalmış; özellikle dar gelirli yurttaşların yaşadığı bölgelerde dönüşüm ya hiç başlamamış ya da sürdürülebilir biçimde ilerlememiştir.
Depreme hazırlık konusu ise ne yazık ki afet sonrasına sıkışan, sürekliliği olmayan bir başlık olarak ele alınmaktadır. Oysa asıl belirleyici olan, deprem olmadan önce yapılanlardır. Okulların, hastanelerin, kamu binalarının ve altyapı sistemlerinin ne ölçüde güvenli olduğu ne kadarının güçlendirildiği ya da yenilendiği şeffaf ve bütüncül bir şekilde paylaşılmadığı için hâlâ net değildir. Vurgulamak gerekir ki afet yönetimi, yalnızca arama-kurtarma ya da yardım ulaştırma kapasitesiyle değil, risk azaltma ve hazırlık düzeyiyle ölçülür, ki bu faaliyetlerde bile ne kadar hazırlıklı olunduğu da 6 Şubat Depremlerinin ardından açık bir şekilde görülmüştür(!)
Silivri Depreminden sonra en çok tartışma konusu olan deprem toplanma alanları meselesi de benzer bir plansızlığın göstergesidir. Birçok kentte bu alanların sayısı yetersizken mevcut olanların bir kısmının ise imar değişiklikleriyle yapılaşmaya açıldığı çeşitli yerel yönetimler tarafından açıklanmıştır. Afet anında insanların nereye gideceğini bilmediği, toplanma alanlarına erişimin fiilen mümkün olmadığı bir kent düzeni, depremin kendisi kadar tehlikelidir. Toplanma alanları, afet sonrası değil; afet öncesi planlamanın asli unsuru olmak zorundadır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki Deprem Toplanma Alanları salt boş bir alanı ifade etmez: üzerinde geçici barınma alanlarının kurulabileceği, elektrik, su, ısınma, duş, tuvalet gibi temel ihtiyaçların karşılanabileceği altyapıya sahip büyük ve geniş alanlar olarak tarif edilmektedir.
Açıkça görülmektedir ki yaşanan her büyük doğa olayı, gerekli önlemlerin vaktinde alınmaması nedeniyle birer afete dönüşerek büyük can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. Bilimi, planlamayı ve denetimi dışlayan, rantı egemen kılan bu yaklaşım, çaresizliğin ve yetersizliğin değil, siyasal bir tercihin eseridir.
Bugün üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen 6 Şubat depremlerinden etkilenen bölgelerde sorunlar hâlâ devam etmektedir. Yaşamını geçici barınma alanlarında sürdürmeye devam eden yurttaşların barınma, sağlık, eğitim ve altyapı sorunları tam olarak çözülebilmiş değildir. Yeniden inşa süreci, yalnızca binaların yapılmasıyla sınırlı tutulmakta; kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunun yeniden kurulması göz ardı edilmektedir. Oysa deprem sonrası iyileşme, uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreçtir. Üstelik depremin hemen ardından 319 bini 1 yıl içinde olmak üzere toplam 650 bin yeni konutun depremzedelere teslim edileceği vaat edilmişken, 3. yılın sonunda nihayet 455 bin bağımsız bölüm teslim edilmiş ve bununla birlikte hedefe ulaşıldığı ilan edilmiştir.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası olarak bir kez daha vurguluyoruz: afetler kader değildir, bilimi, mühendisliği ve kamusal sorumluluğu esas almayan politikalarda ısrarın acı sonuçlarıdır. İvedi olarak yapılması gerekenler bellidir: Ülke çapında güncel ve şeffaf bir yapı envanteri oluşturulmalı, kentsel dönüşüm rant odaklı değil risk temelli bir kamu politikası olarak uygulanmalı, yapı üretiminin tüm aşamaları; proje, imalat ve denetim süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin tam ve doğru bir biçimde verilebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, uygulamalar sıkı bir şekilde denetlenmelidir.
6 Şubat’ta yitirdiklerimize karşı sorumluluğumuz, aynı acıların bir daha yaşanmaması için bugünden harekete geçmektir. Bilimin ve mühendisliğin uyarılarını dikkate almadan geçen her gün, yeni felaketlerin zeminini hazırlamaktadır.
-

İki büyük ressamın, Frida Kahlo ile Diego Rivera’nın fırtınalı aşkları ve unutulmaz eserleri anlatılacak
14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ’NDE 20. YÜZYILIN EN FIRTINALI AŞKLARINDAN BİRİNİN ÖYKÜSÜ…
– Hülya Botasun’la Sanat Akşamı 14 Şubat Cumartesi The Marmara Taksim otelinde yapılacak
– İki büyük ressamın, Frida Kahlo ile Diego Rivera’nın fırtınalı aşkları ve unutulmaz eserleri anlatılacak
– Seçkin şarap ve peynirlerin de sunulacağı 17.00-19.30 saatlerindeki seansın ardından, dileyenlerle The Marmara’nın güne özel menüsü tadılacak…
“Sözlerim boşlukta yankılanıp hücrelerime, yıldızlarıma ulaşıyor. Sonra da senin hücrelerine gidiyor – ki onlar benim ışıklarım…”
Ressam Frida Kahlo, yine meslekdaşı olan büyük aşkı Diego Rivera’ya bir mektubunda böyle diyordu. Çılgıncasına tutku dolu, fırtınalı bir aşktı onlarınki…
14 Şubat Sevgililer Günü’nde, Hülya Botasun bu büyük aşkın öyküsünü ve kahramanlarının unutulmaz eserlerini yine bir sanatçının gözünden anlatacak.
Taksim’deki The Marmara otelinin özel salonunda yapılacak seansta dialar ve videolar eşliğinde yapılacak sunumda Mehmet Yalçın’ın seçimi beyaz, roze ve kırmızı şaraplar ve seçkin peynirler de ikram edilecek. Konuklar büyük sanatçının dünyasını bu özel lezzetlerin eşliğinde keşfedecek. Frida Kahlo-Diego Rivera temalı sanat akşamı 17.00’de başlayıp 19.30’da sona erecek. Ardından dileyen katılımcılarla Hülya Botasun ve Mehmet Yalçın eşliğinde The Marmara’nın güne özel hazırladığı gastronomik menü tadılacak, söyleşi devam edecek. Yemekte de Vinkara’nın paletinden seçme şaraplar yudumlanacak.
Kişi başına katılım bedelinin 3.000 TL olduğu sanat akşamında her konuğa kişiye özel katılım sertifikası da sunulacak. Dileyenler akşama katılımı özel armağan sertifikasıyla hediye de edebilecek, sertifikalar armağan edilen kişiye şık bir ambalajla gönderilecek. Katılımın 30 kişiyle sınırlı olduğu sanat akşamına kayıt için lütfen 0212.237 01 12-237 01 17 yada 0545.353 96 70no’lu telefonlardan Sezgin Bolat’ı arayınız.

“Sözlerim boşlukta yankılanıp hücrelerime, yıldızlarıma ulaşıyor. Sonra da senin hücrelerine gidiyor – ki onlar benim ışıklarım…”
Ressam Frida Kahlo, yine meslekdaşı olan büyük aşkı Diego Rivera’ya bir mektubunda böyle diyordu. Çılgıncasına tutku dolu, fırtınalı bir aşktı onlarınki…
14 Şubat Sevgililer Günü’nde, ressam Hülya Botasun bu büyük aşkın öyküsünü ve kahramanlarının unutulmaz eserlerini yine bir sanatçının gözünden anlatacak.Taksim’deki The Marmara otelinin özel salonunda yapılacak seansta dialar ve videolar eşliğinde yapılacak sunumda Mehmet Yalçın’ın seçimi beyaz, roze ve kırmızı şaraplar ve seçkin peynirler de ikram edilecek. Frida Kahlo-Diego Rivera temalı sanat akşamı 17.00’de başlayıp 19.30’da sona erecek. Ardından dileyen katılımcılarla yine Hülya Botasun ve Mehmet Yalçın eşliğinde The Marmara’nın Sevgililer Günü özel menüsü tadılacak, söyleşi devam edecek. Yemekte de Vinkara’nın seçme şarapları yudumlanacak. Katılımın 30 kişiyle sınırlı olduğu sanat akşamına kayıt için lütfen 0212 237 01 12-237 01 17 ya da 0545 353 96 70’i arayınız. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.
* Kişi başına katılım bedelinin 3.000 TL olduğu sanat akşamında her konuğa kişiye özel katılım sertifikası da sunulacak. Dileyenler akşama katılımı sevdiklerine özel armağan sertifikasıyla hediye de edebilecek, sertifikalar armağan edilen kişiye şık bir ambalajla gönderilecek.
-

Kartalkaya’dan Bir Yıl Sonra: Yangın Güvenliğinde Yetki, Sorumluluk ve Ortak Disiplin
Kartalkaya’dan Bir Yıl Sonra: Yangın Güvenliğinde Yetki, Sorumluluk ve Ortak Disiplin
Kartalkaya faciasının üzerinden bir yıl geçti, ancak yangın güvenliği tartışmaları hâlâ güncelliğini koruyor. Özellikle yangın kapıları ve tahliye sistemlerindeki eksiklikler, güvenliğin bütüncül bir sistem yaklaşımıyla ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Yangın güvenliğinin sadece ürün değil, sistem bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan ASSA ABLOY Ürün & Pazarlama Direktörü Ceki Bennun, Kartalkaya yangınının yıldönümünde yetki, sorumluluk ve sistem yaklaşımının altını çizdi
Bolu Kartalkaya Kayak Merkezi’nde bulunan Grand Kartal Otel’de 21 Ocak 2025’te meydana gelen ve 78 kişinin hayatını kaybettiği büyük yangının üzerinden bir yıl geçti. Türkiye’yi yasa boğan facia, yetersiz yangın güvenliği önlemleri ve özellikle tahliye sistemlerindeki eksiklikler nedeniyle bugün hâlâ kamuoyunun ve sektör temsilcilerinin gündeminde yer alıyor.
Yangın güvenliği alanında küresel ölçekte faaliyet gösteren ASSA ABLOY’un Ürün & Pazarlama Direktörü Ceki Bennun, Kartalkaya yangınının yıldönümünde yaptığı değerlendirmede, yangın güvenliğinin yalnızca ürün performansı üzerinden değil, yetki, sorumluluk ve sistem bütünlüğü çerçevesinde ele alınması gerektiğine dikkat çekti. Ceki Bennun açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Kartalkaya yangınının üzerinden bir yıl geçti. Bu süreçte hayatını kaybedenleri bir kez daha saygıyla anıyorum. Aradan geçen zaman yaşananları unutturmuyor, aksine yangın güvenliği konusunu daha sağlıklı ve yapıcı bir zeminde ele alma sorumluluğunu hepimize hatırlatıyor.
Yangın güvenliği sadece ürün değil, bir sistem meselesi
Yangın sonrası süreçte en sık karşılaştığımız başlıklardan biri, ürün performansından ziyade yetki ve sorumluluğun nerede başladığı ve nerede sona erdiği sorusu oldu. Bu belirsizlik, yalnızca kriz anlarında değil, tasarım ve uygulama aşamalarında da dikkatle ele alınması gereken bir konu. Çünkü yangın güvenliği ürünle başlayıp, sistem yaklaşımıyla anlam kazanıyor. Bu kapsamda özellikle yangına dayanımlı kapıları, yalnızca kapı kanadıyla değerlendirmemek gerekiyor. Kilitler, panik donanımları, menteşeler, kapı kapatıcılar ve montaj detayları birlikte ele alınmadığında, sistemin yangın anında beklenen davranışı göstermesi zorlaşıyor. Belirleyici olan, tüm bu bileşenlerin birlikte nasıl çalıştığıdır.”
Belgelendirme, sorumluluğun sınırlarını netleştiriyor
Belgelendirmenin teknik bir zorunluluğun ötesinde, sorumluluk alanlarını netleştiren kritik bir unsur olduğuna dikkat çeken Bennun, test ve faturalandırma süreçlerindeki uyumun önemini şu sözlerle ifade etti: “Yangın testi yapan firma ile faturayı düzenleyen firmanın aynı olması, sistemin izlenebilirliği açısından kritik bir gerekliliktir. Bu uyum, olası belirsizliklerin önüne geçerken tüm taraflar için daha sağlıklı bir zemin oluşturur.
ASSA ABLOY olarak, 2025 yılı boyunca farklı kapı imalatçılarıyla birlikte çok sayıda yangın testine katıldık. Bu süreçte temel yaklaşımımız, tekil ürün uygunluğundan ziyade kapı ve donanım sistemlerinin birlikte değerlendirilmesi oldu. 2026 yılında da aynı disiplinle ve iş ortaklarımızla birlikte yeni test süreçlerine devam etmeyi planlıyoruz.”
Yangın güvenliği, proje tesliminde bitmiyor
Yangın güvenliğinin yalnızca proje teslim aşamasında gündeme gelen bir konu olmadığını vurgulayan Bennun, sürecin inşaatın en başından itibaren doğru belgelendirme ve düzenli bakım anlayışıyla ele alınması gerektiğine dikkat çekti: “İnşaat sürecinin ilk aşamalarından itibaren doğru belgelendirme silsilesiyle ilerlemek, binanın sigorta edilebilirliğine katkı sağladığı gibi, ilerleyen dönemlerde yapılacak denetimler için de sağlam bir altyapı oluşturuyor, ancak bu yaklaşım, düzenli bakım ile desteklenmediği sürece eksik kalıyor. Doğru test edilmiş, standartlara uygun şekilde imal edilmiş ve doğru monte edilmiş yangına dayanımlı kapıların, kullanım süresi boyunca performansını koruyabilmesi, periyodik kontrol ve bakım süreçlerinin aksatılmadan yürütülmesiyle mümkündür. Yangın güvenliği, tek seferlik bir onay değil; tasarım, uygulama ve bakım aşamalarını kapsayan bir süreçtir.”
Ortak disiplin, daha güvenli yapılar için şart
Kartalkaya faciasının ardından sektör olarak ortak bir zeminde buluşmanın önemine işaret eden Ceki Bennun, açıklamasını şu sözlerle tamamladı: “Kartalkaya’dan bir yıl sonra, yetki ve sorumlulukları net tanımlanmış, belgelendirmesi şeffaf ve uygulanabilir sistemlerle ilerlemenin hepimiz için daha güvenli yapılar oluşturmanın en sağlıklı yolu olduğuna inanıyorum” dedi.
ASSA ABLOY Hakkında
1994 yılında İsveç merkezli ASSA ile Finlandiya merkezli ABLOY’un birleşmesiyle kurulan ASSA ABLOY, yıllar içinde bölgesel bir yapıdan küresel bir güce dönüştü. Bugün 70’ten fazla ülkede faaliyet gösteren ASSA ABLOY ; 65 bini aşkın çalışanı, 13 milyar euroyu aşan satış hacmi ve bünyesindeki 400’ün üzerindeki markasıyla dünya çapındaki liderliğini sürdürüyor.
2005 yılında Türkiye pazarına giriş yapan ASSA ABLOY, 2022 yılında Silivri’de kurduğu tesisinde ürettiği kapı ve pencere aksesuarlarını dünya pazarlarına ihraç ediyor.
ASSA ABLOY; erişim kontrolü sistemlerinden kaçış rotası çözümlerine
,kapı ve pencere donanımlarından kimliklendirme teknolojilerine, geçiş otomasyonu çözümlerinden servis hizmetlerine kadar uzanan geniş ürün ve hizmet portföyü ile başta hastaneler, okullar, askeri tesisler gibi kamu kurumları, havaalanları, bankalar, veri merkezleri ve oteller olmak üzere farklı pek çok sektöre hizmet veriyor. -
Dicle Elektrik’in Yeraltı Elektrik Şebekesine Kaçak Elektrik Saldırısı!
Şırnak’ta 800 Yeraltı Noktasında Kaçak Elektrik Bağlantısı Tespit Edildi
Dicle Elektrik’in Yeraltı Elektrik Şebekesine Kaçak Elektrik Saldırısı!
Dicle Elektrik, milyarlarca liralık yatırımla kurduğu yeraltı şebekelerini kaçak elektrik kullanımı için tahrip edenlere karşı mücadelesini sürdürüyor. Son olarak Şırnak’ta yapılan 800 kazıda tespit edilen kaçak bağlantıların 585 milyon TL’lik şebeke zararına yol açtığı belirlendi. Dicle Elektrik Şırnak İl Müdürü Rıdvan Çatır, “100 abone hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduk, bu kişiler 8 yıla kadar hapisle yargılanabilir” dedi.
Şırnak’ta 800 Yeraltı Noktasında Kaçak Elektrik Bağlantısı Tespit Edildi
Kayıpsız, kesintisiz ve kaliteli enerji dağıtımı hedefiyle çalışmalarını sürdüren Dicle Elektrik, sorumluluk bölgesindeki kaçak elektrikle mücadelesine hız kesmeden devam ediyor. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde elektrik arz güvenliğini sağlamak amacıyla milyarlarca liralık yatırımla yer altına alınan şebekeler, bu kez kaçak elektrik kullanıcılarının hedefi oldu. Şırnak’ın Silopi ve Cizre ilçelerinde yapılan 800 ayrı kazıda yeraltı hatlarına yapılan müdahaleler sonucu kaçak bağlantılar ortaya çıkarıldı. 700 abone hakkında idari işlem yapılırken, 100 abone hakkında ise kamu malına zarar vermek ve genel güvenliği tehlikeye atmaktan savcılığa suç duyurusunda bulunuldu. Kaçak kullanımın yol açtığı şebeke zararının ise 585 milyon TL olduğu belirlendi.

“Bu durum halkın can ve mal güvenliğini riske atıyor”
Kaçak elektrik kullanımında yeni yöntem olarak yeraltı şebekelerine yönelen bazı şahıslar, şebekenin geçtiği cadde ve sokaklarda izinsiz kazılar yaparak yerin yaklaşık bir metre altındaki kablolara kaçak bağlantı sağladı. Bazı kaçak hatlar gider borularının, su şebekesinin ya da bahçe duvarlarının altından geçirilerek evlere ulaştırıldı.
Dicle Elektrik Şırnak İl Müdürü Rıdvan Çatır, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Halkın can ve mal güvenliğini riske sokan bu durum karşısında en hızlı ve etkili tedbirleri aldık. Teknolojik imkânlarla yaptığımız çalışmalar sonucunda ağırlıklı olarak Cizre ve Silopi ilçelerinde kapsamlı bir denetim başlattık. 800 kazıda tespit ettiğimiz söz konusu kaçak hatların mesken ve işyerlerine çekildiğini belirledik. 100 abone hakkında ise savcılıklara suç duyurusunda bulunduk. Bu kişiler 8 yıla kadar hapis cezası alabilir.”
Şırnak yatırımları 10 milyar TL’yi bulacak
Şırnak’ta yeraltı şebekeleri için 8.8 milyar TL’lik yatırım yapan Dicle Elektrik, 2026 yılında bu yatırımı 10 milyar TL seviyesine çıkarmayı planlıyor. Bu yatırımlarla kesintisiz, güvenli ve kaliteli enerji arzını garanti altına almayı hedefleyen şirket, kaçak kullanımın bu yapıya verdiği zararlar nedeniyle halkın da mağdur olduğunu vurguluyor.
-

Erkeklik hep sarsılmaması gereken bir rol olarak algılanıyor
Asıl mesele erkekliğin nasıl öğretildiği!
Erkekliği yeniden tanımlamak gerekiyor!
Geçtiğimiz günlerde bazı meslek gruplarındaki erkeklerin WhatsApp gruplarında bel altı ve kadınları nesneleştiren yazışmalar yaptığı, benzer bir dilin liselerde erkek öğrenciler arasında da kız öğrenciler hakkında kullanıldığı gündeme gelmiş ve tepki çekmişti.
“Erkeklik” kavramının dijital alanlarda nasıl kurulduğu ve şiddet içeren bir dile nasıl dönüştüğünü değerlendiren Sosyolog Dr. Nihan Kalkandeler Özdin, “Bir yandan ‘her şeyi söyleyebilirim’ özgürlüğü ve cezasızlık hissi, diğer yandan başka bir insanın mahreminin fütursuzca metalaştırılması aynı anda karşımıza çıkıyor. Kadını nesneleştiren, aşağılayan ya da küçümseyen ifadeler tekrarlandıkça sıradanlaşıyor; sıradanlaştıkça da sorgulanmaz hale geliyor.” dedi.
Asıl meselenin, erkekliğin nasıl öğretildiği, hangi davranışların ödüllendirildiği ve hangi sessizliklerin sürdürüldüğü olduğunu kaydeden Dr. Özdin, “Erkekliği yeniden tanımlamak gerekiyor. Güçle değil, sorumlulukla; tahakkümle değil, eşitlikle; sessizlikle değil, yüzleşmeyle kurulan bir erkeklik inşasına odaklanabiliriz. Aksi halde bu kriz, gerçek ya da sanal farklı mekânlarda ve farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam edecek.” diye konuştu.
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, son dönemde özellikle dijital platformlarda görünür hale gelen şiddet, zorbalık ve kadın düşmanı dili değerlendirdi.
Erkeklik hep sarsılmaması gereken bir rol olarak algılanıyor
Son dönemde okul ortamlarından meslek gruplarına uzanan ve çoğu zaman dijital platformlarda görünür hale gelen vakaların topluma zarar verebilecek bir sapmaya işaret ettiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, “Bu tablo, erkekliğin nasıl kurulduğuna, nasıl öğrenildiğine ve dijital alanlarda nasıl yeniden üretildiğine dair geniş bir soruyu gündeme getiriyor diyebiliriz. Günümüzde erkekliğin hâlâ büyük ölçüde güç, kontrol ve cinsel başarı üzerinden tanımlanması tesadüf değil. Yıllar boyunca erkeklere, değerli olmanın yolunun güçlü görünmekten, hâkim olmaktan ve duygusal mesafeyi korumaktan geçtiği öğretildiği için bu durum, erkekliğin kırılganlıkla, eşitlikle ya da bakım verme pratikleriyle ilişkilendirilmesini zorlaştırdı. Açıkçası erkeklik hep sarsılmaması gereken bir rol olarak algılandığı sürece eşitlikçi bir temele oturan insan ilişkilerinden uzaklaşıyoruz. Bazı durumlarda erkeklik, kaybedildiği hissedilen gücü yeniden kurma çabasıyla daha sert, daha dışlayıcı ve daha tahakkümcü biçimlerde ortaya çıkabiliyor.” dedi.
Dijital alanlar şiddeti görünür kılıyor
İnternet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte dijital alanlarda üretilen kadın düşmanı dilin, gerçek hayatta bu kadar kolay karşılık bulmasının nedenlerine de değinen Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, “İnternet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte hayatımıza giren dijital alanlar ve dijital alt kültürlerde üretilen kadın düşmanı dilin gerçek hayatta bu kadar kolay karşılık bulmasının en önemli nedenlerinden biri, dijital alanların yarattığı mesafe hissi. Kapalı gruplar, anonimlik ve şaka söylemi, sınırların esnekleşmesine neden oluyor. Zamanla bu dil, yalnızca çevrimiçi bir ifade biçimi olmaktan çıkıp gündelik ilişkilerin parçası haline gelip normalleştiriliyor. Bir taraftan ‘her şeyi söyleyebilirim, sansürsüz ifade edebilirim’ özgürlüğü ve cezasızlık hissi yaratan bir serbestlik, diğer taraftan ise başka bir insanın mahremini fütursuzca metalaştırma gerçeği aynı anda karşımıza çıkıyor. Kullanılan dilin burada belirleyici bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Kadını nesneleştiren, aşağılayan ya da küçümseyen ifadeler tekrarlandıkça sıradanlaşıyor; sıradanlaştıkça da sorgulanmaz hale geliyor. Bu durum, dijital alan ile gerçek hayat arasındaki sınırın sanılandan çok daha geçirgen olduğunu gösteriyor.” diye konuştu.
WhatsApp grupları ‘erkekliğin onaylandığı’ alanlara dönüşebiliyor
WhatsApp gruplarını örnek göstererek, ilk bakışta masum görünen bu alanların zamanla erkekliğin kolektif olarak onaylandığı ve pekiştirildiği mecralara dönüşebildiğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, “WhatsApp Grupları üzerinden örnek vermek gerekirse; bir grup insanın ortak paylaşım ve haberleşme platformu olarak WhatsApp grubu kurması masum görünebilir ama mevzu bahis grubun erkekler tarafından oluşturulup kurulan iletişimin ise kadını nesneleştiren ortak bir dil üretmesi ayrı bir sorgu alanı oluşturuyor. Ortaya çıkan bu tür WhatsApp grupları erkekliğin kolektif olarak onaylandığı, performe edildiği ve pekiştirildiği alanlar haline geldiğinde toplumsal nitelikli bir çıkmazın içinde buluyoruz kendimizi. Şöyle ki; bu gruplarda paylaşılan içerikler, çoğu zaman erkekler arası bir aidiyet ve onay mekanizması işlevi görüyor. Kadınlar üzerinden kurulan dil, grubun iç bütünlüğünü güçlendirirken, erkekliğin belirli bir biçimini normal ve makbul olarak yeniden üretiyor.” şeklinde konuştu.
Zorbalık bir aidiyet dili haline geliyor
Zorbalığın da bu kültürel zeminin bir çıktısı olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, “Zorbalık ve şiddetin erkek çocukları arasında bir aidiyet dili haline gelmesi, duyguların nasıl yönetildiğiyle yakından ilişkili diyebiliriz. Erkek çocuklar çoğu zaman korku, kırılganlık ya da yetersizlik hissini ifade etmeyi değil, bastırmayı öğreniyor. Bastırılan duygular ise sıklıkla öfke ve saldırganlık olarak dışa vuruluyor. Bu noktada zorbalık, yalnızca bireysel bir davranış değil; gruba dahil olmanın, görünür olmanın ve kabul edilmenin bir yolu haline geliyor. Üstelik şiddet, bir iletişim biçimi olarak öğreniliyor ve ödüllendiriliyor.” dedi.
Sorun neden geç fark ediliyor?
Bu tür davranışların neden zamanında fark edilemediğine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, şöyle devam etti:
“Peki bu durum neden zamanında fark edilemiyor diye soracak olursak; eğitim ve iş hayatı pratiklerinde genellikle başarı, disiplin ve performansa odaklanılırken; ilişkisel ve etik boyutlar geri plana itilebiliyor. ‘Başarılı öğrenci’, ‘profesyonel’ ya da ‘örnek çalışan’ tanımları çoğu zaman akademik ya da mesleki yeterlilikle sınırlı kalıyor. Erkeklik ise görünmez bir norm olarak kabul edildiği için, sorun alanı olarak tanınmıyor. Bu da erken uyarı işaretlerinin gözden kaçmasına ve sorunların ancak kriz anlarında görünür olmasına yol açıyor. Bu tür davranışların çoğunlukla kapalı erkek gruplarında ortaya çıkması, denetimden çok kültürle ilgili bir meseleye işaret ediyor. Kapalı alanlar, erkekliğin sorgulanmadan yeniden üretildiği, sınırların test edildiği ve çoğu zaman aşıldığı mekânlar haline geliyor. Bu durum, sorunun birkaç kötü örnekten ibaret olmadığını; belirli koşullar oluştuğunda benzer davranışların tekrar edebileceğini gösteriyor.”
Bu durumu yalnızca sapma ya da ahlaki çöküş olarak tanımlamanın yeterli olmadığına da işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Nihan Kalkandeler Özdin, “Diğer taraftan bu meselenin sadece kadınların sorunu olmadığını aynı zamanda erkeklerin de sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu erkeklik biçimi erkekleri de yalnızlaştırıyor, duygusal olarak yoksullaştırıyor. Çözüm; erkek çocuklara erken yaştan itibaren duygularını tanıma, sınır öğrenme ve eşit ilişki kurma becerileri kazandırmakla mümkün. Asıl mesele, erkekliğin nasıl öğretildiği, hangi davranışların ödüllendirildiği ve hangi sessizliklerin sürdürüldüğü. Erkekliği yeniden tanımlamak gerekiyor. Güçle değil, sorumlulukla; tahakkümle değil, eşitlikle; sessizlikle değil, yüzleşmeyle kurulan bir erkeklik inşasına odaklanabiliriz. Aksi halde bu kriz, gerçek ya da sanal farklı mekânlarda ve farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam edecek.” şeklinde sözlerini tamamladı.
-
TMB Başkanı M. Erdal Eren: Deprem gerçeği karşısında dönüşüm bir tercih değil zorunluluktur
TMB Başkanı M. Erdal Eren: Deprem gerçeği karşısında dönüşüm bir tercih değil zorunluluktur
Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı M. Erdal Eren, 6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin yıl dönümünde yaptığı açıklamada, deprem kuşağında yer alan Türkiye’de güvenli yaşam alanlarının oluşturulmasının ertelenemez bir sorumluluk olduğunu vurguladı. Kahramanmaraş merkezli depremlerde hayatını kaybeden 53 binden fazla vatandaşın acısının hâlâ tazeliğini koruduğunu belirten Eren, güvenli ve dirençli şehirlerin inşasının yalnızca inşaat sektörünün değil, tüm toplumun ortak sorumluluğu olduğunun altını çizdi.
Türkiye’nin 6 Şubat 2023’te yaşadığı depremlerle büyük bir felaketle karşı karşıya kaldığını hatırlatan Eren, binlerce vatandaşın hayatını kaybettiği, milyonlarca insanın yaşamının derinden etkilendiği bu sürecin ardından, deprem bölgesinde devlet ve özel sektör işbirliğiyle yoğun ve özverili bir yeniden inşa faaliyetinin sürdüğünü ifade etti. Depreme dirençli bir gelecek inşa edebilmek için yalnızca bugünü değil, yarını da kapsayan uzun vadeli bir bakış açısının benimsenmesi gerektiğini belirten Eren, kamu ve özel sektörün koordinasyon içinde hareket etmesinin hayati önem taşıdığını kaydetti.
Özel sektör yatırımları olmadan sürdürülebilirlik mümkün değil
Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı M. Erdal Eren, deprem bölgesinin yeniden imarı ve kentsel dönüşüm faaliyetlerinin inşaat sektörünün büyüme ivmesini desteklediğini, ancak bu büyümenin özel sektör yatırımlarının yetersizliği nedeniyle sürdürülebilirlik açısından sınırlı kaldığını ifade etti. Türkiye’de her yıl ortalama 800 bin ila 1 milyon yeni konuta ihtiyaç duyulduğunu, 6 Şubat depremlerinin ardından bu ihtiyaca ilave olarak yaklaşık 650 bin yeni konut gereksinimi ortaya çıktığını hatırlatan Eren, bunun yanı sıra yaklaşık 6–7 milyon konutun risk taşıdığı ve yenilenmesi gerektiğini vurguladı. Bu tablo karşısında afet odaklı kentsel dönüşümün ertelenemez bir gerçek olduğunu belirten Eren, sürecin hızlanması için arsa maliyetlerini düşürecek düzenlemelerin hayata geçirilmesi, uzun vadeli ve erişilebilir finansman modellerinin oluşturulması ve sektörün uzun süredir yaşadığı nitelikli ara eleman sorununa yönelik köklü reformların gecikmeden uygulanması gerektiğini ifade etti. Afetlere karşı dirençli şehirler oluşturmanın yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin güvenliği açısından da kritik bir öneme sahip olduğunu belirten Eren, kentsel dönüşümün Türkiye’nin en öncelikli gündem maddelerinden biri olarak ele alınması gerektiğini, bugün alınacak her önlemin, gelecekte yaşanabilecek kayıpların önüne geçilmesi için atılmış hayati bir adım olduğunu vurguladı. -

Ravago Bina Çözümleri, deprem hasarlarının yüzde 60’ında iz bırakan korozyon riskine karşı yalıtımın önemine dikkat çekiyor
Ravago Bina Çözümleri, deprem hasarlarının yüzde 60’ında iz bırakan korozyon riskine karşı yalıtımın önemine dikkat çekiyor
Depremde Asıl Sınav Taşıyıcı
Sistemi Suya Karşı Korumak
Deprem sonrası hasar analizleri, yapı güvenliğinin yalnızca beton dayanımıyla açıklanamayacağını net biçimde ortaya koyuyor. Depremde ağır hasar alan binaların yüzde 60’ından fazlasında ileri seviyede donatı korozyonu tespit edilirken, araştırmalar suya maruz kalan betonarme elemanlarda taşıma kapasitesinin yaklaşık yüzde 80’ini 10-15 yıl içinde kaybettiğini gösteriyor. Günlük 20–30°C’yi bulan dış cephe sıcaklık farklarının neden olduğu mikro çatlaklar ise bu süreci hızlandırarak hem korozyon riskini artırıyor hem de deprem anında ani göçme olasılığını yükseltiyor. Ravago Bina Çözümleri Türkiye Direktörü Alper Doğruer, “Su yalıtımıyla korunmayan bir taşıyıcı sistem, deprem anında tasarlanan performansı gösteremez; ısı yalıtımıyla desteklenmeyen yapı kabukları ise yıllar içinde oluşan mikro hasarlarla bu riski büyütür” uyarısında bulunuyor.
Deprem güvenliği, uzun yıllar boyunca yalnızca taşıyıcı sistemler ve beton kalitesi üzerinden tartışıldı. Oysa son yıllarda hem ulusal hem de uluslararası araştırmalar, yapıların deprem performansını belirleyen unsurların çok daha bütüncül ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Özellikle su, ısı ve yangın yalıtımı; yapıların zaman içinde maruz kaldığı korozyon, ısıl gerilmeler ve ikincil afet risklerini azaltarak taşıyıcı sistemlerin gerçek dayanımını koruyan kritik bileşenler arasında yer alıyor. 6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin yıl dönümü kapsamında değerlendirmede bulunan Ravago Bina Çözümleri Türkiye Direktörü Alper Doğruer de depreme dayanıklı yapılar için yalıtımın bütüncül bir yapı güvenliği unsuru olarak ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.
100 yıl olması gereken bina ömrü korozyon nedeniyle 25 yıla geriliyor
Yalıtımın konfor ve enerji tasarrufuyla olduğu kadar deprem anında can güvenliği konusuyla da ilişkili bir konu olduğunu söyleyen Alper Doğruer, “Yapının yıllar içinde maruz kaldığı su etkisi, taşıyıcı sistemin deprem anındaki gerçek performansını doğrudan belirliyor. 1999 Marmara Depremi sonrasında yapılan teknik incelemelerde, ağır hasar alan yapıların yüzde 64’ünde ileri seviyede donatı korozyonu tespit edilmiş olması bu ilişkinin en çarpıcı göstergelerinden biri. Uluslararası literatürde yer alan çalışmalar, suya maruz kalan betonarme donatılarda ilk 5 yıl içinde taşıma kapasitesinin yaklaşık yüzde 40–50 oranında, 10–15 yıl içinde ise yüzde 80–90 seviyelerine varan kayıplar yaşanabildiğini ortaya koyuyor. Bu kayıplar, deprem anında yapının sünek davranışını zayıflatıyor, ani kırılma riskini artırıyor ve göçme mekanizmasını hızlandırıyor. Su yalıtımı bulunmayan ya da doğru uygulanmayan binalarda, yapı ömrünün 80-100 yıl bandından 20–25 yıl seviyelerine kadar gerileyebildiği biliniyor. Buna rağmen Türkiye’de su yalıtımı, uzun yıllar boyunca ya ihmal edildi ya da maliyet kalemi olarak görüldü. Oysa su yalıtımı, deprem güvenliğinin sessiz ama en kritik savunma hatlarından biri. Taşıyıcı sistemi korumadan depreme dayanıklı yapıdan söz etmek mümkün değil” diye konuştu.

Dış cephe çatlakları korozyon sürecini hızlandırıyor
Isı yalıtımının da deprem güvenliği açısından çoğu zaman göz ardı edilen kritik bir başlık olduğuna dikkat çeken Doğruer, “Yapılar yalnızca deprem yüklerine değil, yıllar boyunca tekrarlayan sıcaklık farklarına da maruz kalıyor. Gün içinde dış cephelerde 20–30°C’ye varan sıcaklık farkları, betonarmede genleşme ve büzülmeye bağlı mikro çatlaklara neden oluyor. Bu çatlaklar zamanla suyun yapı içine sızmasını kolaylaştırarak korozyon sürecini hızlandırıyor. Yeni TS 825 Isı Yalıtımı Standardı ile birlikte binaların hem ısıtma hem soğutma yüklerine göre tasarlanacak olması, yalnızca enerji verimliliği değil, yapı kabuğunun korunması açısından da önemli bir adım. Isı yalıtımı doğru kurgulanmış bir yapıda, taşıyıcı sistem daha stabil kalıyor ve deprem sırasında oluşabilecek ikincil hasarların sınırlandırılması mümkün hale geliyor” ifadelerini kullandı.
“Yalıtımı vazgeçilmez bir yapı güvenliği unsuru olarak konumlandırıyoruz”
Deprem sonrası en büyük risklerden birinin de yangınlar olduğuna işaret eden Doğruer, sözlerini şöyle tamamladı: “Uluslararası afet raporları, büyük depremlerden sonra meydana gelen hasarların önemli bir bölümünün yangın kaynaklı ikincil yıkımlardan oluştuğunu ortaya koyuyor. Gaz sızıntıları, elektrik kaçakları ve yapısal hasarlar, yangın riskini ciddi biçimde artırıyor. Eğer binalarda yangına dayanıklı yalıtım sistemleri ve doğru detay çözümleri uygulanmamışsa, bu risk kısa sürede büyük felaketlere dönüşebiliyor. Ravago Bina Çözümleri olarak biz; su, ısı ve yangın yalıtımını birbirinden bağımsız değil, deprem güvenliğini tamamlayan bir sistem olarak ele alıyoruz. Geliştirdiğimiz yüksek performanslı yalıtım çözümleri, teknik danışmanlık hizmetlerimiz ve sahadaki uygulama tecrübemizle, yapıların yıllar içindeki dayanımını güvence altına almayı hedefliyoruz. Depreme dayanıklı yapılar için yalıtımı vazgeçilmez bir yapı güvenliği unsuru olarak konumlandırıyoruz.”
Ravago Bina Çözümleri Hakkında:
1961 yılında Belçika’da kurulan ve bugün 40’tan fazla ülkede 350’den fazla tesisiyle faaliyet gösteren Ravago Grubu’nun inşaat sektöründeki iş kolu olan Ravago Bina Çözümleri, güvenilir ve sürdürülebilir yalıtım ürünleriyle fark yaratıyor. ‘İnşaatın Kalbindeki Çözüm Ortağı’ olma misyonuyla yol alan Ravago Bina Çözümleri; ısı yalıtımı, yalıtımlı cephe çözümleri, çatı ve su yalıtımı, mekanik ve tesisat yalıtımının yanı sıra giydirme cepheler alanında da üstün kaliteli ürün ve çözümleriyle rakiplerinden ayrışıyor. Enerji verimli ve çevre dostu özellikleriyle dikkat çeken ürünleri sayesinde hem yerel hem de küresel pazarda tercih edilen Ravago Bina Çözümleri, Türkiye’nin en kaliteli membranını üretiyor. Taş yününde pazar lideri konumunda bulunan markanın yüksek standartlı ürün ve çözümleri, 6 kıtada 60’tan fazla ülkede inşaat projelerine değer katıyor. Türkiye çapında 8 bölge müdürlüğü ve 300’e yakın bayi ağıyla hizmet veren Ravago Bina Çözümleri, insan ve çevre odaklı politikaları çerçevesinde doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanmaya büyük önem gösteriyor.
www.ravagobuildingsolutions.
com Ravago Bina Çözümleri Sosyal Medya Hesapları:
-

6 ŞUBAT DEPREMİNİN 3. YILINDA BÖLGEDE SARSINTILAR BİTMİYOR!
6 ŞUBAT DEPREMİNİN 3. YILINDA BÖLGEDE SARSINTILAR BİTMİYOR!
KONTEYNER ASM’LER OLAĞANÜSTÜ ŞARTLARDA HİZMET VERMEYE ÇALIŞIYOR
AHESEN Genel Başkanı Dr. Ahmet Kandemir: “Yönetim koltuklarının kişisel egolar için değil, halk sağlığını korumak için olduğu unutuluyor”
6 Şubat 2023’te meydana gelen ve Türkiye tarihinin en büyük felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçen depremlerin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen, depremden en ağır etkilenen illerde birinci basamak sağlık hizmetleri hâlâ olağanüstü koşullarda sürdürülmeye çalışılıyor.
Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası (AHESEN) Genel Başkanı Dr. Ahmet Kandemir, Hatay ve Kahramanmaraş başta olmak üzere deprem bölgesinde görev yapan aile hekimleri, ebe ve hemşirelerin hem fiziki yetersizliklerle hem de idari baskılarla karşı karşıya bırakıldığını belirterek, bölgede yaşananların artık kabul edilemez ve travmatik bir hal aldığını vurguluyor.
Hatay’da Sağlık Hizmetleri Depremin İlk Günündeki gibi Konteynerlarda …
AHESEN’in deprem bölgesinden derlediği güncel bilgilere göre Hatay’da yaklaşık 100 Aile Sağlığı Merkezi konteynerlerde hizmet veriyor. Bu da yaklaşık 280 aile hekimliği biriminin geçici yapılarda çalışmak zorunda olduğu anlamına geliyor.
Buna ek olarak 21 civarında aile hekimliği birimi hâlâ boş durumda. AHESEN Genel Başkanı Dr.Ahmet Kandemir, Hatay’da 6 ay öncesine kadar yeni yapılıp faaliyete geçen ASM sayısının bir elin parmaklarını dahi geçmediğini ifade ederek: “Depremin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen Hatay’da sağlık hizmetinin hâlâ konteynerlerde yürütülmesi, planlama ve yönetim eksikliğinin açık göstergesidir.” dedi.
Hukuksuz Denetimler ve Keyfi Cezalar Hatay’da!
Dr. Kandemir, Hatay’ın bazı ilçelerinde ilçe sağlık müdürlerinin kişisel tutumları nedeniyle aile hekimlerinin hukuksuz şekilde cezalandırılmaya çalışıldığını belirtti. Zaten ağır koşullarda görev yapan sağlık çalışanlarının bu uygulamalarla psikolojik olarak yıpratıldığını vurguladı.
AHESEN’in bölgede görev yapan sağlık çalışanlarından edindiği örneklerden bazıları şöyle:
- Bir ilçede aile hekiminin 1 günlük istirahat raporu, ilçe sağlık müdürü tarafından “usule ve fenne aykırı” bulunarak raporu yazan hekimden savunma istenmiş, raporu alan hekim hakkında ise “kuruma bilgi vermediği” iddiasıyla soruşturma açılmaya çalışılmıştır.
- Başka bir ilçede ise aynı hekime kişisel sebeplerle üst üste denetimler yapılmış, mesai bitiminden sonra yapılan denetim, mesai içinde yapılmış gibi tutanak altına alınarak ceza verilmiştir.
- Denetim gerekçesini ve görevlendirme evrakını talep eden hekime, bu belgeleri sunamayan ekip geri dönmüş; buna rağmen hekime “denetimi görmezden gelmek” gibi haksız bir gerekçeyle kınama cezası verilmiştir.
Dr. Kandemir, bu yaşananları “O makamlar kimsenin egosunu tatmin edeceği yerler değildir. Bu keyfi uygulamalar hem çalışan sağlığını hem de halk sağlığını doğrudan tehlikeye atmaktadır.” şeklinde değerlendiriyor.
“Teşekkür Bekleyen Hekimlere Kınama Veriliyor”
6 Şubat depreminin 3. yıl dönümünde, olağanüstü koşullarda konteynerlerde hizmet veren hekimlerin takdir edilmesi gerekirken cezalandırılmaya çalışıldığını vurgulayan Kandemir, konunun İl Sağlık Müdürlüğü’ne iletilmesine rağmen ilçe düzeyindeki keyfi uygulamaların devam ettiğini ifade etti.“Bu tabloyu kamuoyunun vicdanına ve takdirine bırakıyoruz.”
Kahramanmaraş’ta da tablo farklı değil!
Kahramanmaraş’ta da 10’dan fazla ASM hâlâ konteynerde hizmet veriyor. Bu durum hem vatandaşların sağlık hizmetine erişimini hem de hekim ve sağlık çalışanlarının mesleki faaliyetlerini ciddi biçimde kısıtlıyor.
Yanlış planlama, eksik kadro ve gelir kayıpları ile Kahramanmaraş’ta başlıca yaşananlar:
- Yeni yapılan ASM binaları ihtiyaca göre değil, bulunan alanlara göre inşa ediliyor. Bazı mahallelerde birden fazla ASM bulunurken, çevre mahallelerde hiç ASM olmuyor.
- Deprem döneminde aile hekimlerine pozitif ayrımcılık yapılması gerekirken, konteynerde hizmet verdikleri gerekçesiyle ücret kesintileriyle karşı karşıya bırakıldılar.
- Kamu kendi binalarında standart sağlayamazken, ASM’lere standart dayatılıyor; bu da aile hekimlerinin gelirlerinde ciddi düşüş riski oluşturuyor.
- Sisteme personel girişi durma noktasında:
- 60 civarında aile hekimliği biriminde hemşire yok
- 30 civarında birimde hekim bulunmuyor
- Kent genelinde 416 aile hekimliği birimi mevcut olmasına rağmen hizmet sürdürülebilirliği tehlikede.
AHESEN Genel Başkanı Dr. Ahmet Kandemir, deprem bölgesinde birinci basamak sağlık hizmetlerinin artık alarm verdiğini belirterek, merkezi ve yerel sağlık yönetimlerini hukuka, liyakate ve insani çalışma koşullarına uygun davranmaya çağırdı. Dr. Kandemir; “Depremin yükünü omuzlayan aile hekimleri, ebe ve hemşireler değil; bu süreci yönetemeyen anlayış sorgulanmalıdır. Sağlık sistemi ancak çalışanını koruyarak ayakta kalır.”
Dr. Kandemir, “Hatay’da, 6 Şubat’ta deprem nedeniyle anma etkinlikleri için okullara idari izin verilirken, depremin tüm sıkıntısını kesintisi 7/24 yaşayan aile hekimliklerinde çalışan, hekim, ebe ve hemşireler unutulmuş ve meslektaşlarımıza bu konuda negatif ayrımcılık yapılmıştır.”




















