Sapanca Gölünü Kurutmak için Seferberlik ilan ettiler
03.01.2021
Kişi Okumuş
0 Yorum
Sapanca Gölünü Kurutmak için Seferberlik ilan ettiler
Türkiye’de son 50 yılda 36 göl kurudu. Uzmanlar risk altındaki diğer göllerin de kurumaması için acil önlem planı çağrısı yapıyor.
Küresel ısınma, çevre kirliliği ve bunun dışındaki insan kaynaklı pek çok etken nedeniyle su kaynakları her geçen gün azalıyor. Özellikle Türkiye’nin güneyinde ve orta kesimlerinde yer alan çok Burdur, Isparta, Antalya, Afyonkarahisar ve Konya‘nın güneyindeki Göller Bölgesi kuruma riskiyle karşı karşıya!
Uzmanlar artan su tüketiminin de su kaynaklarını azalttığını belirtiyor. Dünyada kullanılan su miktarı 1900’lü yıllarda 500 milyar metreküp seviyesindeyken, 2025’te bu oranın 10 katı artacağı tahmin ediliyor. Burdur’da 1960’lı yıllarda 14 olan doğal göl sayısı 5’e indi. Yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında.
Son yıllarda yerli ve yabancı turistlerin gözdelerinden olan ve Türkiye’nin Maldivleri olarak bilinen Salda Gölü, geçtiğimiz günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) ilan edildi. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ÖÇK ilan edilen Salda Gölü kıyısında 300 bin metrekarelik bir alanda Millet Bahçesi yapılacağı da açıklandı. Doğal Sit alanı olan Salda Gölü’ndeki bu değişiklik tartışmalara neden oldu. Uzmanlar bu değişikliklerle gölün ekolojik yapısının bozulacağını belirtiyor. Göl aynı zamanda kirlilikle de mücadele ediyor.
Türkiye’nin en büyük ikinci tatlı su gölü olan Eğirdir Gölü’ndeki su seviyesindeki azalma da tedirgin edici boyutta. Bunun dışında çok sayıda kuruma riski altındaki göl için uzmanlar acil eylem planına geçilmesi konusunda uyarıyor.
Gümüşhane’de Taşköprü Yaylası’nda yasal izinle yapılan define kazısı sonucu yok olan Dipsiz Göl‘de, Jeomorfoloji Derneği tarafından oluşturulan heyetçe teknik inceleme yapıldı, rapor hazırlandı. Dipsiz Göl’ün su birikintisi olduğu yönündeki iddiaların gerçekçi olmadığına yer verilen ön raporda gölün, uzun yıllarda oluşan doğal bir göl ve paha biçilemez değerlerden olduğu belirtildi.
İşte o göllerden bazıları:
ACGÖL: Afyonkarahisar / Acıgöl, 41,34 km² – 41,5 km² arasındaki yüz ölçümü ile Denizli’nin en büyük gölüyken, şu sıralar kuruma riski altında. Geçmişte yapılan barajlar ve tahliye kararları gölün su seviyesinde ciddi düşüşe neden oldu. Bu durum gölden beslenen çevre alanları da tehlikeye soktu.
AKŞEHİR GÖLÜ: Konya / Nasreddin Hoca’nın ‘maya çaldığı’ göl olarak bilinen Akşehir Gölü, yanlış sulama ve uygulamalar yüzünden kurudu. 2009’da artan yağışlar sonrasında gölün açık su alanında flamingolar yeniden sürüler oluşturmaya başlamıştı. Ancak sazlık alanlar yeniden kurudu ve flamingolar bir daha gelmedi.
AVLAN GÖLÜ: Antalya / Denizden yüksekliği 1030 metre olan Avlan Gölü’nün büyüklüğü 850 hektar. Göl 1970’li yıllarda tarım arazisi elde etmek için kurutulmuştu ama 2001’de yeniden su verilmeye başlandı. Ancak artık Avlan Gölü’nün büyük bir bölümü kurudu ve bir futbol sahası kadarı kaldı.
BURDUR GÖLÜ: Türkiye’nin en derin göllerinden biri olan Burdur Gölü’nün su seviyesindeki azalma geri dönülemez seviyelerde. Yapılan açıklamalar gölün geçmişte sahip olduğu suyun üçte birini kaybettiğini gösteriyor.
DİPSİZ GÖL: Gümüşhane merkeze 50 kilometre uzaklıkta, deniz seviyesinden 2140 metre yükseklikte olan, manzarasıyla ilgi çeken Taşköprü Yaylası’ndaki kaynağı ve akarı olmayan Dipsiz Göl’de ‘define’ söylentisi üzerine ismi açıklanmayan 2 kişi, kazı için başvuruda bulundu. Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün olumlu görüşleri üzerine Gümüşhane Müze Müdürlüğü’nce ilgili kişilere define arama ruhsatı verildi. Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün onayı ile 6 Kasım’da jandarma yetkililerinin eşlik ettiği kazıda, suyu tahliye edilen göl alanı, iş makineleri ile kazıldı. Jandarmalar, kazı alanına kimsenin yaklaşmasına izin vermedi. Kaynağı ve akarı olmayan, Buzul Çağı’ndan kalma, 12 bin yıllık krater Dipsiz Göl’de tamamlanan kazı çalışmalarının ardından ekipler, alandan ayrıldı. Gümüşhane Valiliği, göl alanının eski haline getirildiğini açıkladı ancak Dipsiz Göl alanının toprakla doldurularak, kapatıldığı görüldü. Su kalmayan göl, taş ve toprak yığını haline döndü.
EBER GÖLÜ: Afyonkarahisar / Göller Yöresi’nde olan ve göçmen kuşların göç yolu üzerinde olan Eber Gölü, kendisini besleyen su kaynaklarının kesilmesi nedeniyle tamamen kurudu.
EREĞLİ AKGÖL SAZLIKLARI: Konya / Kuruyan göllerden biri de Ereğli Akgöl Sazlık alanı. 1960’lı yıllarda gölün 162 kilometrekarelik bölümü sıtma ile mücadele ve tarım toprağı elde etmek için kurutuldu. Göl, kurumadan önce 250 çeşit kuşa barınma ve üreme olanağı sağlıyordu.
EĞİRDİR GÖLÜ: Isparta / Türkiye’nin ikinci en büyük tatlı su gölü olan Eğirdir Gölü de kurumaya yakın göllerden biri. Aynı zamanda birinci derecede içme suyu kaynağı olan gölde, son yıllarda sondaj kuyularının da etkisiyle aşırı su kaybı yaşandı. Eğirdir Gölü’nün, 520 kilometrekarelik yüzey alanı 445 kilometrekareye, ortalama su seviyesi de 16 metreden 6-7 metreye kadar düştü.
GÖLLER BÖLGESİ: Türkiye’de birçok gölün bir arada bulunması nedeniyle ‘Göller Bölgesi’ olarak bilinen bölgede bazı göller kurudu bazıları da kurumaya yakın durumda. Uzmanlar acil önlem alınmaması durumunda geri kalan göllerin de kuruyacağı konusunda uyarıyor.
KUYUCUK GÖLÜ: Kars / Kuş Cenneti olarak da bilinen Kars’ın Arpaçay ilçesindeki Kuyucuk Gölü tamamen kurudu. Zamanında 230’un üzerinde kuş türünün tespit edildiği göl, her yıl ekim ayının sonu kasım ayının ilk haftasında yaklaşık 40 bin göçmen kuşu ağırlıyordu.
LADİK GÖLÜ: Samsun / Geçtiğimiz yıl su seviyesinin 4 buçuk metreden 80 santimetreye düştüğü Ladik Gölü’nün de önlem alınmadığı takdirde kuruyacağı belirtiliyor.
MARMARA GÖLÜ: Manisa / İlkim değişikliği ve yanlış uygulamalar nedeniyle kuruma tehlikesi olan göllerden biri de Marmara Gölü. Gölün su seviyesi 1990’lı yıllardan beri azalıyor.
MEKE GÖLÜ: Karaman / “Dünyanın Nazar Boncuğu” olarak bilinen Meke Gölü, yeraltı sularının bilinçsiz kullanımı ve kuraklık nedeniyle neredeyse tamamen kurudu.
SALDA GÖLÜ: Burdur / “Türkiye’nin Maldivleri” olarak bilinen Salda Gölü’nde su kaynağına yapılan sulama amaçlı göletler ve çevresel etkiler nedeniyle kuraklık başladı. Aynı zamanda yeni alınan kararlarla da gölün ekolojik yapısının bozulacağı konusunda uyarılar yapılıyor.
SEYFE GÖLÜ: Kırşehir / 200’den fazla kuşun yaşam alanı olan Seyfe Gölü de kuraklıkla karşı karşıya olan göllerden biri
TERKOS GÖLÜ: İstanbul / İstanbul’un en önemli içme su kaynaklarından biri olan Terkos Gölü, yanlış yapılaşma ve şehirleşmenin artmasıyla kuruma riski altına girdi.
UYUZ GÖLÜ: Konya / Tatlı su gölü olan Uyuz Gölü çevredeki kuşlar için bir üreme alanı. 2005 yılındaki bir yangında çevredeki tüm sazlıklar yandı. Bunun dışında bölgede sık sık yangın olması da doğal ortamı tehdit eden bir başka durum. Uyuz Gölü de önlem alınmazsa kuruma riski altındaki göllerden biri
YARIŞLI GÖLÜ: Burdur / Yarışlı Gölü’nün büyük bölümü, yeteri kar ve yağmur yağmayınca kurumaya başladı. Göl aynı zamanda, göçmen kuşların konaklama ve üreme yeri.
Havza Yönetim Yaklaşımları
Su, insanların ve diğer bütün canlıların, varlıklarını devam ettirebilmeleri için vazgeçilemez ve başka hiçbir değerle değiştirilmesi mümkün olmayan bir kaynaktır.
Sürdürülebilir kalkınma için en önemli yaşamsal kaynak olmasının yanı sıra, uygarlığın temel araçlarından da birisidir.
Su kaynaklarının korunması, kullanılması ve arazi kullanım planlarının buna uygun yapılması parçacıl değil, bütüncül, sistemli ve kapsamlı bir politika gerektirmektedir.
Bu nedenle, su kaynaklarının sosyal, ekonomik ve çevresel hedefler bakımından ortak kullanımı ve korunması, havza bazında planlamayı ve yönetimi gerekli kılmaktadır .
Havza yönetimi, su ve diğer kaynakları koruma-kullanma dengesinde yöneten, ekolojik ve ekonomik kaygıları gözeten, havzada yaşayanların yaşam kalitesini arttırmayı amaçlayan doğal kaynak yönetimi olması nedeniyle küresel öneme sahiptir.
Su kaynakları yönetiminde, havza ölçeğinin yönetim birimi olarak ele alınması 1950’lere dayanmaktadır.
Bu yıllardan itibaren günümüze kadar gelişen ve gelişmekte olan ülkeler arasında bir dizi su kaynakları yönetimi paradigmaları ortaya çıkmıştır. Sanayi toplumu ile planlamanın etkisi farkedilmiş, arazi kullanım kararı ile su tüketimi arasındaki ilişki ortaya konmuştur.
Özellikle 2000 yılında AB Su Çerçeve Direkitifi ile nehir havza yönetimi önem kazanmıştır
Havza; insanları, kentsel ve kırsal yerleşimleri, tarım ve orman alanlarını, sanayi, iletişim ve haberleşme ağlarını, hizmet sektörlerini ve rekreasyonel alanları içine alan bütüncül, sosyal, ekonomik ve biyofiziksel bir sistemdir Havza alanı, insan aktivitelerinden etkilenen, dikey olarak alansal, yatay olarak bir noktadan çıkışa ulaşan su ile sınırlandırılan sistem olarak tanımlanmaktadır
Su kaynakları sisteminin havza boyutunda tanımlanması, sistemin bir bütün olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Böylece, sistemi etkileyen süreçler arasındaki ilişkiler doğru bir şekilde ortaya konmuş olacaktır. Sistem, bu ölçekte daha kolay anlaşılmakta ve farklı etkilere vereceği tepkiler de en uygun şekilde analiz edilmektedir.
Havza Yönetimi ve Bütüncül Havza Yönetimi
Finansal ve enerji krizleri ile savaşan dünya ülkeleri, küresel ısınma, iklim değişikliği ve kuraklık gibi daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalma durumuna hızla yol almaktadır.
İklim değişikliği sonucu oluşacak kuraklığa karşı su kaynaklarının korunması için gerekli uygulama araçlarından biri olarak kabul edilen havza yönetimi, suyun doğal ve kıt bir kaynak olarak ele alınmasını vurgulayan, ekolojik dengeyi ön plana çıkaran bir yönetim modelidir Havza yönetimi, önceleri “bir drenaj havzasında erozyonu, dere akışlarını ve selleri kontrol altına almak ve kaliteli su üretmek üzere, havzada bulunan doğal kaynakları düzenleme ve yönetme sanatı” olarak tanımlanırken zamanla yerini “su toplama havzalarında erozyonu ve yamaç arazideki yüzeysel akışı önlemek, sel ve dere akışlarını kontrol etmek, havza alanındaki doğal kaynakların teknik ve yönetim düzenlemesini yapmak, havza ile ilgili insanların sosyo-ekonomik yönden daha kaliteli yaşam seviyelerine ulaşmalarını sağlamak amacıyla alandaki tüm kaynakların geliştirilmesi ve yeni kaynakların bulunarak faydalanılacak duruma getirilmesindeki uğraşlarıdır” tanımına bırakmıştır
Başka bir tanımda havza yönetimi, su ve diğer kaynakları korumakullanma dengesinde yöneten, ekolojik ve ekonomik kaygıları gözeten, yeni ve gelişmiş teknolojik araçlarla stratejik plan ve programlar üreten, yatırımlar yapan doğal kaynak yönetimi şeklinde tanımlanmaktadır
Havza yönetimi kavramı 1980’li yıllarda, katılımcılığın, kurumlararası işbirliğinin ve eşgüdümün sağlanmasını hedefleyen “bütüncül havza yönetimi” kavramı olarak ifade edilmeye başlamıştır.
2000 tarihinde gerçekleştirilen “2. Dünya Su Forumu”, dünya su krizini uluslararası gündemin üst sıralarına taşımıştır.
Forumda, su kaynaklarının gelişme potansiyeli, yönetim ve finans modellerinin sosyal, kültürel, ekonomik gelişme ve çevre üzerine etkisi konuları tartışılmıştır.
Havza yönetim planlarında, havzaların çeşitliliğine ve insan ihtiyaçlarının farklılığına bağlı olarak farklı uygulamalar gerçekleştirilmektedir.
Buna göre yönetim planı, alanın tanımlanmasından başlayıp ideal hedeflerin belirlenerek sınırlayıcı ve destekleyicilerin ışığında faaliyet hedeflerinin ortaya konduğu eylem planı olarak tanımlanabilmektedir
Veri tabanının oluşturulması: Havza veri tabanı, havzanın karakterini oluşturan, yönetim kararlarını etkileyen, doğal, sosyo-kültürel ve ekonomik yapıya ilişkin verilerden oluşmaktadır.
Veri tabanının amacı; birbiriyle ilişkili bilgilerin depolanması ve sorgulanmasıdır.
Bir veri tabanı sunucusu, bilgi yönetimiyle ilgili problemleri çözmede anahtar rol oynamaktadır . Sorunların ve önceliklerin belirlenmesi: Alanın öneminin belirlenmesi, sorunların tespiti, işlevsel ve yönetsel analizin yapılması işlemidir.
Önceliklerin belirlenmesi sınırlı kaynakların verimli ve etkili dağıtım ve kullanımının temel bir parçasıdır.
Öncelik belirleme sürecinde paydaş grupları rol almaktadır. Bu paydaşların görüşleri arasında önemli farklılıkların olabileceği ve önceliklerin bir takım kriterlere göre belirlenmesi önemli olmaktadır.
Hedef ve sınırlayıcıların belirlenmesi: Alanın vizyonunun belirlenmesi ile esas politikaların oluşturulması hedeflerine, ulaşılmayı engelleyen sınırlayıcıların belirlendiği aşamadır. İdeal hedef ve faaliyetlerin belirlenmesi:
Çevresel amaçlar, hedefler ve bunlara ilişkin göstergeler oluşturulduktan sonra, hedefe ulaşmaya yardımcı olacak eylemler belirlenmekte ve değerlendirme ölçütleri geliştirilmektedir. İdeal hedefler, alanın geleceğe ait vizyonunu belirleyerek, ulusal ve uluslararası platformlarda, alanın sunumunu ve tanıtımını sağlayacak politika ve stratejilerinin belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Faaliyetler ise öncelikli sorunlara çözüm oluşturmak ve yönetimin ideal hedeflerine ulaşabilmek için yapılacak çalışmaları belirlemektedir. İzleme ve denetleme faaliyetlerinin belirlenmesi: Yönetim planının izlenmesi, değerlendirilmesi ve bu süreçte yer alacak tarafların eğitimine ilişkin programların hazırlanması işlemidir.
Çevresel hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını görmek üzere geliştirilen göstergelerin takibi için bir izleme ve değerlendirme programı oluşturulmaktadır.
Böylece hem uygulayıcı kurumların başarılarının kaydı tutulabilmekte, hem de belirlenen hedeflerle alınan sonuçlar karşılaştırılabilmektedir.
Arzu edilen hedefe ulaşılıp ulaşılamadığının kontrol edilmesi, denetleme ve izleme faaliyetleri ile sağlanabilmektedir .
Başarılı havza yönetiminin sağlanması için yönetim planlarının elde edilen veri ve bilgilerin ışığında amaç ve hedeflerin oluşturulması, ülkesel ve bölgesel politikalarla uyumlu, yerel öncelik ve beklentilere en iyi biçimde yanıt verebilecek faaliyetlerin belirlenmesi ve planlamadan uygulamaya kadar her aşamada katılımın sağlanması önem taşımaktadır.
Türkiye’deki havza yönetim yaklaşımları Türkiye’de su kaynakları yönetimi 1950’li yıllardan önce tek amaçlı ve münferit ihtiyaca göre hazırlanmıştır. Ülkede su kaynaklarından sorumlu ilk önemli teşkilat, 1929 yılında Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı Sular Umum Müdürlüğü olmuştur.
1954 yılında havza planlama ve su yönetimi anlayışına, Devlet Su İşleri (DSİ) Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesi ile geçilmiştir. Günümüzde Türkiye’deki su kaynaklarına ilişkin kurumsal yapıya bakıldığında su kaynaklarının içme, kullanma, enerji, sulama, turizm-rekreasyon, koruma, değerlendirme gibi amaçlarla görevlerini yapan birçok kurum ve kuruluş olduğu görülmektedir.
Teknik kurumların en önemlileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlı İller Bankası, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Başbakanlığa bağlı İl Özel İdaresi ve Orman ve Su Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri (DSİ) olarak sıralanabilmektedir.
Çeşitli yasal düzenlemelere göre faaliyet gösteren pek çok izleyici-denetleyici kuruluş bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri su sektörü faaliyetleri ile doğrudan ilgili olan Orman ve Su Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Kalkınma Bakanlığı’dır Türkiye’de yerüstü su potansiyeli 192,90 milyar m3 tür.
Yeraltı suyunu besleyen 41,40 milyar m3 su dikkate alındığında, Türkiye’nin toplam yenilenebilir su potansiyeli brüt 234,30 milyar m3 olarak hesaplanmaktadır . Ancak, günümüz şartlarında, çeşitli amaçlara yönelik olarak Türkiye’nin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar m3 olmaktadır
Türkiye’de (2011 yılı nüfusu 74.724.269 kişi olarak kabul edilmesi durumunda) kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1499 m3 /yıl’dır. Dünya ortalamasına göre Türkiye, kişi başına kullanılabilir su miktarı açısından, su fakiri ülkeler arasında bulunmaktadır.
Ayrıca, ülkedeki düzensiz yağış rejimi, sektörlerarası su paylaşımında belirli bir politikanın izlenmemesi, arazi kullanım hataları gibi olumsuz faktörler de bu durumu tetiklemektedir.
Dolayısıyla, Türkiye küresel ısınmanın sıkça söz edildiği bu zaman diliminde, hem tarımsal hem de içme ve kullanma suyu açısından kaynaklarını sürdürülebilir bir perspektiften değerlendirmesi gereken ülkelerin başında gelmektedir Bu nedenle, su kaynakları yönetiminde havza ölçeği çalışmaları önemli olmaktadır. Türkiye, 26 adet hidrolojik havzaya ayrılmıştır
Türkiye’de havza bazındaki ilk çalışma, 1958 yılında hazırlanan Kızılcahamam Su Toplama Havzası Yönetimi Projesidir. Daha sonra, Afyon Çaydere, Gediz, Turgutlu-Salihli Bölümü Havza Yönetimi, Çakıt Çayı ve Yozgat Kırsal Kalkınma Projesi gibi çalışmalar yapılmıştır. Doğal kaynakların, devletin yerel kuruluşları ve halk tarafından korunması yönündeki anlayışın temel alındığı toplam 11 ilde uygulanan, 2001 yılında sona eren projelerden ilki ise “Doğu Anadolu Su Havzası Rehabilitasyon Projesi olmuştur .
Çevre ve Orman Bakanlığı ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ortaklığı ile 1998 yılında başlanmış olan başka bir proje ise Uluabat Gölü Entegre Yönetim Projesidir. Proje kapsamında, veri tabanı oluşturulması, katı atık yönetim çalışmalarının yapılması, tanıtım merkezlerinin oluşturulması, alternatif tarım ürünlerinin üretiminin yaygınlaştırılması, zirai ilaç kullanımının azaltılması, göçmen kuşlar için beslenme ve konaklama alanlarının korunması, doğa rehberliğinin geliştirilmesi gibi pek çok faaliyet konuları gerçekleştirilmeye çalışılmıştır
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) diğer önemli bir projedir. Fırat ve Dicle akarsuları üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidroelektrik santraller ve sulama tesislerinin yanı sıra kentsel alt yapı, ulaşım, sanayi, eğitim, sağlık, konut ve turizm sektörlerindeki yatırımları içine alan bölgesel kalkınma projesidir. Projede, merkezi ve yerel yönetim, Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ve özel sektör temsilcilerinden oluşan danışma kurulu niteliğinde, GAP Koordinasyon Kurulu oluşturularak katılımcılık ön planda tutulmuştur
Proje ile su kaynaklarını bütüncül bakış açısı ile korumak, ekosistemleri geliştirmek, tüm kaynak değerlerinin etkin ve dengeli kullanımını sağlamak, gerekli sosyal ve teknik alt yapının optimum dağılımını, tarım alanlarının etkin ve verimli kullanımını sağlamak amaçlanmıştır 40.000 km²’lik bir alanı kaplayan Yeşilırmak Havzası Yönetimi çalışması ise havzada yer alan 4 ilin (Amasya, Çorum, Samsun ve Tokat) temsilcilerinin katılımı ile oluşturulan, “Yeşilırmak Havzası Kalkınma Birliği” tarafından gerçekleştirilmiştir.
Proje, Türkiye’nin kalkınmışlık sınırının altında kalan bölgenin planlı bir şekilde kalkınmasını sağlamak amacıyla hazırlanmış “Bölgesel Kalkınma Modeli”dir.
Proje ile ekolojik dengenin gözetildiği optimum arazi kullanım planlamasının yapılması, erozyonun, su kirliliğinin önlenmesi, orman alanlarının korunması, meraların ıslahı amaçlanmıştır .
Bir diğer çalışma ise, WWF tarafından 200 önemli bölgeden biri olarak belirlenmiş Konya Kapalı Havzası’dır.
Havzada, Avrupa’da üreyen ve nesli dünyada tehlike altında olan 13 kuş türünden 8’ine üreme alanı sağlayan 15 önemli kuş alanı ve 6 önemli bitki alanı bulunmaktadır. Alan, tahıl, bakliyat ve şekerpancarı üretiminde Türkiye’nin önemli üretim bölgelerinden birisidir.
Konya Havzası’nda en büyük sorunsal, bölgedeki tarımsal sulamanın sürdürülebilir olmaması, yeraltı su kuyularının izinsizce açılması, bunun sonucunda, havzada yeraltı su seviyesinin sürekli olarak düşmesidir.
WWF-Türkiye, Konya Havzası’nda su kaynaklarının akılcı kullanımı, sulak alanların korunması, halkın bilinçlendirilmesi çalışmalarını 1997 yılından bu yana sürdürmektedir
. AB’ye uyum ve Su Çerçeve Yönetmeliği’nin uygulama sürecine ivme vermek amacıyla Orman ve Su Bakanlığı tarafından 2002’de başlayan Büyük Menderes Havzası, 2006 yılında Ergene Havzası, 2008 yılında Akarçay, Gediz, Van Gölü ve Beyşehir Havzası Koruma Eylem Planını 2009 yılında ise Boğazköy Barajı Havzası Koruma Eylem Planını gerçekleştirmiştir
.Ayrıca, son yıllarda Marmara Araştırma Merkezi tarafından hazırlanan “Türkiye’deki 11 Havzanın Havza Koruma Eylem Planlarının Hazırlanması” isimli proje ile (TÜBİTAK Destekli) Kızılırmak, Susurluk, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Seyhan, Burdur, Ceyhan, Yeşilırmak, Marmara, Konya, Kuzey Ege Havzaları’nda havza eylem planları oluşturulmuştur. Eylem planlarında, yüzey ve yeraltı sularının özellikleri, kirlilik durumu, kentsel, endüstriyel, tarımsal ve ekonomik faaliyetlere bağlı oluşan baskı ve etkiler, çevresel altyapı durumu, kirliliğin önlenmesi, su kaynaklarının korunması ve iyileştirilmesine yönelik kısa, orta ve uzun vadede çalışmaların ve planlamaların yapılması amaçlanmıştır Bugüne kadar yapılan çalışmaların, ağırlıklı olarak Çevre ve Orman Bakanlığı’nın ilgili birimlerinin bulunduğu veya içinde yeraldığı proje amaçlarının; erozyon, taşkın ve sellere yönelik önlem alınması olduğu, noktasal ve yayılıcı kirlilik kaynaklarının tespit edildiği, kırsal kalkınmaya yönelik çalışmaların nadir olarak yer aldığı, havza alanına beşeri bakılmadığı, Çevre Düzeni Planlarına ve İmar Planlarına bağlantılarının yapılmadığı, bağımsız projeler halinde kaldığı görülmektedir.
2012-2015 yılları arasında TÜBİTAK-MAM tarafından yürütülecek başka bir proje ise “Türkiye’de Havza Bazında Hassas Alanların ve Su Kalitesi Hedeflerinin Belirlenmesi” Projesidir.
Türkiye’deki 25 su havzasında bulunan yüzeysel sularda ve yeraltı sularındaki su kirliliği açısından hassas su alanlarının ve bu alanları etkileyen hassas bölgelerin tespiti ve su kalitesi hedefleri ile su kalitesinin iyileştirilmesi için alınacak tedbirlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır .
Orman ve Su Bakanlığı’nın yeraltı su yönetimi ve su kaynaklarına ilişkin devam eden diğer projeleri bulunmaktadır.
Sonuç ve Öneriler Türkiye’de su kaynakları yönetimi incelendiğinde havza sınırlarının idari sınırlarla örtüşmediği, çok sayıda kurumun su kaynakları konusunda yetkilerinin olduğu, halkın katılımının sağlanmadığı, kurumlararasında işbirliğine, sektörler arasında entegrasyona gidilemediği, su kaynakları ve havzalarına ilişkin bir veri tabanının olmadığı, bu durumdan kaynaklanan izleme ve denetlemenin yetersiz kaldığı, 70’in üzerinde kanun ve yönetmeliğin su kaynakları ile ilgili olduğu, alınan politikaların kısa dönemli oluşu gibi kanun ve yaptırımlar noktasında pek çok sorun, su kaynakları üzerinde tehdit oluşturmaktadır .
Türkiye’de su havzaları ile ilgili olarak başta Anayasa ve Çevre Kanunu olmak üzere birçok kanun, yönetmelik ve tebliğ çıkarılmıştır.
Örneğin, bu kanun ve yönetmeliklere göre havza planlarının DSİ tarafından yapılması, havza koruma planlarının Orman ve Su Bakanlığı’nca yapılması yönetimde başarıya engel teşkil etmektedir .
Türkiye Anayasası’nın 56. maddesinde “herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve kirliliği önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir” hükmü yer almaktadır.
5393 Sayılı Belediyeler Kanunun 15. maddesinde “içme, kullanma ve endüstri suyunu sağlamak, uzaklaştırmak, gerekli tesisleri kurmak, kurdurmak, işlemek, işlettirmek belediyelerin görevidir” hükmü yer almaktadır.
Ancak, Türkiye’de içme ve kullanma suyu, atık su arıtımı, katı atıkların depolanması ile ilgili hizmetlerin yerine getirilmesi ve kalitesi konularında sorunlar durumdadır. 2008 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, yılda 930 milyon m3 atık suyun % 22’si arıtılmakta, geriye kalan % 78’i doğrudan çevreye deşarj edilmektedir. 2001 yılında yine TÜİK tarafından yapılan araştırmaya göre çöp biriktirme alanlarının % 93’ü dere yatakları veya dere yataklarına çok yakın bölgelerde yer almaktadır.
Organize sanayi bölgelerinin sadece % 14’ünde arıtma tesisi bulunmaktadır . Ülkede doğal kaynak değerlerini özellikle suya bağlı ekosistemleri koruyacak, sosyo-ekonomik gelişmeyi de beraberinde sağlayacak havza yönetim planlarının olmaması, en önemli su kaynakları yönetimi sorunsalını oluşturmaktadır. Türkiye’de havza alanlarının doğal, sosyodemografik ve ekonomik potansiyellerinin yeterince korunamaması ve değerlendirilememesi, bu alanlara yönelik yasal ve politik yaptırımların etkin bir uygulama sunamaması, havza alanlarına ilişkin yapılan projelerin, Çevre Düzeni Planları (1/100000, 1/25000), bölge planları (Kalkınma Ajansları) ve nazım imar planlarıyla (1/5000) ilişkilendirilememesi, bağımsız birer çalışma olarak kalması diğer önemli bir sorunsaldır.
Tüm bu sorunsallara karşı, Türkiye’de mevcut havza yönetim politikalarının iyileştirilmesi, havza alanındaki sosyo-ekonomik yapının doğal kaynakları olumsuz yönde etkilemesinin önüne geçilmesi, doğal kaynakların, özellikle su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi gereken bir kamu kaynağı olduğu düşüncesinin yerleşmesi, şimdiki ve gelecek nesiller için nehirlerin ve havzaların çok yönlü kullanımının sağlanması için havza yönetimine dikkat çekilmesi gerekmektedir.
Sapanca Gölü Havzası Eylem Proğramı
Sapanca Gölü Dünyanın içilebilir özelliğe sahip sayılı göllerinden biri olan Sapanca Gölü, Sakarya ilinin yegâne, Kocaeli ilinin ise önemli bir içme ve kullanma suyu kaynağı olması sebebiyle bir sıcak nokta olarak ele alınmıştır.
Sapanca Gölü genel bilgileri
Yüzölçümü 47 km 2
Doğu-Batı Uzunluğu 17 km
Havza Büyüklüğü 252 km 2
Kuzey-Güney Genişliği 5 km
Normal Su Kotu 31 m
Azami Derinlik 61 m
Besleyen Dereler
İstanbul, Kurtköy, Mahmudiye, Yanık, Keçi, Karaçay, Balıkhane, Çiftepınar, Kanlıtarla, Eşme, Kuru, Maden, Çatalödü, Altıkuruş, Harmanlar, Aygır, Cehennem, Arifiye
Önemi
1. Dünyanın suyu içilebilir ender doğal göllerinden biri
2. Sakarya ve Kocaeli illeri içme suyu kaynağı
3. Göçmen kuşların konakladığı önemli bir sulak alan
Baskı Unsurları 1. Su bütçesinin zorlanması 2. Evsel ve endüstriyel atıksular 3. TEM ve D100 karayolu 4. Yayılı kirlilik kaynaklar
Su Bütçesinin Zorlanması
Sakarya ve Kocaeli il merkezlerinin içme ve kullanma suyu kaynağı olmasının yanında her yıl onbinlerce göçmen kuşun konakladığı önemli bir sulak alan olan Sapanca Gölü’nün su bütçesi, endüstriyel amaçlı kullanım ve çeşitli dönemlerde yağışlarda yaşanan düşüş nedeniyle baskı altında bulunmaktadır. DSİ verilerine göre Sapanca Gölü’nden emniyetli olarak çekilebilecek su miktarı yıllık 120 milyon m3 ’tür. Mevcut durumda yegâne su kaynağı Sapanca Gölü olan Sakarya ili, yıllık ortalama 70 milyon m3 su alırken, Kocaeli ise Yuvacık Barajı’nın yetersiz kalması durumunda gölden yılda yaklaşık 30 milyon m3 su kullanmaktadır. Bunların yanında göl kenarında ve yakınlarda bulunan sanayi tesisleri tarafından tahmini olarak yılda 40–50 milyon m3 su çekilmektedir. Dolayısıyla yıllık 120 milyon m3 olan kullanıma ayrılmış su miktarı aşılarak yaklaşık 150 milyon m3 su çekilen gölün su bütçesi, çeşitli dönemlerde yaşanan kuraklıkla birlikte baskı altına girmektedir. Göldeki su seviyesinin belirlenen değerin altına inmesi sebebiyle Çarksuyu Deresi’ne açılan tahliye kapaklarının kapatılması sonucu Sapanca’nın kendi kendini temizleme imkânı kalmamakta, su seviyesinin azalmasına paralel olarak su kalitesinde olumsuz yönde değişim gerçekleşmektedir. Gölden kullanılan su miktarlarının izlenemiyor ve kontrol edilemiyor olması, su bütçesi sorununa kalıcı bir çözüm getirilmesi yönünde en büyük engel durumundadır. Türkiye’nin su kaynağı olarak kullanılan tek doğal gölü olma özelliğini taşıyan Sapanca Gölü’nde endüstriyel su tahsisinin kademeli olarak sonlandırılması ve en kısa sürede su kullanımlarının izlenebilir olarak kontrol altına alınması gerekmektedir.
Evsel ve Endüstriyel Atıksu Deşarjları
Sapanca Gölü, aşırı su çekimi sebebiyle su bütçesinin sarsılmasının yanında, zaman zaman evsel ve endüstriyel nitelikli atıksulardan kaynaklanan kirlilik riski ile karşı karşıya kalmıştır. Göl çevresinde toplam nüfusu yaklaşık 80.000 olan, kuzeyde Eşme ve Yenieşme, güneyde ise Yeniköy, Kurtköy, Kırkpınar, Mahmudiye, Sapanca, Yüzevler, Uzunkum ve Arifiye yerleşimleri bulunmaktadır. Ayrıca bölgede, doğal güzelliklerden ötürü yaz aylarında nüfus yoğunluğu artan dinlenme kampları, plaj, otel, motel, gazino ve lokanta gibi turistik tesisler de bulunmaktadır. Son yıllarda Uzunkum, Sapanca ve Kırkpınar kıyılarında yazlık siteler şeklinde yerleşimler de gelişmiştir. Daha çok, göl çevresindeki yerleşimlerde oluşan evsel atıksulardan kaynaklanan kirliliğin önlenmesi amacıyla SASKİ tarafından gölün kuzey kesiminde kalan Aşağıdereköy, Yukarıdereköy ve Esentepe bölgesi yerleşimlerinin atıksularını toplayacak şekilde, toplam uzunluğu 51 km olan kuşaklama kanalı yapılmış olup, bu yerleşimlerde oluşan atıksu Karaman AAT’ye iletilmektedir. Ayrıca gölün güney kesiminde kalan yerleşim yerlerinin atıksularını toplayan güney kolektöründen kaynaklanan evsel atıksu kirliliği, SASKİ’nin yaptığı iyileştirme çalışmaları neticesinde önlenmiş durumdadır. Kurum tarafından terfi merkezlerindeki ekipmanlarda yenilemeler yapılmış, göl kıyısında bulunan şebeke hatları iptal edilerek göl suyunun kolektöre girişini önlenmiş, kanal kaplama çalışmaları ile kolektöre gelen atıksu yükü azaltılarak kanallardaki taşma sorunları ortadan kaldırılmıştır. Bunun yanında, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İSU) tarafından yürütülen proje kapsamında, mevcut durumda güney kolektörü ve bağlı şebeke sistemi ile toplanarak SASKİ Karaman AAT’ye iletilen Kocaeli’nin Kartepe ilçesine bağlı Maşukiye, Derbent ve Acısu yerleşimlerinde oluşan atıksuların Kocaeli’nde bulunan Kullar AAT’ye iletilmesi planlanmaktadır. Böylece Sapanca Gölü Havzası içerisinde yer alan bu yerleşimlerin atıksuları, aşırı yağışlarda çeşitli problemler yaşanan güney kolektörü ile göl kıyısından iletilmek yerine tamamen havza dışına taşınarak bertaraf edilecektir
TEM ve D100 Karayolu
Göl üzerinde baskı oluşturan bir diğer unsur ulaşımdan kaynaklanan kirleticilerdir.
Göl, kuzey kesiminde geçen D100 Karayolu ile hemen güney sahilinden geçen O4 (TEM) Otoyolu’ndan gelen yüzeysel akışlar sebebiyle kirlilik riski altındadır
Yayılı Kaynaklardan Gelen Kirlilik
Sapanca Gölü’nü besleyen dereler geçtikleri yerleşim bölgelerinden evsel, tarımsal ve hayvansal atıklarla kirlenip göle karışmaktadır. Gölün kuzey kesimindeki alanlarda çoğunlukla meyvecilik yapılmaktadır.
Kazalar 2012 yılında yaşanan bir kaza, gölün diğer sebeplerle de baskı altında olduğunu göstermektedir. Mayıs 2012’de yaşanan olayda, TÜPRAŞ Rafinerisi’nden Eskişehir’de bulunan 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na uçak yakıtı sağlayan NATO boru hattının Sapanca Mevkii’nde toprak kayması nedeniyle patlamasının ardından bir miktar uçak yakıtı Sarp Deresi kanalıyla Sapanca Gölü’ne karışmıştır. Gerekli önlemlerin alınması neticesinde oluşan kirliliğin önüne geçilmiş olsa da, yaklaşık 650.000 kişiye içme suyu kaynağı olan gölün bu tür bir riskle karşı karşıya kalmış olması, durumun önemini ortaya koymaktadır.
Yukarıda bahsedilen çeşitli baskı unsurlarından dolayı, gölde son on yıl içerisinde toksik cyanobacteria türü olan Planktothrix rubescens türünün aşırı seviyede arttığı gözlenmiştir.
Genellikle yaz ayları boyunca gölün metalimniyon tabakasında yüksek biyokütle değerleri tespit edilmekte; yüzey suyunda çok büyük sayılara ulaşan popülasyon sebebiyle suyun rengi değişmektedir Çarksuyu Deresi Uzun yıllar Adapazarı’nın içme ve kullanma suyu kaynağı olan Çarksuyu Deresi, Sapanca Gölü’nün doğusundan çıkar ve batıdan Elmalı Deresi, Kocadere ve Söğüt Deresi’ni alarak kuzeydoğuya yöneldikten sonra Seyifler köyü yakınında Sakarya Nehri’ne katılır. 1967 yılına kadar içme suyu kaynağı olarak kullanılan Çarksuyu, DSİ tarafından yapılmış olan ıslah çalışmaları kapsamında 45 km’lik kanal içerisine alınmış, böylece, aşırı yağışlı dönemlerde mücavir alanlardan gelecek yüzeysel akış sularını taşımaya elverişli hale getirilmiştir. Ancak zaman içerisinde yerleşim yerlerinden kaynaklanan evsel atıksular ve çevresinde yer alan tesislerden kaynaklanan endüstriyel atıksuların yan dereler ve drenaj kanalları vasıtasıyla dereye taşınmaları sonucu Çarksuyu, çevreyi kokusuyla rahatsız eden bir açık kanal görünümü kazanmıştır. Otomotiv, kâğıt ve gıda endüstrisinin yanında mezbahaneler, besi çiftlikleri ve mandıralar ile çevrili olan dere, Adapazarı Belediyesi tarafından 1998 yılında başlatılan ıslah çalışmaları kapsamında inşa edilen kanalizasyon şebekesi ile bu baskılardan bir nebze olsun kurtulmuş durumdadır. Mevcut durumda yukarıda bahsedilen kaynaklardan gelen atıksular, şebeke vasıtasıyla Karaman AAT’ye iletilmektedir. Ayrıca Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülmekte olan Çark Deresi Kenarı Rehabilitasyonu Projesi kapsamında yapılan spor tesisleri ve sosyal alanlar ile Çarksuyu Deresi, önemli bir rekreasyon alanı hüviyeti kazanmaktadır.
Yukarıda bahsedilen tüm bu iyileştirme çalışmalarına rağmen çeşitli dönemlerde bölgede faaliyet gösteren endüstriyel tesislerden kontrolsüz bir şekilde Çarksuyu’na atıksu deşarj edilmesi sebebiyle akarsuda kirlilik oluşumu gerçekleşmektedir. 2006 yaşanan olayda SASKİ’nin o dönemki yapılanması ADASU tarafından yapılan inceleme sonucu Adapazarı Şeker Fabrikası’nın yağmur suyu kanalından Çark Deresi’ne arıtılmamış atıksu deşarjı yapıldığı belirlenmiştir . 2008 yılında basında yer alan haberlerde ise, şikâyete konu olan ve dere yatağından kaynaklanan yoğun koku ve sudaki kirlilik oluşumunun yine aynı mevkide, şeker fabrikası bölgesinde olması dikkat çekmiştir
Sakarya Havzası içerisinde bir sıcak nokta olarak değerlendirilen Çarksuyu Deresi’nde bugüne kadar gerçekleştirilmiş olan iyileştirme çalışmalarının sonuç vermesi ve akarsuyun kirlilik riskinin azaltılması, muhtemel kirlilik kaynağı olan Adapazarı Şeker Fabrikası ve yörede bulunan besi çiftliklerinin ilgili kurumlar tarafından yapılacak sürekli denetimlerle kontrol altında tutulmasına bağlıdır.
Sapanca Gölünü Kurutmak için Seferberlik ilan ettiler
Sapanca Gölünün yok edilmesi için herşey yapılırken
Korunması için aynı çaba yok
İlgili Terimler :
YORUMLAR


