İDRAK İFLASI VE TEKFİR MİRASI Prof. Dr. Ali Seyyar
02.03.2026
Kişi Okumuş
0 Yorum
İDRAK İFLASI VE TEKFİR MİRASI
Prof. Dr. Ali Seyyar
Bağımsız Araştırmacı, (Emekli Öğretim Üyesi), Sakarya / TÜRKİYE
İdrak İflası, Tekfir Metodolojisi ve Mirası: İbn Arabî’nin Firavun Tevilinden Günümüz Radikalizmine Bir Zihniyet Çözümlemesi
Intellectual Bankruptcy, Takfir Methodology, and Its Legacy: A Mental Framework Analysis from Ibn Arabi’s Interpretation of Pharaoh to Contemporary Radicalism
ÖZET
Bu makale, İslam düşünce tarihinde fikri ayrılıkların nasıl varoluşsal tehdide (Tekfir) dönüştüğünü, Muhyiddin İbn Arabî’nin Firavun’un akıbeti hakkındaki tevili üzerinden metodolojik olarak analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Kelam/Fıkıh ekollerinin bu bâtınî tevili idrak edememesinin yarattığı entelektüel tıkanıklık ile Tekfir reaksiyonu arasındaki ilişkiyi incelemekte ve bu tarihsel metodolojinin, günümüzdeki radikal şiddet hareketlerine bıraktığı tehlikeli zihniyet mirasını aydınlatmayı hedeflemektedir. Yöntem: Çalışma, öncelikle İbn Arabî’nin tevilini (Bâtınî Bilgi, İlahi İfşanın Delil Oluşu gibi özgün argümanlarla) yeniden değerlendirmekte; ardından bu teze karşı geliştirilen Tekfir hükmünü, hukuki ihtiyat (şüphe ile ceza düşer) ve vicdani sorumluluk ilkelerinin ihlali açısından eleştirel bir çözümlemeye tabi tutmaktadır. Bulgular: Makale, İbn Arabî’ye yönelik Tekfir reaksiyonunun, ilmî bir zaruretten değil, idrak iflasından kaynaklanan metodolojik bir kayma olduğunu ortaya koymaktadır. Bu metodolojik miras, fikri muhalifi yok etmeyi meşrulaştıran bir zihniyet kalıbı yaratarak, bugün radikal grupların kendi dışlarındaki Müslümanları Tekfir edip şiddete başvurmalarına teorik zemin hazırlamıştır. Sonuç ve Öneri: Kur’an ve Sünnet delilleriyle temellendirilen bu çalışma, İslami düşüncenin Tekfir gölgesinden kurtulması, merhameti ve çoğulculuğu esas alan (“Sen de Haklısın” ilkesi) yeni bir İslami Paradigmayı benimsemesi gerektiği çağrısında bulunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Tekfir, İbn Arabî, İdrak İflası, Firavun’un Akıbeti Radikalizm
ABSTRACT
This article aims to methodologically analyze the process by which intellectual differences in Islamic thought history transformed into an existential threat (Takfir), using Muhyiddin Ibn Arabi’s theological interpretation of Pharaoh’s final fate as a case study. The study investigates the relationship between the intellectual stagnation caused by the inability of Kelam/Fiqh schools to comprehend this esoteric interpretation and the resultant Takfir reaction. It further seeks to illuminate the dangerous ideological legacy of this historical methodology bequeathed to contemporary radical violent movements. Methodology: The research first re-evaluates Ibn Arabi’s interpretation (including novel arguments such as Bâtinî Knowledge and the Divine Revelation of the confession as judicial proof). Subsequently, the Takfir ruling against this thesis is subjected to a critical analysis regarding its violation of the principles of legal caution (ihtiyat, e.g., doubt invalidates punishment) and conscientious responsibility. Findings: The article demonstrates that the Takfir reaction against Ibn Arabi was not borne out of scholarly necessity but was a methodological deviation resulting from intellectual bankruptcy (failure of comprehension). This methodological legacy created a framework that justifies the elimination of intellectual opponents, thereby providing a theoretical basis for radical groups today to engage in violence by declaring dissenting Muslims as apostates. Conclusion and Recommendation: Grounded in evidence from the Qur’an and Sunnah, this study calls for the Islamic intellectual tradition to abandon the shadow of Takfir and adopt a new Islamic Paradigm rooted in mercy and pluralism (the principle of “You are also right”).
Keywords: Takfir (Excommunication), Ibn Arabi, Failure of Comprehension, Pharaoh’s Final Fate.
1. GİRİŞ
İslam düşünce tarihinde fikir ayrılıkları ve mezhepler arası tartışmalar, entelektüel üretkenliğin itici gücü olmuştur. Ancak bu zenginlik, ne yazık ki, tarih boyunca fikir ayrılıklarının “varoluşsal tehdit” olarak algılanmasıyla sürekli bir kısıtlamaya maruz kalmıştır. Dini ve hukuki sonuçları ölümcül olan Tekfir (Küfür/İnkârcılık ile suçlama) mekanizması, dini/manevi bir muhakeme aracı olmaktan çıkarak, muhalif düşünürü bertaraf etme ve fikir hürriyetini kısıtlama yöntemine dönüşmüştür. Bu metodolojik çöküşün etkileri, yalnızca geçmişin tozlu sayfalarında kalmamış, modern dönemdeki radikalizm ve İslâm toplumlarında şiddet eğilimlerinin ideolojik köklerini besleyen tehlikeli bir miras bırakmıştır. Bu entelektüel kısıtlamanın ve metodolojik çöküşün en çarpıcı ve uzun süreli etkisini gösteren vakalardan biri, tasavvufi fikir dünyasının en büyük otoritelerinden kabul edilen Muhyiddin İbn Arabî’ye (1165-1240) yönelik Tekfir sürecidir.
Muhyiddin İbn Arabî: Hayatı ve Tekfir Meselesi: Muhyiddin İbn Arabî, Endülüs’ün Mursiye şehrinde doğmuş, İslâm düşünce tarihinin en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı isimlerinden biridir. Şeyhü’l-Ekber (En Büyük Şeyh) unvanıyla anılan İbn Arabî, genç yaşta tasavvufa yönelmiş ve Fas, Tunus, Mısır, Hicaz, Kudüs ve Anadolu gibi geniş bir İslâm coğrafyasını dolaşarak, zengin bir entelektüel miras edinmiştir. Başlıca eserleri olan Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem, onun Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) fikriyatını sistematikleştirmiştir (İbni Arabi, 2023, ss. 7-18).
İbn Arabî’nin düşünceleri, özellikle “Âlem, Hakk’ın tecellisidir” tezi ve A’yân-ı Sâbite gibi metafizik kavramları sebebiyle, zahirî (Kelamî) ulema ve fıkıh çevreleri tarafından büyük bir şüphe ve tepkiyle karşılanmıştır. Bu çevreler, genel bir yaklaşımla onun tevhid anlayışını hulûl (Tanrı’nın yaratılmışa girmesi) veya ittihad (Tanrı ile yaratılmışın birleşmesi) olarak yorumlayarak, kendisini zındıklık ve sapkınlık (ilhad) ile itham etmişlerdir.
Bu Tekfir reaksiyonu, makalenin ana tezini destekleyen kilit noktadır: İbn Arabî’ye yöneltilen bu ithamlar, onun tevhit anlayışının doğru anlaşılmamasından ziyade, Tekfir metodolojisinin, tevhid hakikatine farklı bir şâkileden (bâtınî/irfanî) yaklaşan bir entelektüel otoriteyi sistem dışına itme çabasının tarihsel bir yansımasıdır. Nitekim ölümünden sonra dahi yüzyıllarca süren lehte ve aleyhte tartışmalar, onun sadece bir dinî figür değil, aynı zamanda fikrî homojenliğe karşı çıkan bir entelektüel miras bıraktığını kanıtlamaktadır.
Bu metodolojik çatışmanın ve yorum farklılığının hukuki sonuçlarının ne denli keskinleştiğini gösteren en somut ve tartışmalı örneklerden biri, İbn Arabî’nin Firavun’un ahiretteki durumu hakkındaki tevilidir. Ana akım Kelam ve Fıkıh ekolleri, Yunus Sûresi’ndeki ayetlere dayanarak, Firavun’un tövbesini Yeis anında gerçekleştiği için reddederek, onun cehennemde ebedî kalacağına (Hulûd) hükmetmiştir. Buna karşılık İbn Arabî, Firavun’un bâtınında taşıdığı Tevhid bilgisine ve İlahi Rahmetin mutlaklığına dayanarak, Firavun’un son anda da olsa tövbe ederek, imanının/Müslümanlığının kabul edildiği ve ahirette (zalim olması hasebiyle cezasını çektikten sonra) kurtuluşa ereceği tezini savunmuştur.
1.1. Makalenin Temel Tezi
Makalemizin temel tezi, bu fikri ayrılığın basit bir yorum farkından ibaret olmadığıdır. Tersine, sorun, ana akım zihniyetin İbn Arabî’nin bâtınî bilgi kaynakları, Nass tahlili ve hukuki-kelamî analojiyi (had cezalarında şüpheyi esas alan Ma’iz/hırsızlık örneklerine kıyasla) içeren karmaşık tevilini tam olarak idrak edememesidir. Bu idrak yetersizliğinin yarattığı entelektüel sıkışıklıktan kurtulmak için ise, kolay ve nihai çözüm olan tekfir silahına başvurulmuştur. Eleştirmenlerin, kesin hüküm vermekten kaçınma görüntüsü veren ancak şüpheyi derinleştiren “Onun durumu Allah’a kalmıştır” gibi hukuki ihtiyat ifadelerinin dahi, pratikte kesin hükme (Tekfire) zemin hazırlaması, tartışmanın bilimsel bir zeminde değil, usûlî taassubun (dogmatik/ekol merkezli) hâkim olduğu bir alanda yürütüldüğünü göstermiştir.”
1.2. Mirasın Yükü: Tekfirden Teröre
İslami düşünce tarihinde, farklı yorumun ölümle cezalandırılabilir bir suç olarak kodlanması (Mürted hükmü), ilmi tekâmülün önündeki en büyük engel olmuştur. Batı medeniyetinin Aydınlanma sonrası tez- antitez yöntemini can güvenliği tehdidi olmadan işleterek, fikirlerini geliştirmesinin aksine, İslami düşünce, Kelamî-Tasavvufî ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı iklimden çağımızda bile tam anlamıyla kurtulamamıştır. Bu tarihsel mirasın en tehlikeli yansıması, günümüzde ortaya çıkan radikal ve terörist grupların metodolojisinde görülmektedir. Bu gruplar, geçmişteki kelamî katılığı devralarak, kendi dışındaki tüm Müslümanları dahi “Mürted” veya “Kâfir” ilan etme cüretini göstermekte, böylece “Tekfirin hukuki sonucunu” (Şer’an ölüm)
uygulama bahanesiyle şiddet ve terör eylemlerini meşrulaştırmaktadırlar (Örn: DAEŞ/ISIS, El Kaide).1 Bu nedenle, tarihsel idrak iflasının tetiklediği tekfir metodolojisi, bugün küresel çapta bir güvenlik ve vicdan sorunu haline gelmiştir.”
1.3. Makalenin Önemi
Bu çalışma, klasik İslami ilimler alanındaki bir tartışmanın, güncel vicdan ve güvenlik sorunlarına farklı bir pencere açma potansiyeli taşıyarak, literatüre katkıda bulunmaktadır. Bu çalışma, söz konusu tarihsel mirası genellikle Haricilik ve İbn Teymiyye çizgisi üzerinden inceleyen mevcut literatürden farklı olarak, Tekfir metodolojisinin kökenini Kelamcıların İbn Arabî’nin bâtınî ve analitik tevilini idrak edememesine dayandıran bir vaka analizi sunmaktadır. Geleneksel çalışmalar, Tekfir’in kökenini genellikle akidevi sapmaya veya siyasi ayrılığa dayandırırken, bu makale İbn Arabî’nin karmaşık tevilini merkeze alarak, Tekfir reaksiyonunun nedensel mekanizmasını idrak yetersizliği ve usûlî taassuba dayandıran bir yaklaşımla ele almaktadır.
Makale, 700 yıl önceki bir metodolojik hatanın (Kelamcıların İbn Arabî’ye karşı gösterdiği katılık), bugün DAEŞ/ISIS gibi grupların Tekfiri bir şiddet silahına dönüştürmesinin entelektüel zeminini anlamak için, bir analitik çerçeve sunmaktadır. Bu analiz üzerinden, İslami ilimlerin Tekfir gölgesinden kurtulması amacıyla merhameti, hukuki ihtiyatı ve çoğulculuğu temel alan yeni bir İslami Paradigma ihtiyacına dikkat çekmekte ve bu çağrıyı Kur’an ile Sünnet delilleriyle temellendirmektedir. Bu nedenle, makalemizdeki analizler ışığında, ancak merhameti, çoğulculuğu ve hukuki ihtiyatı esas alan bir zihniyet dönüşümünün, fikri üretkenliği artırabilme potansiyeli taşıdığına ve İslam toplumlarını şiddet ve itham gölgesinden çıkarabilme gücüne sahip olduğuna inanılmaktadır.
2. KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Bu bölüm, geleneksel Kelamî ve Fıkhî literatürdeki terimlerin klasik tanımlarının ötesinde, bir metodolojik tez üzerine kurulmuştur. Bu nedenle, makalenin kuramsal dayanağını netleştirmek ve kavramsal kargaşayı önlemek amacıyla, başta “Vahdet-i Vücud” ve “İdrak İflası” olmak üzere, tezin omurgasını oluşturan temel kavramların epistemolojik sınırlarının çizilmesi elzem görülmüştür. Bu bölüm, çalışmanın takip edeceği analitik çerçeveyi ve kavramların bu tez içindeki özel kullanımını okuyucu için şeffaf hale getirmeyi amaçlamaktadır.
2.1. İbn Arabî Ontolojisinin Temelleri: Vahdet-i Vücud ve Zuhur Mekanizması
İbn Arabî felsefesinin kalbinde Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) öğretisi yer almaktadır. Bu öğretiye göre mutlak ve gerçek varlık yalnızca Allah’tır (Hak) (Chittick, 1989, ss. 194-195). Geriye kalan her şey (âlem), O’nun isim ve sıfatlarının tecellileri (yansımaları/görünüşleri) ve zuhurlarıdır. Gönül (Kalp), İbn Arabî’de ilahî tecellileri kabul eden ve bu tecellilerle arınan bir mahal olarak görülmektedir. Gerçeklikte öz itibariyle varlık birdir; “sen-ben” gibi çokluk ve ayrılıklar, Mutlak Varlığın görünüşteki farklı formlarıdır ve algısal bir yanılsama olarak kabul edilmektedir (İbn Arabî, 1971, ss. 82-83; İbn Arabî, 2012, C. XVII, ss. 188-189).
Bu varlık birliği, A’yân-ı Sâbite (Sabit Özler) ve Tecelli kavramlarıyla işleyen bir mekanizma üzerinden açıklanmaktadır. A’yân-ı Sâbite, yaratılmış bütün varlıkların dış dünyada gerçekleşmeden önce ezelden beri Tanrı’nın ilminde mevcut olan, değişmez ve nihayetsiz özleridir (İbn Arabî, 2012, C. XVII, ss. 196-168). Bu sabit hakikatler, Mutlak Hak ile Yaratılış (Mümkün Varlıklar) arasında bir köprü işlevi görmektedir. Konevî (2012, s. 23) de bunu, Allah’ın ezelî ilminde gizli olan potansiyel hâllerin (şe’nler) dışa vurumu olarak ifade etmiştir.
Görülen çokluk âlemi (eşya), Mutlak Varlığın kendi ilminden (A’yân-ı Sâbite) isim ve sıfatlarının Tecelli yoluyla görünür olmasıyla yaratılmaktadır. Âlem, Hakk’ın bir tecelligâhıdır; Evren, her an yeni bir tecelli ve yeni bir yaratılış hâlinde bulunmaktadır (Ateş, 1998, s. 115). Bu bağlamda İbn Arabî düşünce sistemini taşıyan Ferganî (2018, s. 48) ise, Aşk’ı bir tecelli olarak tanımlayarak, aşk ile marifetin özdeşleştiği ve bunun hikmet ehlinin seferine karşılık geldiği tespitini yapmıştır. Bu süreç, idrakin, her bir surette tecelli eden benzersiz hikmeti kavrama zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
1 Makalede kullanılan DAEŞ (Devletü’l-İslâmiyye fi’l-Irak ve’ş-Şâm) ve ISIS (Islamic State of Iraq and al-Sham) kısaltmaları, aynı Selefî cihatçı terör örgütünü ifade etmektedir. Türkçe literatürde yaygın olarak IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti) kullanılmakla birlikte, metinde Arapça ve İngilizce kısaltmaların kullanımı tercih edilmiş olup, bunlar örgütün kullandığı “İslam Devleti” isminin meşrulaştırılmasını amaçlamamaktadır. Daha fazla bilgi için bkz: Yeşiltaş, & Öncel, 2017. Özkan & Baba, 2021.
2.2. İdrak İflası: Epistemolojik Dayanak
Kelimenin kökü, kavuşmak, yetişmek, anlamak, olgunlaşmak ve/ya nihai sınıra ulaşmak gibi anlamlar taşıyan idrak, en kısa tanımıyla, bir nesneyi, olayı veya fikri, duyular ya da akıl yoluyla kavrama, anlama ve zihinde tam olarak algılama yeteneği veya eylemidir. İdrak, basit bir algıdan (görme, duyma) daha öte, zihinsel bir süreci ifade etmektedir. Bir şeyi idrak etmek, o şeyin mahiyetini kapsayıcı ve derinlemesine bir şekilde kavramaktır. Yüksek bir felsefi seviyede algı, sadece duyusal veriyi almaktır; idrak ise o veriyi zihinsel süreçlerden geçirerek, ona anlam ve hüküm vermektir (TDK, 1988, s.1052).
İbn Arabî’nin epistemolojisine göre idrak, insan aklının temel bir durumu olup, iki ana çeşitte ele alınmaktadır: İnsanın uyanık iken gerçekleşen idrakine “Hiss” (gözlemle rüyet ile gerçekleşmekte), uykudaki idrakine ise “hiss-i müşterek” (rüya ile gerçekleşmekte) denilmektedir. İdrak kuvveti (Müdrike) ise, şu beş temel duyudan ibarettir: 1.) Hiss-i müşterek (Ortak Duyu), 2.) Muhayyile (Hayal Gücü), 3.) Müfekkire (Tefekkür Gücü), 4.) Vehim gücü ve 5.) Hafıza. Bu kuvvetler içerisinde Muhayyile, ortak duyudan (hiss-i müşterek) gelen suretlerin (formların) aslından bağımsız olarak yeniden idrak edildiği ve diğer melekelerin (özellikle Müfekkire’nin) işleyişine sunulmak üzere tutulduğu merkezî bir işlev görmektedir. Muhayyile, suretlerin alınıp işlenmesinde aracıdır (Karahisari, 2020, s. 96).
Çalışmamızın ana tezi olan “İdrak İflası”, işte bu karmaşık idrak mekanizmasının kilitlenmesini ifade etmektedir. Kelamî/Zahirî usulün katılığı, Muhayyile ve Müfekkire kuvvetlerinin, bâtınî düşünürlerin (İbn Arabî) sunduğu esoterik suretleri (Vahdet-i Vücûd vb.) usulüne uygun olarak işlemeyi reddetmesi ve bu suretleri zahirî kalıplara sığdırma zorlamasıdır. Bu sistemik tıkanıklık (kavrayış eksikliği), kaçınılmaz olarak Tekfir hükmüne yol açmıştır.
İdrak kavramı, Allah’ın Güzel İsimleri (Esmaü’l-Hüsna) bağlamında da kullanılmaktadır. El-Musavvir ismi, Allah’ın varlıklara farklı, özgün ve eşsiz suretler (biçimler) veren olduğunu ifade etmektedir. İsmin işlevi, yaratılan her şeye, diğerlerinden ayıran kendine has bir görüntü, kimlik ve ayırt edici özellik vermesidir. Bu isim, genellikle yaratma işlevinin üç aşamasını ifade eden isimlerle birlikte geçmektedir (Topaloğlu, 2020):
1.) El-Hâlık (Yaratıcı): Maddenin varlığını takdir eden.
2.) El-Bâri’ (Vareden): Maddeden canlı varlığı meydana getiren.
3.) El-Musavvir (Şekil Veren): O varlığa son ve özgün biçimini, suretini veren (Örn: anne rahmindeki fetüse biçim vermesi).
Kısacası; Müsavvire, varlığa suret vermektedir; İdrak ise, o suretin anlamını ve hikmetini çözümleme yeteneğidir. İdrakin başarısızlığı, suretin yanlış okunması demektir. Dolayısıyla, Müsavvire kelimesi, dini bağlamda Yaratıcı kudretin form verme ve sanatsal eşsizlik yönünü ifade etmektedir. “İdrak” ile “Müsavvire” (El-Musavvir) arasında felsefî ve teolojik açıdan temel bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişki, idrak yeteneğinin gayesini ve Müsavvire isminin tecellisini anlamlandırmadaki insani/zihni çabada gizlidir. Bu ilişkiyi üç boyutta açıklamak mümkündür:
1. Form ve Algı (Suret ve İdrakin Nesnesi): El-Musavvir, varlıklara benzersiz suretler (formlar) vermektedir. İdrak ise, bu suretleri ve onlardaki hikmeti algılama, kavrama yeteneğidir. Müsavvir’in yarattığı farklılık, idrak için bir nesne ve bir meydan okumadır (Topaloğlu, 2020).
2. Hikmetin Kavranması (Marifet): Tasavvuf felsefesinde, yaratılan her surette (Müsavvir’in eseri) bir ilahi hikmet gizlidir. Bu hikmeti, basit algı (hiss) değil, ancak derinlemesine idrak kavrayabilmektedir. Yaratılışın bu çeşitliliğini idrak etmek, Allah’ın Marifetine (bilgisine) ulaşmanın yollarından biridir. Arif olan, alimden (bilim insanından) farklı olarak hikmeti idrak edebilendir. İbni Arabi, “her hâkim alimdir, ama her alim hâkim değildir” diyerek, ilim ve hikmetin farklılığını ortaya koymuştur. Hakîm (Hikmet sahibi), bilginin sırrını ve yerini (Musavvir’in suretindeki hikmeti) idrak edebilen kişidir; bu yetenek olmadan kuru bilgi sahibi olmak, alim unvanını verse de Tekfir metodolojisinin katılığına düşme riskini beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla hakiki alimi tanımlayan, özel bir bilgi türü olan hikmettir. Bu anlamda hakiki alim, Zahir ve Bâtın ilimlerini bilen kişidir. Zahiri ilimler, bu bağlamda dini ilimleri de kapsarken, Bâtını ilimler marifete dair Kur’ânî ilimlerdir. Ne var ki şeyh olmak, fıkıh veya hadis bilmek ya da klasik akaid bilgisine sahip olmak, kişiyi bu devirde alim yapmamaktadır. Çağdaş alim, önce devrin ilimlerini bilmesi, modernliği bir mesele edinmesi gerekmektedir. Yoksa geçmişteki ulema gibi o da farklı fikirlerin karşısında nesnellikten uzak hep olumsuz bir tavır sergileyecektir (Karahisari, 2020, s. 110).
3. Epistemolojik Çatışma (Makalemizdeki Bağlam): Geçmişte (ve genelde bugün de) zahirî ulema (Fıkıh/Kelam), Bâtınî düşünürlerin (İbn Arabî gibi) getirdiği esoterik suretleri (kavramsal formları), kendi dar idrak yetenekleri ve metodolojileriyle tam olarak kavrayamamıştır. Bu kavrayış eksikliği (idrak iflası), farklı bir surette tecelli eden (farklı bir kavramsal formda ifade edilen) hakikati reddetme zorunluluğunu, yani Tekfir hükmünü doğurmuştur.
2.3. Diyalektik Çoğulculuk ve “Sen de Haklısın” Paradigması
Çalışmamızın dayandığı fikriyatın, Alman filozof Georg Friedrich Hegel (1770–1831)’in görüşlerinden etkilendiği bilinmektedir. Hegel, tarihin diyalektik bir biçimde ilerlediği tezini savunmuştur. Bu teze göre, sosyal değişimin dinamizm kaynağı, toplumsal zıtlıklar ve fikri çatışmalardır. Bu zıtlıkların tez-antitez şeklinde devam etmesi sonucunda ortaya çıkan sentez, toplumların gelişimini ve yükselişini sağlayan temel mekanizma olarak kabul edilmiştir (Seyyar & Sarı, 2025, s. 88). Bu doğrultuda bu çalışmanın önerdiği Diyalektik Çoğulculuk Paradigması, halk bilgeliğinden gelen güçlü bir epistemolojik mecaza dayanmaktadır.2 Nasreddin Hoca’nın Kadılık Fıkrası, bu yaklaşımın en çarpıcı örneğidir: Hoca’nın, davacıya ve davalıya hak verdikten sonra, bu durumu eleştiren eşine de “Sen de haklısın Hanım” demesi, tasavvuf ehlinin olaylara bakış açısını gösteren harika bir örnektir (Sertdemir, 2015, s. 375):
Tevhit Ehlinin Makamı: Bu yaklaşım, sadece Hoca’nın bulunduğu tevhit makamından seyirle mümkündür. Vahdet-i Vücûd felsefesine göre, fail, mevsuf ve mevcut olan her şey Hakk’ın bir veçhesi olarak tezahür ettiği için, dünya hayatına taalluk eden bazı hukuki kaideler, mutlak geçerliliğini he zaman koruyamamaktadır. Bu anlamda “Fail, Mevsuf ve Mevcut her şey Hak görünmüştür” ifadesi, Hoca Efendi’nin bütün evreni, bütün eylemleri ve bütün hükümleri tek bir kökene (Hakk’a) bağlayarak, insanların izafi ve kısmi haklılıklarını da bu mutlak hakikatin bir tecellisi olarak kabul etmesidir. Bu bağlamda, temel hukuki kaidelere doğrudan karşı çıkmak yerine, her bir ferdin hakkı, büründüğü surete ve tezahür şekline göre değerlendirilmelidir ki adalet yerini bulsun.
Şâkile Kavramı ile Epistemolojik Temellendirme: Bu çoğulcu idrak modeli, Kur’ân-ı Kerim’in İsrâ Sûresi,
84. âyetinde yer alan şâkile kavramı ile epistemolojik olarak temellendirilmektedir: “De ki: ‘Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.’ Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.” (Kur’ân, İsra, 17/84). Huy, karakter ve idrak (şâkile) konuları açısından büyük önem taşıyan bu âyet, farklı mizaç ve meşreplerin, dini metinleri ve hakikati farklı şekillerde algılamasına (idrak etmesine) yol açtığı tezini desteklemektedir. Dolayısıyla, Tekfir metodolojisi, karşısındakinin farklı bir şâkileden kaynaklanan hakikat arayışını, kendi dar idrak kalıplarına uymadığı için reddetme hatasına düşmektedir. Ayetin son kısmı ise (“kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilen Rabbinizdir”), hüküm verme yetkisinin insandan alınıp Allah’a bırakılması gerektiğine dair güçlü bir tevhit ve irfan vurgusu taşımaktadır.
“Sen de haklısın” ilkesi, geleneksel bağlamından çıkarılarak, Tekfir metodolojisinin katı dışlayıcılığına karşı bir diyalektik mekanizma olarak konumlandırılmaktadır.
Pasif Uzlaşma Değil, Aktif Sentez: “Sen de Haklısın” ilkesi, pasif bir rölativizmi veya basit bir uzlaşma zeminini ifade etmemektedir. Aksine, zıt gibi görünen iki fikrin (Örneğin: Zahirî Hüküm ve Bâtınî Tevil) kendi bağlamlarında bir hakikat payı taşıdığını kabul etmeyi gerektirmektedir.
Diyalektik Zenginlik: Bu kabul, zıtlığı ortadan kaldırmak yerine, onu yeni ve daha kapsamlı bir senteze ulaşmak için, zorunlu olan diyalektik bir zenginlik olarak görme yeteneğini sağlamaktadır.
İdrak İflasından Kurtuluş: İdrakin, kendi sınırlarını aşarak, zıt fikrin de geçerlilik alanını tanıması, İdrak İflasından kurtulmanın ilk adımıdır. Bu metodoloji, bilginin tek bir formda (Tekfir) değil, çoğul formlarda (Çoğulculuk Paradigması) tecelli edebileceğini kabul etmektedir. Bu yaklaşım, entelektüel üretkenliği durduran usûlî taassubu kırarak, Hakiki Alimin hikmet temelli kapsayıcı idrakine kapı aralamaktadır.
2 Bu çalışmada önerilen Diyalektik Çoğulculuk Paradigması’ndan kasıt, Materyalist Diyalektik (Marksizm) gibi varlığın kendisiyle (ontolojik) ilgili bir metot değil, tamamen bilgi kuramına (epistemoloji) dayalı bir yaklaşımdır. Paradigma, Hegelci anlamda farklı yorumlayıcı yöntemlerin (Tez – Zahirî Hüküm ve Antitez – Bâtınî Tevil), birbirini yok etme (Tekfir) yerine, yine Kur’ân ve Sünnet ekseninde yeni ve daha kapsamlı bir idrak (Sentez) üretmesi gerektiğini savunan bilgi kuramsal bir metottur. Gaye, felsefî bir anlaşmazlığı Tekfir ile kapatmak yerine, Yeni Bir İdrak/İçtihat ile sonuçlandırmaktır. Hegel’in Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi) eseri, saf aklın sistemini bilimsel bir yöntemle sunma iddiasını taşımaktadır. Eserin üç ana bölümü, düşüncenin “kavrayan ve kendini kavrayan düşünce” olarak belirlendiği yolu izlemektedir. Bu yol, tezimizin merkezindeki saf akıldan daha derin bir anlam taşıyan idrak kavramı için temel felsefi zemini oluşturmaktadır. Diyalektik metodun kullanıldığı bu eser, düşüncenin çelişkiler aracılığıyla daha yüksek bir öz-idrake (kendini kavrayışa) ulaşmasının kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır. Daha fazla bilgi için bkz: Hegel, 1986.
3. VAKA ANALİZİ: İKİ HÜKMÜN ÇATIŞMASI VE YENİ KANITLAR
Bu bölümde Firavun’un akıbeti hakkındaki temel kelamî/itikadî ayrışma kısaca özetlenecektir. Ancak, “Ana Akım Kelam ve Fıkıh Ekolünün Zahirî Hükmü” ile “İbn Arabî Ekolünün Bâtınî Tevili” konuları, ilgili İslami ilimler literatüründe zaten geniş ve detaylı bir şekilde ele alınmış durumdadır. Bu nedenle makalemiz, bu iki tarihsel pozisyonun tekrardan tahliline derinlemesine girmeyecektir. Zira tezin özü, bu ayrılığın detaylarında değil, bu ayrılığa verilen metodolojik reaksiyonda gizlidir. Çalışmamızın temel gayesi olan “idrak yetersizliği” mekanizmasını derinleştirmek üzere, makalemizin asıl ağırlık merkezi, çatışmanın düğümünü çözen ve Kur’ân’ın bilgi aktarım maksadını hikmet ekseninde yeniden ele alan “Yeni Metodolojik ve Çözümleyici (Hermenötik) Kanıtlar” üzerinde olacaktır.
3.1. Ana Akım Kelam ve Fıkıh Ekolünün Zahiri Hükmü
Ana akım Ehl-i Sünnet Kelam ve Fıkıh ekollerinin ortak kanaati, Firavun’un imanının geçersiz olduğu yönündedir. Bu hüküm, iki temel nassa dayanmaktadır (Tiryaki, 2022, ss. 72-75):
– 1. Yeis Hükmü: Can boğaza geldiği, yani azabın kesinleştiği “Be’s/Yeis Anı”nda yapılan imanın, ihtiyar (özgür irade) şartını yitirdiği için, kabul edilmeyeceği prensibi esastır. Firavun’un, boğulmanın kesinleştiği anda sarf ettiği iman ikrarı, bu kritere takılmıştır.
– 2. Kur’ân’daki Red: Yunus Sûresi (10:91)’nde Allah’ın “Şimdi mi! Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve bozgunculardandın” şeklindeki sert cevabı, Kelamcılar tarafından kesin bir red olarak yorumlanmış ve hüküm, Cehennemde Ebedi Kalış (Hulûd) olarak tescillenmiştir. Kısacası, ana akım fıkıh ekolüne göre, “Nassların zahiri, Firavun’un imanının muteber olmadığına tüm bedaheti ile işaret etmektedir” (Tiryaki, 2022, s. 75):
3.2. İbn Arabî Ekolünün Bâtınî Tevili
Muhyiddin İbn Arabî ise, ayetlerin derin manalarına (işârî tefsir) odaklanarak, bu hükme karşı çıkmış ve Firavun’un tövbenin/imanının geçerli olduğunu savunmuştur. Onun tezinin özeti şöyledir (Tiryaki, 2022, ss. 66-67):
– 1. İlahi Sözde Kesinlik: Tâhâ Sûresi (Kur’ân, 20:44)’nde geçen “Umulur ki (Lealle)” ifadesi, Allah için bir olasılık değil, mutlak bir kesinlik ifade etmektedir. Bu, Firavun’un içine öğüt almanın ve korkunun yerleşeceğinin Allah katında zaten bilindiği anlamına gelmektedir.
– 2. Bâtınî Bilgi: Firavun, “bilgi engellerin en büyüğüdür” ifadesince, Hz. Musa’nın haklı olduğunu zaten biliyordu. Kibirden kaynaklanan harici inkârına rağmen, dahili (bâtınî) imanı korunmuştu. Ölüm anındaki ikrar, bu gizli olanın son anda zahire çıkışıdır.
– 3. Amelin Son Hali: Firavun’un iman ikrarından hemen sonra ölmesi/boğulması, amellerin son hâle göre değerlendirilmesi prensibine uyduğu için, İbn Arabî, onun ahirette (zulmünden dolayı) cehennem azabından sonra kurtulacağını savunmuştur.
– 4. Cehennemden Kurtuluş: İbn Arabî’nin cehennem azabının ebedî mahiyetinin dönüşeceği yönündeki genel ilkesi, Rahmetin Mutlaklığı prensibine dayanmaktadır. Bu ilkeye göre, cehennem ehlinin azabı, belirli bir süreden sonra şiddetini kaybederek, rahatlama (naime) sağlayıcı bir transformasyona uğrayacak ve en nihayetinde İlahi Rahmet, Gazabın önüne geçecektir (Addas, 2004, s.163). Kaldı ki, İbn Arabî’nin, Yunus Sûresi 90. âyette geçen Tevhid ikrarı sebebiyle iman ile göçtüğünü tevil ettiği Firavun’un konumu, diğer cehennemliklerden ayrışmaktadır. İbn Arabî’ye göre, Firavun’un bu son andaki tevhid ikrarını görmezden gelmek, zaten cehennem azabını dahi dönüştürecek olan mutlak Rahmet prensibine aykırıdır. Dolayısıyla, Firavun, zalimlik cezasını çektikten sonra, diğer cehennemliklerden farklı olarak, cennete dahil olmak suretiyle en nihayetinde azaptan tamamen kurtulacaktır.
3.3. Yeni Hermenötik Deliller: İlahi İfşanın Gayesi
Meseleyi “idrak iflası” tezi üzerinden derinleştirmek adına, bu tarihi çatışmaya sunulan belki de yeni sayılabilecek deliller, Kur’ân’ın bilgi aktarım amacını hikmet ekseninde yeniden ele almaktadır.
a. İlahi İfşa ve Hüküm Delili Olarak Tevbe İkrarı
Firavun’un ikrarının sıradan bir olay değil, Kur’ân-ı Kerim’de ifşa edilen bir gayb bilgisi olması, Kelamî hükmün sorgulanmasını gerektirmektedir. Firavun’un boğulma anı, hiçbir insanın şahit olmadığı, tamamen Allah ile kul arasındaki özel bir hadisedir. Eğer gaye, sadece onun zulümle helak olduğunu kaydetmek olsaydı, “Zalim boğuldu” hükmü yeterli olurdu. Allah’ın, bu tekil ve mahrem anı (iman ikrarını) tüm insanlığa vahiy yoluyla duyurmayı seçmesi, bu bilginin sadece bir hikâye değil, aynı zamanda yargı (hüküm)
için bir delil teşkil ettiğini göstermektedir. Bu ifşa, Firavun’un son saniyedeki yönelişinin dahi İlahi Kayıt için önemli bir tutum ve davranış olduğunu ima etmektedir. Bir başka ifadeyle, eğer Allah bu gayb bilgisini (Firavun’un son sözlerini) Kur’ân’da ifşa etmeseydi, elimizde sadece zulüm ve boğulma (ceza) olayı olacaktı. Bu durumda, Kelamcıların “zulümle ölenin kâfir olduğu” hükmü tartışmasız kalacaktı. Dolayısıyla bu bilginin ifşa edilme eyleminin başlı başına bir delil niteliğinde olduğunu kanıtlamaktadır. İbn Arabî, bâtınî bilgiyi şüphesiz kullanmıştır; ancak onun tevilinin gücü, tevbe ikrarının ifşa eylemini, başlı başına ilahi bir hükmün geçerli delili (hukukî kanıtı) olarak konumlandırmasında yatmaktadır.
b. Bedeviler Örneğinde Tekâmül Fırsatının Reddi
İbn Arabî’nin yorumunu güçlendiren ve Kelamcıların hükmündeki katılığı eleştiren ikinci yeni delil, İslâm ve İman arasındaki tekâmül sürecine odaklanmaktadır. Allah, kalplerine iman girmeyen Bedevilere, “Henüz iman kalplerinize girmemiştir” diyerek yaşama ve ibadetler yoluyla manevi tekemmül etme fırsatı vermiştir. Onlar, hukuken İslâm dairesine girmişler, ancak mümin olma yolculukları devam etmektedir (Kur’ân, Hucurât, 49:14).
Firavun, tıpkı Bedeviler gibi İslâm ikrarında bulunmuş, ancak (ne hikmetse, C. Hak tarafından) yaşama ve tekâmül etme fırsatı elinden alınmıştır. Onun talihsizliği, iman dairesine girdiği anda ölümün gelmesidir. Bu durum, Firavun’un, artık günahkâr bir Müslüman sıfatıyla, zulümlerinin cezasını ilahi adaletin bir gereği olarak (geçici bir süre) çekeceğini; ardından ilahi Rahmet tarafından ebedi azaptan (Hulûd) kurtarılacağını ve bu yolla hem Rahmetin hem de Adaletin tecelli edeceğini düşündürmektedir. Netice itibariyle Kelamcılar, Firavun’u kâfir olarak hükmetmekle, aslında onun geçerli bir İslâm ikrarını dahi hiçe saymış ve ona, Bedevilere tanınan “İslâm dairesinde kalma” şansını bile vermemiştir. Analoji ile ortaya çıkan bu durum, Rahmet ilkesi ve hukuki ihtiyat açısından eleştiriye açık bir katılığı temsil etmektedir.
Makalenin temel argümanını destekleyen Bedevi analojisi (Kur’ân, Hucurât, 49:14) gibi fıkhî/kelamî delillerin literatürde bilinirliği mevcuttur. Ancak çalışmanın özgünlüğü, bu bilinen hukukî analojiyi alıp, makalenin ana tezi olan “idrak iflası” kavramı ve “çoğulculuk paradigması” çerçevesinde yeniden ele alması ve bu yolla Tekfir metodolojisine karşı güçlü bir sentez olarak konumlandırmasıdır. Dolayısıyla argümanın temeli, yeni olmamakla birlikte, bu yeniden çerçeveleme, makalenin yalnızca bir vaka analizi sunmakla kalmayıp, “tatmin edici değerlendirme” kriterini sağlayan bir metodolojik çözüm önerdiğini göstermektedir.
4. İDRAK İFLASI VE TEKFİR MİRASI: METODOLOJİK ÇÖZÜMLEMEDEN GÜNÜMÜZ RADİKALİZMİNE UZANAN BİR ANALİZ
Bu bölüm, çalışmanın merkezî tezi olan İdrak İflası’nı tarihsel ve güncel düzlemde inceleyerek, teorik bir çözümlemeyi saha gerçekliği ile birleştirmeyi amaçlamaktadır. Tekfir reaksiyonunun ve bu reaksiyonun doğurduğu şiddetin temelinde, Kelamî ve Zahirî metodolojinin, farklı şâkileler tarafından sunulan bâtınî hakikatleri kavrama (idrak etme) yeteneğindeki sistemik tıkanıklık yatmaktadır. Bu tıkanıklık, tarihsel süreçte Hallâc-ı Mansûr ve Molla Kabız gibi şahsiyetlerin idamına yol açarak, akademik bir tartışmadan öte, yıkıcı bir Tekfir Mirası bırakmıştır. Dolayısıyla bu çalışma, metodolojik iflasın kökenlerini derinlemesine analiz etmekte ve bu mirasın günümüzdeki radikalizm eğilimleri üzerindeki etkisini somut tarihî verilerle ilişkilendirmektedir.
4.1. Bâtınî Bilginin Reddi: Zahir ve Akıl Sınırlaması
Bu kısımda Kelam ve Fıkıh ekollerinin, İbn Arabî’nin tezini neden İslam dairesi içinde kalan bir tevil olarak görmekte zorlandığını analiz edeceğiz: Kelamcılar ve Fıkıhçılar, metinlerin zahirî (açık, somut) anlamları ve hukuki sonuçları üzerinde ısrarlı bir şekilde yoğunlaştıkları için, İbn Arabî’nin “Bâtınî Bilgi” veya “Allah’ın, Firavun’un içindeki imanı bilmesi” gibi sübjektif ve keşif yoluyla elde edilen tezleri, onların ilmi metodolojisinin sınırlarını aşmıştır. Onlar için zahirî eylem (yeis anında ikrar) tek hüküm kaynağıdır. İbn Arabî, delil olarak Tâhâ Sûresi’ndeki “Umulur ki”nin kesinliğini veya Yunus Sûresi’ndeki “bozgunculardandın” ifadesinin geçmiş zaman kipini kullandığında, bu, onların alıştığı sebep-sonuç ilişkisine dayalı fıkhi istinbat (çıkarım) yöntemine uymuyordu.3 Metodolojik farklılık, anlama zorluğunu sapma olarak etiketlemelerine sebebiyet vermiştir. İbn Arabî’nin Firavun’a getirdiği bu özel yorum, onun daha geniş Vahdetü’l-Vücûd felsefesinin bir parçası olarak görülmüştür. Bu felsefenin ana akım Kelam
3 Bu ifade, Hz. Musa ve Hz. Harun’un Firavun’a tebliğe gönderilişini ve tebliğin yumuşak bir dille yapılması emrini içeren ayettedir. “Ona (Firavun’a) yumuşak söz söyleyin. Belki (umulur ki) o, öğüt alır veya (Allah’tan) korkar.” (Kur’ân, Tâhâ, 20/44). Burada Kelamcıların şüpheci yorumunun aksine, İlahi Rahmetin potansiyelini ifade eden bir kesinlik ihtimali olarak tevil edilmektedir. Yunus Sûresi’ndeki “bozgunculardandın” ifadesi de Firavun’un boğulma anında iman ikrarında bulunması sonrası kendisine verilen İlahi karşılığı içermektedir. (Firavun’un ikrarından sonra gelen cevap): “Şimdi mi (inandın)? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardandın!” (Kur’ân, Yunus, 10/91). “Bozgunculardandın” ifadesi, geçmiş zaman kipiyle gelerek, İbn Arabî’nin tevilinde Firavun’un şimdiki an itibarıyla imanının kabulüne yönelik bir kapı araladığı şeklinde yorumlanmıştır.
tarafından zaten reddedilmesi, tezi muhteva olarak değil, felsefi etiketleme yoluyla tehlikeli ilan etmeyi kolaylaştırmıştır.
İbn Arabî’nin Rahmet merkezli tevilinin aksine, zahirî hüküm metodolojisini esas alan ilahiyatçı ve fıkıhçılar, bu katı sınırları bugün de sürdürmektedirler. Firavun’un imanı gibi tartışmalı vakalar, günümüzdeki bazı İslami çevrelerde hâlâ iman-küfür sınırını belirlemede bir mihenk taşı görevi görmektedir. Bu çevreler, metinlerin zahirine ve hukuki sonuçlara dayanan geleneksel akaid ve fıkıh kurallarını mutlaklaştırarak, İbn Arabî’nin tevilini İslam dairesi dışına itme çabasını devam ettirmektedir. Bu durum, fikri homojenlik oluşturma baskısının ve Tekfir mekanizmasının, tarihsel bir vaka olmaktan çıkıp, güncel entelektüel sahada bile katı bir yargılama aracı olarak işlediğini kanıtlamaktadır.
Bu yaklaşımın keskinliğini ilahiyatçı Süleyman Aydın’ın hükmü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Aydın, konuyu ilmî verilere göre değerlendirerek, Firavun’un küfür üzere öldüğünü belirttikten sonra, İbn Arabî gibi düşünenleri hedef alarak, şunları ifade etmektedir: “Firavun’un iman ettiğini ve kurtulduğunu söylemek, Kur’ân’a, sünnete, icmâya, siyak ve sibaka, konu bütünlüğü içerisinde Kur’ân lügati ve onun en önemli unsuru olan Arap lisanına riayet ederek âyetleri tefsir etme prensibine uymamaktadır” (Aydın, 2014, s. 145). Aydın’ın metni, İbn Arabî’nin şahsını direkt olarak hedef almasa da onun tezini reddederken kullandığı dil, Tekfir metodolojisinin temelini oluşturmaktadır. Bu kesin hüküm, makalemizin ele aldığı İbn Arabî vakasındaki idrak iflasının ve tekfir metodolojisine hizmet eden katı zahirîciliğin ne kadar geniş bir tevil/yorum yelpazesini ve dolayısıyla bâtınî metodolojiyi dışladığını göstermektedir. Bu dışlama, tarihsel olarak İbn Arabî’nin fikrî sapma ile itham edilmesinin temelini oluşturmaktadır
4.2. Metodolojik Kayma: Reddiyeden Tekfire Geçiş
Bu kısımda fikri bir reddiyenin neden Tekfir (varoluşsal tehdit) ile sonuçlandığı analiz edilecektir: Kelamcılar, İbn Arabî’nin tevilini kabul etmeme hakkına sahiptiler; ancak onun bu yorumunu neticede “küfür” olarak niteleyerek, tartışmayı felsefi alandan hukuki infaz alanına taşımışlardır. Bu, “fikri reddiye ile bertaraf etme” yerine, “fikrin sahibini bertaraf etme” yöntemine dönüşmüş talihsiz bir süreç olmuştur. “El-Haddu Yüdra’u bi’ş-Şübühât” (Cezalar şüphe ile düşürülür) şeklindeki İslâm Hukuku’nun temel ihtiyat prensibi, reddiye veya hukuki inceleme sürecinde tamamen göz ardı edilmiştir.
Halbuki birçok sahabi, sözleriyle bu ilkenin önemine işaret etmiştir. Örneğin Hz. Ömer, “hata yoluyla bir suçluyu affetmem, hata ederek bir kişiyi cezalandırmamdan daha hayırlıdır” (Beyhakî, 1994, Vlll/414) demiştir. Ayrıca Muaz, Abdullah b. Mesut ve Ukbe b. Amir gibi sahabiler de infaz edilebilirliği noktasında şüphe bulunan cezaların düşürülmesini gerekli görmüştür (Beyhakî, 1994, Vlll/414. Darekutni, 1996, 111/84). Sahabe sözleri, İbn Arabî’nin tevili üzerinden şekillenen Tekfir metodolojisinin eleştirisini, hukuki temel ve tekfir metodolojisine eleştiri açısından iki temel noktada güçlendirmektedir:
1.) Hukuki Temel: Hz. Ömer’in, “hata yoluyla bir suçluyu affetmem, hata ederek bir kişiyi cezalandırmamdan daha hayırlıdır” şeklindeki ilkesi, cezalandırma (hadd ve dolayısıyla Tekfir hükmü) söz konusu olduğunda, şüphenin daima failin lehine yorumlanması gerektiği yönündeki İslâm Hukuku’nun erken dönem ruhunu işaret etmektedir.
2.) Tekfir Metodolojisine Eleştiri: Makalenin tezi uyarınca, Firavun’un dahi imanında şüphe söz konusu iken, Muaz ve İbn Mes’ûd gibi sahabilerin vurguladığı hukuki ihtiyat ilkesi, bir Müslüman mütefekkirin (İbn Arabî) tevilini hukuki infaz alanına hızla taşıyan Tekfir metodolojisinin, İslami hukukun bu temel prensiplerini nasıl göz ardı ettiğini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Firavun’un dahi imanında şüphe varken, bir Müslüman mütefekkirin imanı hedef alınmış ve en ağır hüküm olan Tekfir için acele edilmiştir. Bu reaksiyon, gelecekteki müçtehit (bağımsız hüküm koyucu) ve mütefekkirleri de doğrudan tehdit etmiştir. “Bu tür atipik/radikal bir yorum yaparsan, canın tehlikeye girer” mesajı, İslami ilimlerin muhafazakâr bir zemine hapsolmasına yol açarak, ilmi gelişimi engellemiştir.
4.3. Tekfir Metodolojisinin Vahim Yansımaları (Tarihi Örneklem)
Tekfir metodolojisinin tarihsel katılığı/sonuçları, entelektüel bir tartışmanın ötesine geçerek, en ağır hukuki yaptırımlara, yani şer’an ölüm hükmüne yol açmıştır. Bu durum, özellikle Kelamî/Zahirî usulün, Tasavvufî/Bâtınî fikirleri anlamlandırmadaki yetersizliğini ve dolayısıyla “idrak iflasını” ispatlamaktadır. Bu yıkıcı metodolojik mirasın izleri, geçmişte ortaya çıkan acı vakalarda açıkça görülmüştür. Öncül vaka olarak bu çatışmanın en erken ve dramatik örneği, Hallâc’ın vecd halinde söylediği “Ene’l-Hakk” sözünün, zahir uleması tarafından mutlak şirk ve küfür olarak yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Hallâc’ın idamı (ö. 922), metodolojik katılığın en erken ve trajik öncülü olarak kabul edilmektedir (Uludağ, 1997. Schimmel, 2001)
İbn Arabî’nin vefatından sonraki dönemlerde, onun ekolüne yakın duran veya Kelamî/Zahirî usulün sınırlarını zorlayan fikirleri nedeniyle idam edilen önemli şahsiyetler mevcuttur. Bu örnekler, usûlî taassubun (dogmatik/ekol merkezli zihniyet) ne denli yıkıcı olabileceğini gözler önüne sermektedir. Çatışmanın sonraki yüzyıllara taşındığına dair önemli bir halka Fazlullah Hurûfî’nin (ö. 1394) idamıdır.4 Hurûfî’nin, harflerin bâtınî manasına odaklanan ezoterik görüşlerinin zındıklık ile itham edilmesi, Tekfir mekanizmasının İbn Arabî sonrası dönemde de aktifliğini koruduğunu göstermektedir. Metodolojik katılık, Osmanlı İmparatorluğu’nda da somut sonuçlar doğurmuştur. Örneğin Molla Kabız (ö. 1528) ve İsmail Maşukî (ö. 1528):
Molla Kabız (XVI. Yüzyıl): Dönemin otorite ulemasının fetvasıyla, temel inanç esaslarına aykırı düştüğü kabul edilen görüşleri (Örn: Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’den üstün olduğu iddiası) nedeniyle zındıklık ile suçlanmış ve idam edilmiştir. Davanın dönüm noktası, ilk duruşmalarda kazaskerlerin Molla Kabız’ı delillerle susturamaması üzerine, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Şeyhülislam Kemal Paşazade’nin (İbn Kemal) mahkemeye katılmasıdır. İbn Kemal, kendi ilmî metotlarıyla Molla Kabız’ı susturmuş ve nihayetinde Molla Kabız’ın “canı pahasına da olsa” fikrinden dönmemesi üzerine idam hükmü verilmiştir. İbn Kemal’in bu olay üzerine “zındık” kelimesi üzerine bir risale kaleme aldığı da bilinmektedir (Üzüm, 2020). Bu vaka, Kelamî katılığı ve bu katılığın en üst düzeyde uygulandığı hukuki sonuca işaret etmektedir.
İsmail Maşukî ve Müridleri (XVI. Yüzyıl): İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücûd düşüncesini, kamuya açık vaazlarında Zahirî Şeriat’a aykırı düşecek şekilde yorumladığı gerekçesiyle dönemin uleması tarafından ilhad (dinden çıkma) ile itham edilmiş ve yargılanarak idam edilmiştir. Osmanlı Devleti, Melamiliği kabul etmeyen bazı müderrisler ve(ya) bazı rakip tarikat mensupları tarafından “bunlar hem halkı sapıklığa davet ediyor hem de saltanat davası güdüyor” şeklinde yapılan şikâyetler/ihbarlar üzerine zaman zaman Melamiler, zor dönemler yaşamıştır.5 Bu bağlamda şeyhülislâm Kemalpaşazâde (İbn-i Kemâl) (1469-1534) fetvasıyla mülhit (sapkın/ateist) ilan edilen Melami İsmail Ma’şukî (1508-1529), çok genç yaşta 12 müridiyle birlikte İstanbul-Atmeydanı, Çukur Çeşme’nin üstünde idam edilmiş ve denize atılmıştır (İslâm Ansiklopedisi, 2001, s. 113). Melami Maşukî vakası, özellikle İbn Arabî Ekolünün zahirî yargılama mekanizmasıyla karşılaştığında ne tür sonuçlarla karşılaştığının doğrudan ve somut bir örneğidir. Bu vaka üzerinden, Tekfir metodolojisinin hukuki infaz alanına kayması şu temel noktalarla analiz edilmektedir:
– Fikrî Temel: İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) felsefesini takip eden Ma’şukî’nin idam edilmesinin asıl sebebi, bu felsefe üzerine söylediği sözlerdir. Bu durum, zahirî akaid ve fıkıh ekollerinin bâtınî tevillere karşı gösterdiği hoşgörüsüzlüğün en üst düzeydeki sonucunu temsil etmektedir.
– Hukukî Zemin: Dönemin şeyhülislâmı Kemalpaşazâde’nin (İbn-i Kemâl) fetvasıyla Ma’şukî’nin mülhit (sapkın) ilan edilmesi, Tekfir mekanizmasının doğrudan devletin en üst dini otoritesi tarafından hukuki bir infaz kararına dönüştüğünü göstermektedir.
– Politik Bahane: Melamilerin üzerine atılan “saltanat davası güdüyor” suçlaması ise, fikir ve inanç farklılığına dayanan sapma hükmünün, siyasi otorite tarafından meşrulaştırılması ve kabul görmesi için kullanılan standart bir bahane olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu tarihi örnekler, Tekfir mekanizmasının sadece teoride kalmayıp, şer’an ölüm gibi sonuçlarla hayat bulduğunu ve makalenin tarihsel miras-güncel radikalizm arasındaki bağını güçlü bir şekilde desteklediğini göstermektedir. Osmanlı dönemindeki Molla Kabız ve İsmail Maşukî gibi idamlar ise, Hallâc ile başlayan bu metodolojik katılık mirasının sonraki yüzyıllardaki devamı ve somut uygulamalarıdır.
4.4. Süreç ve Mekanizma Açısından Metodolojik Miras: Fikirden Faili İnfaza
Geçmişteki fıkıhçı ve kelamcıların, İbn Arabî gibi bir mütefekkirin bâtınî tevilini anlamakta zorlandıklarında başvurduğu Tekfir silahı, fikri bir mücadele yönteminden ziyade muhalifi yok etme yolunu meşrulaştıran bir metodolojik miras bırakmıştır. İbn Arabî’nin tevilini küfür ilan etmek, aslında teorik bir tartışmayı anında hukuki bir infaz hükmüne (Mürted’in cezası) dönüştürmüştür. Bu durum, fikir ayrılığını doğrudan can güvenliği tehdidine eşitleyen bir zihniyet kodlaması meydana getirmiştir.
4 Fazlullah Hurûfî’nin öğretisi (Hurûfîlik), özellikle harflere mistik anlamlar yükleyerek, getirdiği radikal tevil ve iddialar sebebiyle, tıpkı Vahdet-i Vücûd gibi zahirî akaid çevrelerinin sert tepkisini çekmiş ve siyasi iktidarın da müdahalesiyle infaz ile sonuçlanmıştır. Bkz. Aksu, 1995.
5 Melâmîlik (Melâmetîlik), İslâm’ın ilk dönem sûfîleri arasında ortaya çıkan ve “tarikatsız tarikat” olarak da bilinen bir tasavvuf yoludur. Temel ilkesi olan Malâmet (nefsi kınama), kişinin riyadan (gösteriş) kaçınmak amacıyla iyi amellerini halktan gizlemesini ve kasıtlı olarak kusurlarını/kabahatlerini sergileyerek nefsini halkın kınamasına terk etmesini esas alır (Ocak, 1999; s. 113). Bu, zahirî (dışsal) şekilciliği ve itibar kaygısını reddeden bir yaklaşımdır. Melâmîler, İsmail Ma’şukî örneğinde görüldüğü gibi, özellikle Vahdet-i Vücûd düşüncesini benimsedikleri için, zahirî akaid ekolleriyle sıkça çatışmış ve takibata uğramışlardır.
Günümüzdeki radikal “İslamcı” gruplar (örneğin bazı Harici veya katı Selefi akımların mirasçıları), bu tarihsel metodolojiyi alarak, kendi dışlarındaki farklı düşünen Müslümanları dahi kolaylıkla “tekfir” etme cüretini göstermektedir. Bu, onlara, “Düşmanın canı, şer’i bir gerekçeyle alınabilir” şeklindeki tehlikeli eylem planını meşrulaştırma imkânı sunmaktadır. “Günümüzde dini motifli terör örgütleri, bir kısım dini bilgileri dinin özünden ve bütünlüğünden kopararak, parçacı bir yaklaşımla klişeleştirip, sloganlaştırıp meşruiyet kaynağı olarak kullanmaktadırlar” (Kuyaksil, 2014, s. 79). Bu tespit, tarihsel analizimizdeki idrak iflasının modern karşılığıdır. Hallâc’ın ve İbn Arabî’nin tevilini bütünsellikten koparıp sadece zahirî hukukî hükme indirgeyen zihniyet, bugün de dini bilgiyi özünden ve bütünlüğünden kopararak (yani parçacı bir idrak ile) şiddete meşruiyet sağlamaktadır. Her iki durumda da fikri derinlikten kaçınılmış ve kısmi bilginin katılığı eylemin gerekçesi yapılmıştır.
Kuyaksil (2014, s. 79)’ın “Dini duygular radikalizme alet olmayacak şekilde, sıhhatli dini ve ilmi bilgilerle sürekli beslenmelidir. Bu yapılmadığı takdirde dinin yasadışı şiddete araç olarak kullanılması görülebilecektir” tespiti, çalışmamızın Tekfir metodolojisinin, özünde hukukî infaza zemin hazırlayan tehlikeli bir araçsallaştırma olduğu yönündeki tezimizi güçlendirmektedir. Tarihte zahir uleması, bu metodolojiyi çoğunlukla siyasal otoritelerle iş birliği içinde bir meşruiyet aracı olarak kullanmıştır. Günümüzde ise radikal gruplar, aynı metodolojiyi kendi yasadışı eylemleri ve yargılamaları için kullanmaktadır. İbn Arabî’yi Tekfir eden zihniyet ile bugün masumları Tekfir edip katleden zihniyet, özünde “İdrak Edilemeyeni Yok Etme” metodu açısından benzerlikler taşımaktadır.
4.5. Karşı Argüman ve Metodolojik İncelemesi
Tekfir metodolojisine yönelik eleştirilere karşı, geleneksel Kelam ve Zahirî ekoller, idrak edememe sorununun İbn Arabî’nin takipçilerinde olduğunu iddia edecektir. Bu tezin dayanakları arasında mukaddes metinlerin sınırının ihlali gelecektir. Buna göre İbn Arabî’nin, Kur’ân ve Sünnetin zahirî (literal) sınırlarını ihlal ettiği düşünülmektedir. Firavun’un kesinlikle küfür üzere öldüğüne dair açık nassları tevil etmesi, ilahi metinlerin bağlayıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Diğer taraftan İslâm akaidinde yerleşik olan İman-ı Yeis’in (ümitsizlik anında imanın) geçersizliği kuralının göz ardı edilmesi, ulemanın icmâsına aykırı bir hareket olarak görülmektedir. Bu iddiaya göre, İbn Arabî’yi takip edenler, bu zahirî akaid hükümlerini idrak edememişlerdir. En nihayetinde Vahdet-i Vücûd fikriyatının, Şeriat’ın emir ve yasaklarını anlamsızlaştırma potansiyeli taşıdığı öne sürülmektedir. Bu tür bâtınî yorumlar, iman-küfür sınırını belirsizleştirerek, dinî hükümlerin kat’iyyetini tehdit etmektedir.
Bu çalışma, Kelamcıların sunduğu bu argümanların, aslında kendi metodolojik sınırlarının (idrak iflasının) bir itirafı olduğunu ileri sürmektedir. Başka bir yaklaşımla; İdrak iflası, fikrin içeriğiyle değil, metodolojik uyumsuzlukla ilgilidir. Kelamcıların kullandığı akıl ve zahirî nass gibi araçlar, İbn Arabî’nin keşfe dayanan mutlak rahmet ve ilahi kudretin sonsuzluğu perspektifini içeren bâtınî analizini (tevil) anlamlandırmaya yetmemiştir. Onlar, sadece hukuki-zahirî bir sonucu görmüş, bâtınî boyutu idrak edememişlerdir. Kelamcıların nihaî hatası, fikri reddiyeyi sürdürmek yerine, bu reddi hukuki bir infaz alanına taşımalarıdır. İbn Arabî’nin tevilinin “yanlış” olduğunu söylemek ile bu tevili İslam dışı bir sapma kategorisine sokmak arasında büyük bir metodolojik uçurum vardır. Kelamcılar, tevilii muteber bir fikir olarak görme yeteneğini kaybetmiştir. En vahim idrak iflası, İslâm Hukuku’nun temelini oluşturan hukukî ihtiyat prensiplerini (Hz. Ömer’in içtihadı) bile, bir Müslüman mütefekkirin yorumuna karşı uygulayamamış olmalarıdır. Bu durum, Tekfir metodolojisinin hukuki infaza (Örneğin: İsmail Ma’şukî vakası) dönüşümünün temelini oluşturmaktadır.
4.6. Sistemik Netice Olarak İlmî Tekâmülün Tıkanması
Tekfir tehdidi, sadece can güvenliğini değil, aynı zamanda İslam toplumlarının entelektüel gelişimini de durdurmuştur. Can güvenliğinin tehlikeye girmesi, âlimleri yeni, cüretkâr ve paradigmaları sorgulayan tezler üretmekten alıkoymuştur. Fikirler, sorgulanmak yerine “Güvenli Kabul Edilen” geleneksel kabullerin tekrarına mahkûm edilmiştir. Bu durum, İslâm medeniyetinin Altın Çağı’ndaki entelektüel zenginliğin kaybolmasına yol açmıştır.
Batı düşüncesinde Tez-Antitez yönteminin (Hegelci diyalektik)6 ilmi ilerlemeye yol açmasının aksine, İslami düşünce, karşı tezi (İbn Arabî’ninki gibi) düşman ilan ederek, fikri zıtlıktan yeni ve daha ileri bir bilgiye ulaşma yolunu kapatmıştır. Bu, bilimsel tıkanıklığın temel sebebidir. Makalenin temel sorunu, Nasreddin Hoca’nın hikmetinde yatan çoğulculuk ve İlahi Bilgi’nin sınırsızlığı ilkesinden uzaklaşılmasıdır. Arkadaki siyasi güçten de destek alarak, “Sen haklı değilsin, ben haklıyım” şeklindeki mutlakiyetçi tutum, Hakikat’in tekelini iddia ederek, İlmî Tekâmülün kapısını kapamıştır.
4.7. Çağdaş Alimin Kapsayıcı İdrak Zorunluluğu
İbn Arabî’nin “her hâkim alimdir, ama her alim hâkim değildir” düsturu, bilgiyi hikmetle (derin, özel bilgi) taçlandırmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. İbni Arabi’nin eserlerinde ısrarla altını çizdiği esas mana, marifetin Kur’3an ile olan bağıdır, çünkü son kitap, ilme dair her mananın kaynağıdır (Aysoy, 2020, s. 155). Günümüzde de hakiki alim (ilim adamı), bu bağlamda Zahir ve Bâtın ilimlerini (Marifete dair Kur’ânî ilimleri) sentezleyebilen akademisyendir. Bu sentez zorunluluğu, modern çağda yeni bir boyut kazanmaktadır:
– Güncel Denge: Çağdaş bir ilahiyatçı/Müslüman akademisyen, geçmişin ulemasının idrak iflasına düşmemek için, klasik dini ilimlerin yanı sıra devrin en son bilimleri (modern bilimler, sosyoloji, felsefe) ile meşgul olmalı ve modernliğin ortaya attığı toplumsal sorunları üzerinden diğer farklı fikirleri de dikkate alarak, çözüm stratejileri üretmelidir.
– Olumsuz Tavrın Aşılması: Ancak bu kapsayıcı idrak modeliyle, farklı fikirlere ve çağın getirdiği yeni sorulara karşı olumsuz bir tavır sergilenmesi engellenebilmektedir. Bu, aslında çalışmamızın önerdiği Diyalektik Çoğulculuk Paradigması’nın hayata geçirilmesi için gereken bilişsel altyapıdır.
Kısacası; Tekfir metodolojisi tek boyutlu idrakten doğmaktadır. Hakiki Alim ise, üç boyutlu (Zahir+Bâtın+Modern) idrak yoluyla çoğulculuğa ulaşabilen gerçek bir münevverdir/aydındır.
5. SONUÇ ve DEĞERLENDİRME
Bu çalışma, Tekfir reaksiyonunun esasen teolojik bir ayrılıktan değil, Vahdet-i Vücûd’un gerektirdiği suret ve şâkile çokluğunu kavrayamayan Zahirî (Kelamî) metodolojinin yol açtığı İdrak İflasından kaynaklandığı sonucuna varmıştır. Tarihsel vakalar ve ayet-hadis delilleri üzerinden yapılan çözümleme, İslam içtihat geleneğinin güvencesi olan farklı yorumları mutlak gazap (idam) hükmüyle cezalandırmanın hem vicdanî bir yük hem de İlahi Rahmet prensibine aykırı büyük bir entelektüel maliyet ortaya çıkarttığını göstermiştir. Bu bağlamda, makale, bu metodolojik tıkanıklığın aşılmasının tek yolunun merhameti merkeze alan ve diyalektik ihtiyatı esas alan yeni bir paradigma çağrısı olduğu sonucuna varmıştır. Makalenin savunduğu ihtiyat, merhameti merkeze alma ve tekfirden kaçınma prensipleri, modern/reformist bir yorum veya tercih değil, bilakis İslam’ın temel kaynakları tarafından kuvvetle desteklenen vazgeçilmez hükümlerdir. Yeni paradigma çağrısının temelini oluşturan bu prensipler, doğrudan şu delillerle temellendirilmektedir:
Tekfirin Vicdani ve Hukuki Maliyeti: Şüpheden Kaçınma Zorunluluğu: İbn Arabî’nin tevilini reddeden zihniyet, İslam hukukunun temel ihtiyat prensiplerini aşağıdaki faktörler sebebiyle ihlal etmiştir.
– İhtiyat Prensibinin İhmali: İslâm Hukukunun temel kaidesi olan “El-Haddu Yüdra’u bi’ş-Şübühât” (Cezalar şüphe ile düşürülür) ilkesi, bir mümin hakkında en ağır hüküm olan Tekfir söz konusu olduğunda azami hassasiyetle uygulanmalıdır. İbn Arabî’nin Firavun’un imanına dair ortaya koyduğu en ufak bir şüphe dahi (Firavun’un durumu Allah’a kalmıştır), onun Tekfir edilmesini engellemeliydi.
– Vicdani Sorumluluk: Fıkıhçılar ve Kelamcılar, “Bin kâfiri yanlışlıkla affetmek, bir mümini haksız yere tekfir etmekten ehvendir” şeklindeki İslami hassasiyeti terk etmişlerdir. Bu tercihin ardında yatan “kendi hakikatini mutlaklaştırma” eğilimi ve resmi otoriteye mutlak itaat anlayışı, vicdani sorumluluktan kaçıştır.
– İmanın Tevili: İbn Arabî’nin tevilinin en azından tevile açık olması, onun İslam dairesi içinde kalması için yeterli bir sebep olarak görülebilirdi. Bu durum, Tekfirin İlmî bir zaruretten değil, tasavvufî- felsefi farklılığa duyulan tahammülsüzlükten kaynaklandığını göstermektedir.
6 Evrensel akıl ve diyalektik ilkesi, Alman filozof Friedrich Hegel’in idealizminin de bir tezahürüdür aynı zamanda. İdealizm (Idealism), var oluşun mantıkî olarak zihnî algılamaya bağlı olduğunu öne süren bir dünya görüşüdür. İdealizm, sosyal bilimlerin konusu olan toplumu ve sosyal davranışları, evrensel ve tabiî kanunlardan farklı olarak, ahlâkî, insanî, psikolojik ve ruhî yönden ele almakta ve bunlara bir mana vermeye uğraşmaktadır. İdealist felsefe anlayışına göre düşünce, biricik hakikattir ve bu çizgide Modernlik, rasyonel akla dayanan zihnî özgürlüktür (Akarsu, 1994, s. 70).
Tekfirin mutlak reddi ve en ufak şüphede dahi Müslümanı koruma zorunluluğu, İslâm hukukunun en keskin uyarılarından biridir: Nitekim Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Kim kardeşine ey kâfir derse, ikisinden birine döner.” (Buhari, Edeb, 73). Bu hadis, Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklarda Tekfir lafzının kullanılmasının ölümcül riskini göstermektedir. Bu, İslam hukukunun meşhur “El-Haddu Yüdra’u bi’ş- Şübühât” (Cezalar şüphe ile düşürülür) ilkesinin, inanç alanındaki en üst düzey uygulamasıdır. Firavun’un imanı gibi tartışmalı bir konuda dahi, İbn Arabî’nin tevilini küfürle itham etmek, bu hadisin tehdit ettiği büyük bir risktir.
Fikir Çatışmasından Kimlik Savaşına Dönüşüm: Tekfirin devreye sokulması, tartışmanın niteliğini ve boyutunu tamamen değiştirmiştir. Firavun’un akıbeti tartışması, “Musa’nın Rabbi’ne iman eden” bir kişinin akıbeti tartışması olmaktan çıkıp, “Bizim yorumumuz (zahir) mı, yoksa onların yorumu (bâtın) mı doğru?” şeklinde bir Kimlik ve İktidar Savaşı’na dönüşmüştür. Tekfir, kendi ekolünün doğruluğunu mutlaklaştırma ve rakibi cezalandırma aracı olmuştur. Tekfir, İbn Arabî’yi sadece bir ilahiyatçı/mutasavvıf olarak değil, bir entelektüel otorite olarak da saf dışı bırakma çabasıdır. Bu eylem, düşünce dünyasında yetkili otorite tarafından homojenlik oluşturma baskısının tarihsel bir örneği olmakla birlikte, günümüzde de (mutlak fiziki idam olmasa dahi) fikri cezalandırmaya ve dışlamaya yönelik bir metodoloji olarak (bazı İslam Toplumlarında da) varlığını sürdürmektedir.
Yeni Paradigmanın Temelleri: Merhamet ve Diyalektik İhtiyat: Bu tarihsel hatanın düzeltilmesi için, merhamet, vicdan ve akıl üçgeninden oluşan yeni bir paradigmal değişim gereklidir. İlmî Tekâmülün ön şartı, insan ve toplum çalışmalarında Rahmetin Adaletten Üstün Tutulması ilkesidir. Yorum farklarında merhameti, vicdanı ve aklı esas alan hükmü tercih etmek (İbn Arabî’nin yaptığı gibi), fikri özgürlüğün korunmasını sağlamaktadır. İbn Arabî’nin yorumunun temelinde yatan Rahmetin Adaletten Önceliği ilkesi, İlahi Kaynak’tan neşet etmektedir: Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki benim rahmetim gazabımı geçmiştir.” (Buhari, Tevhid, 22). Bu âyet, hüküm koyarken ve yorumlarken daima Rahmet yönünün esas alınması gerektiğini buyurmaktadır. İbn Arabî’nin, Firavun’un son andaki Tevhit ikrarı sebebiyle ahiretteki ebedi azaptan kurtulabileceği tevilini benimsemesi, bu ilahi prensibe en uygun ve vicdani yaklaşımdır. Tekfirci zihniyet ise, bu ilahi Rahmet prensibini görmezden gelerek, gazap (kesin hüküm) tarafını mutlaklaştırmaktadır.
Tekfiri reddeden yeni bir paradigma, Nasreddin Hoca’nın “Sen de Haklısın” ilkesinden meydana gelmelidir. Bu ilke, farklı fikirleri (İbn Arabî’nin bâtınî tevili ile Kelamcıların zahirî hükmü gibi) zıtlığı yok etme (Tekfir etme) aracı olarak değil, yeni ve daha kapsamlı bir senteze ulaşmak için, gerekli olan diyalektik bir zenginlik olarak görmeyi gerektirmektedir. Kısaca, İslam fikir dünyasında edebe uygun diyalektik yöntem, sosyo- ekonomik ilerlemenin itici gücü olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, sadece fikri hoşgörü değil, aynı zamanda idrakin genişlemesi ve entelektüel sermayenin güçlenmesi anlamına da gelmektedir. İki zıt fikrin de kendi bağlamında bir hakikat payı taşıdığını kabul etmek, tek bir mutlak doğru iddiasının meydana getirdiği entelektüel sıkışıklığı çözmekte ve fikri üretkenliği nitelikli bir yaklaşımla artırmaktadır.
“Sen de Haklısın” ilkesi, mutlak hakikatin Allah’a ait olduğu gerçeğini kabul eden ve samimi entelektüel çabayı ödüllendiren içtihat (bağımsız hüküm çıkarma) geleneğine dayanmaktadır: Bu bağlamda Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: “Hâkim, hüküm verirken, isabet ederse iki ecir alır; hata ederse bir ecir alır.” (Buhari, İ’tisâm, 21). Bu hadis, İslam dairesi içinde kalan samimi entelektüel çabanın ve farklı yorumların meşruiyetini teminat altına almaktadır. İbn Arabî’nin Firavun hakkındaki tevili, bazı yönleriyle zorlayıcı olsa bile, Kur’an ayetlerine dayanan bir içtihat ürünüdür. Bu sebepten ötürü bu tür farklı yorumları anında Tekfir ile cezalandırmak, İslami içtihat geleneğinin kendisine yapılmış bir saldırıdır ve İlahi ödüllendirme prensibine aykırıdır.
Bu kapsayıcı düşünce modelinin benimsenmesi, İslam fikir dünyasında fikri üretkenliği ve nitelikli içtihadı yeniden tesis etmenin ön şartı olup, kültürel ve sosyo-ekonomik ilerlemenin de yegâne itici gücü olacaktır. Dolayısıyla, İslami içtihat geleneğinin meşruiyetini gözeterek, entelektüel sermayeyi cezalandırmak yerine teşvik eden bir gelecek vizyonu zorunluluk arz etmektedir.
KAYNAKÇA
Addas, C. (2004). İbn Arabi: Kibrit-i Ahmer’in Peşinde (A. Ataman, Çev.). Gelenek Yayınları. Akarsu, B. (1994). Felsefe terimleri sözlüğü. İnkılâp Kitabevi.
Aksu, H. (1995). Fazlullah-ı Hurûfî. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 12, s. 277–279). Türkiye Diyanet Vakfı.
Ateş, S. (1998). Hazerât-ı Hams. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 17, s. 115). Türkiye Diyanet Vakfı. Aydın, S. (2014). Kur’ân ve Sünnet ışığında Firavun’un imânı meselesi. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dergisi, 13(26), 121-148.
Beyhakî, A. B. H. (1994). es-Sünenü’l-kübrâ (M. Abdulkadir Ata, Tahk.; 10 Cilt). Daru’l-kütübi’l-ilmiyye. Buhârî, M. b. İ. (t.y.). el-Câmiu’s-Sahîh. Kitâbü’l-İ’tisâm bi’l-Kitâb ve’s-Sünne, 21.
Buhârî, M. b. İ. (t.y.). el-Câmiu’s-Sahîh. Kitâbü’t-Tevhîd, 22.
Chittick, W. C. (1989). The Sufi path of knowledge: İbn al-Arabi’s metaphsics. The State University of New York Press.
Dârekutnî, A. b. Ö. b. A. (1966). Sünenü’d-Darekutnî (A. H. Yemani, Tahk.; 4 Cilt). Daru’l-mehasin. Fergani, S. (2018). Müntehâ’l medârik ve müntehâ lübbi külli kâmilin ve ârifin ve sâlik: Şerhu Tâiyyeti İbn
Fârız (M. Yalçınkaya, Çev.). Litera Yayıncılık.
Hegel, G. W. F. (1986). Wissenschaft der logik (Vols. 1–2). Felix Meiner Verlag. (Orijinal çalışma 1812– 1816).
İbn Arabî, M. (1971). Fusûsu’l-hikem (N. Gençosman, Çev.). İstanbul Kitabevi Yayınları. İbn Arabî, M. (2012). Fütûhât-ı Mekkiyye (E. Demirli, Çev.). (Cilt 17). Litera Yayıncılık. İbn Arabî, M. (2023). Nefsi arzular. Ehil Yayıncılık.
İslâm Ansiklopedisi. (2001). İsmail Ma’şukî. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 23, s. 112–114). Türkiye Diyanet Vakfı.
Karahisari, M. (2020). Üsküdar sohbetleri: Ekberiyye’de usul. Altiva Kitap.
Konevi, S. (2012). İlahi nefhalar, en-efehatü’l-ilahiyye (E. Demirli, Çev.). İz Yayıncılık. Kur’ân-ı Kerim.
Kuyaksil, A. (2014). Terör örgütlerinin ideoloji unsuru olarak kullandığı bazı dinî kavramlar. ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi, 1(1), 79–114.
Ocak, A. Y. (1999). Osmanlı imparatorluğunda marjinal sûfilik: Kalenderiler. Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Özkan, M. F., & Baba, G. (2021). Dengeleme aracılığıyla güç dengesi oluşturma: İran’ın Irak Kürtleri ile ilişkileri (2011-2018). Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, 8(2), 13-50.
Schimmel, A. (2001). Tasavvufun boyutları (Y. Koç, Çev.). Kabalcı Yayınevi. Sertdemir, N. (2015). Bir mutasavvıf gözüyle Nasreddin Hoca. Ensar Yayınları.
Seyyar, A., & Sarı, O. (2025). Modern dünyanın çıkmazı karşısında İslami diriliş. MGV Yayınları. TDK (Türk Dil Kurumu). (1988). İdrak. Türkçe sözlük içinde (Cilt 1-2). Türk Dil Kurumu Yayınları.
Tiryaki, M. (2022). İbn Arabî’ye göre Firavun’un imanı ve Alâeddin el-Buhârî’nin konuya dair eleştirileri.
Theosophia, 4, 61-76.
Topaloğlu, B. (2020). Musavvir. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 31, s. 241). Türkiye Diyanet Vakfı. Uludağ, S. (1997). Hallâc-ı Mansûr. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 15, s. 377–381). Türkiye Diyanet
Vakfı.
Üzüm, İ. (2020). Molla Kābız. TDV İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 30, s. 254–255). Türkiye Diyanet Vakfı. Yeşiltaş, M., & Öncel, R. (2017). Yenilgiden sonra DEAŞ. SETA Analiz, (226). SETA Vakfı.
İlgili Terimler :
YORUMLAR





