İNGİLİZ GAZETECİ “AJAN” GRACE MARY ELLISON

İNGİLİZ GAZETECİ “AJAN” GRACE MARY ELLISON

(1880-1935)[1]

Hilmi ÖZDEN[2]

Türk Kostümleriyle Grace M. Ellison, Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını, 1915[3]

Özet
Grace Mary Ellison, Mustafa Kemal Paşa’nın “âdetâ câsûs” dediği bir İngiliz
gazetecidir.  Bu gazetecinin Osmanlı döneminde II. Abdülhamit Han,  V. Sultan Mehmet
Reşat ayrıca birçok Osmanlı devlet adamı ve ailesi ile görüştüğü bilinmektedir. Bu dönemde
Osmanlı Harem’i ile ilgili eserler vermiştir. Kadın hakları savunucu olmuş ve Türklerin
güvenini kazanmıştır. Millî Mücadele sırasında 1922 yılında Ankara'ya girebilen tek İngiliz
gazetecidir. Lozan görüşmeleri sırasında Mustafa Kemal Paşa ile röportajı gazetesinde farklı
yayınlandığı için yazıları tekzip almıştır. Mustafa Kemal Paşa, günlüklerinde kendisinden
bahsederek onu “adeta ajan” olarak tanımlamıştır.  Grace M. Ellison, “Bugünkü Türkiye”
kitabında ise Mustafa Kemal Paşa'nın “Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin
dibini boylamasını istiyorum.” ifadesini kullandığını iddia etmektedir. Eserleri ve  kişisel
bağlantılarının dikkatlice incelenmesi sonucu İngiliz istihbaratına çalışan bir casus olduğu
anlaşılmaktadır.  Bu çalışmanın amacı Grace Mary Elllison'ın Türklerin dostluğunu kazanarak
yahut kendisini Türk dostu izlenimi vererek bu duyguyu nasıl suiistimal ettiğini ve Mustafa
Kemal Atatürk’e iftira attığını göstermektir.
1 Turan Akademik İlim Fikir ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 56, 2025: 71-103.
2 ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
3 Reina Lewis, Oryantalizmi Yeniden Düşünmek, Çeviren: Beyhan Uygun-Aytemiz, Şeyda Başlı, Kapı
Yayınları, İstanbul, 2006., s. 312.Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal Atatürk, Grace M. Ellison, Adeta Casus,
Bugünkü Türkiye

THE BRITISH “AGENT” JOURNALIST GRACE MARY ELLISON
Abstract
Grace Mary Ellison was a British journalist whom Mustafa Kemal Pasha called like
agent. It is known that she met with Sultan Abdulhamid II, Sultan Mehmet V, and many
Ottoman statesmen and families during the Ottoman period. During this period, she published
works on the Ottoman Harem. She championed women's rights and earned the trust of the
Turks. She was the only British journalist to enter Ankara in 1922 during the Turkish War of
Independence. Her interview with Mustafa Kemal Pasha during the Lausanne negotiations
was retracted because her newspaper published it incorrectly. Mustafa Kemal Pasha noted her
in her diaries, describing her as an agent. In her book "Turkey Today," Grace M. Ellison
claims that Mustafa Kemal Pasha used the phrase, “I have no religion; and at times I wish all
religions at the bottom of the sea”. A careful examination of her works and personal
connections reveals that she was a spy working for British intelligence. The purpose of this
study is to demonstrate how Grace Mary Ellison exploited the Turks' friendship, either by
winning them over or by giving the impression of being a Turk-friendly, and by slandering
Mustafa Kemal Atatürk.
Keywords: Mustafa Kemal Atatürk, Grace M. Ellison, like agent, Turkey To-Day
БРИТАНСКАЯ ЖУРНАЛИСТКА-«АГЕНТ» ГРЕЙС МЭРИ ЭЛЛИСОН
Аннотация
Грейс Мэри Эллисон была британской журналисткой, которую Мустафа
Кемаль-паша называл своим агентом. Известно, что она встречалась с султаном Абдул-
Хамидом II, султаном Мехмедом V и многими османскими государственными
деятелями и семьями в период Османской империи. В этот период она опубликовала
работы об османском гареме. Она отстаивала права женщин и заслужила доверие
турок. Она была единственной британской журналисткой, въехавшей в Анкару в 1922
году во время Турецкой войны за независимость. Её интервью с Мустафой Кемалем-
пашой во время переговоров в Лозанне было отозвано, поскольку её газета
опубликовала его с ошибкой. Мустафа Кемаль-паша упоминал её в своих дневниках,
называя агентом. В своей книге «Турция сегодня» Грейс М. Эллисон утверждает, что
Мустафа Кемаль-паша использовал фразу: «У меня нет религии; и порой мне хотелось
бы, чтобы все религии оказались на дне моря». Внимательное изучение её работ и
личных связей показывает, что она была шпионкой, работавшей на британскую разведку. Цель данного исследования — продемонстрировать, как Грейс Мэри Эллисон
эксплуатировала дружбу турок, либо завоёвывая их расположение, либо создавая
видимость благосклонности к туркам, и клеветая на Мустафу Кемаля Ататюрка.

Ключевые слова: Мустафа Кемаль Ататюрк, Грейс М. Эллисон, агент-аналог,
Turkey To-Day
Giriş
İstanbul’da İngiliz Cellâdına Âşık Olmak (İngiliz Hayranlığı)
Rıza Nur kendisini anlattığı II. Meşrutiyet ilanı ile ilgili bölümde Hayat ve Hatıratım
adlı eserinin I. Cildinde İngiliz hayranlığını şu satırlarla ifade etmektedir: Süratle ve sessizce
ilerledik. Üsküdar iskelesine geldik. Derhal araba vapurunu istila ettik. Kaptana derhal
hareket emrini verdim. Bu vapur Beşiktaş'a uğrarmış; "Olmaz" dedim. Bu vapurun iskelesi
Sirkeci'dedir, Doğru köprüye, Kadıköy iskelesi tarafına yanaştırdım. Köprüye çıktık. Galata
tarafına yürüdük. Ahali etrafımıza üşüştü. Meydana gelince Tring mağazası önünde bir araba
tıkılmış, kalabalıktan gidemerniş duruyordu; derhal üstüne çıktım, bir nutuk verdim. Alkış,
bağırışma, kıyamet koptu; fakat ne dediğimden bir kelime bile bilmiyorum. Kendimi
kaybederek söylemişim demek. Ağzıma geleni söylemişim olsa gerek. Talebeden, ahaliden
birkaç kişi beni tutup omuzlarına aldılar. Nereye dediler."Beyoğlu'na, İngiliz sefarethanesine"
dedim. Domuz Sokağı'ndan yürüdük. Artık ben, talebe ahali deli gibi olmuş, bağırıyorduk.
Arasıra nutuk söylüyordum. Tramvay yolundan İngiliz sefarethanesine kadar geldik. İçeriye
girdik benim zorum buraya gelmek, İngilizler'in Türk milletine yardımını istemekti.
Abdülhamit Meşrutiyet'i yapmaz diye korkuyordum. Zannediyordum ki, İngiltere bize
yardım eder, Meşrutiyet'i yaptırır. Gece rnektepte bu babta bir de nutuk hazırlamıştım
avucumdaydı 4 . Onu okudum. İngiltere'ye Türk'ün dostluğu ve duasını söylüyordum.
Diyordum ki "Dünyanın denizlerini İngiliz donanması doldursun sonra da İngiltere
Türk'ün hürriyetine yardım etsin." temennisiydi. Bu nutku okudum ve sefarethaneye
teslim ettim. Otuz yaşımda, doktor, profesördüm ama ne saf çocukmuşum. Bir devlete böyle
bir dua ile yardım ediverirler mi? Bütün Türk milleti işte böyle saf, cahil ve dünyadan
bihaberdik. Oradan çıktık; cadde-i kebire girdik. Bunu haber alan Alman ve Fransız
sefarethaneleri de "Bize de gelsinler" diye haber gönderdiler. Kabul etmedim. Nutkuma,
bağırmalarımıza devam ediyorduk. Bayrağın bir ucu yaya kaldırımının birinde diğer ucu

4 Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, I. Cilt, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Yayınları, İstanbul,
1992., s. 253.değirindeydi. Sokak hıncahınç. Her tarafta herkes pencerelere dolmuş, üstümüze çiçek atıyor,
lavantalar serpiyorlardı. Bir Alman gazetesi burada iki resim almış, Almanya'da basılmış,
bana göndermişlerdi. Bunlar Sinop'ta kütüphanededir. Bu manzaralar, müthiş kalabalığı
gösterir. Ben hâlâ talebenin omuzundayım. Daima terliyordum. Nutuktan ağzım kuruyor, su
istiyordum. O aralık Abdülhamit tüfenkçiler ile sakallı Mahmud Paşa'yı göndermiş. Bunlar
beni vurmak istemişler. Benim haberim yok. Talebe etrafıma kendilerinden geniş bir halka
yaptılar; oraya kimseyi sokmuyorlardı. Sonra beni zehirlernek istemişler. Talebeden bir tanesi
bir testi ve bir bardak almış, yanımda duruyor, suyu o veriyordu. Hariçten biri su ve limonata
getirse onu bana içirtmiyordu. İnsan böyle talebeye güvenebilir. Maksadım gidip harbiye
talebesini almaktı. Bu fikrimi anlayınca orayı hükümet bir iki taburla muhasara ettirmiş. Bir
bela çıkacağından korkanlar beni döndürmek için zorladılar nihayet ikna ettiler. Bu
zorlayanların başında göz hekimi Esat Paşa vardı. Bu işi haber alınca oraya gelmişmiş. Alayın
bir ucu Cadde-i Kebir'de idi, bir ucu hâlâ Galatasaray'daymış. Herkes doluyordu. Döndük,
akşam da olmuştu, dağıldık. Üzerimde yeni bir askeri ceketim vardı. O kadar terlemiştim ki
ertesi günü kazık gibi olmuştu, bir daha giyemedim. Sesim de kısılmıştı tam on beş gün
açılmadı. Bunlara dair bir makale yazıp Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle neşrettim 5 .
İşte bu uzun Temmuz gününde sabahtan akşama kadar dört tıbbiye talebesinin
omuzunda gezdim. Bir düziye yorulanı değiştiriyorlardı. Nümayiş bittiği vakit karanlık
çökmüştü. Galata köprü başında beni indirdiler. O vakte kadar duymamıştım. İnince yere
basamadım. Ayaklarım uyuşmuştu. Bir müddet koltuğuma girdiler. Ertesi günü bu nümayişler
çoğaldı. Herkes bir bayrakla sokağa fırladı. İstanbul bir hafta çalkalandı. Abdülhamit bu
nümaylişlerden İstanbul ahalisinin de Selanik'tekilerle bir olduğunu zannedip korktu.
Meşrutiyet yerleşti. Halbuki onun niyeti hiç böyle değilmiş. Bu nümayişler olmasaydı iş
güçmüş 6 .
Mithat paşa’nın oğlu Ali Haydar Mithat 1908 de II. Meşrutiyet’in ilanı ile ilgili olarak
Hatıralarım isimli eserinin “Meşrutiyetin ilanı ve İstanbul’a avdetim” bölümünde aşağıdaki
satırları yazmaktadır. İngiliz Sefiri Sir G. Lowther (Lawter)in de arkadaşı olan Ali Haydar
Mithat şu acı tabloyu gördüğü şekliyle aktarır: “Meşrutiyetin ilk günlerinde, halkın İngilizlere
gösterdiği muhabbet ve dostluk tezahürleri, Alman Sefirini oldukça düşündüren bir keyfiyet
olmuştu. Halk, İngiliz Sefiri Sir G. Lawter’in arabasının hayvanlarını sökerek, arabayı, ta
Sefarethaneye kadar bizzat çektikleri zaman, Alman siyasetinin Türkiye’de iflas ettiğine
hükmedenler olmuştu. İngilizlere karşı bu kadar sevgi izhar olunurken, Abdülhamit,
5 A.g. e., s. 254.
6 A.g. e., s. 255.

Almanlara dostluk gösterdi diye, Almanlar aleyhinde nümayişler yapılıyor ve gazetelerde
Baron Marşal’ın istibdat devrindeki hareket ve hizmeti hakkında imalar eksik olmuyordu” 7 .
Bu utanç verici tablo bizzat kendisinin tanığı gazeteci Ahmet İhsan (Tokgöz)’ün “Matbuat
Hatıralarım” başlıklı kitabında da benzer ifadelerle geçmektedir: “1908 Temmuzu’nun 23.
günü İstanbul’da bulunmayan İngiliz Sefiri Lowther’in şehrimize döndüğü zaman Sirkeci
istasyonunu baştanbaşa doldurmuştuk. Büyükelçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk.
Nihayet coşkulu gençler büyükelçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla
çektilerdi. Bu fıkrayı yazmaktaki maksadım, Meşrutiyetin ilanına kadar Türk aydınlarının
siyasi meylini ve düşüncesini göstermek içindir 8 ”.
Öyle ki, kendisinin hiç beklemediği bu araba çekme olayından İngiliz büyükelçisi bile
şaşırıp kalmış, neye uğradığını bilememiş, aynı gün bu olayla ilgili olarak Londra'ya çektiği
telgrafında, kendisine yapılan bu beklenmedik davranıştan hayretler içinde kaldığından
bahisle, arabasını çeken Jön Türkleri: “Politik tecrübeden yoksun, aralarında birlik
bulunmayan iyi niyetli çocuklar topluluğu” ifadelerini kullanarak tasvir etmişti 9 ”.
Grace Mary Ellison Osmanlı’daki İngiliz hayranlığını ve İngiliz Sefirinin at arabasının Türk
gençleri tarafından çekilmesini şu şekilde özetlemektedir:
1906 yılında ilk olarak Pierre Loti'nin kitaplarındaki kadın kahramanlarından Zeynep
ve Melek'le tanıştım, çok geçmeden yakın arkadaş olduk 10 . Onların gözü pekçe kaçışlarının
öyküsü beni heyecanlandırdı. Babaları Abdülhamit'in nazırlarından biriydi… Saatlerce bana
harem hayatını, bilhassa sultanı ve “Abdühamit yönetimindeki” dehşeti canlı bir biçimde
anlatırken kendimden geçerdim. Bu akıllı müstebitin idaresinde Türkler, Hristiyanların
kaybettiğinin yüz mislini kaybetmiştir. Arnavutluk'ta askeri birlikler toptan yok edilmiştir;
Yemene askerler gönderilmiş ve orada unutulmuştur. Nazırlar aniden ölmüşler, nazırların
aileleri toptan kaybolmuşlardır. Avrupa, Türkleri kovalamak istemiştir, kısmen de Hıristiyan
Ermeniler, Abdülhamit'in yönetiminden zarar görmüşlerdir.
Zeynep ve Melek'in ayrılışından sonra, babaları aniden öldü. Ben İstanbul'dayken dul
kalmış annelerini avutmak için elimden geleni yaptımsa da, o beni kızlarını çalan biri olarak
görmekte direnmiştir. Açıklama ve savunmalarımı dinlemedi. Daha o zamanlar gelen
ihtilalı (Jön Türk İhtilalı) biliyordum. Nerede, ne zaman toplantıların yapıldığını, gizli
örgüt üyelerinin kimler olduğunu hangi arkadaşlarının hapishaneden kaçırılacağını v.s. gibi …
7 Ali Haydar Mithat, Hâtıralarım 1872-1946, Güler Basımevi, Galata, İstanbul, 1946, s.192.
8 Süleyman Kocabaş, Bir Medeniyetler Analizi ve Türk-Batı Kavgası “Celladına Âşık Olmak”, Vatan Yayınları,
İstanbul, 2019, s.121., Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, C.I., Ahmet İhsan Matbaası, İstanbul, 1932, s. 10.
9 A.g.e., s. 121., Andersen M.S., The Eastern Question, Macmillan Company, New York, 1966., s. 276.
10 Pierre Loti’nin bu eserindeki üçüncü kadın Fransız gazeteci Madam Léra takma adıyla İngiliz gazeteci Grace
M. Ellison’dur.

1905'de Meşrutiyet ilan edildiği zaman bütün dünya şaşırmış ve ben de sanki benim ülkem
hürriyete kavuşmuş gibi sevinmiştim.
Bu büyük önemli günlerde günlerde, yine şansıma İstanbul'daydım. Birkaç yıl öncesinin
gizli müstebitlerinin Pera (Beyoğlu) sokaklarında sürüklendiklerini gördüm; parlamentonun
(Meclisi Mebusan) açılışında oradaydım. Sultan Abdülhamit ve Başveziri Kamil Paşa'yla
tanıştırıldım 11 ”.
Vezirin güzel kızı çok geçmeden en yakın arkadaşım oldu ve bana ondan sonraki
ziyaretlerimde ev sahibeliği yaptı. Hatta bir keresinde, Abdülhamit'ten sonraki Padişah V.
Mehmet’e (Reşat) benden “İngiliz kız kardeşi” diye söz etmiş. Ve Sultan da “Kamil Paşa'nın
İngiliz çocukları olduğunu bilmiyordum.” diye karşılık vermiş. Zavallı adam … Düzinelerce
Türk karısı vardı. Sultan Hamit'in düşüşü bana ilk olarak Türkiye'nin İngiltere'yi ne kadar çok
sevdiğini, İngiliz dostluğu için neleri vermeye hazır olduğunu öğretti. Bizim elçimiz,
rahmetli G. Lowther'in İstanbul'a muzafferane girişine, onu taşıyan arabasının
atlarından ayrılıp elçiliğe Türkler tarafından taşınmasına tanık olmuştum. Abdülhamit
bir yandan ülkeyi, Almanlarla dostluğa götürürken genç Türkiye de kendini Büyük
Britanya'nın ayaklarına atıyordu 12 .
Neden biz gereken ilgiyi göstermedik? Yazık ki bizim elçimiz ve onun Fransız
meslektaşı M. Constant açıkça zorba Abdülhamit'i yeğ tuttular. Onların söyledikleri genç
Türklerin duygu ve gururlarını incitti: Dediler ki “İstanbul'u ziyaret edenler iki sınıfa ayrılır:
Pisliği ve sefaleti sevenler (ben onlardan biriydim) ve sevmeyenler.” Elbette ki Almanlar,
bizim aptallığımızın ve kabalığımızın meyvelerini toplayacaklardı. Bizim bilmemiz gereken
şey, Almanya'nın en iyi diplomatlarını İstanbul'a göndereceğiydi: Mareşal Von Bleberstein ve
onun yardımcısı Dr. W – genç Türkleri teselli etmek fırsatını kaçırmadılar. Bunun onlara
sağlayacağı faydayı biz önceden görmeliydik. Balkan savaşından sonra yenik Türkiye'ye bir
ziyaret daha yaptım. Bu sefer İstanbul'daki Türk kız kardeşimin konuğuydum. Babası, o
sırada Kıbrıs'a sürülmüştü ve orada ölmüştü. Bu şartlar içinde bizim elçimiz, Sir Louis
Mallet'i pek sık göremezdim 13 . Elçilikte ve başka yerlerde, Britanya'nın Türkiye'nin tekrar
ayağa kalkmasında yardımı konusunda yaptığım bütün ricalara hep aynı budalaca karşılığı
aldım: “Rusya'yı kurban edemeyiz.” Yine de, Londra'ya döndüğümde “Türkiye hareminde bir
İngiliz kadını” kitabını bastırdım. (Bu kitap Doğu'da çok satılmıştır.) Biz Türkiye'yi sevenler,
hükümete meydan okumaya karar verdik ve bu amaçla Osmanlı Derneğini kurduk 14 .
11 Grace M. Ellison, Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Millîye Ankarası, Milliyet Yayınları, Türkçesi: İbrahim
S. Turek, İstanbul, 1973, s. 15.
12 A. g. e., s.16.
13 A. g. e., s.16.

Çok uzun yolculukları göze alan yahut görevlendirilen Grace M. Ellison, “Savaş
başladığı zaman, Türkiye’ye, Anadolu’ya oradan İran ve Hindistan’a doğru gitmek için
Berlin’e henüz varmıştım 15 ” demektedir. İngiliz İmparatorluğu ve hedeflerini kapsayan
coğrafya onun çalışma alanıdır. Özellikle de bu alan Osmanlı Devletidir. II. Meşrutiyet
öncesi Sarayla ve hükümetteki bakanların aileleri ile yakın ilişkilerde bulunmuş ve ihtilalin
ayak seslerini bir İngiliz gazeteci olarak duymuştur(!). İngiliz İmparatorluğunun
menfaatlerinin olduğu her ülkeyi rahat bir şekilde iletişim kabiliyeti sayesinde gezerek haber
toplamış devlet adamları, onların aileleri ve aydınlar ile görüşmeler yapmıştır. Bu çalışmanın
amacı Grace Mary Elllison'ın Türklerin dostluğunu kazanarak yahut kendisini Türk dostu
izlenimi vererek Türk Milletinin misafirperverliği ve güvenini nasıl suiistimal ettiğini üstelik
Mustafa Kemal Atatürk’e iftira attığını göstermektir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın onun
için “adeta casus” tespiti çerçevesinde Grace M. Ellison’un gazeteci olduğu kadar İngiliz
İstihbarat Servisi’ne hizmet eden bir özgeçmişe sahip olduğunu irdelemektir.
Bir Câsûs (âdetâ)’un Marifetleri
Grace Mary Ellison (1880-1935), Türkiye’ye Osmanlı Dönemi, Kuvay-i Milliye
öncesi ve sonrasında defalarca gelmiş (âdetâ) İngiliz casusudur. II. Abdülhamid Han, Sultan
V. Mehmet Reşad ve Mustafa Kemal Paşa ile görüşmüş üst düzey birçok yönetici ve ailesi ile
arkadaşlık bağları kurmuştur. Kendisini sevdirmiş dolayısıyla şahsına bu gezilerinde büyük
kolaylıklar gösterilmiştir. Kullandığı üslûp diğer casuslardan değişik olduğu için Osmanlı
Döneminde fark edilememiştir. Grace Mary Ellison’un casus olabileceğine ilk defa dikkat
çeken Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Lozan görüşmeleri sırasında Grace M. Ellison’un
Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı röportajı (22 Aralık 1922) gazetesi Morning Post’ta
değiştirilmiş yayınlaması üzerine Ankara Hükümetinin tepkisini çekmiştir. Anadolu Ajansı bu
resmi tekzibi yayınlanmıştır:

İNGİLİZ GAZETECİ GRACE M. ELLISON’LA MÜLAKAT*

(22 ARALIK 1922)

Lozan’da konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu görüşmeyi
lütfetti.
-Kamuoyunun Türklerin aleyhine çevrilmesinde Büyük Millet Meclisi'nin tavrının

14 A. g. e., s. 17.
15 A. g. e., s. 17.

mesuliyeti, eğer varsa, ne ölçüdedir?
* Grace Ellison, An Englishwoman in Angora, E.P. Dutton and Company, New York, (basım
yılı belirtilmemiş; önsözü "Ocak 1923" tarihli), s.l74-178'deki İngilizce metin Lale Akalın
tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın Türkçe basımı için bkz.Grace Mary Ellison, Bir
İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Millîye Ankarası, Çeviren: İbrahim S. Turek, Milliyet
Yayınları, Ocak 1973, s.171-175. Ayrıca bkz. Atatürk'ün Söylev ve Demeşleri Tamim ve
Telgrafları V, Hazırlayanlar: Sadi Borak-Dr. Utkan Kocatürk, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü
Yayınları, Ankara, 1972, s.96-97; Morning Post, 22 Aralık 1922.
Kaynakta mülakatın tarihi bulunmamakta, ancak "Lozan'da konferans toplandıktan hemen
sonra'' yapıldığı belirtilmektedir. Lozan Konferansı 20 Kasım 1922'de toplanmıştır.
Mülakatla ilgili makale Morning Post'un 22 Aralık 1922 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
Bu mülakatla ilgili olarak Morning Postta yayımlanan makale hakkında Vakit'te şu haber ve
tekzip yayımlanmıştır:
"MorningPost gazetesi, Ankara'ya gelen muhabiri ile Mustafa Kemal Paşa arasında
cereyan eden bir mülakatı yayımlıyor. Muhabirin rivayetine göre Mustafa Kemal Paşa
İngiltere ile münasebetlerimiz hakkında şu beyanatta bulunmuştur:
"'Hiç şüphe etmiyorum ki, günün birinde İngiltere ile Türkiya arasındaki ananevi
dostluğa döneceğiz. Buna karşı hiçbir engel göremiyorum. Yegâne arzumuz
bağımsızlığımıza riayet edilmesinden ibarettir. Yabancılardan nefret ettiğimiz
hakkındaki rivayet esassızdır. Bizde bu gibi hisler yoktur. Ben hükümet tarafından
işlenen hatalardan dolayı o hükümetin ait bulunduğu millete düşmanlık besleyecek bir
adam değilim. Bonar-Law hükümeti hakkında henüz bir şey söyleyemem. Muhafazakâr
hükümetin ne suretle hareket edeceğini görmeyi tercih ederim Arzumuz gerek İngiltere
ile gerek diğer devletlerle dostane münasebetlere girişmektir.'
"Morning Post bu mülakat münasebetiyle yazdığı bir makalede İngiltere dostluğunun
bizim için taşıyacağı menfaatları sayarak Lord Curzon'un Londra'da Türkler hakkında
dostane bir meslek takip ettiğine bizi inandırmaya çalışıyor. Eğer Lord Curzon'un
hareketleri bu iddiayı tekzip edecek mahiyetle olmasaydı Morning Post'a inanırdık.
"Morning Post’un Mülakatını Tekzip
"Ankara. 25 Kânunuevvel (25 Aralık) (AA) – Şark gazetesinin 22 Kânunuevvel (22
Aralık) tarihi ile Londra’dan aldığı bir telgrafnamede Morning Post muhabirinin Gazi
Kemal Paşa Hazretleri'yle icra ettiği mülakattan bahsolunmakta ve Paşa Hazretleri'nin

İngiltere ile dostane münasebetlere başlamak lüzumunu beyan ederken güya
Türkiya’nın bulunduğu vaziyet pek müşkül olduğundan, bir an evvel iyi neticeye
ulaşmak hakkında temennilerde bulunduğu ilave edilmekledir. Anadolu Ajansı bu
mülakatın tamamıyla asıl ve esastan uzak ve imkânsız olduğunu beyan ile keyfiyetin
tekzibine mezundur."
Bkz. Vakit, 27 Aralık 1922, No: 1811, s.2. Eski yazı metin Ahmet Hezarfen tarafından
okunmuştur. (Belge. 1)Aynı konuda İkdam’da şu haber yayınlanmıştı: 16
"Mustafa Kemal Paşa'nın Bir İngiliz Muhabirine Vaki Beyanatı

Nasıl Tahrif Edilerek Yazılmıştır

"Geçenlerde Morning Post gazetesinin Anadolu muhabirine Mustafa Kemal Paşa
tarafından vuku bulan beyanatını belirtilen gazeteden tercüme etmiştik. Anadolu Ajansı ise
yayımlanan beyanatın bazı noktalarının gayri vaki olduğunu bildirmişti. Morning Post'ta
en ziyade dikkat çeken fıkra şu idi:
“Bizim memleketimizi imar için barışa muhtaç olduğumuz aşikârdır. Esas mesele daha
süratle halledilmek lazımdı. Teferruatı tanzim için vakit geçecektir. Vaziyetimizin
vehameti hayati meselelerin seri olarak hallini gerektirmektedir.”
“Anadolu Ajansı'nın tekzibi üzerine Morning Post gazetesinin Mustafa Kemal Paşa ile
görüşen ve şu anda şehrimizde bulunan nıuhabiresi Mis. Grace Ellison aşağıdaki sözleri
söylemiştir:
“-Morning Post'un kendisine gönderdiğim beyanata uymayan yayınından üzgünüm. Ben,
Mustafa Kemal Paşa'nın beyanatı olarak gazeteme şu satırları yazmıştım:
“-Konferans çok hararetli devam edecektir. Fakat her halde bize barış verecektir. Bu
hususta hiçbir şüpheye mahal yoktur. Müttefik devletler bizim taleplerimizin meşruiyetini
görüyorlar. Kendileri bizden bağımsızlığımıza aykırı barış şartlarını kabul etmemizi
istemezler. Biz bağımsızlığımız için üç buçuk senedir fevkalade bir fedakârlıkla çalıştık.
Dolayısıyla harp halinin daha ziyade devam etmeyeceğini ümit ederim.
“Türkiya Büyük Millet Meclisi hükümeti barışı samimiyetle arzu etmektedir.
Memleketimizin imarı için barışa muhtaç olduğumuzu herkes anlayabilir.'
“İşte Mustafa Kemal Paşa'nın bana söyledikleri bundan ibarettir. Ben bu beyanatı

16 Atatürk’ün Bütün Eserler, Heyet, Genel Yönetmen: Şule Perinçek, Cilt 14 (16 Ekim 1922-27 Ocak 1923),
Kaynak Yayınları, 2004, İstanbul, s. 191.

Londra'ya gönderilmek üzere Morning Post'un İstanbul'daki daimi Muhabiri Mösyö Kirk'e
ve Orient News'in başyazarına vermiştim. Ne yazık ki, makalelerimin daima
değiştirildiğini görüyorum. Ben on beş seneden beri Türk dostuyum. Mustafa Kemal
Paşa'nın söylemediği bir şeyi yazmayacağım muhakkaktır. Londra'ya dönüşümde
Ankara'daki gözlemlerim hakkında bir kitap telif edecek ve istediğimi kayıtsız yazacağım.
Anadolu hükümeti herhangi bir millet için iftihar konusu olacak şekilde demokrattır.
“Bu idare Türkiya'ya büyük faydalar verebilecektir. Londra'ya dönüşümde gerek
yazılarımda gerek vereceğim konferanslarda bütün bunları anlatacağım 17 .”(Belge. 2)

Belge 1. Vakit Gazetesi 1922 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerini çarpıtan
İngiliz Ajanı gazeteci Grace Ellison’ın Tekzip edilmesi 18 .

17 ABE, Cilt 14, a. g. e., s. 192.
18 ABE, a.g. e., s. 191.

Belge. 2. İkdam Gazetesi 1922 yılında Grace Ellison’ın Mustafa Kemal Paşa ile
Röportajındaki sözlerinin çarpıtıldığı Savunması 19 .
Grace Ellison kendisinin (!) yahut gazetesinin yaptığı sözde hatayı(!) telafi edebilmek
için M. Kemal Paşa ile yeni bir röportajı Morning Post gazetesine göndermiştir. Bu mülakat
23 Ocak 1923 tarihinde Vakit’te yayınlanmıştır:

MORNING POST YAZARI GRACE ELLISON'A DEMEÇ 20

(23 OCAK 1923) 21

Miss Grace Ellison Morning Post gazetesine Mustafa Kemal Paşa hakkında pek
övücü bir makale yazmıştır. Ankara'da icra ettiği bir mülakat münasebetiyle Paşa
Hazretleri’nin şahsını, Çankaya'daki köşklerini pek teveccühlü bir kalemle tasvir ediyor.
Paşanın tevazuu, sadeliği, her sözünün açık ve samimi olması, her nevi blöften kaçınması
hakkında hararetli kelimeler kullanıyor ve Türk milletini ve Türk idarecilerini anlâmadığından
ve bizi bundan etkilenir zannettiğinden dolayı Loyd Corc'a (Lloyd George) şiddetli
19 ABE, a. g. e., s.192.
20 A.B.E., a.g.e., s. 380., Vakit, 23 Ocak 1923, No: 1838. s.2. Ayrıca bkz. Grace Ellison, An English voman in
Angora. E.P. Dutton and Company, New York, (basım yılı belirtilmemiş, önsözü, "Ocak 1923" tarihli), s. 165-
166'daki İngilizce metin Şule Perinçek tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın Türkçe basımı için bkz. Grace
Mary Ellison, Bir Ingiliz Kadını Gözüyle Kııva-i Millîye Ankarası, Çeviren: İbrahim S. Turek, Milliyet
Yayınları, Ocak 1973, s. 163-164. Ayrıca bkz. Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri Tamim ve Telgrafları V.
Hazırlayanlar: Sadi Borak-Dr. Utkan Kocatürk. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1972, s.97-98.
Vakit'leki eski yazı metin Erol Şadi Erdinç ve Musa Sarıkaya tarafından okunmuştur.

21 A.B. E. a.g.e., s. 380. Kaynaklarda mülakatın tarihi belirtilmemiştir. 23 Ocak 1923, mülakatın Vakit’te
yayımlandığı tarihtir. (Y.N.)

taarruzlarda bulunarak eski başvekilin hataları neticesinde Türklerin bugünkü İngiliz
kabinesine de emniyet etmemesine teessüf ediyor.
Miss Ellison, Paşanın kitapları arasında Napolyon'a dair bir eser görmüş ve Paşa'nın
Napolyon'a merakı olduğunu farz ederek şu zeminde konuşmaya girişmiştir 22 ?
-Size sadece ihtişamlı zaferiniz hakkında tebriklerimi sunmak yerine “küçük Korsikalı” ile
ilgili bir kitap getirmeyi neden akıl etmediğime pişman oldum.
-Lütfen, böyle bir şey sakın düşünmeyin. O beni büyük bir general olarak ilgilendiriyor,
ancak…
-ilginizin neredeyse hürmete vardığını farz etmiştim, veya öyle söylendi.
-Ne garip şayia! Ben tabii olarak bütün büyük strateji uzmanlarını inceliyorum; fakat
Sakarya'yı Austerlitz ile kıyaslamak muhakkak ki büyük bir iltifat değildir.
Bu etkili açıklamadan önemli ölçüde irkildiğimi itiraf etmeme rağmen, bana savaştan birkaç
yıl önce Mösyö Clemenceau ile konuşmamı hatırlattı.
-Clemenceau bana, Lord Rosebery'nin Napolyon'a hararetli hayranlığının kendi siyasi kariyeri
üzerinde neredeyse leke olduğunu anlatmıştı. "Bu mağrur bencilin büyüklüğü nerededir?"
diye sordu ünlü Fransız. "Ben kendimi şu basit sebepten dolayı ondan yüz kat daha büyük
olarak görüyorum: Napolyon iktidardan indiğinde sonsuza kadar düştü. Eğer ben veya benim
memleketim düşerse, o zaman ben en büyük ve en iyi durumda olurum."
M. Kemal, bu Galyalı övünmesine saygı duyarak gülümseyebilmesine rağmen, kendi
eleştirisini çok daha sakin ifade etti:
-Napolyon birinci sıraya ihtirası koyardı. Kendisi için mücadele etti, "dava" için değil;
hezimet kaçınılmazdı.
Mustafa Kemal'i dinlerken, bir yandan donmuş el ve ayaklarımı odun ateşinde ısıtmam için
yaptığı nazik çağrıyı değerlendiriyorum ve diğer yandan, dünyanın daha kırkını bile aşmamış,
en büyük generallerinden birinden bu özel konferansı dinleme fırsatı için, nice "akıllı asker"
benim yerimde bulunmak için neler vermezdi diye merak ediyorum.
-Başarınızdan hiç şüphe ettiğiniz oldu mu?
-Hayır, asla. Bütün gelişmeyi; sonunda da böyle bir neticeye varacağını, en başından –

22 A.B. E., a. g. e., s. 380. Buraya kadarki kısım Vakit'te yer almaktadır. (Y.N.)

elimizde hiçbir harp levazımı bulunmadığı zaman bile- görmüştüm. Geciktik; kan dökülmesini
ve harabiyeti önlemek için. Fethi Bey'i Londra'ya son bir çare olarak gönderdik; çünkü biz
kanla değil, mürekkeple imzalanan bir barış istiyorduk 23 .
Turkey To-Day (Bugünkü Türkiye)

Atatürk'ün sözlerini çarpıtmakla vazifeli olan gazeteci Grace M. Ellison Türkiye'ye
yaptığı beşinci ziyaretin sonucunda Turkey To-Day (1928) adlı kitabı ortaya çıktı. Turkey To-
Day kitabında yine Atatürk’ün ağzından söylemediği sözleri konuşmuş gibi gösterme
alışkanlığından vazgeçmedi. 1926-1927 yılları arasındaki seyahatini söz konusu ettiği kitabını
1928 yılında bastırmıştır. Ancak Mustafa Kemal Paşa ile röportajının tam tarihî
gösterilmemiştir. Atatürk Özel Kütüphanesi’ 24 nde bu kitap bulunmaktadır. Bu kitapta bahsi
geçen röportaj ise Türk kaynaklarında yoktur. Yahut bu beyanatta Mustafa Kemal Paşa’nın
söylediklerine farklı cümleler eklenmiştir. Grace M. Ellison birçok eserinde yaptığı gibi kendi
düşüncelerini tecrübeleriyle de birleştirerek kahramanlarına konuşturmaktadır. İddia ettiği
röportaj da tam da bu yöntemle kurgulanmıştır. Şu cümleler kayıtlarda olmamasına rağmen
Paşa’nın düşüncesine bir parça uygundur: “Tüm, bu saçmalık sona erecek. Haremler, peçeler,
kafes pencereler ve Bizans'tan kalma tüm gerici sapkınlıklar, geçmiş ve gitmesi gereken bir
çağa aittir. Nüfusun yarısı kölelik altındayken nasıl mükemmel bir demokrasi kurabiliriz? İki
yıl içinde her kadının yüzü açık olacak ve erkeklerle yan yana çalışacak; erkekler de şapka
takacak. Giysilerin bir dinin simgesi olduğu günler geride kaldı. Batı medeniyetinin hor
gördüğü bir inancı simgeleyen fes ve onunla birlikte gelen tüm tutuculuk gitmeli!”
“Bir adamın iki yılda böyle bir reformu denemeye cesaret edebileceğine inanmak
imkansız görünüyordu! Paşa devam etti: "Çocukluğumdan beri ailelerimizi gerçek bir yuvanın
sağlam temelleri üzerine kurmanın gerekliliğini gördüm. Erkekler demokraside ihtiyaç
duyulan bir evde yetiştirilmeli ve artık kendimizi yabancı müdahalelerden sonsuza dek
23 A.B. E., a. g. e., s. 380-381.
24 Mefharet Derer ve ark., Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Katologu, Hazırlıyan: Millî Kütüphane Genel
Müdürlüğü, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Yayınları, Ankara, 1973.

kurtarabildiğimize göre, böyle bir reformu uygulamaya koyabiliriz."Kadınların itirazına
dayanamadım: "Ama peçeler çok güzel. Kadınlar için daha uygun bir başörtüsü icat
edilmedi." "Yabancı yazarlara metin sağlamak için Karanlık Çağ'da kalamayız," diye
cevap verdi” 25 . Mustafa Kemal Paşa adeta yazarın “An English Woman in a Turkish
Harem”(1915) “Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını 26 ” yahut Pierre Loti’nin Osmanlı
harem hayatını (ev hayatını) aşağılayan ve iftiralar atan eserlerine imada bulunur
gibidir. Bunlar Pierre Loti’nin 1879’da yayımlanan Aziyade ile olay örgüsü 1904-1905
yıllarında geçen Les Desencbantees (Mutsuzlar) başlıklı Romanlarıdır. Les Desencbantees,
"Nâşâd Kızlar", "Kırgınlar", "Aşktan Yüzü Gülmeyenler", "Düş Kırıklığına Uğrayan
Kadınlar", "Mutsuz Kadınlar", "Bezgin Kadınlar" gibi adlarla çevrilmiştir. Roman, büyük
ölçüde Aziyade romanının devamı niteliğindedir. Her iki roman da otobiyografık karakrere
sahiptir 27 . O dönemde Pierre Loti’nin eserlerinin isimleri Osmanlı Türk aydınlarınca
yeterince tanınmaktadır. Üstelik Mustafa Kemal Paşa hariç çoğu aydın onu Türk dostu
sanmıştır. Halbuki Pierre Loti, Türklerin Fransa’ya karşı dostluğunu yeniden kazandırmakla
görevli bir Fransız ajanıdır. Grace M. Ellison’un da yakın ilişkisi olduğu bilinen Pierre
Loti’nin kimliği hakkında burada bilgi vermekte fayda vardır: Pierre Loti, Fransız deniz
subayı olan ve daha çok Doğu dünyasına ilişkin olarak yazdığı roman ve diğer türlerdeki
eserleriyle tanınan Pierre Loti'nin asıl adı “Julien Marie Viaud (1850-1923)”dur. Üçüncü
romanından sonra eserlerinde 'Pierre Loti' takma adını kullanmıştır. Hint denizlerinde
bulunduğu sıralarda o bölgeye, tropik iklimlere özgü ve kendisini gizleyen bir çiçeğin adı olan
'Loti' ismi, çekingen bir kişiliğe sahip olduğu için kendisine Pomare Kraiçesinin nedimeleri
tarafından verilmiştir. 21 yaşından itibaren deniz subayı olarak Uzak ve Yakın Doğu deniz ve
ülkelerine seyahat etmiş olan Loti, eserlerinde maceralarından ve edindiği izIenimlerden yola
çıkarak özellikle Doğu gizemini yansıtmaya çalışmıştır. Bu bağlamda o dönem Osmanlı
dünyasına da girmiş İstanbul'a 1876-1877, 1887, 1890, 1894, 1903-1905, 1910, 1913
yıllarında 7 kez gelmiş, Türkçe öğrenmiş, Türk sosyal hayatına katılmış, bizzat Türk yaşama
biçimini biçimsel de olsa uygulamaya çalışmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde emekliye
ayrılıp tamamen edebiyatla uğraşmaya başladı. Fransız Akademisi üyeliğinde de bulundu. 10
Haziran 1923'te doğduğu kentte ölmüştür 28 .
Pierre Loti’nin siyasal kişiliği ile ilgili olarak son zamanlarda Türkiye'de önemli bir
25 Grace Mary Ellison, Turkey To-day, London t y. Hutchinson and Co.Ltd. , 1928, s.23.
26 Grace Mary Ellison, (1915) An Englishwoman in a Turkish Harem. Cultures in Dialogue Series One.
Gorgias Press, New Jersey, 2007.
27 Nurullah Çetin, Edebiyat ve Bilinç, Pierre Loti’nin Gerçek Kimliği, Öncü Kitap, Ankara, 2010, s. 88,93.
28 Nurullah Çetin, a. g. e., s. 81.

tartışma gündeme geldi. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Fransa'da düzenlenen bir
rnüzayedede Loti'nin mektuplarını atın aldı. Araştırmacı yazar Erdoğan Alkan, Loti'nin
günlüklerini inceleyerek onun bir Türk dostu değil, savaş yıllarında bölgede Fransız
çıkarlarını korumakla görevli bir ajan olduğunu ortaya koydu. Loti'nin 1915 tarihli
günlüğünde şu ifadeler yer alıyor: "Bir anlaşma sağlanması, İstanbul'un teslimi ve
düşmanlıkların son bulması için, Cenevre'deki Türkiye Konsolosluğu aracılığıyla Fransız
Hükumeti ve Türkiye arasında gizli entrikalara girişiyorum." Loti'nin ajan olduğunun bir
başka kanıtı ise askerlik ve diplomasi arşivi alanında yetkili olan Alain Quella'nin "General
Gallieni'nin de onayıyla Pierre Loti Türkiye'nin Üçlü İttifak'a katılması için haftalarca en
yüksek düzeyde pazarlıklar yaptı" notudur 29 .
Loti, yazdığı yazılar ve kitaplarla Avrupa'da Türkleri tanıtmaya çalışmış, çoğunlukla da
Türkler lehine kanaatler belirtmiştir. O, bu yazılarında Fransızların Türkler hakkındaki yanlış
bilgilerini tashih etmeye ve Türklerin Fransız düşmanı olmadığını ispat etmeye çalışmıştır.
Fransızların boşu boşuna Türkleri karşılarına almamalarını istemiş, onlara yakın durarak daha
kolay sömürge yapılabileceği ümidi içinde çalışmalarını yürütmüştür.
Onun, Türkleri öven, yücelten yazılarındaki amacı, bizim millî gururumuzu okşayarak
daha kolay ve sorunsuz bir sömürge olabilmemizin zeminini hazırlamaktır. Nitekim Lotii'nin
şu sözleri, onun ve Fransa'nın amacı ve çıkarının Türkiye'yi Fransa sömürgesi yapmak
olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor: "Yazık ki benim mütevazı sesim, İstanbul'da kuvvetli
ve dost bir Türkiye bulundurmanın, bizim için temel çıkar olduğunu duyurmaktan başka
hiçbir şey yapamaz 30 ."
Fransa'nın ve Loti’nin politik stratejisi, Türkleri Ruslara karşı kışkırtmak, Türk-Rus
savaşı ve düşmanlığını körüklemek ve Türkleri Fransızların müttefik yaparak kolayca
sömürge olabilecek bir kıvama getirmektir. Onun şu sözleri bu bakımdan açıklayıcıdır:
"Bugün amacım, sadece içimizde kendini bilgilendirmek zahmetine katlananlar için,
Türklerin hiçbir zaman düşmanımız olmadığına dair geçmişin herkesçe bilinen gerçeğini bir
kez daha kesin olarak söylemektir. Peki ya Rusların? İşte buna kuşku götürmez bir şekilde
evet! Onların düşmanıdırlar. .. Onların savaş ilan ettikleri biz değiliz, Ruslardır. … Türklerin
bize ne borçları vardı ki zaten? Kırım zaferinden bu yana, onların düşmanlarıyla birlikte
hareket etmekten vazgeçmedik. Son olarak ülkelerinde bize gösterdikleri sıcak
misafirperverliğe teşekkür etmek için hiç kuşkusuz, Balkan Savaşı sırasında hemen hemen
29 A.g. e., s. 83-84.
30 A.g. e., s. 84. Pierre Loti, Sevgili Fransa’nın Doğudaki Ölümü, çev: Tuğrul Baykent, Kültür Bakanlığı
Yayınları, Ankara, 2002,s. 5.

tüm gazetelerimizde onlara ardı arkası kesilmeden çirkin bir şekilde hakaret ettik … Bu
durumun umutsuzluğu içinde, Ruslar tarafından ezilmekten kurtulmak için kendilerini nefret
edilen Almanya'nın kollarına artılar 31 ."
Nurullah Çetin, Edebiyat ve Bilinç eserinde “Pierre Loti’nin Gerçek Kimliği” başlıklı
bölümündeki Pierre Loti’yi Türk dostu sanan kişilere onun eserlerini değerlendirerek İslam
dinine, Türk kadınına ve Osmanlı Toplumuna karşı aşağılayıcı bakışı gözler önüne
sermektedir.
“Loti’nin ne yapmak istediğini ve ne olduğunu en sağlıklı gören Dahi ATATÜRK'tür.
Yakup Kadri, Atatürk adlı kitabında Atatürk'ün Loti'ye dair yaklaşım biçimi ve
değerlendirmesini izlenimlerine ve kanaatlerine dayalı olarak bize şöyle sunar: "Avrupa
müzelerinde ve tarih kitaplarında teşhir edilen (sergilenen) “Grand Turc” ve Yeniçeri
tasvirleri, birçok safderunlara, ancak mehip (heybetli) kavukları, kalın kuşakları ve buna
takılı duran kıvrık yatağanlarıyla(kılıçlarıyla) haşyet (korku) vermektedir.
Dişi tırnağı sökülmüş, inhitat (aşağılanma) Türkiye'sini de Pierre Loti cinsinden Frenk
(Avrupalı) muharrirleri (yazıcıları), bir fes, peçe, sarık, kafes ve nargile dekoru içinde
seyredip anlattılar. Yıkık duvarlarla çevrilmiş çökük mezarlıklar; çınar altı kahvelerinde
uykuya dalmış afyonkeşler; mezbele sokakların uyuz köpek sürüleri; bekçilerin, "Yangın
var!" naraları …
İşte, dostumuz (!) Pierre Lotinin müdafaa ettiği, “Dokunmayın!” dediği Türk dünyası, bu
çapaçul, bu zavallı şeyden ibaretti. Pierre Loti, Madakaskar zencilerinden, Seylan
maymunlarından ve Havai adalarındaki kelebeklerden de bu sevgi ve alaka ile bahsetmiştir.
Çünkü, onun bezgin ve endişeli ruhu, kendini avutmak için yeryüzünde arkaik (çok eski) ve
piroresk (resimsel) manzaralar keşfine çıkmış bulunuyordu.
Bundan dolayı ne Loti, ne de Loti gibi bizi acayip ve zavallı bularak seven Frenk
muharrirleri, Mustafa Kemal'in itibarını asla kazanamamışlardır. O, kendisini bir 'Yeni Adam'
hissettiği ve Türk milletinden bir canlı ve ileri cemiyet çıkaracağını bildiği için,
memleketimizi bir müze halinde görmek isteyenlere karşı, bize doğrudan doğruya düşmanlık
edenlerden ziyade kızıyordu 32 ”!

31 A. g. e., s. 86-87. Pierre loti, Les Massacres d'Armenie, Paris, Calman-Levy, 1918, s.3-8; Pierre Loti, Türkler
Üzerine Makaleler, çev. Betil Önuçak, İstanbul, der yayınları, 1995, s.28-31.
32 A. g. e., 117-118. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, Remzi Kitapevi, 4. Baskı, İstanbul, 1971, s. 88-89.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, Remzi Kitapevi, 10. Baskı, İstanbul, 2007., s. 95-96.

Grace M. Ellison’da Pierre Loti gibi tipik bir oryantalist’tir. Biri İngiltere diğeri
Fransa için çalışan ajanlardır. Füsun Çoban Döşkaya, Grace Ellison: An English Woman
In A Turkish Harem “Grace Ellison: Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını” isimli
makalesinde “Ellison’nun da bir parçası olduğu edebi sahtecilik üzerinde durmaktadır 33 ”.
Burada Grace Ellison’ın farklı yüzlerini anlamak için bir parantez açmakta fayda vardır:
Pierre Loti, ünlü romanı “Hayal Kırıklığına Uğramış” (Les Désenchantées) ( Loti'nin
haremdeki Türk kadınının mutsuzluğunu konu edinen “Hayal Kırıklığına Uğrayan
Kadınlar (Mutsuzlar)” adlı romanı) (1906)'ta başarılı bir Fransız romancının, yazara yüzlerini
asla göstermeyen ve hayatlarından memnun olmayan üç Türk kadınla ilişkisini anlatır. Bu
kadınların isimleri Djénane, Melek ve Zeynep'dir. “Hayal Kırıklığına Uğramış” Loti'nin
karakterlerinin hiçbirinin gerçek olmadığını ve hiç var olmadıklarını belirten bir uyarıyla
başlar. Ancak, var olduklarına ve Loti'nin bu isimleri, II. Abdülhamid'in baskıcı rejiminden
kimliklerini korumak için kahramanlarına verdiğine dair önemli kanıtlar vardır. "Loti'ye
hikâyeyi aktaran üç kızdan ikisi, Türkiye'ye yerleşip Müslüman olmuş ve Reşat Bey adını
almış bir Fransız olan Châteauneuf Kontu'nun torunlarıydı. Les Désenchantées’in
yayınlanmasından önce, Osmanlı imparatorluğunun baskısından korkan iki Türk kız kardeş
Melek ve Zeynep, Batı'da 'özgürlük' bulma umuduyla haremlerinden Avrupa'ya kaçarlar. Bu
üçüncü kadının, Loti Konstantinopolis'e vardığında Türkiye'yi ziyaret eden Fransız bir
gazeteci ve çevirmen olduğu biliniyor. Adı Madam Léra'ydı 34 .Hikayenin kahramanı ve üç
kızın lideri olan Djenane, gerçekte Marc Hélys adıyla yazan, kendisini Türk olarak tanıtan
Marie Léra adında Fransız bir kadın gazeteciydi. Pierre Loti'nin ölümünden kısa bir süre
sonra, 1923'te Marc Hélys takma adını kullanarak Le Secret des ‘Désenchantées’ (‘Büyüsünü
Kaybedenlerin Sırrı’) adlı eserini “Bir romanın, Djenan olan tarafından açığa çıkarılan diğer
bakış açısı” alt başlığıyla yayımladı. Kitapta, Hélys veya Loti'nin romanındaki Djénan, Pierre
Loti'nin nasıl bir süperchérie'nin (aldatmaca) öznesi haline geldiğini anlatıyordu. Kitapta,
Loti'ye duyduğu saygıdan dolayı, Loti'nin 1923'teki ölümünü beklemeyi tercih ettiğini ve
Loti'nin iki Türk kız kardeş tarafından kandırıldığını açıkladığını belirtti. Marc Hélys veya
Madam Léra, Loti'nin romanının gerçek hikâyesini, kendi mektuplarını ve Loti'nin bunları
nasıl kopyaladığını göstererek anlattı. İki kız kardeşle birlikte bir Türk kadını taklidi yaparak
nasıl peçe taktığını anlattı. Loti'nin romanındaki Djenane'di 35 .
Grace Ellison mı yoksa Madam Léra mı?
33 Füsun Çoban Döşkaya, Grace Ellison: Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını, Çağdaş Türkiye Tarihi
Araştırmaları Dergisi, XVI/33 (2016-Güz/Autumn), s. 93-104., s. 93.
34 A. g. m. s. 94.
35 A. g. m. s. 94-95.

2006 yılında Türk asıllı Amerikalı yazar Alev Lytle Croutier, tarihi romanı Üçüncü
Kadın'ı yayımladı ve Pierre Loti ile üç kadın arasındaki olayı ele almaya devam etti. Olayın
arka planını anlatmak için mektuplara ve günlüklere başvurdu ve Loti'nin Büyüsünden
Kurtulmuş romanının yazarlığını sorgulayan edebi bir sahtekârlığı ortaya çıkardı. Croutier,
Üçüncü Kadın romanının son sayfasında okuyucularını bir olasılıkla şaşırttı. Croutier'in
"Masméjean'ın Günlüğü" adlı kitabının son bölümünde Pierre Loti'nin yardımcısı Masméjean
şunları anlatıyor: "Dün gece Türk Konsolosluğu'ndan bir arkadaşım beni Sorbonne'daki bir
konferansa davet etti. Seyirciler arasında, son derece tanıdık gelen bir kadın dikkatimi çekti.
Onu hasta zihnimin en ücra köşelerine yerleştirmem bir iki dakika sürdü. Anaç ve epey yaşlı
olması dışında, Madam Léra'ya olan benzerliği inanılmazdı. Leila'nın gözlerini nasıl
karıştırabilirdim ki? "Bu kadın kim?" diye sordum arkadaşıma 36 . "O bir İngiliz, bir gazeteci.
Ülkemizdeki kadınlar hakkında birkaç önemli kitap yazdı." "Onun İngiliz olduğundan ve
Fransız olmadığından emin misin?" "Kesinlikle eminim." "Adı ne?" "Grace Ellison. Meşhur
Büyüsünü Yitirmiş'in arkadaşıydı. Yirmi yıl önce Loti ile yaşanan olayı hatırlıyor musun?"
Ders sırasında konsantre olamadım, aklım bulmacayla çok meşguldü. Tüm bunların bir şifresi
olmalıydı. Büyük Revue'de Mary Lera adını Hélia, la Grande Dame, Hélia olarak imzalamıştı.
Héliard Hélys. Ellison (Fransızcada "h" harfi okunmaz). Biri kaldığı yerden devam ediyor.
Marc Hélys kayboluyor, unutulup gidiyor ve yerine Grace Ellison geliyor. Fontainbleau'da kız
kardeşlerle tanışır, onların yeni sırdaşı olur, hatta Zennour ile birlikte "Bir Türk Kadınının
Avrupa İzlenimleri" adlı bir kitap üzerinde çalışır. Ne kadar tuhaf. Bu da bir taklit miydi?
Marie Lera'nın asıl mesleği taklitçilik miydi? Bu, kocasından ayrıldıktan sonra kimsenin
nerede olduğunu öğrenememesinin nedenini açıklayabilirdi. Başka bir kimliğe bürünmüştü 37 .
Croutier'in romanının sonunda, Zeynep ve Melek Hanım'a yardım eden üçüncü
kadının, İngiliz feminist, gazeteci ve yazar Grace Ellison olabileceği tahmin ediliyor 38 . Reina
Lewis, “Oryantalizmi Yeniden Düşünmek” adlı kitabında, Ellison'ın "Fransızca'yı akıcı bir
şekilde konuşan ve sık sık Fransa'da ikamet eden biri olarak Hélys'in iddialarını ve yayınlarını
biliyor olması gerektiği halde, aslında Hélys'ten hiç bahsetmediğine" dikkat çekiyor 39 . Sarah
G. Moment Atis, Reina Lewis'in Oryantalizmi Yeniden Düşünmek adlı kitabının
incelemesinde, Zeynep ve Melek Hanım örneğindeki "özgünlük sorununun" çözülmesi

36 A. g. m., s. 95.
37 A. g. m., s. 96.
38 A. g. m., s. 96. Alev Lytle Croutier, The Third Woman, Manuscript, 2006b, p. 269. The Turkish version of the
book is as follows: Alev Aksoy Croutier, Üçüncü Kadın, trans. Leyla Özcengiz, Remzi Kitabevi, İstanbul,
2006a.
39 A. g. m., s. 96. Lewis, Reina. Rethinking Orientalism: Women, Travel, and the Ottoman Harem. I. B. Tauris,
London, 2004., p. 50.

19
gerektiğini savunuyor ve Grace Ellison'ın Loti'nin “Les Désenchantées” ve Zeyneb Hanım'ın
“A Turkish Woman's European Impressions” eserlerinin arkasındaki "usta kuklacı" olma
olasılığını tartışıyor 40 .
“Fransa'da altı yıl gazetecilik yaptıktan sonra Fransızca'yı akıcı bir şekilde konuşan ve
Fransız kültürüne hâkim olan İngiliz gazeteci Grace Ellison, Zeynep Hanım ve Melek Hanım'ı
Pierre Loti'nin “Les Désenchantées” romanının kahramanları ve 'kitaptaki bilgilerin başlıca
sorumluları' olarak sunmuştur (Bir Türk Kadınının Avrupa İzlenimleri 1913: xiii)…
Oryantalist temsillerin klişeleri hakkında yeterli bilgiye sahip olan herkes, “Les
Désenchantées”, “Bir Türk Kadınının Avrupa İzlenimleri” ve “Türk Hareminde Bir İngiliz
Kadın”da bu klişelerin tutarlı kullanımı üzerinde durup bir değerlendirme yapmalıdır. Her üç
eserde de aynı Oryantalist kurgu alt kümesiyle karşılaşılmaktadır 41 …
“Grace Ellison, 1905'ten 1912'ye kadar Türkiye'de yaşamış ve haremlerde
(konaklarda ve evlerde) yaşayan birçok Türk kadınıyla yakın temas kurmuştur. Zeynep ve
Melek Hanım onun muhbirleriydi ve Ellison ile yazışmış ve iş birliği yapmışlardır. Hayatının
ayrıntıları hakkında çok az şey bilinmektedir ve An English Woman in Angora and Turkey
To-Day adlı kitaplarında “kafa karıştırıcı bir şekilde ayrıntıları ve kronolojileri
değiştirmiştir” 42 .
Reina Lewis’in bu tespitini biraz daha açacak olursak şu cümleler görülmektedir:
Mustafa Kemal'le (muhtemelen Daily Telegraph / Morning Post için) bir röportaj yaptı ve
daha sonra tamamını kitap biçiminde Ankara'da Bir İngiliz Kadını [An Englishwoman in
Angora] adıyla yayımladı (1923). 1927'deki beşinci gezisinde, yeni Türk Cumhuriyetindeki
ve yeni başkenti Ankara'daki gözle görünür değişiklikleri haber yapıyordu. Bu gezi, Bugünkü
Türkiye başlıklı resimli bir kitap biçiminde 1928'de yayımlandı. Bu, daha önceki gezilerinin
malzemelerini yeniden kullandığı anekdotlarla, Zeyneb ve Melek Hanım’ın, Halide Edib'in ve
diğer Türk yazarlarının yazılarından seçtiği uzun özetlerin bir araya getirildiği karmakarışık
bir kitaptır 43 .
Ellison, birinci sınıf elmaslarla süslü Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir (tarihi
bilinmiyor). Kadınların katkısını onurlandırma amacını taşıyan bu ödülü alması, Türk
devletine yaptığı hizmetlerin onaylanmasıdır. Ellison, 1914'te Daily Telegraph'ta yer alan
40 A. g. m., s. 96-97. Sarah G. Moment Atis, “Book Review: Rethinking Orientalism: Women, Travel and the
Ottoman Harem”, Journal of Middle East Women’s Studies, vol.1, No. 3, 2005, p. 119.
41 A. g. m., s. 98. Sarah G. Moment Atis, “Book Review: Rethinking Orientalism: Women, Travel and the
Ottoman Harem”, Journal of Middle East Women’s Studies, vol.1, No. 3, 2005, p. 119.
42 A. g. m., s. 100., Lewis, Reina. Rethinking Orientalism: Women, Travel, and the Ottoman Harem. I. B.
Tauris, London, 2004., p. 44.
43 Reina Lewis, Oryantalizmi Yeniden Düşünmek, Çeviren: Beyhan Uygun-Aytemiz, Şeyda Başlı, Kapı
Yayınları, İstanbul, 2006., s. 69.

haberlerinde, Şefkat Nişanı'ndan, yüksek mevkilerdeki kadınlara verilen, imparatorluk
hareminde karşılaştığı pek çok saray maiyetinin almış olduğu bir Merhamet Nişanı olarak söz
eder. Ellison, nişanın "seçkin hanım ziyaretçiler"e verildiğini söyleyerek ileri görüşlü, doğru
bir yorum yapmış olsa da, o tarihte bu nişana sahip olan, saray dışından tek kadın, onun ev
sahibesi Fatma idi. Elbette, Ankara'daki milliyetçiler tarafından verilen izinle Kurtuluş Savaşı
sırasında Ankara'yı ziyaret eden ilk İngiliz kadını olması, Ellisonu beğenilen bir ziyaretçi
yapıyordu. Bu ciltlerin her ikisinde de, Ellison'un daha önceki gezilerinden yansımalar vardır.
Malzeme, tipik gazeteci tarzıyla, ayrıntıları ve tarihleri çoğu zaman karışıklık yaratacak
biçimde değiştirerek yeniden kullanılmıştır. Örneğin, 1928'de, Zeyneb ve Melek Hanım'la ilk
kez, Bir Türk Kadınının Avrupa İzlenimleri'nin girişinde belirtildiği gibi Fransa'da değil,
1905 yılında İstanbul'da tanıştığını yazmıştır. Zeyneb ve Melek Hanımların evinin, "ziyaret
ettiği ilk Türk evi" olduğunu iddia eden Ellison, daha sonraki yazılarında kendisini,
"diplomat eşleriyle İstanbul'dan gelip geçen bütün önde gelen kişiliklerin "devam ettiği,
babaları Nuri Bey'in gurur kaynağı olan "meşhur" salonlarının katılımcısı olarak
konumlandırır.
Bunlar, engelleyici ve açıklanması zor çelişkilerdir. Belki de basitçe geçen yılların
ardından ayrıntılar bulanıklaşmış olabilir ya da sayfaları doldurma ihtiyacı Ellison'u önceki
kopyaları yenilemeye itmiş olabilir. Ama aynı zamanda, Osmanlı siyasi durumunun
zorunluluklarından da kaynaklanmış olabilir. Hiç şüphesiz ki, Abdülhamit yıllarında Türk
arkadaşlarıyla mektuplaştığı kişilerin kimliklerini açıklamak güvenli olmazdı. Ellison, hem
Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını'nda hem de Abdülhamit’in Kızı'nda, Makbule Hanım’ın
kimliğini "Fatima" ya da "Fatma" takma adıyla gizlemiştir. Makbule Hanım'ın eşinin paşalığa
yükseltildiği 1920'lerde onun ve babasının kimliklerini açıklamıştır 44 .
Altı yıl boyunca Bystander’in kıta Avrupa'sı muhabiriydi, aynı zamanda Daily Graphic
için 1907'deki İkinci Hauge Konferansı'ndan haber geçmişti. Konferansın uluslararası
silahlanmanın kontrolü hakkındaki endişeleri, muhtemelen kendini kozmopolit sayan, bir
yandan da savaş yaralıları için hemşirelik yapıp yardım bulmakla uğraşan bir kadının kalbine
hitap ediyordu. Ellison, Fransız Kadın Hemşireleri Teşkilatı'nın kurucusu ve Genel Direktörü
idi. Amerika' a dokuz aylık bir turne düzenleyerek, Bordeaux'daki Florence Nightingale
Hastanesi'ni kurmak için parasal kaynak sağlamıştı. 1918'de, Amerikan Kızılhaçı'nın
çocuklara yardım bürosu başkan yardımcılığı görevini üstlendi. Yaptığı bu çalışmaların
karşılığında Fransız devleti tarafından altın onur madalyası, Fransız Dışişleri Bakanlığı gümüş

44 A. g. e., s. 70-71.

madalyası, hizmet madalyası ve gazilik madalyası ile ödüllendirildi 45 .
Ellison'un Türkiye'deki statüsüyle İngiltere'de algılanan statüsünün ilk işaretleri de,
Ellison'un makalelerinin bitiminden birkaç gün sonra duyurulan, Türk kadınlarının özel
sınıfarda üniversiteye gitmesine izin veren karar üzerine Daily Telegraph'ta çıkan
haberlerden açıkça görülmektedir. İstanbul muhabirleri, Ellison'un makalelerinin İttihat ve
Terakki Cemiyeti (İTC)'nin yayın organı (Halide Edib'in de yazarlık yaptığı) Tanin'de
basılmış olduğunu belirterek, onun bu kararın alınmasında etkili olan bir figür olduğundan
bahsetmektedir. Onun "yoğun bir şekilde psikolojik makaleler'inin Türk basınında
yayımlanması, "Türk kadınlarının statüsünü yükseltmek için azımsanamayacak şeyler
yapan" yazarın makalelerinin "her yerde yoğun bir zevkle okunduğu" belirtilerek
desteklenmiştir (Daily Telegraph, 7 Şubat-1914, s.11). Gazetenin editörü, bir sonraki sayıda
yer alan başmakalesinde, Ellison'un makalelerinin "Türkiye'de yaygın bir şekilde
okunduğunu" tekrarlayarak, onun çalışmasının "aydınlanma ve toplumsal özgürleşme
davasına göz ardı edilemeyecek bir uyarıcı olma işlevi" üstlendiğine "inandıklarını"
doğrulamıştır (Daily Telegraph, 9 Şubat 1914, s.11). 1913-14 gezisi yayımlandığında
anlattıkları, Ellison'un, saraya girmeye, önde gelen Türk feministleri ve siyasetçileriyle
tanışmaya yetecek kadar güçlü bağlantıları olduğunu gösterse de, Türkiye üzerine son iki
kitabında, "sık sık kadınlara nasıl daha fazla özgürlük verebilecekleri hakkında tavsiye
istediklerini" iddia ettiği Talat Paşa ve Cemal Paşa gibi erkeklerle olan siyasi bağlantılarını
açıklamaya daha istekli olduğu görünmektedir. İngiliz basınının İngiltere'nin
müdahalelerinin etkisini abartarak değerlendirme eğilimi, Ellison'un İstanbul'daki
statusüne ilişkin basındaki değerlendirmelere biraz şüpheyle yaklaşılması gerektiği
anlamına gelir; aslında Ellison'un kendi etkisini betimlemesinde de aynı durum söz
konusudur 46 . Yine de, yüksek siyasi ve toplumsal çevrelere girdiği, Osmanlı
İmparatorluğu'nun son döneminde İstanbul'da ciddiye alınmakta olduğu açıktır. Bu durum,
(Ellison'un, Makbule Hanım'ın, Mustafa Kemal'in askeri eğitmenliğini yapmış olan eşi
aracılığıyla ayrıcalıklı bir şekilde tanışmış olabileceği) kahraman Mustafa Kemal liderliğinde
milliyetçilerin iktidara geldikleri zaman da sürmüştür. Türk Hareminde Bir ingiliz Kadını'nın
başarısını, Fransız Ateş Hattında Bir İngiliz Kadını [An Englishwoman in the French Firing
Line] (yayıncısı bilinmiyor, 1915), İşgal Almanya'sında Bir İngiliz Kadını [An
Englishwoman in Occupied Germany] (yayıncısı bilinmiyor, 1920) ile Ankara'da Bir İngiliz
Kadını takip etmiştir. Ellison, göz alıcı isimlerle basılan bu ürünlerden başka, üç biyografi
45 A.g. e., s.71.
46 A.g. e., , s. 77.

yazmıştır: 1926'da Yunan Prensi Nikola'nın anılarının yazılmasında yardımcılık yapmış,
1930'da Kemal'in biyografisini ve 1934'te, prensesin evliliği üzerine Prenses Marina'nın
Onaylanmış Hayat Hikayesi (Authorised Life Story of Princess Marina)'ni yazmıştır 47 .
Yapıtlarının seyahatname ile siyasi yorum karışımı yapısı gezi yazıları için sıra dışı
olmasa da, Ellison'un kişisel keşiflerinin kaçak değişken doğası (son dönem yapıtlarında
azalsa da), kitaplarının üretimiyle tirajının ayrılmaz bir parçası olan, aralıksız bir biçimde
toplumsal cinsiyete göre yapılandırılmış kökeninden dolayı daha kendine özgüdür. Ellison,
prestijli yurtdışı gazetecilik görevlerini üstlenmekte açıkça başarılı olan ve yazılarının ciddiye
alınmasını isteyen bir kadındı. Çalışmaları basitçe bir kadınsı öykünme değildi, önemi ve
içeriği olan eserlerdi. Ancak, etnografik araştırmaların ciddi tonunu kendine amaç edinmesine
rağmen, bu türden bütün kaynaklarda ortak olan otorite ve toplumsal cinsiyet konusundaki
kaygıya sık sık ihanet ederek, toplumsal cinsiyetinin bir satış dayanağı olmasından asla
kaçınamadı. Oryantalist kadın yapıtlarının çoğunun iktidarın kurumsal ve resmi ağlarının
dışında değerlendirildiği (örneğin, Kraliyet Coğrafya Topluluğu [Royal Geographic Society]
1913'e kadar kadınları üyeliğe kabul etmiyordu, Ellison ise hiçbir zaman üye olmamıştı.
Ellison'un, "Türk yaşantısını çok az İngiliz kadınının erişebildiği ancak hiçbir İngiliz
erkeğinin ulaşamadığı bir açıdan, ilk elden çalışma ayrıcalığını elde etmiş" olması, kadın
gezgin ve yazarlara büyük ölçüde kapalı olan saygın Oryantalist bilimi alanına girebilmesini
sağlamıştır. Ellison'un kendisi de sonraki yayımlarında bir otorite olarak statüsünü
sağlamlaştırmak için elinden geleni yapmıştır. Daha önceki gezilerle ilgili açıklamalar üzerine
düşünmek ve onları yeniden kullanmak, ona gezilerine ilişkin yeni ayrıntılar sağlamış,
böylece de yüksek toplumsal ve siyasi çevre içindeki yerini daha da sağlamlaştırmıştır.
Mümkün olduğunca daha önceki kitaplarının başarısından söz eder 48 .
Statüsünü böyle öne sürmesi, yapıtlarına ve ilişkili projelerine yönelik değerlendirme
ve eleştirileri yanıtlamayı da içermektedir. Böylece, Türkiye Bugün'(Bugünkü Türkiye)de,
Zeynep ve Melek Hanımların kitaplarından parçaları yeniden basarak ve "onların Saikleri
hakkındaki" belirsiz bırakılmış "yanlış ifadeler" konusunda Zeynep ve Melek Hanımların
açıklamalarını destekleyerek, Kırgınlar'ın hikayesini ayrıntılı olarak tekrar ele alır. Bunun
Helys'in olaylar karşısında yorumunun üstü kapalı olarak reddedilmesidir. Akıcı Fransızcası
ve sık sık Fransa'da kalması dolasıyla Helys'in iddialarından ve yayınlarından haberdar olmuş
olması gerekirken, Ellison’un hiçbir zaman Marc Hélys 49 'in adını anmaması kayda değerdir.

47 A. g. e., s. 78.
48 A.g.e., s. 78-79
49 Grace M. Ellison’un Fransızca takma adlarından biridir.

 

Benzer biçimde, ister kadın, ister erkek olsun, diğer Batılı gezi yazarlarına da çok az atıfta
bulunur. Oryantalist söylemin aktarmacı doğasının ışığında, (Daily Telegraph'taki) yazılarına
önceki yanlış anlamalara meydan okuyarak, kendi tanıklığının eşsizliğini abartarak başlar.
Tek başına, hareme erişebilmesinin, önde gelen siyasetçilerle bağlantılarının ve kendi
tanıklığının değeri artmış doğasının sıra dışılığını vurgular. Bir zamanlar, kadınsı ve kişisel
olan, etnografik ve gazetecilik otoritesi oluşturma girişimleri açısından kaçınılmaz olmakla
birlikte hoş karşılanmazken, artık itibarını sağlamlaştırmış olduğu daha sonraki dönemde
kadınlığını daha fazla vurgulayabilir. Ayrıca, bu, Ankara'daki milliyetçi seçkinlere yaptığı
ziyaretler bağlamında da gerçekleşir 50 .
Grace M. Ellison’un mümkün olduğunca çok renkli oryantalist kişiliğini ve kimliğini
açıklamaya çalıştıktan sonra tekrar Turkey To-Day’deki Mustafa Kemal Paşa ile yaptığını
iddia ettiği röportaja dönebiliriz:
Grace M. Ellison:
“Başka bir konuyu gündeme getirdim:
"Ama hocalar!"
Mustafa Kemal Paşa: "Hocalar! Haklısınız! Çok uzun zamandır din adamlarının
yönettiği bir millet olduk. Muhterem dostlarımız uslu durmayı öğrenmeli. Eğer reddederlerse,
her zaman Sultan'a katılabilirler." Bu hafif bir konuşmaydı ve ciddi gözler gülümsüyordu.
Ama bu sözlerin ardındaki cüretkâr kararlılığı fark edecek kadar Türkiye'yi ve insanların
hocalara kölece boyun eğişini yeterince tanıyordum. Bir geleneğe karşı alaycılık, başarılı
olursa muhteşemdir; başarısız olursa gülünçtür. Mustafa Kemal Paşa, gücünden emin
olmadan böyle konuşmazdı 51 ”.
Bu sözleri Mustafa Kemal Paşa’nın söylemesi belki mümkün olabilir. Fakat
konuşmanın devamındaki şu ifade Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıyanlar için mümkün değildir:

50 A.g.e., s. 79.
51 Grace Mary Ellison (1928), a. g. e., s. 24.

“Ben şüphelerimi elimden geldiğince dile getirdikten sonra, “Siz dinden söz
ediyorsunuz,” dedi. “Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin dibini
boylamasını istiyorum” 52 .
Bu cümleyi Atatürk’ün söylemesi mümkün diyenler onun “Manevî Dünyası”nı
tanımıyor demektir. Yahut Atatürk inançlı da olsa inançsız da olsa Türkiye Cumhuriyetini
kurmuştur hiç fark etmez bu önemli değildir demek kolaycılıktır. Hatta bilerek veya
bilmeyerek Türk Milleti’ni Büyük Önderden uzaklaştırma taktiğidir. Özellikle inançsız
olanların Mustafa Kemal Atatürk’ü de inançsız gösterme gibi gereksiz bir çabaları vardır.
Halbuki Grace M. Ellison da inançlı bir Hristiyan olmasına rağmen samimi arkadaşı Fransız
Pierre Loti’nin inançsızlığını buraya monte ediyor onunla yaptığı uzun sohbetleri Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucu Mustafa Kemal Paşa ile adeta karıştırmaktadır. Pierre Loti“ Allah
yoktur, ahlâk yoktur, kendilerine inanmak ve saygı duymak üzere bize öğretilen değerlerden
hiçbiri yoktur 53 ” demektedir. Halbuki Laik demokratik Türkiye Cumhuriye’nin kurucusu
Atatürk inanç veya inançsızlık kimsenin dinine karışılmayacak bir sistem kurmuştur.
Laikliğinde “ladinî” (dinsizlik) değil din ile devlet işlerinin bir birinden ayrı olması ile din ve
vicdan hürriyetinin güvence altına alındığını göstermiştir.
Grace M. Ellison tarafından Turkey To-Day sayfa 24’de iddia edilen ifade Atatürk’ün
yakın çevresinden verilen örneklerle de bağdaşmamaktadır: “Sabiha Gökçen, Atatürk'ün
okuduğu şiirler arasında şu mısraların bulunduğunu aktarır: "Fıtratta tekâmül ezelidir; bu
52 A. g. e., s. 24.
53 Nurullah Çetin, a. g. e., s. 98.

kemale/ Tevrat ile İncil ile Kur'an'la inandım”. 54 Atatürk Selimiye Camii'nde minberle
avize arasında durur ve etrafındakilere, "Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan
mahrumdur" diyerek söze başlar. "Bakınız ecdadımız İstanbul'un fethinden tam 125 sene
sonra, bu şaheser camiyi İstanbul'da değil de Edirne'de yaptırmış; böylece Edirne'ye
mührünü basmış, tapulamıştır. Dahi Mimar Sinan, sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir"
der ve mihrapla avize arasında durur. Avize üstünde olan yarım kubbedeki yazıyı okuduktan
sonra müftüye, "Hocam, bu ayet Tevbe suresinin 18. ayeti değil mi?" der. Müftü'den "Evet
Paşa Hazretleri " cevabını aldıktan sonra tekrar müftüye döner ve "Bana bu ayetin manasını
söyleyebilir misiniz?" diye sorur. Müftü Efendi, "Bildiğim kadarıyla bu ayette Allah'ın
mescitlerini, camiierini yapan ve imar edenler, Allah'a ve ahiret gününe iman edip,
namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah'tan korkanlardır, onlar doğru yoldadır"
der. Atatürk, "Evet ben de öyle biliyorum, " der 55 .
Grace Mary Ellison çevresindeki Pierre Loti gibi bir takım inançsız insanların
cümlelerindeki çağrışımlarla nasıl bir yansıtma yaptıysa şüphe uyandıran bir Mustafa Kemal
Paşa portresi çizmek istemiştir. Türkiye’de Rıza Nur gibi şiddetli Atatürk düşmanı bir
muhalifle Grace Ellison’ın “Ankara’da Bir İngiliz Kadını”( Bir İngiliz kadını Gözüyle Kuva-i
Millîye Ankarası) eserinin bir yayınevi tarafından birlikte basılması ise hayli düşündürücü ve
şaşırtıcı bir durumdur.

Türkiye’de Dr. Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” (1922’ye kadar kısım), British
Museum, Türkçe Yazma Eserler Bölümü, Lonrda, 1929., ile Grace Ellison’ın “Ankara’da Bir

İngiliz Kadını Eserinin Birlikte basılmış Hali 56 .
54 Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 427.
55 A.g. e., s. 428-429.
56 Rıza Nur&Grace Ellison, İlk Meclisin Perde Arkası (1920-1923), Örgün Yayınevi, İstanbul, 2007.
Türkiye’de Dr. Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım (1922’ye kadar olan kısım), British Museum, Türkçe Yazma
Eserler Bölümü, Lonrda, 1929., ile Grace Ellison’un “Ankara’da Bir İngiliz Kadını” Eserinin Birlikte basılmış
Hali

Grace M. Ellison’ın Ankara’da Osmanlı Bankasında bir öğlen yemeğine daveti:
Soldan sağa doğru M. Boghetti (Osmanlı Bankası Direktörü), Bnb. Oeillet (Yarbay
Mouigin’in sekreteri), Bayan Grace Ellison, Haydar Bey (Van Milletvekili) ve Yarbay

Mougin 57

“Rıza Nur, Atatürk ile anlaşamadığı için 1926 yılında Türkiye’yi terk ederek
Fransa’ya yerleşmiştir. Rıza Nur, “Hatıralarını” Atatürk daha hayatta iken kaleme almış,
Fransa'da yaşamasına rağmen yayımlatmamıştır. 1935 yılında British Museum'a teslim ettiği
anılarının 1960 yılına kadar yayımlanmama şartını koşmuştur. Özetle, Rıza Nur, anılarını
yayımlamak için Atatürk' ün vefat etmesini beklemiştir 58 ”. Rıza Nur’un “Hayat ve
Hatıram 59 ” adlı eseri Atatürk’e karşı yalan ve iftiralarla dolu iken Mustafa Kemal Atatürk
“Nutuk” isimli eserinde Rıza Nur hakkında özellikle Türkçülerin de fazla üstünde durmadığı
şu hadiseyi 8 Teşrinisani (Kasım) 1924 tarihli Meclis görüşmelerine dayanarak
aktarmaktadır:
“Maliye Vekili Mustafa Abdülhalik Bey 60 , izahatına başlamadan evvel, Rıza Nur
Beyden, zabıttaki sözlerinden bazılarının izahını istedi. Rıza Nur, Bey, Yanyalıların
Türklüğünü meşkûk (kuşkulu) gösterecek tarzda ifadelerde bulunmuştu. Abdülhalik Bey,
Rıza Nur Beyin, zehabını şu suretle tashih etti: Doktor bey, "altı yüz sene evvel,
Arnavutluğun bir kısmından olan Yanya’ya giden ecdadımızın orada, bıraktıkları ansali başka
bir töhmetle itham ediyor. Hem kim? Maalesef öyle muhterem bir arkadaşım ki, altı seneden
beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur. Daha evvel değildi. Kendi daha iyi bilirler. Ben, o
Yanya’lı dedikleri adam, Türklük için silahla mücadele ederken, kendileri bilakis "Türklük

57 Rıza Nur&Grace Ellison, a. g. e., s. 633. Ellison G.M , Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Millîye Ankarası,
Milliyet Yayınları, Türkçesi: İbrahim S. Turek, İstanbul., 1973.
58 Ali Rıza Özdemir, Atatürk ve İslam, Kripto Yayınları, Ankara, 2019, s. 109-110.
59 Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, III. Cilt, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Yayınları, İstanbul,
1992.
60 1881 Yanya doğumlu

aleyhine" isyana teşvik etmiştir." Filhakika Rıza Nur Beyin siyasi hayatında, birçok
mücadelâta iştirak ettiği malum idi. Bu iştirakleri, milliyetperver olarak Büyük Millet Meclisi
devrinde ona hizmet ve faaliyet sahaları gösterilmesine, mani telakki edilmemişti. Fakat
Türklerin Rumeli’den çıkarılması gibi, her Türkün kalbinde ebedi ve elim bir hicran yaşatan
büyük felaket hadisesinde müfrit milliyetperver Rıza Nur Beyin Arnavut asileri ile beraber,
Türkler aleyhinde, faaliyette bulunduğunu bilmiyorduk. Buna ıttıla (öğrenince) hâsıl olunca,
Büyük Millet Meclisini hakiki bir hayret ve dehşet istila etti 61 . Desteklediği bu isyanı
tutarsızlıkları yanında İttihat ve Terakki düşmanlığı ile de bilinen Rıza Nur “Hayat ve
Hatıratım”da savunmaya çalışmaktadır. II. Meşrutiyetin ilanından sonra “Kabine mevkie
geldiği vakit Arnavut asiler Yakovalı Rıza, Üsküp mebusu Said Hoca vesair reisler ile
Üsküp'ü işgal etmiş bulunuyorlardı. Oradan Selanik'e inmek istiyorlardı. İkinci intihap
(seçim) zamanında ben Sinop'ta Rıza Bey ile besalaştığım (yemin-ahitleşmek) esnada
Yakovalı isyan yapıp Abdülhamid'i Selanik'ten kurtarmak, tekrar tahta çıkarmak fikrinde
olduğunu bana söylemişti 62 . Ben böyle bir şeye razı olamayacağımı kati bir surette
bildirmiştim. Günlerce söyledim ve nihayet ikna ettim. Bunu yapmamayı yalnız İttihatçılar'ı
devirmek şartiyle yeminleşmiştik ve Arnavut usulü üzere besa yaptık idi. Ben ne bileyim,
Arnavutlar'da besa olunca dönülmezmiş derler. Yakovalı, Abdülhamid'i pek severdi. Hamid
onun velinimeti idi. Kendisi Yakova eşrafından ve pek nüfuslu idi. Ben, Arnavut isyanının
muhtelif reisieri ile muhabere(haberleşme)de idim. Üsküp'e geldikleri vakit artık telgrafla
açık muhabereye başladık. Arnavutlar Selanik'e inmeğe teşebbüs ettikleri haberi gelince
derhal anladım: "Bu, Yakovalı'nın işidir" dedim. Telaş ettim. Felaket olacak. Hükümet de
telaş etti. Ben yine paçaları sıvadım. Muhabere, muhabere; Yakovalı'yı bu fikirden
vazgeçirdik. Bu bapta Said Hoca'nın çok tesiri ve hizmeti oldu 63 .
Hüseyin Cahit benim asilerle muhaberemi haber almış, bir telgrafımı elde etmiş.bunu
Tanin'de neşretti. Bu, sonra beni asmaları için mükemmel bir vesika idi. Mustafa Kemal de
bundan iki yıl evvel Nutkunu neşrettiği vakit benim aleyhime bunu kullanmıştır. Şükür ki
aramış, taramış bula bula bunu bulmuş. Kusurum bu olsun! Çok yüzü ak insan imişim. Hem,
ayol bunu saklamadım ki. Mütareke iptidasında İstanbul'da yani yedi yıl evvel
neşrettiğim ve Hürriyet ve İtilaf adındaki eserimde Arnavutlar'ı isyana teşvik ettiğimi
ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir. Zalemeye karşı isyan
haktır ve kahramanlıktır. Arnavutlar o vakit bu devletin tebaası idi. İstiklal veya bir
61 M. Kemal Atatürk, Nutuk, II. Cilt, 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul, 1970., s. 885-886.
62 Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, I. Cilt, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Yayınları,İstanbul,
1992., s. 369-370.
63 A. g. e., s. 370.

düşman namına isyan etmediler. Devleti, İttihatçılar'dan kurtarmak için isyan ettiler.
Harb-i umumi neticesi haklarını ve hakkımı ispat eder. Hem ben Yakovalı'yı Selanik'e
inmekten men etmek gibi büyük bir hizmet de yapmışımdır. Hizmet hizmet içinde. Millî
hareket esnasında ( … ) en mühim işleri bana verirdi. Sanki benim Arnavutları isyan
ettirdiğimi bilmiyormuş da Mustafa Abdülhalik adında her devrin dalkavuğu ve Arnavut biri
söyleyince mi öğrenmiş imiş. ( … ) Mızrak çuvala sığmadı. Benim o eserimi okumayan mı
kaldı 64 . .. Kendi de okumuş. Birkaç kere Ankara'da bahsini etti idi. ( …. ) Devlete karşı güya
isyanı zemmetmek istiyor. ( …. ) Halâskârlar isyanında sen de dahildin. Selanik'te Galip Paşa
(Eksi Emniyet-i Umurniye Müdürü) ile beraber askeri bizim lehimize ayaklandırdınız. ( …..
) Sen Enver'i çekemez yerine geçmek için onu devirmek isterdin; bunun için de bir
düzine orduyu ayaklandırmaya çalışırdın. İsyan kötü ise orduyu siyasete alet edip
ayaklandırmak bunun ( … ) nev'idir. Sen bunları, ( … ) birçok yaptın. Mesela, dahası var,
Harb-i umumi esnasında İzzet Vebip Paşalar ile Enver aleyhine isyan teşebbüsüne girdin 65 . (
….. ) ……….
Güya bu meseleyi nutkunda benim Türkçü geçindiğim halde Arnavutlar'ı Türkler
aleyhine isyan ettirdiğim şekline sokmak istemiş! Yüzü astarına uymamış. Türkçü olan
Arnavut isyan ettirmez mi? Arnavutlar o vakit bu devletin tebaası idi. Biz yalnız onları değil,
o işte nice Türkleri de ayaklandırdık. Sen Halâskâr işine ittiba edip Selanik'te içtima
yaptığımız vakit kimbilir teşvik ettikleriniz zabitler arasında kaç tane Arnavut vardı. İnsan
birisine bir şeyi isnad etmek için iptida o şeyin kendisinde olup olmadığını düşünmelidir. Var
iken yapmak hayadan nasibi yok demektir. Bir de İttihatçılar, Balkan İttifakına Arnavutluk
isyanının sebep olduğunu ileri sürüp bizi telin etmişlerdi; fakat bu ittifak sonradan öğrenildi
ki bu isyandan çok evveldir. Keza Balkan Harbi de bu isyan esnasında olmadı. İsyan bitti
neden sonradır ki harp patladı. Demek bu isyanın harbin bitmesi üzerine de tesiri olmamıştır.
( … ) Mustafa Kemal! Bil ki bu bana leke değil, iftihar … Zaleme aleyhine ne ele geçerse
ayaklandırmak sevaptır, vazifedir 66 ”.
Herhalde böyle bir mazaret ancak Rıza Nur tarafından gösterilebilirdi. Çelişkilerle dolu
yaşantısı ve kullandığı ifadelerdeki akıl ve mantık dışılık “Hayat ve Hatıratım” kitabının her
cildinde müşahade edilebilmektedir. Atatürk düşmanlarının birinci el kaynak dedikleri de bu
hezeyan yığınıdır.
Grace M. Ellison’un Bugünkü Türkiye (Turkey To-Day) eserindeki röportajını

64 A. g. e., s. 370.
65 A. g. e., s. 371.
66 A. g. e., s. 371.

okumaya devam ettiğimizde: “O anda daha fazlasını söyleyemedim. Yine de eminim ki
onun kınadığı şey dinin özü değil, bağnazlıklarıydı. Zira Tanrı’ya ibadet, hizmet etmektir
ve kim, daha yüce bir hizmet kaydına sahip olduğunu iddia edebilir. Ne de olsa, dinin
biçimlerine ve görevlilerine karşı böyle bir tahammülsüz, Selanik'te doğup büyüyen biri için
yeterince doğaldır. Kudüs için de aynı şey geçerli. Kudüs'te yaşayan birinin bağnaz/tutucu bir
dine sahip olması zor olmalı. Mesih'in yaşamını ve öğretilerini hatırladığımızda ve
kiliselerinin pencerelerinin Hristiyan kıskançlığını önlemek için Müslümanlar tarafından
yıkanması gerektiğini bildiğimizde, yüce gönüllü ve düşünceli insanların böylesine gereksiz
bir fanatizme nasıl acı bir şekilde baktığını kesinlikle anlayabiliriz” 67 dediği görülmektedir.
“Yine de eminim ki onun kınadığı şey dinin özü değil, bağnazlıklarıydı” ifadesi daha
tutarlı bir tespittir.
“Gazi, “Sanki halkı bir tuzağa düşürecekmiş gibi hükümeti ayakta tutmak için dine
ihtiyaç duyan zayıf bir yöneticidir” dedi. Halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin emirlerini
ve bilimin öğretilerini öğrenecek. Batıl inançlar gitmeli. Bırakın istedikleri gibi ibadet
etsinler; herkes kendi vicdanının sesini dinleyebilir; yeter ki bu, aklıselimin işine karışmasın
veya diğer insanların özgürlüğüne aykırı davranmasın” 68 .
“Bir sonraki ziyaretimde, Hz. Peygamber'in torununun şehitliğini anmak için
düzenlenen Fars dini töreni olan Muharrem'in korkunç gösterisinin bastırıldığını fark ettim.
Bu, gece gündüz akıllardan çıkmayan bir manzaraydı; gören hiç kimsenin asla unutamayacağı
bir manzaraydı. Hepsi beyazlara bürünmüş ve ellerinde yanan meşalelerle, tek başına at
sırtında olan reislerini takip ediyor, sürekli olarak şehidin adını haykıran, parlayan ışık
çemberinin etrafında dönüp duruyorlardı. Kılıçlarıyla başlarını kesiyorlar, ellerini akan kana
batırıp yüzlerine ve beyaz cübbelerine sürüyorlar. Kendilerini öldürdüklerinde şehit
sayılıyorlar ve aileleri de bunun karşılığında onurlandırılıyor. Bu törene benimle birlikte gelen
İspanyol diplomat ve eşi de benimle aynı baygınlık halinde ayrıldılar” 69 .
Grace M. Ellison Muharem ayındaki kutlamaları ise İran ile karıştırmaktadır. Yazar
kötü bir etnografik gözlemcidir. Üstelik İran’da da müslümanların kendilerini öldürmenin
şehitlik olmadığının kabulünü bilmemektedir. İlave olarak onun İngiliz istihbaratının görevlisi
olduğunun işaretlerinden birisi özellikle Mustafa Kemal Paşa ile bu kitabında Gazi’nin
“Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum” ifadesi
sadece vukuatları ile maruf (bilinen) Grace M. Ellison’un iddiası ve kurgusudur. Bir
67 Grace M. Ellison (1928). a. g. e., s. 24.
68 A. g. e., s. 24.
69 A. g. e., s. 24-25.

devlet başkanının yaptığı röportajın üstelik Mustafa Kemal Atatürk gibi her konuşmayı
belgelere kayıt eden ve ettiren birinin bunu tutanaklara geçirtmemesi mümkün değildir.
Mustafa Kemal paşa, istihbaratçılar konusunda çok hassastır. Atatürk, İngiliz Gizli Servisi
(Intelligence Service) ajanı ve işgal yıllarında İstanbul’da bulunan H.C. Armstrong’un
“Bozkurt” kitabını da okumuş ve ona bir cevap hazırlatmıştır 70 . Bunun gibi Grace Ellison’ın
kitabını kendisine göndermesi ve kütüphanesine alması Mustafa Kemal Paşa’nın gençliğinde
iyi bir istihbaratçı olmasından aynı zamanda nezaketinden kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi
Atatürk Nutuk’ta ünlü İngiliz Ajanı Binbaşı E.W. C. Noel’in Doğu Anadolu’daki
faaliyetlerinden bahseder 71 . Osmanlı Genelkurmayı ile birlikte planlı hareketiyle İngiliz
İstihbaratının güçlü ismi Yüzbaşı Bennett’en İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için vize alır.
Mustafa Kemal Paşa istihbarat ve askerî düşmanlarını çok iyi tanımakta ve tedbirini ona göre
almaktaydı. Düşmanları da onu dostlarından daha iyi tanımakta onun muazzez kişiliğini ve
düşüncelerini yıpratmak için ellerinden geleni yapmaktadır. Günümüzde “Atatürk’ün Bütün
Eserleri 72 ” ile “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 73 ” yayınlanmıştır. Grace Mary Ellison’un
kitabında bahsettiği röportaj bu eserlerde bulunmamaktadır. Böyle bir durum Türkiye’nin
devlet arşivleri, resmî görüşmelere ve yazışmalara uygun değildir. Gençliğinde istihbarat
subaylığı da yapmış, başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin her çeşidine
karşı Millî Mücadele vermiş ve Cumhurbaşkanlığına gelmiş Mustafa Kemal Atatürk’ün böyle
bir ihmalde bulunması kayıtlara geçirmemesi mümkün değildir. Bu o büyük deha ve
mücadele insanın tecrübe ve aklıyla alay etmek demektir. İngiliz Gizli servisi özellikle sahte
belgeler ürettirerek onları her yerde günü geldiğinde gerekirse yüz sene sonra da olsa
kullandıracak strateji ve taktik ustalığına sahiptir. Bu husus da gazeteci, edebiyatçı ve bilim
insanlarını kullanmaktan da asla çekinmemektedir. Ünlü İngiliz Sosyolog-Tarihçi Arnold
Toynbee bile James Bryce ile hazırladığı “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yönelik
Muamele 1915-1916 74 ” eserinde sahte belgelerle Türkler aleyhine gerçekleri çarpıtabilmiştir.

70 Sadi Borak (Derleyen), Atatürk’ün Armstrong’a Cevabı, “Bozkurt” Kitabındaki Yanlışlar ve Çarpıtmalar,
Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997.
71 Mim. Kemal Öke, İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu Siyaseti ve Binbaşı E.W.C. Noel’in Faaliyetleri (1919),
TKAE, Ankara, 1988.
72 A. B. E. 30 Cilt. Kaynak yayınları.
73 Sadi Borak & Utkan Kocatürk (Haz.), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Cilt II (1920–1938), Türk İnkılâp
Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1972. Yüksel Özgen (Editör), Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C-I-II-III, Atatürk
Araştırma Merkezi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2024.
74 James Bryce-Arnold Toynbee, Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yönelik Muamele 1915-1916. Cilt I-II,
Çevirenler Tuygan-Jülide Değirmenciler, İstanbul, 2006.

Grace Mary Ellison “Bugünkü Türkiye” kitabında “Gazi ile ilk kez 1922'deki Yunan
yenilgisinden hemen sonra tanıştım. Kışın en soğuk zamanıydı. Bazen eksi 15 derecede,
gökyüzünün altında uyuyarak, Ankara'ya seyahat ettim; yük treniyle, yürüyerek, öküz
arabalarıyla, baştan sona harap olmuş bir toprak parçasından geçerek; köyler yakılmış,
hayvanlar telef edilmiş ve tüm kavşaklarda demiryolları kesilmişti. İngiltere ve Türkiye
savaşın eşiğindeydi. Kendini Fransız gözlemci olarak tanıtan General Mougin ve Osmanlı
Bankası'nın İtalyan temsilcisi dışında, ülkedeki tek Avrupalıydım 75 ” diye yazmaktadır.
“Bugünkü Türkiye” kitabında (1928) Grace Mary Ellison Ankara’da anayasal ve
demokratik yönetim üzerine Mustafa Kemal Paşayla yaptığı röportajda onun malum cümleleri
söylediğini iddia etmesine rağmen Mustafa Kemal paşa’nın onun hakkında kanaati ne
olmuştur? O dönemde (1926 yahut 1927) böyle bir röportaj hiç bir gazete de
yayınlanmamıştır. Çünkü yoktur. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Türkiye’de mutlaka
halka ulaştırıldığı halde bunların gizlenmesi mümkün değildir. Tabii İngiltere ve İngiliz
İstihbarat Servisi bunu Atatürk’e karşı günümüze kadar kullanmıştır ve kullanmaya devam
etmektedir. Bu cümleler bugünlerde Atatürk’ü dinsiz göstermek isteyenlerin kullandığı bu
röportajın tam tarihi bilinmiyor. Üstelik daha önce Mustafa Kemal Paşa ile Lozan
görüşmelerinin devam ettiği süreçte Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerini çarpıttığı için
yazısı tekzip edilen bu gazeteciyi çok özel konularda muhatap alması da düşünülemezdi.
Üstelik Mustafa Kemal Atatürk'ün “Millî Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde
gerçekleştirilen inkılaplara karşı gösterilen tepkiler” hakkında tuttuğu notları içeren Not
defterinde o yıllarda Ankara’ya girmesine izin verilen tek İngiliz gazeteci olan Grace M.
Ellison için 928- 479- 6- 23 nolu kendi el yazısı ile “âdetâ casûs” demektedir (Belge. 3).
Bilindiği üzere Lozan görüşmeleri sırasında Ellison’un da kendi eserinde yazdığı gibi
Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile röportaj yapmış tek İngiliz’dir. Dolayısıyla Mustafa
Kemal Paşa’nın “âdetâ casûs” ifadesini herhangi başka bir İngiliz gazeteci için kullanması da
mümkün değildir.
Grace M. Ellison Atatürk’le çok özel sohbetler yapmış izlenimi vererek hem kendisini
İngiltere’de popüler hale getirme duygusu ile hareket etmiş hem de MI-6’e en büyük
hizmetlerden birini yapmıştır. Hâlbuki Mustafa Kemal Paşa’nın onun için kullandığı ifade şu
belgelerde açıkça görülmektedir. Bizzat Mustafa Kemal Paşa el yazısı ile tuttuğu
günlüklerinde bunu ifade etmiştir:
“928-479-6-23

75 Grace Mary Ellison (1928), a. g. e., s. 17.

+ Bir İngiliz gazetesi muhabiri benimle konuşuyor. Söylemediğim şeyleri yazıyor
ve söylediğim şeyleri aleyhimize tefsîr ediyor. Kendisini men' etdim. Söz vermişdi.
Anladım ki İstanbul'daki muallem insanlarla beraber âdetâ câsûs.
+ Tarihe karşı, millete karşı vaz'iyyetin mes'ûliyyeti büyükdür. Görüşlerimizi
söylemek mecbûriyyetindeyiz 76 .”(Belge 3.)

Belge 3. Mustafa Kemal Paşa’nın orijinal el yazısı ile tuttuğu günlüklerinde Grace M.

Ellison için kullandığı ifade âdetâ câsûs

Bu belge de göstermektedir ki Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tarih yazmak, tarih
yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı
şaşırtacak bir mahiyet alır” vecizesini hatırlatmaktadır.
Hâlbuki Grace M. Ellison’un söylediklerinin aksine “Atatürk, konuşmalarının çoğunda
İslam diniyle ilgili olumlu mesajlar veriyordu. Peki, O'nu yakından tanıyanlar, özel hayatına
ait ayrıntıları ve anekdotları bilenler, Atatürk ve din konusunda neler söylemektedirler? Bu
soruya cevap bulabilmek için Atatürk hakkındaki anılara göz atmak gerekir. Gerçi, tarih
metodu açısından anılar tarihçi için yüzde yüz güvenilir kaynaklar değildir. Fakat iyi
ayrıştırılmış, doğruluğu araştırılmış anılar, tarihsel gerçekleri açığa çıkarmada çok önemli
katkılar sağlayabilir. Atatürk'ün yakınındakilerin, O'nun manevi dünyasıyla ilgili anlattıkları
arasında çok çarpıcı anılara rastlamak mümkündür. Bütün bu anlatılanlar yan yana
getirildiğinde, Atatürk'ün bazen şaşırtıcı derecede "dindar", "inançlı" biri olabildiği gözler
önüne serilmektedir” 77 .
“Allah Büyük Bir Kuvvettir”
76 Atatürk’ün Not Defterleri Cilt XII, T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2019, s. 126.
77 Sinan Meydan, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Toplumsal Dönüşüm
Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2003., s. 435-436.

Atatürk'ün gizli dünyasının kapılarını Sabiha Gökçen'in anlattığı bir anıyla açalım.
Atatürk'ün manevi kızlarından Sabiha Gökçen 10-11yaşlarında iken Bursa'da Atatürk'ün
köşküne yakın bir yerde oturmaktaydı. Bursa'ya gelişinde Sabiha Gökçen'le karşılaşan
Atatürk, O'nu yanına almaya karar vermişti. Atatürk'le birlikte Çankaya'ya gelmeyi kabul
eden Sabiha Gökçen, kısa sürede kendini Ata'nın özel dünyası içinde buldu. Her sabah
Atatürk'ün elini öpmeyi adet haline getiren küçük Sabiha, o günlerde Atatürk'ün sabahları
sık sık “Allah” kelimesini tekrarladığına şahit olmuştu.
Sabiha Gökçen, Atatürk'ün bir gün kendisine:
“-Sen dindar mısın?" diye sorduğunu, kendisinin bu soruya,
“-Evet, dindarım!" diye cevap verdiğini, Atatürk'ün bu cevabı çok beğenerek, kendisine
şunları söylediğini ifade etmektedir:
“-Çok iyi!.. “Allah büyük bir kuvvettir. O'na daima inanmak lazımdır,” dedi ve bu
konuda uzun uzun izahat verdi."
Sabiha Gökçen, ayrıca Atatürk'ün dinsizliği hakkında söylenenlerin doğru olmadığını,
bir çoğunun uydurma iftiralar olduğunu beyan etmektedir 78 .
Atatürk, Manevi Kızı Nebile'den Yasin-i Şerif Dinlerdi
Atatürk, İslam dininin temel kaynağı Kur'an'a büyük önem veriyordu. Kur'an-ı Kerim'i
defalarca incelemişti. Kur'an'ın adece lafzı manada okunulmasıyla yetinilmesine karşıydı.
Kur'an'ın anlaşılmasını da istiyordu. Atatürk'ün özel hayatının derinliklerine inildiğinde,
Kur'an'ın izleri çok açık şekilde görülebilmektedir. Atatürk'ü tanıyanlar, kütüphanesinde
Arapça ve Türkçe tefsirIi Kur'anlar bulunduğunu söylemektedirler. Kur'an'ı bazen kendisinin
okuduğu, bazen de başka birine okutup dinlediği, Atatürk'le ilgili bize ulaşan bilgiler
arasındadır.
Atatürk'ün manevi kızlarından 14- 15 yaşlarındaki Nebile bir gün Atatürk'e:
“-Ben Yasin-i Şerif-i ezbere hiç yanlışsız okurum," iddiasında bulunmuştu. Bunun
üzerine Atatürk, Nebile'den bunu ispatlamasını istemiş. Kitaplığındaki Kur'an-ı Kerimlerden
Arapça olanını getirerek, Yasin suresi'ni açmış ve Nebile'den okumasını istemişti. Nebile,
besmele çekerek Yasin Suresi’ni okumuş, bu sırada Atatürk de elinde Kur'an'la O'nu takip
etmişti. Bu olaya şahit olan H. Aroğul, o sırada Atatürk'ün duygulandığını, gözlerinin
nemlendiğini ifade etmektedir 79 .
Bin bir surat ve kişilik Grace M. Ellison gibi birisinin Mustafa Kemal Paşa ile
görüşmesinde “Benim bir dinim yok; bazen tüm dinlerin denizin dibini boylamasını
78 A.g.e., s. 435-436., S. Arif Terzioğlu, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s. 88-89.
79 A.g.e., s. 437.Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, İstanbul, 1986, s. 439.

istiyorum” dediğini iddia etmesini kabul etmek bir akıl ve mantık tutulmasıdır. Mustafa
Kemal Paşa’nın “adeta ajan” olarak tanımladığı bir İngiliz gazetecinin cümleleri ile o yıllara
karşılık gelen Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa Türk Ocağını ziyaretinde dinleyicilerle
konuşması bir biri ile zıttır. Atatürk’ün Grace M. Ellison’a düşüncelerini bütün içtenliği ile
tam olarak söylerken mensubu olduğu Aziz Türk Milleti mensuplarından gizlemesi mümkün
değildir. Yeryüzünde onun gibi kendi milletine açık yürekli ve saygılı bir önder nadir
çıkmaktadır.
26 Mayıs günü saat 18.10’da Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Bursa Türk Ocağı’na bir
gezi yapmıştır. Bursa Türk Ocağı Selbaşı Köprüsü’nün yanı başındaki “bahçeli kahve”ydi.
Burada halkın ve ocaklıların sevgi gösterisiyle karşılanan Cumhurbaşkanı’na, üyelerden Nazif
Bey (olasılıkla Dr. Nazifi Şerif Nabel) tarafından yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler sunuldu.
27 Mayıs 1926 Perşembe günü Vakit gazetesinde, Cumhurbaşkanı'nın Bursa Türk
Ocağı'ndaki incelemeleri ve uyarılarıyla ilgili olarak şu haber yer almıştır (sadeleştirerek):
"Gazi Paşa Hazretleri Ocaklılarla söyleşileri sırasında çalışmanın, özellikle çok sıkı bir
etkinliğin ulusumuz için pek gerekli olduğundan söz ettiler. Daha sonra dinsel sorunlar
hakkında değerli uyarılarda bulunarak, ibâdetimizde, Kuran’ın Türkçe’sini kullanmaklığımızı
bildirdiler ve bu konuda açıklamalar yaptılar. Bundan sonra köylünün çalışmaları ile ilgili
bazı sorular sordular. Ve daha sonra otomobilleriyle köşklerine geri döndüler 80 . "
Bu ziyaret bir başka kaynakta şu şekilde özetlenmektedir: Atatürk, zaman zaman Kur'an
okuduğunu bizzat kendisi ifade etmiştir. Kur'an'daki bazı ayet ve surelerin Atatürk'ün oldukça
fazla dikkatini çektiği görülmektedir. Atatürk, Kur'an okumalarında özellikle bu ayet ve
sureleri tercih ettiğini söylemektedir. Kur'an'da Atatürk'ün dikkatini en fazla çeken surelerin
başında, Yasin Suresi gelmekteydi. 1926 yılının 22 (26) Mayıs günü Bursa'da Türk Ocağı'nı
ziyaret eden Atatürk, burada bulunanlara değişik konularda sohbet ederken söz din
konusundan açılmış ve yaklaşık bir saat bu konu üzerinde konuşulmuştu. Bu sohbet sırasında
Atatürk kişisel yaşantısında dinin yerine değinmiş ve şu çarpıcı sözleri söylemişti:
"Evet, hakikaten Kur'an'da çok büyük hikmetler ve düsturlar vardır. Hele Yasin Suresi
ne şahane yazılmıştır. Ben Kur'an okumak istediğimde çok defa Yasin Suresi'ni okurum. "
Atatürk Kur'an söz konusu olduğunda oldukça hassas davranmaktaydı. O, Kur'an-ı
Kerim'in anlaşılarak, ayetlerini üzerinde düşünülerek okunmasından yanaydı. Kur'an'ın
Türkçe anlamına büyük önem veriyordu. Kur'an konusundaki bir diğer hassasiyeti de
Kur’an’ın doğru ve güzel okunmasıydı. Kendisi başka birine Kur'an okutup dinleme ihtiyacı
80 Yılmaz Akkılıç, Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa, 2009, 72-73.

35
duyduğunda, hafızın ayetleri yanlış okumamasına ve güzel bir ses tonuyla okumasına azami
dikkat gösterirdi 81 . Daha ileri bir tarihte Atatürk'ün yani 1930-1931 öğretim yılında
Samsun Lisesi'ne yaptığı ziyaret esnasında Felsefe dersi hocasıyla arasında geçen konuşma
da Cumhuriyet'in ilk yıllarında din öğretimi konusunda yaşanan gelişmelerin yanlış din
eğitim ve öğretimini ortadan kaldırmak amaçlı olduğunu göstermektedir. Söz konusu derste
Atatürk, dersin hacası Şehid Bey'e "Muallim bey, Allah var mı, yok mu? … Varsa niçin var,
yoksa niçin yok, bu mevzuda bilgi verir misiniz?" diye sormuş, Şehid Bey de Doğu;da ve
Batı'da bu konuda söylenenleri aktardıktan sonra, "Bendenize sorarsanız, ben "Allah vardır"
diyorum ve buna inanıyorum. Neden derseniz, çünkü anamdan, atamdan, ninemden
dedemden bu inanç sürüp gitmiştir. Bu inancımdan bir zarar değil, manevi ve ruhi bakımdan
fayda gördüm, dar zamanlarımda kuvvet aldım, böylece inanıyorum" cevabını vermiştir.
Bunun üzerine Atatürk; "Çocuklar, çok değerli bir hocanız var. Kendisinden azami surette
yararlanmaya çalışınız. Kendisini çok takdir ettim. Evet, Allah fikri, hocanızın da söylediği
gibi, babadan, atadan gelen bir inanç olarak sürerse de değerli bir Tanrı buyruğu olan
Kuran ile İslamiyet en son ve en ileri bir din olarak akla, mantığa dayanan en değerli
ve en doğru bir dindir. Biz de hepimiz Allah'a inanıyoruz." demiştir 82 .
Birinci Tarih Kongresi 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında Ankara Halkevi'nde
toplanmıştı. Kongre sonunda katılımcılara Marmara Köşkü'nde bir çay ziyafeti verilmişti.
Atatürk;ün çevresini saranlar gelişigüzel sorular soruyorlardı. Bir öğretmen şöyle bir soru
yöneltti:
"Paşam! Din lüzumlu bir şey midir? Hilafetin kaldırılması iyi mi olmuştur?"
Atatürk bu soruya gayet sakin bir tavırla hemen şu yanıtı verdi:
"Evet din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız
şurası var ki din, Allahla kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade
edilmemelidir. Dinden maddi çıkar temin eden kimseler, menfur kimselerdir. İşte biz bu
vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve
masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu
kimselerdir. Dinle Hilafeti birbirinden ayırt etmek ıazımdır. Birincisi ne nadar faydalı ise
ikincisi o kadar lüzumsuz bir hâl almıştır. Hilafeti kaldırdığımız günden bu güne hadar
81 Ali Güler, Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016, s. 94. Sinan Meydan, Atatürk, Modernizm, Din ve
Allah, Bir Ömrün Öteki Hikayesi, s. 437-438., Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, 5. Baskı, Bakış Yayınevi,
İstanbul, 1986, s. 474.
82 Halis Ayhan, Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimine Genel Bir Bakış: Atatürk'ün İslam Dini ve Din Eğitimi
Hakkındaki Görüşleri M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18 (2000), 5-27. s. 23., Bedri Noyan, "Atatürk ve Felsefe
Hocamız Şehid Bey", Türk Kültürü, XXI (Kasım 1983), sayı 247, Kasım 1983, s. 711-712.

kimsenin buna sahip çıkmaması, Müslüman dünyasının halifesiz de yürüyeceğine ve şimdi de
yürümekte olduğuna en güzel örnek değil midir? 83 "
Atatürk'ün dinsiz, İslam'a tümden karşı olduğu, dini isteklere hoşgörü göstermenin
Atatürkçülükten ve laiklikten taviz vermek manasma geldiği düşüncesi, hiçbir ilmi temele
dayanmadan kasıtlı olarak yayılmak istenmiştir. Böyle düşünenler sürekli propaganda ile
dinin gerici bir akım, İslami fikirlerin Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı olduğu yolundaki yanlış
bilgileri yaymaktadırlar. Millî bir değer olan Atatürk'ü istismar ederek, inanan kişileri haksız
yere Atatürk düşmanı olarak tanıtmakta ve bu yolda Atatürk'ü de, gene haksız yere, dine karşı
bir kişiymiş gibi göstererek o büyük adı kendilerine kalkan yapmaktadırlar. Bu da millî
birliğimizi zedelernekıedir. Ülkemizde hâlâ Atatürk'e sığınılarak yürütülen din düşmanlığı
yanında bir de dine sığınılarak yürütülen Atatürk düşmanlığı vardır. Gerek Atatürk lehine din
aleyhtarlığı yapılırken, gerek din lehine Atatürk aleyhtarlığı yapılırken, Atatürk'ü dine karşı
gösterme taktiğinde birleşen fakat maksatları ve hedefleri değişik olan bu iki ayrı kesimin
propaganda ve baskı gücü öyle boyutlara varmış ki, dindar olmakla Atatürkçü olmak birbirine
zıt olarak değerlendirilmiş; bunlardan birine müminlik, diğerine kafirlik gözü ile bakılmaya
kadar gidilmiştir 84 . Atatürk, dini, insanı insan yapan niteliklerden biri olarak değerlerıdirir.
O, dinin sosyolojik bir olgu ve psikolojik bir gereksinme olduğunun bilincindedir. Dinin
varlığına ve gerekliliğine inanan bir insandır. Atatürk'e göre din, özü itibarıyla insanların ruhi
ve manevi hayatlarını dolduran, düzenleyen, onları iyilik ve erdemliliğe yönelten, güven
duygusu veren ve bu nedenlerden dolayı toplumu etkileyen bir kurumdur. Bir toplantıda din
konusu konuşulurken. Atatürk şu açıklamayı yapar: "Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam
boş bir eve benzer. insana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en
sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam dini hepsinden üstündür 85 ”.
Atatürk İslam dini için bu yüceltici sözleri söyler fakat öteki dinlere ve inanç
sahiplerine de saygılıdır. Zaten laikliğin özü inanların inancına da inançsızlığına da saygı
duymak ve karışmamaktır. Azlığın çokluk karşısında korunmasıdır. Bu sözler de Mustafa
Kemal'e aittir: "Fakat bence, dinsizim diyen mutlaka dindardır. İnsanın dinsiz olmasının
imkanı yoktur. Bu bahisle sizi daha çok yormak istemem. Yalnız bir sözü ne için söyledim
onu arz edeyim: Dinsiz kimse olamaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek
83 Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi Gazi M. Kemal, Alfa Yayınları, İstanbul, 2008., s.1118., Kılıç Ali,
Atatürk’ün Hususiyetleri, Sel Yayınları, İstanbul, 1955,5.115-117
84 A.g.e., s. 118-1119., Şerafettin Dönmez, Atatürk’ün Çağdaş Toplum ve Din Anlayışı, Çamlıca Yayınları, 2.
Basım, İstanbul, 2002, s. 173-174.
85 A.g.e., s. 1119-1120., Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Yayınları, İstanbul, 2006., s.
218-219.

değildir. Tabiatıyla biz içine girdiğimiz dinin en çok isabetli ve çok olgun olduğunu biliyoruz
ve imanımız da vardır. Fakat bu inanışı nurlandırman lazım, temizlendirmek, güzelleştirmek
lazımdır ki, hakikatten kuvvetli olabilsin. Yoksa inanışımız çok zayıf insanlardan sayılı
olur 86 ".
Atatürk’ün, kendinden önceki büyük toplumsal dönüşümcülerden ve devrimcilerden
en büyük farkı, din konusu üzerine ciddi bir şekilde eğilme ihtiyacı duymasından
kaynaklanmaktaydı. Dünya tarihine geçen devrimcilerin neredeyse tamamına yakını,
toplumsal değişim projelerinde din olgusuna pozitif anlamda, Mustafa Kemal Atatürk kadar
yer verme gereği duymamışlardı. Bu devrimcilerin büyük kısmı, tam aksine din olgusunu
görmezlikten gelmişler ya da bu olgunun toplumu zehirleyen bir afyon, uyuşturucu olduğunu
belirtip kökünden söküp atmaya çalışmışlardı. Atatürk'le çağda olmaları açısından Lenin,
Stalin ve yakın dönem dünya siyasal tarihinin önemli devrimcileri buna birkaç örnektir.
Bütün bu liderler din olgusuna karşı adeta sava açmışlar, dine sadece toplumsal değil, kişisel
alanda da müdahale etme ihtiyacı hissetmişlerdi. Toplumların ekonomik, siyasi ve kültürel
yönlerden kalkındırmaya çalışırken yaptıkları propaganda konuşmalarının ve verdikleri
söylevlerin önemli bir bölümünü dinin zararlarına ayırmışlardı. Açıkça
ateistileştirme(dinsizleştirme) politikasını takip etmişlerdi. Bu tür ateistleştirme politikasının
uygulandığı ülkelerde bütün dinler ağır bir dille eleştirilmiştir. Bu politikanın en canlı olduğu
ülke Lenin ve Stalin dönemlerindeki Sovyetler Birliği'ydi. Bu dönemde Sovyetler Birliği'nde
tüm dinlere karşı adeta bir savaş yürütülmekteydi…Atatürk, kendisi gibi toplumsal dönüşüm
gerçekleştirenlerden farklı olarak, dinsizleştirrne propagandasına, gizli ya da açık şekilde
hiçbir zaman başvurmamıştı 87 .
Grace M. Ellison’a bütün bu belgelere ve açıklamalara rağmen itimat edenlere hiçbir
sözün gereği yoktur. Önce tarih bilinci ile dostu düşmandan ayırt etmek gerekmektedir.
“Tarih Bilinci” ise tarihî olayları “değerlendirmek”, “anlamak ve idrak etmekle ”
kazanılır. Grace M. Ellison’un bütün eserleri dikkatli tarandığında İngiliz İstihbaratına
hizmet etmesi muhtemel bazı görevlilerin açık ismini yazmaktan kaçındığı görülür. Örneğin
“Pera’da (Beyoğlu) bu Noel’de (Türkiye’de geçirdiği dördüncü Yılbaşı Yortusu) Mr. D—ile
otelde hoş bir akşam yemeğinden sonra beni bir kiliseye götürmesini istedim 88 ” “Ertesi günü

86 A.g.e., s. 1120., Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Yayınları, İstanbul, 2006., s. 218-
219.
87 A.g.e., s. 1120-1121., Sinan Meydan, Bir Ömrün Öteki Hikâyesi, Atatürk, Modernizm, Din ve Allah,
Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2002, s. 368-369.
88 Grace M. Ellison (1973), a. g. e., s. 299.

Mr. D. —'ye bütün öfkemi boşalttım. "Bu insanlar, burada eğlenmenin ne anlama geldiğini
bilmiyorlar mı? Roma yanarken Neron lir çalıyordu. Bu insanlar burada zavallı kadınların
kırık kalplerinin şarkısının dansını yapıyorlar. Birisi bir gömlek şarkısı çıkartsa insanlar
zıplayıp anıracak 89 ."Yıllar önce tanıdığı yaşlı bir adam için “On yıl önce Yarbay Z. İle
yürürken bu pencerede onu fark etmiştim 90 ” diye yazarken Yarbay’ın ismini gizlemektedir.
1908 II. Meşrutiyetin ilanından sonra II. Abdülhamid Han Selanik’e sürgüne
gönderilmiştir. Fethi Okyar da padişahın yanında bir süre yaveri olarak zaman zaman
sohbetlerde bulunmuştur. Özellikle II. Abdülhanid Han’a Yıldız Hafiye (Casusluk) Teşkilatı
konusunu sorular sorduğunda onun verdiği cevaplardan biri ilginçtir: “Mesela, çoğumuzun
hayran olduğu İngiltere’de, bütün İngilizler, İntellicens Servisi’nin (Intelligence Service)
tabiî azâsı imişler 91 .” Bu ifade tartışılabileceği gibi İngiliz Gizli Servisin ahtapot gibi bütün
toplumu kendisine ram ettiğini göstermesi açısından önemlidir.
Grace M. Ellison, II. Abdülhamid Hanla görüşmüş ve ona bakışı tamamen satırlarına
Ermeni Komitacılarının bakışından yansımıştır. Sultan Reşad’la görüşmeleri ve İstanbul
ailelerinden gördüğü iltifatlarla kendisini güvenilir bir gazeteci hüviyetine çıkarmıştır. Turkey
To-day kitabının önsözünde “1922 sonbaharında, Ankara'yı Türkiye'nin geri kalanından
ayıran süngü hattının arkasına geçmesine izin verilen tek İngiliz bendim” diyerek de
övünmektedir. Bu güveni maalesef suistmal etmiş, kendisine gösterilen tüm iyi niyet
çabalarını boşa çıkarmıştır. Boşa çıkarmakla kalmamış Mustafa Kemal Atatürk’e iftira atmak
bedbahtlığını da göstermiştir.
1922 sonbaharında kendisinin tek İngiliz (!) olarak Türkiye’yi dolaştığını söyleyen ve
dolaşan Grace M. Ellison’a şu soru sorulması gerekmektedir. Acaba tek İngiliz sizdiniz de
1922 yılında Türkiye hakkında yıllık raporları İngiltere 92 ’ye siz mi gönderdiniz? Düşman
Anadolu’dan kovulduktan sonra İngiliz istihbarat subaylarının Ankara dâhil haber toplaması
mümkün değildir. Çünkü ülkeden deport (sınır dışı) edilmişlerdi. Deport
edilmeyen/edilemeyen gazeteciler, azınlıklar ve bilinmeyen işbirlikçilerdi.
Bir İngiliz milliyetçisi hatta ırkçısı olan Grace M. Ellison, o yıllarda Türklerin İngilizlere
karşı tepkisini umursamadan Anadolu’yu dolaşırken İngiliz Bayrağı aramış onu bulunca
yanından ayırmamıştır. Bir insanın bayrağını sevmesi kadar tabii bir şey olamaz. O savaş
süresince insanî amaçlarla yaklaşım altında adeta örtülü bir şekilde Türk Millî Mücadelesine
89 A. g. e., s. 300.
90 A. g. e., s. 301.
91 Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Yayına Hazırlayan: Cemal Kutay, Tercüman Yayınları, İstanbul,
1980.s.77.
92 Ali Satan (Hazırlayan), İngiliz Yıllık Raporları'nda Türkiye (1922), Çeviri: Ayşegül Angı, Tarihçi Kitapevi,
İstanbul, 2011.

meydan okumuştur. Almanya-Fransa-İngiltere, Almanca-Fransızca-İngilizce rekabetinde
Osmanlı dönemi ziyaretleri dâhil âdetâ İngiliz İstihbarat Servisi görevlisidir. Osmanlı
sosyetesini kullanarak Pierre Loti gibi Türk dostu görünen Fransız ajanına yakınlığı İngiliz-
Fransız rekabetinin tezahürüdür. Grace M. Ellison’da Türk dostluğu maskesi altında çok rahat
ajanlığını icra etmiştir.
1923 yılında Lozan’da kaleme aldığı “Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Millîye
Ankarası” kitabının önsözünde “Eskiden İngiltere, başta bütün ülkeler arasında, Türkiye’de
en çok sayılan ülkeydi. Türkiye’de İngilizce olarak kullanılan kelimenin tam anlamıyla bir
centilmen olmak, Türklerin en büyük ideali idi. İngiliz malları, Fransızlarınkinden üstün
tutuluyordu. Bu onların daha mükemmel ve daha iyi oluşundan değil, yalnızca İngiliz
oluşundandı. Bizim ideallerimiz, bizim politikamız ve şunu da ekleyeyim bizim
mürebbiyelerimiz, Türklerin gözünde adeta kutsaldı 93 ”. Onun şu ifadeleri Fransız gizli
servisinin dikkatlerinden kendisinin kaçmadığını göstermektedir: “Benim adalet duygumun
acayip sonucudur ki Fransız gizli servisince ben Lloyd George'un yeğeni olarak
biliniyorum. Bir zamanların parlak Başbakanı Mösyö Briand bizim merhum Başbakan
Lord Robert Cecil'e yaptığı şiddetli saldırıları kitap halinde bastırdığı zaman, benim
ona cevaplarımı da basmıştı. Şöyle diyordu: "Lord Cecil benim söylediklerimde bir
gerçeklik payı olduğunu kabul etmedi. Fakat o, bir İngiliz kadınına itiraz etmeyi de göze
alamıyordu. Ben savunmamı gazetede bastırdıktan kısa bir süre sonra, Chicago'nun büyük
gazetelerinden birinin muhabiri Lloyd George'tan "benim amcam" diye bahsetti. Ben buna,
böyle bir akrabalıktan şeref duymayacağımdan değil, böyle bir iddiada bulunmadığım için
itiraz ettim. O da cevabında "Aziz bayan, senin küçük oyununu bozacağımı düşünme." dedi 94
.
Diğer eserleri de dikkatli bir analize tabii tutulduğunda onun istihbarat yönünü fark
etmemek mümkün değildir. Grace M. Ellison’a Atatürk dostu, demek Atatürk’ün “âdetâ
casûs” tespiti ile çelişkiye düşmektir.
Ellison, sürekli olarak bütün eserlerinde Türk dostu olduğunu söyler ve safdil
İstanbul’daki dostlarının ağzından bunu yineletir. Söylenmeyen bir şeyi yazmadığını özen
gösterdiğini ifade etse de tekzibe uğrayacak kadar Ankara Hükümetinin dikkatini
çekmektedir. Bütün bunlara rağmen Mustafa Kemal Paşa ile 1923 yılında İngiltere’ye
dönmeden onunla tekrar röportaj yapabilmesi ise Paşa’nın onu daha iyi tanımak ve çözmek
niyetinde olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir. Turkey To-Day (1928) isimli
93 Grace M. Ellison(1973), a.g.e., s.7-8.
94 A. g. e., s. 43.

eserinde yazdıkları ise hiçbir kaynakta teyit edilemeyecek sadece kendisine ait kurgulardır.
Gazeteci ve istihbaratçı Grace Ellison’da bir yetenek varsa Mustafa Kemal Paşa’da binlerce
yetenek bulunmaktadır. Çünkü Atatürk daima tarihe her konuda belge bırakarak yaşamıştır.
Onun hayatı ve düşünceleri de düzgün/ dosdoğrudur. Dost ve hatta düşmanları bunu kabul
eder. Bundan bir tek İngilizler ve İngiliz yönlendirmeleri istisnadır.
Netice
Atatürk’ün “âdetâ câsûs” dediği gazeteci Grace M. Ellison’nun sözlerini kaynak
olarak göstermek öncelikle bilimsel değildir. Bu tavır Türkiye ve Atatürk aleyhine dört
dörtlük casusluk operasyonuna bilmeden veya bilerek hizmet etmektir. Grace M. Ellison’nun
çalışmaları ve kitapları dikkatli bir incelemeye tabii tutulduğunda Atatürk’ün nezaketle ifade
ettiği“âdetâ câsûs” tanımı hafif kalmakta ve onun MI-6 ajanı olduğu anlaşılmaktadır. Yine
Türkiye’de bir takım kişilerin Grace M. Ellison’nun eserini kaynak göstererek Mustafa Kemal
Paşa’yı dinsizlikle itham etmesi hiçbir vicdana ve akla sığmayacak mantık tutulması ve ego
şişmesiyle beraber dengesiz/ön yargılı bir yaklaşım örneğidir. Mustafa Kemal Atatürk
Osmanlı Döneminde Almanya-İngiltere-Fransa-Rusya vd. rekabet alanına dönüşen vatan
toprağını her türlü yabancı hayranlığından ve körlüğünden kurtarmıştır. Bunu
kabullenemeyen her Avrupa Devleti Atatürk’e gizli veya açık savaş açmıştır. Fakat Atatürk
çağını aşan bir önder/dahi insan olduğu için her konuşması arşivlerde ve el yazmaları ile
tarihe suiistimal edilemeyecek notlar bırakmıştır. Onun düşüncelerini hiç kimse
çarpıtamayacaktır. Düşünceleri ile yaptıkları çok açık ve berraktır. Onu sadece bulanık
zihinler ve gözler görmemekte anlamamaktadır. Fakat onu anlayan bir “Türk Gençliği” ve
“İnsanlık” daima büyüyen bir coşkuyla durmaktadır. Bütün mazlum milletler onun fikirleri ile
aydınlanmakta, emperyalizm mazide olduğu gibi onun örnek davranış ve fikirleri ile gelecekte
kaçınılmaz yıkılışına yürümektedir.
Kısaca istihbarat uzmanları tarafından Grace Mary Ellison'ın kitapları, Pierre Loti ile
ilişkileri ve saha çalışmaları incelendiğinde onun İngiliz devlet operasyonunun önemli bir
halkası olduğu anlaşılacaktır. Araştırıldığında onun dipsiz bir kuyu olduğu görülecektir. Bu
makalede konuyu dağıtmamak açısından Grace Mary Ellison'ın istihbaratçı gazeteci
boyutlarına çok fazla değinilmemiştir. Bununla beraber Mustafa Kemal Atatürk'ün onun
hakkındaki “âdetâ câsûs” tespitinin ne kadar isabetli olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.
Dünyanın neresine gidilirse gidilsin istihbarat elemanları bazı profesyonel gazetecilerle
irtibat halinde olurlar. Bu onların bilgi alışverişinde bulunması ile birlikte özellikle İngiliz
istihbaratının sahte belge oluşturma faaliyetlerinden birini de içermektedir. Özellikle bu sahte

belge intikam alacakları bir kişi ise bunun sonuçları için yıllar değil yüz yıllarca
bekleyebilmektedirler.
Teşekkür: “İngiliz Gazeteci “Ajan” Grace Mary Ellison” başlıklı bu makalenin
hazırlanmasında önemli kaynakları temin eden Eskişehir Yediler Kültür Merkezi’nden Murat
TİN, İsmail ÇAYIR ve Zeki ŞİMŞEK Beylere teşekkür ederim.
Kaynaklar

Akkılıç Y. (2009). Atatürk ve Bursa, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa.
Atatürk M. K.(1970). Nutuk, II. Cilt, 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul.
Atatürk’ün Not Defterleri (2019). Cilt XII, T.C. Genelkurmay Başkanlığı, Ankara.
Atatürk’ün Bütün Eserler (2004), Heyet, Genel Yönetmen: Şule Perinçek, Cilt 14 (16 Ekim
1922-27 Ocak 1923), Kaynak Yayınları, İstanbul.
Ayhan H. (2000). Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimine Genel Bir Bakış: Atatürk'ün İslam Dini
ve Din Eğitimi Hakkındaki Görüşleri M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18, 5-27.
Borak S & Kocatürk U(Haz.) (1972). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Cilt II (1920–1938),
Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.
Borak S (Derleyen) (1997). Atatürk’ün Armstrong’a Cevabı, “Bozkurt” Kitabındaki Yanlışlar
ve Çarpıtmalar, Kaynak Yayınları, İstanbul.
Bryce J-Arnold Toynbee A. (2006). Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yönelik Muamele
1915-1916. Cilt I-II, Çevirenler Tuygan-Jülide Değirmenciler, İstanbul.
Çetin N. (2010). Edebiyat ve Bilinç, Pierre Loti’nin Gerçek Kimliği, Öncü Kitap, Ankara.
Çoban Döşkaya F.(2016), Grace Ellison: Türk Hareminde Bir İngiliz Kadını, Çağdaş Türkiye
Tarihi Araştırmaları Dergisi, XVI/33 (2016-Güz/Autumn), s. 93-104.
Derer M. ve ark.,(1973). Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Katologu, Hazırlıyan: Millî
Kütüphane Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Cumhuriyetin 50. Yıldönümü
Yayınları, Ankara.
Ellison G. M. (2007) (1915) An Englishwoman in a Turkish Harem. Cultures in Dialogue
Series One. Gorgias Press, New Jersey.
Ellison G.M. (1973), Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Millîye Ankarası, Milliyet Yayınları,
Türkçesi: İbrahim S. Turek, İstanbul.
Ellison G.M. (1928), Turkey To-day, London t y. Hutchinson and Co.Ltd.
Fethi Okyar F. (1980), Üç Devirde Bir Adam, Yayına Hazırlayan: Cemal Kutay, Tercüman
Yayınları, İstanbul.
Güler A(2016). Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi, İstanbul.

 

Karaosmanoğlu Y.K. (2007). Atatürk, Remzi Kitapevi, 10. Baskı, İstanbul.
Kasapoğlu A. (2006). Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Yayınları, İstanbul.
Kocabaş S. (1019). Bir Medeniyetler Analizi ve Türk-Batı Kavgası “Celladına Âşık Olmak”,
Vatan Yayınları, İstanbul.
Lewis R. (2006). Oryantalizmi Yeniden Düşünmek, Çeviren: Beyhan Uygun-Aytemiz, Şeyda
Başlı, Kapı Yayınları, İstanbul.
Meydan S. (2003). Bir Ömrün Öteki Hikâyesi, Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Toplumsal
Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
Mithat A.H. (1946). Hâtıralarım 1872-1946, Güler Basımevi, Galata, İstanbul.
Mütercimler E. (2008). Fikrimizin Rehberi Gazi M. Kemal, Alfa Yayınları, İstanbul.
Nur R. (1992). Hayat ve Hatıratım, I-III. Cilt, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak,
İşaret Yayınları, İstanbul.
Nur R.& Ellison G.M. (2007). İlk Meclisin Perde Arkası, (1920-1923), Örgün Yayınevi,
İstanbul.
Öke M.K. (1988), İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu Siyaseti ve Binbaşı E.W.C. Noel’in
Faaliyetleri (1919), TKAE, Ankara.
Özdemir A.R. (2019). Atatürk ve İslam, Kripto Yayınları, Ankara.
Özgen Y (Editör) (2024). Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri C-I-II-III, Atatürk Araştırma
Merkezi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara.
Satan A (Hazırlayan) (2011). İngiliz Yıllık Raporları'nda Türkiye (1922), Çeviri: Ayşegül
Angı, Tarihçi Kitapevi, İstanbul.