2026’dan geleceğe gönderilmemesi gereken bir mektup.

2026’dan geleceğe gönderilmemesi gereken bir mektup. Necmettin Sıvacı-Kılıçkaya Vadisi doğa ve ekoloji Derneği Başkanı Sevgili gelecek nesiller, Bu mektubu size 2026 yılından yazıyoruz. Bize bırakılandan size ne bırakacağımızı tartıştığımız günlerden. Öncelikle küçük bir açıklama borçluyuz. Size bırakmamız gereken bazı şeyleri sizden önce kullandık. Toprağınızı mesela. Suyunuzun bir kısmını. Ormanlarınızı. Ovalarınızı. Köylerinizi. Bunların bize ait olduğunu […]
ana manset - 5 Eylül 2026 20:34 A A

2026’dan geleceğe gönderilmemesi gereken bir mektup.

Necmettin Sıvacı-Kılıçkaya Vadisi doğa ve ekoloji Derneği Başkanı

Sevgili gelecek nesiller,

Bu mektubu size 2026 yılından yazıyoruz.

Bize bırakılandan size ne bırakacağımızı tartıştığımız günlerden.

Öncelikle küçük bir açıklama borçluyuz.

Size bırakmamız gereken bazı şeyleri sizden önce kullandık.

Toprağınızı mesela.

Suyunuzun bir kısmını.

Ormanlarınızı.

Ovalarınızı.

Köylerinizi.

Bunların bize ait olduğunu düşündük.

Tapularımız vardı çünkü.

Planlarımız vardı.

Kararlarımız vardı.

Yönetmeliklerimiz, haritalarımız, projelerimiz vardı.

Her şey usulüne uygun görünüyordu.

Yalnız sizin imzanız eksikti.

Onu da pek aramadık.

5 EYLÜL 2026

Bugün Sakarya’nın Ferizli ve Kaynarca ilçelerinde toplam yaklaşık 5.860 dönümlük alanın Endüstri Bölgesi ilan edildiğini öğrendik.

Size 5.860 dönümün ne kadar büyük olduğunu anlatmak zor.

Bizim zamanımızda toprak genellikle hektar, dönüm, ada ve parsel üzerinden konuşuluyor.

Böyle söyleyince insanın içi daha rahat ediyor.

“5.860 dönüm” diyorsunuz.

“5.860 dönüm toprak” demiyorsunuz.

Hele;

orada yaşayan canlılardan,

toprağın altında çalışan milyarlarca organizmadan,

yağan yağmurdan,

yetişebilecek gıdadan,

köylerden,

çiftçilerden,

gelecekte kurulabilecek sofralardan hiç söz etmezseniz mesele iyice kolaylaşıyor.

Haritada bir sınır çiziyorsunuz.

Sonra adına:

“Endüstri Bölgesi”

diyorsunuz.

Toprağın adı değişince kaderinin de değişebileceğini keşfettiğimiz çağlardayız.

Oldukça kullanışlı bir yöntem.

SİZE GÜZEL BİR EKONOMİ BIRAKMAYA ÇALIŞTIK

Bizim kuşağın büyük bir tutkusu vardı:

Büyümek.

Ekonomimiz büyüsün.

Şehirlerimiz büyüsün.

Sanayimiz büyüsün.

İhracatımız büyüsün.

Yollarımız büyüsün.

Limanlarımız büyüsün.

Binalarımız büyüsün.

Her şey büyüsün istedik.

Bir tek üzerinde büyüdüğümüz toprağın küçülmesini pek mesele etmedik.

Çünkü bizim ekonomi kitaplarımızda toprağın ilginç bir özelliği vardı:

Üzerinde fabrika varsa ekonomik değer üretiyordu.

Üzerinde buğday varsa çiftçi uğraşıyordu.

Üzerinde depo varsa yatırım oluyordu.

Üzerinde koyun otluyorsa mera.

Üzerinde tesis varsa kalkınma.

Üzerinde yüzlerce yıldır köylüler üretim yapıyorsa…

Eh.

Orası biraz karışıktı.

MERAK ETMEYİN, GIDAYI DA DÜŞÜNDÜK

Elbette sizin ne yiyeceğinizi de düşündük.

Biz sorumsuz insanlar değildik.

Tarım alanları azaldığında gıda ithal edilebilirdi.

Paramız olduğu sürece sorun yoktu.

Buğday başka ülkeden gelirdi.

Mercimek başka yerden.

Hayvan yemi başka yerden.

Meyve başka yerden.

Gerekirse badem de başka yerden.

Gemiler vardı.

Limanlar vardı.

Uluslararası ticaret vardı.

Dünya barış içindeydi…

çoğu zaman.

İklim düzgündü…

bazen.

Ülkeler ihracatı durdurmuyordu…

gerektiği zamanlar dışında.

Savaşlar çıkmıyordu…

çıktığı zamanlar hariç.

Kısacası sistem son derece güvenilirdi.

Biz de kendi toprağımızı korumak gibi eski moda düşünceler yerine küresel piyasalara güvenmeyi daha çağdaş bulduk.

Umarız siz de anlayışla karşılarsınız.

BİR KONUDA HAKKIMIZI TESLİM EDİN

Biz toprağın kıymetini aslında biliyorduk.

Çiftçiye sürekli söylüyorduk:

“Üretmeliyiz.”

“Tarım stratejik sektördür.”

“Gıda güvenliği millî meseledir.”

“Gençler köyde kalmalı.”

“Yerli üretimi desteklemeliyiz.”

Bunların hepsini söyledik.

Hatta oldukça güzel söyledik.

Sonra çiftçinin çevresindeki toprak başka kullanımlara açıldığında da başka güzel cümleler kurduk:

“Yatırım.”

“İstihdam.”

“Bölgesel kalkınma.”

“Ekonomik büyüme.”

Kelime konusunda gerçekten sıkıntımız yoktu.

Toprak konusunda biraz sıkışmış olabiliriz.

ÇİFTÇİYE DE BİR TAVSİYEMİZ VARDI

“Üret.”

Ama girdiler pahalıydı.

“Yine de üret.”

Ürün para etmiyordu.

“Üretmeye devam et.”

Gençler köyden gidiyordu.

“Tarımı terk etmeyin.”

Tarım alanlarının çevresine yollar, fabrikalar, depolar, madenler, konutlar geliyordu.

“Üretim çok önemli.”

Çiftçi de doğal olarak bazen ne yapacağını şaşırıyordu.

Çünkü ona aynı anda iki şey söylüyorduk:

“Toprağını bırakma.”

ve

“Toprağın başka şeyler için de lazım.”

İnsan yönetmek gerçekten zor iş.

AMA SİZ BİZİ YANLIŞ ANLAMAYIN

Biz sanayiyi kötü bir şey olarak görmüyoruz.

Siz de görmeyin.

Fabrikalar gereklidir.

Üretim gereklidir.

İstihdam gereklidir.

Teknoloji gereklidir.

Bir ülke elbette sanayileşmelidir.

Bizim size açıklamakta zorlandığımız şey başka:

Bütün bunları yapabilmek için neden zaman zaman en zor yeniden üretebildiğimiz varlıklardan biri olan toprağı feda etmeyi makul bulduğumuz.

Türkiye büyük bir ülkeydi.

Planlama yapabilecek kurumlarımız vardı.

Üniversitelerimiz vardı.

Ziraat mühendislerimiz vardı.

Şehir plancılarımız vardı.

Toprak bilimcilerimiz vardı.

Haritalarımız vardı.

Uydu görüntülerimiz vardı.

Bilgisayarlarımız vardı.

Yapay zekâmız bile vardı.

Ama bazen bütün bu teknolojinin sonunda ulaştığımız büyük planlama fikri şuydu:

“Buraya yapalım.”

Neden oraya?

İşte o kısmı siz tarih kitaplarından araştırırsınız artık.

BİZ TOPRAĞIN ÇOK YAVAŞ ÇALIŞTIĞINI DA BİLİYORDUK

Toprak bizim ekonomik sistemimize pek uyum sağlayamadı.

Çünkü acele etmiyordu.

Bir santimetresini oluşturmak için yıllar, on yıllar, kimi koşullarda çok daha uzun zaman istiyordu.

Ağaçlar da benzer şekilde verimsizdi.

Dikiyorsunuz.

Ertesi sabah bilanço vermiyor.

Beklemek gerekiyor.

Arılar deseniz maaş bordrosuna bile girmeden çalışıyor.

Solucanlar vergi levhası çıkarmıyor.

Orman üç aylık büyüme rakamı açıklamıyor.

Bir derenin EBITDA’sını hesaplamak zaten başlı başına mesele.

Bu nedenle doğanın ekonomik değerini anlamakta biraz zorlandık.

Oysa bir fabrika çok daha anlaşılırdı:

Yatırım tutarı vardı.

İstihdam sayısı vardı.

Üretim kapasitesi vardı.

İhracat hedefi vardı.

Excel’e yazılabiliyordu.

Toprağın en büyük problemi belki de Excel’e sığmamasıydı.

SONRA BİR ŞEYİ GEÇ FARK ETTİK

Toprak yalnızca çiftçinin üretim aracı değilmiş.

Meğer ülkenin sigortasıymış.

Dünya karıştığında,

tedarik zincirleri bozulduğunda,

kuraklık geldiğinde,

savaş çıktığında,

gıda fiyatları yükseldiğinde,

ihracat yasakları başladığında,

ülkelerin ilk baktığı şey banka hesapları değilmiş.

Ambarlarıymış.

Ve ambarı doldurmanın çok eski, biraz modası geçmiş ama hâlâ işe yarayan bir yöntemi varmış:

Toprak.

SİZE BİRKAÇ ŞEY BIRAKMAYA ÇALIŞACAĞIZ

Belki hâlâ zamanımız vardır.

Belki size yalnızca sanayi bölgeleri, otoyollar, konutlar ve alışveriş merkezleri bırakmak zorunda değiliz.

Belki hâlâ;

üreten köyler,

temiz dereler,

verimli ovalar,

ormanlar,

meralar,

meyve bahçeleri,

arılar,

tohumlar

ve üzerinde gerçekten gıda yetiştirilebilen topraklar bırakabiliriz.

Ama bunun için önce çok basit bir düşünceyi kabul etmemiz gerekiyor:

Her boş görünen yer boş değildir.

Üzerinde bina olmayan arazi “atıl” değildir.

Üzerinde fabrika olmayan toprak “değerlendirilmemiş” değildir.

Bir ovanın ekonomik değer kazanması için üzerine beton dökülmesi gerekmez.

Bazen bir toprağın yapabileceği en değerli şey,

toprak olarak kalmaktır.

BU MEKTUBU ASLINDA GELECEĞE YAZMIYORUZ

Çünkü siz henüz burada değilsiniz.

Bu yüzden bizden hesap soramazsınız.

Henüz oy kullanamıyorsunuz.

Dilekçe veremiyorsunuz.

Mahkemeye başvuramıyorsunuz.

Bir ağacın kesilmesine itiraz edemiyorsunuz.

Bir ovanın plan değişikliğine karşı çıkamıyorsunuz.

Sizin adınıza bütün kararları biz veriyoruz.

Ne büyük kolaylık.

Bedelini ödeyecek insanların masada bulunmadığı kararlar almak gerçekten çok pratik.

İşte tam da bu nedenle bu mektup size değil;

bugün yaşayanlara yazıldı.

Ferizli’de yaşayanlara.

Kaynarca’da yaşayanlara.

Sakarya’da yaşayanlara.

Anadolu’nun herhangi bir köyünde üretim yapanlara.

Şehirde yaşayıp ekmeğin markette üretildiğini sanmayanlara.

Çocuğuna bundan otuz yıl sonra nasıl bir ülke bırakacağını düşünenlere.

Artık meseleyi “çevre hassasiyeti” başlığı altında küçültmeyelim.

Bu mesele bir kuş türünü sevmek ya da birkaç ağacı korumaktan ibaret değildir.

Bu mesele;

gıda güvenliğidir.

su güvenliğidir.

ekonomik bağımsızlıktır.

kırsal yaşamdır.

gelecek kuşakların hakkıdır.

Ve nihayetinde memleket meselesidir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru:

“Sanayi olsun mu, olmasın mı?”

değildir.

Bu çocukça bir tartışmadır.

Doğru soru şudur:

Sanayi nerede olmalı?

Ve onun hemen arkasından:

Nerede asla olmamalı?

Gerçek planlama bu iki soruya aynı cesaretle cevap verebilmektir.

Ferizli ve Kaynarca için bu soruları sorun.

Kararları okuyun.

Bilimsel gerekçeleri isteyin.

Alternatif alan çalışmalarını sorun.

Tarım, su ve ekosistem üzerindeki uzun vadeli etkilerin açıklanmasını isteyin.

Bilgi edinme hakkınızı kullanın.

Meslek odalarına, yerel yönetimlere, milletvekillerine ve ilgili kamu kurumlarına sorun.

Hukuki ve demokratik katılım yollarını kullanın.

Çünkü sessiz kalmak da gelecek adına verilmiş bir karardır.

Ve günün birinde gerçekten bu mektubu çocuklarımıza bırakmak zorunda kalırsak,

sonuna şu cümleyi yazmak istemiyoruz:

“Toprağın ne kadar değerli olduğunu biliyorduk.

Sadece kaybederken yeterince ses çıkarmadık.”

Biz o cümleyi bugünden değiştirmek istiyoruz.

Çünkü gelecek nesiller bizden mucize istemiyor.

Onlara bütün sorunları çözülmüş bir dünya da bırakamayacağız.

Ama en azından,

üzerinde çözüm arayabilecekleri bir toprak bırakabiliriz.

2026’dan geleceğe gönderilmemesi gereken bir mektup.


ana manset - 20:34 A A
BENZER HABERLER