Blog

  • Kuru üzüm, kuru kayısı ve kuru incir ihracatı 1 milyar doları aştı

    Muhteşem üçlü ihracatta 1 milyar doları geçti

    Kuru üzüm, kuru kayısı ve kuru incir ihracatı 1 milyar doları aştı

    Türkiye’nin üretim ve ihracatında dünya lideri olduğu, kuru meyve sektörünün muhteşem üçlüsü olarak tabir edilen çekirdeksiz kuru üzüm, kuru kayısı ve kuru incirden 2021/22 sezonunun geride kalan diliminde 1 milyar 15 milyon dolarlık ihracat geliri elde edildi.

    Ege İhracatçı Birlikleri verilerine göre; 31 Temmuz 2022 tarihi itibariyle muhteşem üçlünün 2020/21 sezonunda 914 milyon dolar olan ihracatı, 2021/22 sezonunun aynı döneminde yüzde 11’lik artışla 1 milyar 15 milyon dolara yükseldi.

    Çekirdeksiz kuru üzüm 400 milyon doları aştı

    Kuru meyveler içerisinde ihracat lideri bu sezonda çekirdeksiz kuru üzüm oldu. 1 Eylül 2020 – 31 Temmuz 2021 tarihleri arasında 203 bin ton karşılığı 393 milyon dolarlık kuru üzüm ihraç eden kuru Türkiye, 2021/22 sezonunda aynı dönemde 232 bin ton kuru üzüm ihraç ederek 408 milyon dolar dövizi hanesine yazdırdı.

    Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık

    İngiltere 102,6 milyon dolarlık Türk üzümü talebiyle zirvedeki yerini korurken, Almanya’ya 58,2 milyon dolarlık çekirdeksiz kuru üzüm ihraç edildi. Hollanda 38 milyon dolarla listeye üçüncü sıradan girerken, İtalya’ya 32 milyon dolarlık, Avustralya’ya da 27,5 milyon dolarlık çekirdeksiz kuru üzüm gönderildi. Çekirdeksiz kuru üzüm ihraç ettiğimiz ülke sayısı 101 olarak kayıtlara geçti.

    Kuru kayısı ihracatı 375 milyon dolar oldu

    2021/22 sezonu içindeki ihracat performansıyla zaman zaman çekirdeksiz kuru üzümle yarışan kuru kayısı 2020/21 sezonuna göre miktar bazında yüzde 7’lik düşüşle 87 bin tondan, 80 bin tona düşse de, Türk kuru kayısısı 2021/22 sezonunda ton başına 1290 dolar daha katma değerli ihraç edildiği için kuru kayısıdan elde edilen döviz miktarı yüzde 29’luk artışla 291 milyon dolardan 375 milyon dolara taşındı.

    Türk kayısısını en çok Amerikalılar sevdi. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’ne 57,3 milyon dolarlık kuru kayısı ihraç ederken, Fransa 36 milyon dolarlık Türk kayısısı talep etti. İngiltere 21,6 milyon dolarlık kuru kayısı ihracatıyla üçüncü sıraya adını yazdırırken, Avustralya ve Brezilya’ya kuru kayısı ihracatımız 17 milyon doları aştı.

    Kuru incir ihracatı 232 milyon dolara ulaştı

    Cennet meyvesi kuru incirin 6 Ekim 2021 tarihinde başlayan 2021/22 ihraç sezonunda, 30 Temmuz 2022 tarihine kadar 62 bin ton 116 ton ihraç edilerek, 232 milyon dolar dövizi Türkiye’ye kazandırdı. Kuru incir ihracatı bir önceki sezon aynı zaman diliminde 230 milyon dolar olmuştu.

    Kuru incir ihracatında Fransa 31,4 milyon dolarlık tutarla zirvede yer alırken, Almanya 30,8 milyon dolarlık Türk kuru inciri talebiyle zirve ortağı oldu. Amerika Birleşik Devletleri’ne 30,3 milyon dolarlık kuru incir ihraç ettik. Bu ülkeleri 14,2 milyon dolarlık tutarla İtalya ve 12,5 milyon dolarla Kanada izledi.

    Işık; “Türkiye dünyanın kuru meyve ambarı”

    Türkiye’nin uygun iklim özellikleri ve kuru meyve üretimi için verimli toprakları sayesinde dünyanın kuru meyve ambarı konumunda olduğu bilgisini paylaşan Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık, kamu kurumları, üniversiteler, araştırma enstitüleri, zirai mücadele teşkilatları, ihracatçılar, borsalar ve üreticilerin ortak hareket etmesiyle kuru meyve sektöründe son yıllarda verimliliği, gıda güvenliğini ve ürünlerde kaliteyi ileri noktaya getirdiklerini, tedarik zincirini üç üründe tarladan rafa kadar oluşturduklarını ifade etti.

    Enerjisi yüksek, potasyum, magnezyum ve kalsiyum zengini kuru meyveleri Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı ürünler kategorisinde değerlendirdiğinin altını çizen Işık, “Sağlıklı nesiller yetiştirmemiz için bu ürünleri yaşamımıza katmak istiyoruz. Kuru üzüm üreticisi olmayan İngiltere yıllık 95 bin ton, Almanya 65 bin ton kuru üzüm tüketirken, biz 43 bin ton kuru üzüm tüketiyoruz. Avrupa’da kuru meyveler çocuklar okula giderken beslenme çantalarına konuluyor, Türkiye’de de bu alışkanlığı kazanmamız gerekiyor. Önümüzdeki dönemde ihracatımızı yükseltme yanında, iç tüketimi da artırmak için projeler geliştireceğiz” diye konuştu.

    2022/23 sezonundan umutluyuz”

    Kuru kayısı sezonunu tamamladıklarını, çekirdeksiz kuru üzümde ise son 1 aya girildiğini, kuru incirde ise sezonun bitmesine yaklaşık 2 ay kaldığını dile getiren Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık, mevcut tabloya göre 3 üründe yıl sonunu 1 milyar 100 milyon dolarlık ihracatla geride bırakmayı hedeflediklerini, üretici ve ihracatçı açısından tatmin edici bir sezonu geride bıraktıklarını vurguladı.

    2022/23 sezonu ile ilgili hazırlıklarının yoğun bir şekilde sürdüğünü aktaran Işık, “2022/23 sezonunda çekirdeksiz kuru üzüm, kuru kayısı ve kuru incirde rekoltelerde düşüş beklemiyoruz. Ürün kaliteleri de ihracata uygun. Üç üründe yüzde 10-15 aralığında ihracat artışı ve 1 milyar 250 milyon dolar ihracat tutarı hedefliyoruz” diye görüşlerini paylaştı.

    AB topraklarının yüzde 30’unu organik sektörüne ayırıyor

    Türkiye’de organik üretimin 35 yıl önce kuru meyve sektöründe başladığı bilgisini paylaşan Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Mehmet Ali Işık, “Tüm dünya organik sektöründe konumunu güçlendirme çabası içerisinde. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da dünyanın en büyük organik fuarı Biofach düzenlendi. Fuarda konuşan Almanya Tarım Bakanı Cem Özdemir, pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında organik sektörünün büyütülmesinin zorunluluk haline geldiğini, Rusya’ya karşı en büyük savunmanın organik sektörünü geliştirmek olduğunun altını çizdi. Özdemir, ayrıca önümüzdeki dönemde, Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliği üyesi ülkelerin topraklarının yüzde 30’unda organik üretim yapma hedefi ortaya koyduklarını dillendirdi. Türkiye’de de organik sektörü önümüzdeki süreçte katlanarak büyümesi, günümüzde 250’ye varan ürün çeşitliliğimizin daha da artması için, Türkiye’nin dünyadaki gelişmelerden geri kalmaması şart. Bu doğrultuda devletin organik politikasını sektörle iş birliğinde oluşturup gerekli altyapı ve kaynakları oluşturulması gerekiyor” dedi.

    Kuru meyve sektöründeki ürünlerin az su tüketerek yetişebilen ürünler olduğunu vurgulayan Işık sözlerini şöyle tamamladı: “İncir ve kayısı çok su istemiyor. Karbon ayak izine etkileri az. Kuru meyve sektörü olarak üç ana ürünün üretim kalitesi ve gıda güvenliğinin arttırılması için projeler geliştiriyoruz. Küresel ısınmanın sektöre etkilerini minimize etmek için üniversiteler ve sektörün diğer paydaşlarıyla ortak çalışmalar yürütüyoruz. Kalitenin artması, arz ve talep dengesinin sağlanarak dünya pazarlarına istikrarlı ürün arzı için ise lisanslı depoculuğa işlerlik kazandırmaya çalışıyoruz. Sektörümüzdeki kurumlar arasında iş birliğinin güçlenmesi noktasında bir iradeye sahibiz.”

  • Genç Katılımlı Proje Atölyesi Hemşehri Oylaması Devam ediyor

    Sakarya Dijital Yönetişim Ofisi, Genç Katılımlı Proje Atölyesi Fikir Yarışması kapsamında gençler projelerini ürettiler. Gençlerinde temsil edildiği Jüri, projeler arasında 10 finalisti belirledi. Finale kalan 10 projeyi siz hemşehrilerin beğenisine sunuyoruz. Alfabetik olarak sıralanan finalist projelerden sizlerin oyu ile birinci proje seçilerek uygulanacaktır. Oyunu kullan, şehirde uygulanacak gençlerin BİRİNCİ projesini SEN seç, oyunla şehrin geleceğine yön ver.

    PROJE ÖZETLERİ
    (PROJE ADINA GÖRE – ALFABETİK SIRALAMA)

    Proje 1: Aynı Çatı Altındayız
    Kategorisi: Sosyal Hizmetler
    Proje Sahibi: Ramazan BOZKURT
    Proje Özeti: Günümüzde çocuklarda görülebilen hastalıklardan olan Spinal Muskuler Atrofi (SMA), Serebral Palsi (SP), Kistik Fibrozis, Akdeniz anemisi, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, solunum güçlüğü vb, çocukları yatağa bağımlı hale getirebilmektedir. Bu hastalıklara sahip olan çocuklar yatağa bağımlı hale geldiklerinde yaşamsal gereksinimleri bakım verenleri / ebeveynleri tarafından karşılanmaktadır. Bu süreç, bakım verenlerin / ebeveynlerin psikolojileri üzerinde de olumsuz etkiler bırakmaktadır.

    Hedef grubu, bahsi geçen çocuklara bakmakla yükümlü kişiler olan projenin hedefi bu zorlu süreçlerinde yaşadıkları problemlerin etkisini azaltmaya yönelik faaliyetler gerçekleştirme yoluyla psikolojik olarak var olan bakım yükü algılarından uzaklaşmaları sağlanması ve kendileri için etkinlik yapabilme fırsatı bulmalarıdır.

    Bu kapsamda hedef gruba yönelik, kendi ikametlerinde, sanatsal aktivite planlaması (ahşap boyama, seramik tasarım, ebru sanatı, takı tasarım), kuaför hizmeti, sağlık bakım hizmeti, psikolojik destek, mindfulness ve okuma-yazma eğitimi faaliyetleri gerçekleştirilecektir. Böylelikle, bu kişilerin ruh sağlığı üzerinde oluşan olumsuz etkiler azaltılmış olunacaktır.

    ——————–

    Proje 2: Bahçe Bereketi
    Kategorisi: Çevre ve Su Yönetimi
    Proje Sahibi: Hümeyra Elif KÜÇÜKKAYA
    Proje Özeti: Günümüzün hızla değişen yaşam şartları ve kentleşme beraberinde insanların doğal ortamlardan uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Projede, tarım arazilerine sahip Sakarya’da tarımsal faaliyetleri hobi ve eğitim amaçlı çeşitlendirmek, halkın bunaltıcı kent hayatından uzaklaşmasını sağlamak, küçük çaplarda bitki yetiştiriciliğini tanımak ve gençler ile çocuklar arasında tarımın önemi konusunda farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda 5 dönümlük tarıma elverişli arazi üzerine sebze ve meyve ekimi/dikimi yapılarak küçük bir kısmına da kursiyerlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir sosyal eko-tesis kurulması planlanmıştır.

    Böylelikle bireylerin sosyalleşmesine katkıda bulunulacak, doğal ortamda keyifli bir şekilde zaman geçirmesi sağlanacak ayrıca temel tarım faaliyetleri hakkında farkındalık oluşacaktır.

    ——————–

    Proje 3: Bir Taşta İki Kuş: Geri Dönüştürme ve Ulaşım
    Kategorisi: Çevre ve Su Yönetimi – Ulaşım ve Kent İçi Hareketlilik
    Proje Sahibi: Melike ATEŞ
    Proje Özeti: Geri dönüşüm, çevrenin korunması açısından önem arz eden bir kavramdır. Atık çöp miktarını azaltırken, kaynakların tükenmesini önler ve kaynakların lüzumsuz kullanımının önüne geçer. Proje kapsamında, Sakarya ilinde belirlenecek noktalara akıllı geri dönüşüm otomatları konulması planlanmıştır. Akıllı geri dönüşüm otomatlar ile kâğıt, pet şişe ve metal kutuların kaynağında ayrıştırılarak toplanması sağlanacaktır. Atıklar akıllı geri dönüşüm atıldığında makine üzerinden SAKBİS (Akıllı Bisiklet) kartına belirli bir bakiye yüklenecektir.

    Bu proje sayesinde geri dönüşüm ve çevre problemlerine ilişkin farkındalık sağlanırken; bisiklet kullanıcı sayısı artırılması da hedeflenmiştir.

    ——————–

    Proje 4: Bisansör – Yokuş İçin Bisiklet Asansörü
    Kategorisi: Ulaşım ve Kent İçi Hareketlilik – Çevre ve Su Yönetimi
    Proje Sahibi: Furkan YILMAZ – Orenda Derneği
    Proje Özeti: Bisiklet kullanmak çevreci, sağlıklı ve masrafsız bir ulaşım şeklidir. Ancak, yokuş yukarı çıkmak bisiklet kullanımı konusunda zorluk yaratmaktadır. Proje kapsamında, “Bisiklet Şehri Sakarya”da bisikletlerin daha verimli ve daha az eforlu kullanılabilmesi ve bisiklet kullanımının yaygınlaşması amacıyla insanların zorlu yokuşları, Kampüs yokuşu gibi, bisikletleriyle rahatça tırmanabileceği bir bisiklet asansörü sistemi geliştirilecektir. Bisikletçiler, tek ayaklarını asansörün açılı platformuna yerleştirecek ve belirli bir hızla yokuşu aşabilecektir. Bu asansörden sadece bisikletliler değil, bebek arabalı vatandaşlar ve scooter’lar da yararlanabilecektir. Böylelikle, bisiklet kullanımını ve kullanımın yaygınlaşmasını engelleyen bir unsur ortadan kalkmış olacaktır.

    ——————–

    Proje 5: Bisiklet Hayattır
    Kategorisi: Gençlik, Spor ve Kültür
    Proje Sahibi: Ahmet İsrafil AYGAR
    Proje Özeti: Eskiden beri Sapanca Gölü birçok bisiklet kullanıcılarının çok önemli bir güzergâhı olmuştur. Sapanca Lokman Hekim Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi de Sakarya ve Kocaeli arasında doğal güzelliklerin hâkim olduğu bir bisiklet rotasında bulunmaktadır. Bu doğrultuda proje kapsamında bisiklet kullanıcılarının okul ve çevresini dinlenme alanı olarak kullanabilmeleri ve bu rotanın yerli ve yabancı bisiklet kullanıcılarına çekici hale getirilmesi planlanmıştır. Bu çerçevede bisikletlilerin mola verecekleri, ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilecekleri, her türlü tamirat yapabilecekleri dinlenme istasyonu olarak da kullanılabilecekleri bir atölye oluşturulacaktır. Proje ile aynı zamanda bisiklet kültürünün yaygınlaşması ve çevre bilinci, sağlıklı yaşam, yakıt tasarrufu sağlanması da hedeflenmiştir.

    ——————–

    Proje 6: Kitabımı Paylaşıyorum
    Kategorisi: Sosyal Hizmetler
    Proje Sahibi: Ayyüce Ülkühan YEŞİL
    Proje Özeti: Son zamanlarda artan maliyetlerden dolayı kitap fiyatları oldukça yükselmiştir. Özellikle sınavlara hazırlık kitapların gerekliliği öğrencileri maddi anlamda zorlamaktadır. Bu projenin amacı az kullanılmış veya kullanılabilir kitap, roman, test kitapları ve benzeri kitapların toplanıp, bu kitaplardan özellikle dar gelirli öğrencilerin faydalanmasını sağlamaktır. Kişiler ellerindeki az kullanılmış veya kullanılabilir kitapları belediye tarafından belirlenen yere teslim edeceklerdir. Böylece artan maliyetler nedeniyle kitaplara ulaşamayan öğrenciler kitaplara ücretsiz olarak ulaşmış olacak hem de az kullanılmış özellikle test kitaplarının çöpe atılmasının önüne geçilecektir.

    Bu proje ile hem ihtiyaç sahibi öğrenciler kitaba ulaşabilecekleri gibi kağıt kullanımını da azaltılarak ham maddesi ağaç olan gereksiz kullanımında önüne geçilecektir.

    ——————–

    Proje 7: Mobil Gençlik Merkezi
    Kategorisi: Sosyal Hizmetler
    Proje Sahibi: Muhammed Taha YAZILI
    Proje Özeti: Toplumda herkes aynı imkanlara sahip olamamaktadır. Özellikle kırsal kesimlerdeki öğrenci ve gençler maddi ve manevi imkansızlıklardan dolayı çeşitli faaliyetlere katılım sağlayamamaktadırlar. Mobil Gençlik Merkezi projesinin amacı gençlik faaliyetlerine ulaşamayan kırsaldaki gençleri ve öğrencileri bu faaliyetleri ulaştırmaktır. Bu proje kapsamında bir minibüs/otobüs mobil gençlik merkezi haline getirilip, gerçekleştirilecek etkinlik malzemeleriyle donatılacaktır.

    Bu araç, özellikle kırsal yerleşimlere gidecek; halat çekme, parkur, koca ayak, dart, ok, ebru sanatı, yüz boyama etkinlikleri, sokak oyunlarını oynatma, kitap okuma halkaları, akıl ve zeka oyunları, spor faaliyetleri gibi gençlere ve öğrencilere farklı etkinlikleri deneyimleyecekleri bir gün yaşatacaktır. Bu hizmetlerde aynı zamanda mobil araçlarda gönüllü eğiticilerinde katılımı sağlanacaktır.

    Bu şekilde kırsaldaki öğrenci ve gençlerin mobil araç vasıtasıyla sportif ve kültürel hizmetlere erişimi sağlanacaktır.

    ——————–

    Proje 8: Sakarya Okuyor
    Kategorisi: Ulaşım ve Kent İçi Hareketlilik – Gençlik, Spor ve Kültür
    Proje Sahibi: Merve YILDIRIM
    Proje Özeti: Şehirlerde artan yoğunluk nedeniyle trafikte geçirilen sürede artmaktadır. Bu sürenin bireylere fayda sağlayacak şekilde geçirilmesi önemli bir konudur. Sakarya Okuyor projesinin amacı şehir içi otobüs yolculuğu yapan vatandaşların zamanlarını kaliteli geçirmesini ve okuma bilincinin yayılmasını sağlamaktır. Belediyenin ulaşımda halkın kullandığı akıllı uygulamalar mevcuttur. Bu uygulamalardan biri olan Sakarya Akıllı Ulaşım Sistemi (SAKUS) uygulamasına eklenecek bir modül ile mini hikayeler, okumalar sekmesi uygulamaya dahil edilmiş olacaktır.

    Her bir hikayenin yaklaşık okuma süresi belirtilecektir. Yolcu, yolculuk süresine göre bir hikaye seçecek ve hikaye sonundaki mini sınav sorularının hepsini bilirse KART54 bakiyesine belli miktarda para yüklenecektir. Bu kazanacağı bonuslarla belediyenin bazı hizmetlerinde ücretsiz yararlanarak şehir içi seyahatte kitap okumaya teşvik edilecektir.

    ——————–

    Proje 9: Sakarya Yaşlı ve Engelli Yardımlaşma (SAYE)
    Kategorisi: Ulaşım ve Kent İçi Hareketlilik – Sosyal Hizmetler
    Proje Sahibi: Yağız GÜNGÖR
    Proje Özeti: Yaşlı ve engelli bireyler günlük ihtiyaçlarını giderirken başka bir kişiye ihtiyaç duyabilmektedirler. Bu yardımları devlet kurumları veya bu amaçla kurulmuş kurum ve kuruluşlar tarafından yapılabilmektedir. Bununla birlikte gönüllü olarak yaşlı ve engellilerin günlük bir takım ihtiyaçlarında destek olmak isteyen kişilerinde varlığı bilinmektedir. Ancak güvenli bir organizasyona ihtiyaç olmaktadır. Bu organizasyonu belediye eli ile yapılması halinde gönüllülerde bu destek sürecine katılmak istemektedirler.

    SAYE projesinin amacı yaşlı ve engelli kişilere, belediye tarafından yapılacak bir uygulama vasıtasıyla gönüllülerinde destek olmasını sağlamaktadır.  Sakarya içerisinde bir yerden bir yere ulaşım ihtiyacı olduğunda veya alışveriş gibi günlük ihtiyaçları gönüllüler vasıtasıyla hızlı ve ücretsiz yardım sağlamaktır. Bununda yaşlı ve engelli kişilere yönelik bir mobil uygulama geliştirilerek yapılması planlanmaktadır.

    Bu uygulama ile yaşlı ve engelli insanların yardım talebi sistem üzerinden gönüllü kişilere iletilecektir. Gönüllü kişiler yardım talebini yerine getirdiğinde sistem üzerinden puanlanacak, belli bir puana ulaşınca gönüllü kişiye de belediye hizmetlerinden ücretsiz yararlanma veya manevi bir takım ödüllendirme yapılacaktır. Bunun sonucunda gönüllü bir insani ağ oluşturulmuş olacaktır.

    ——————–

    Proje 10: “Hareket Enerjisini Elektrik Enerjisine Dönüştürerek Yenilenebilir Enerji Farkındalık Projesi
    Kategorisi: Ulaşım ve Kent İçi Hareketlilik – Dijitalleşme
    Proje Sahibi: Osman PURÇAK, Elanur ALTINTOP, Gamze ÇELİK
    Proje Özeti: Yaya trafiğinin yoğun olduğu alanlar ile park ve bahçelerde çocuk oyun gruplarında yoğun bir hareketlilik olmaktadır. Enerjinin önemli olduğu dünyamızda her alanda yenilenebilir enerjiye ve bunun farkındalığına ihtiyaç bulunmaktadır. Yenilenebilir ve alternatif enerji kaynaklarının birçoğu hareket enerjisinin elektrik enerjisine dönüşümü prensibi ile oluşturulmaktadır.

    Bu projenin amacı doğal elektrik üretimi kapsamında şehirde hareketliliğin yoğunluğun fazla olduğu bir sokağa ve yaya yoğunluğu ile çocuk oyun parklarında uygun olan bir zemine ilgili malzeme döşenerek burada atılan adımlarla elektrik enerjisini üretmektir. Kullanılacak ilgili malzeme (piezoelektrik malzeme) sayesinde özellikle gençler ve çocuklar attıkları adımların elektrik enerjisine dönüşmesini gözlemleme şansı yakalayacaktır. Burada hem eğitim amaçlı hareketten temiz enerji üretimini görme şansları olacaktır. Aynı zamanda bu proje ile insanlar sağlıklarına faydalı olan yürümeye teşvik edilmiş olunacaktır.

    Bu proje sayesinde yenilenebilir enerji farkındalığı oluşturulacaktır.

     

    Oy kullanmak için tıklayınız

  • UZMANLAR UYARIYOR: ÖLÜMCÜL ARI SOKMALARINA DİKKAT

    Arı sokmasına bağlı “Akut-alerji krizi” nedir?

    Nasıl önlenir?

    UZMANLAR UYARIYOR:

    ÖLÜMCÜL ARI SOKMALARINA DİKKAT

    ERKEKLER İKİ KAT DAHA FAZLA RİSK ALTINDA!

    Piyade Uzman Çavuş Mehmet Burak Keçe’nin Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde arı sokması sonucu geçirdiği “Akut-alerji krizi” nedeniyle şehit olması ülkeyi yasa boğarken, arı sokmalarına bağlı gelişebilen alerjinin tehlikeleri konusunda açıklama yapan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Okan Gülbahar, “Arı sokmasına bağlı sistemik alerjik reaksiyon riski, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla. Anafilaksinin önüne geçmek için mutlaka venom immünoterapisi olarak adlandırılan aşı tedavisini uygulanmalı ve alerjisi olanlar otoenjektörleri yanlarından ayırmamalı” dedi. 

    Arılar; biyoçeşitliliğin sürdürülmesi, birçok bitkinin üretimi ve yaşamının garanti altına alınması, ormanların yenilenmesinin desteklenmesi, iklim değişikliğine adaptasyon ve sürdürülebilirliğin teşvik edilmesinden tarımsal ürünlerin miktar ve kalitelerinin geliştirilmesine kadar doğada varlıkları kilit öneme sahip olan canlılar, ancak alerjik reaksiyon söz konusu olduğunda bir insanın hayati varlığını tehdit edebiliyor. Öyle ki Millî Savunma Bakanlığı, Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde Piyade Uzman Çavuş Mehmet Burak Keçe’nin arı sokması sonucu gelişen akut-alerji krizi sonrasında şehit olduğunun bildirilmesiyle beraber, ülke yasa boğulurken,  arı sokmasına bağlı gelişen akut alerji krizinin ne olduğuna ve alınabilecek önlemlere dair büyük bir merak oluştu

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Okan Gülbahar arıların neden olduğu böcek sokmalarının ülkemizdeki görülme sıklığının %50 ila %95 arasında olduğunu, bir kişinin yaşam boyu arı tarafından sokulma oranının ise %95 gibi oldukça yüksek oranlarda gerçekleştiğini söyledi. “Görüldüğü gibi bu oranlar oldukça yüksek” diyen Prof. Dr. Gülbahar şöyle devam etti: “Arı sokmalarının en korkulan klinik yansıması, sistemik alerjik reaksiyon olan anafilaksidir. Anafilaksi ya da akut alerji krizi, arı zehrinde bulunan proteinlere karşı sokulan kişide, o proteinlere özel olarak üretilmiş IgE yapısındaki antikorların, vücudun savunma sistemi hücrelerini uyarması sonucu gelişir. IgE antikorlarının gelişmesi için kişinin daha önce çeşitli kereler bu yabancı proteinlerle karşılaşması gerekir. Buna duyarlaşma diyoruz. Duyarlaşma safhası olmadan alerjik reaksiyon gelişmesi nadir bir durumdur. Bu nedenle daha önce arı tarafından hiç sokulmamış bir bireyde alerjik reaksiyon gelişme olasılığı son derece düşüktür.” 

    ERKEKLERDE İKİ KAT FAZLA!

    Bir milyon nüfus başına bildirilen ölüm sayılarının, senede 0.03-0.48 arasında olduğu, ölümcül reaksiyonların görüldüğü kişilerin %40-85inde daha önceden anafilaktik reaksiyon öyküsü olmadığını belirten Prof. Dr. Okan Gülbahar, “Yani ciddi alerjik reaksiyon yaşayanların yaklaşık yarısı, arı alerjileri olduğunun farkında değildirler. Ancak eğer bir önceki reaksiyon anafilaksi ise, bir sonraki sokmanın anafilaksi ile sonuçlanma riski daha yüksektir. Arı sokmasına bağlı sistemik alerjik reaksiyon riski, erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazladır ve yaşla beraber artmaktadır” dedi.

    “ANAFİLAKSİYE KARŞI VENOM İMMÜNOTERAPİSİ UYGULANMALI”

    Öyküsünde arı sokması ile ciddi sistemik reaksiyon öyküsü bulunan ve testlerinde arı venomuna duyarlı bulunan hastaların, bir sonraki arı sokmasında %30 ila 70 oranında anafilaksi riski taşıdıklarının altını çizen Gülbahar, “Bu nedenle, bu kişilere %85 ile %98 arasında etkin bir tedavi olduğu gösterilmiş olan ve ileride gelişebilecek ciddi reaksiyonlardan korunma sağlayan venom immünoterapisi olarak adlandırılan aşı tedavisi uygulanmalıdır” dedi. Bu tedavi yaklaşımının amacı, eğer hastayı bir daha arı sokacak olursa, hayatı tehdit eden reaksiyonların gelişmesini önlemek olduğunu ifade eden Gülbahar, alerji aşılarının bunu gerçekten de çok başarılı bir şekilde yaptığını, günümüzde normal şartlarda bu tedavinin süresinin 5 yıl olması gerektiği söyledi.

    ARI SOKTUĞUNDA NE YAPMALIYIZ?

    Prof. Dr. Okan Gülbahar’dan hayati adımlar…

    Arı sokmasından sonra ilk yapılması gerekenler:

    1.Arıların bulunduğu bölgeden ani hareketlerden kaçınarak ancak hızlı ve güvenli bir şekilde uzaklaşmak.

    2.Eğer sokan arı bal arısıysa ve zehir kesesi halen deride kasılıp zehir vermeye devam ediyorsa, iğneyi derhal yerinden çıkartmak. Arının iğnesi, venom kesesinin zedelenmemesi için, tırnak veya sert düzgün bir cisim yardımıyla (örneğin bir kart) kazınarak çıkartılmaya çalışılmalıdır. Cımbız, pense gibi araçlar kesenin patlamasına neden olarak daha fazla venomun dolaşıma geçmesine yol açabileceğinden, iğnenin çıkartılmasında bu yöntemler tercih edilmemektedir.

    3. Sokulan bölge temiz, sabunlu su ile yıkanarak kurulanmalıdır. Antiseptikler kullanılabilir. 4.Deriyi tırnaklarla kaşıyıp yara yapmaktan kaçınılmalıdır.

    5. Sokulan alanı rahatlatmak için soğuk kompres, alerji hapları, kortizonlu kremler, ağrı kesiciler kullanılabilir. Hiçbir şey yapılmasa dahi, bu durum geçicidir ve saatler içinde kendiliğinden düzelir. Fakat anafilaksi durumunda süreç farklıdır. Anafilaksi tedavisinde ilk tercih olan adrenalin kullanımıdır. Ülkemizde kullanımı oldukça kolay adrenalin otoenjektörleri bulunmaktadır. Adrenalin otoenjektörleri, özellikle sağlık hizmetlerine hızlı bir şekilde ulaşmanın mümkün olmadığı yerlerde hayat kurtarıcı olmaktadır.

    BU BELİRTİLERE DİKKAT!

    Sistemik reaksiyonların hafif tiplerinde belirtiler genellikle deri ve mukozalarda görülür. Bu belirtiler arasında en sık görülenler ürtiker (kurdeşen), anjioödem, deride kızarıklık ve kaşıntıdır. Deri bulguları hastaların %80inden fazlasında gözlenir. Nefes darlığı, nefes almada veya vermede zorluk, öksürük, hırıltılı solunum, göğüste sıkışma hissi, ses kısıklığı, ses çıkaramama gibi solunumsal semptomlar olguların %50-60’ında görülür. Üst havayollarında gelişen ödem, arı sokmasına bağlı ölümlerin en önde gelen sebeplerindendir. Bu sırada kişide, boğazda sıkılma hissi, yutkunmada güçlük, tükürüğünü yutamama, nefes alamama, nefes alırken ötme sesi, ses kısıklığı, seste kabalaşma, konuşamama ve morarma gibi yakınma ve belirtiler gelişebilir. Bu belirtilerin erkenden tanınması ve hızla tedavisi kişiyi hayatta tutacaktır.

    OTOENJEKTÖR NEDİR?

    Anafilaksi riski taşıyan bireyler genellikle üzerlerinde bir otoenjektör taşır. Bu cihaz, uyluğa bastırıldığında tek bir doz ilaç enjekte eden bir şırınga ve normalde içeride kalan, gizli bir iğneden meydana gelir. Hızlı otoenjektör kullanımı anafilaksinin kötüleşmesini önleyebilir ve hayat kurtarabilir. Bu nedenle anafilaktik reaksiyon gösteren kişiler bu enjektörün nasıl kullanıldığını öğrenmeli ve kendilerine yakın kişilerin de öğrenmesini teşvik etmelidir.

     

    ANAFİLAKSİ YA DA ALERJİK KRİZ NEDİR?

    Anafilaksi çeşitli zehir, besin maddesi ya da ilaçların kullanımı sonrasında meydana gelen ağır bir alerjik reaksiyon tablosudur. Bu vakaların çoğunda arı sokması ya da fıstık gibi besin alerjileri tespit edilir. Anafilaksi gelişimi sonrasında kişilerde cilt döküntüsü, düşük nabız ve şok durumu meydana gelebilir ve müdahale edilmezse hayati riskle hatta ölümle sonuçlanabilir.

    Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Hakkında:

    Ülkemizde alerji ve immünoloji alanında kurulan ilk dernek olan Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD), erişkin- çocuk alerji ve klinik immünoloji uzmanlarını bir çatı altında toplamaktadır. Alerji ve Klinik İmmünoloji biliminin ve hizmetinin ülkemizde gelişimine katkı sağlamayı ve alerjik – immünolojik hastalıklar konusunda toplumda farkındalık oluşturulmasını hedefleyen AİD, uluslararası katılımlı kongre ve bilimsel toplantılar gerçekleştirerek branş hekimlerinin ve ilişkili sağlık personelinin en yeni bilgiler ile güncellenmesi sağlanmaktadır. Uluslararası bilimsel kurumlarla (AAAAI, EAACI, SIAF, WAO) iş birliği yapan dernek bu iş birliklerinin ışığında uluslararası kurumların düzenlediği kongre ve kursları ülkemizde başarıyla gerçekleştirmiş, ülkemizi başarıyla temsil ederek biliminin ilerlemesine önemli bir katkı sunmuştur. Yine farkındalık yaratma misyonuyla öne çıkan dernek, üyeleri için bilimsel toplantılara katılımı için maddi destek sağlamakta dernek üyeleri dışında da bedelsiz bir şekilde kurs ve okul şeklinde çeşitli eğitim toplantıları düzenlenmektedir.

  • 100 Bine Aldığınız Otomobil 50 Bin TL Masraf Çıkarabiliyor

    İkinci el araç pazarında geçtiğimiz yıl sonundan bu yana izlenen fiyat artışları, satılan otomobillerin yaş ortalamasını da değiştirdi. Yaklaşık 8 ayda ikinci el araç fiyatlarında ortalama yüzde 80 fiyat artışı yaşanınca, otomobil satın alma maliyetlerini yüksek bulan tüketiciler, daha düşük modelli araçlara yöneldi. Ekspertize gelen araçların yaş ortalamasının 1 yılda 10’dan 15’e ulaştığını kaydeden Pilot Garage Genel Koordinatörü Cihan Emre, “Bundan birkaç sene önce 100 bin TL’ye lüks, 4-5 yaşında bir otomobil satın alabilirken bugün artık tüketici 25 yaşında B segmenti bir otomobil satın alabiliyor. Ancak araç yaşlandıkça ortaya çıkabilecek riskler de aynı ölçüde artıyor. Tüketiciler kaç model olursa olsun satın almayı düşündükleri otomobili kapsamlı bir şekilde kontrol ettirmeli. Çünkü 100 bin TL’ye aldığınız 96 model araçta çıkacak masraf 50 bin TL’yi dahi geçebilir. Yedek parça fiyatlarındaki artış malumunuz.” şeklinde konuştu.

    İkinci elde ekspertiz sektörünün önemli temsilcilerinden Pilot Garage, otomobil fiyatlarındaki değişimle paralel olarak ilginin düşük modelli eski araçlara kaydığını belirtti. Yakın yıllarda sıfır kilometre ya da 1-2 yaşında, düşük kilometreli otomobillerin ekspertiz merkezlerini ziyaret ettiği kaydedilirken, 2022’de durumun tersine döndüğü ve 10 ile 30 yaş arasındaki otomobillerin girişlerinde anlamlı bir artış gözlemlendiği kaydedildi. “Birkaç sene önce 100 bin TL’ye 4-5 yaşında lüks bir otomobil satın alabiliyordunuz, artık geldiğimiz noktada 100 bin TL’ye 25 yaşında B segmenti bir otomobil satın alabiliyoruz.” açıklamasını yapan Pilot Garage Genel Koordinatörü Cihan Emre, “Öte yandan artan yaşla risk de artmış oluyor, ortaya çıkabilecek masraflar ya da geçmiş hasarlar 10 yaş ve üzeri tüm otomobillerde daha büyük bir önem taşıyor.” dedi.

    İkinci el araç satın almayı düşünen tüketiciler için bir dizi öneri ve uyarıda bulunan Emre, enflasyon, kur, sıfır araçtaki stok problemleri, faiz oranları gibi etkenlerle ikinci el otomobil fiyatlarının yaklaşık 8 ayda yüzde 80 arttığını, ekspertize uğrayan otomobillerin yaş ortalamasının 1 yılda 10’dan 15’e ulaştığını belirtti. Tüketicilerin “değişen-boyanan parçadan” çok otomobilin aktif, pasif güvenlik ekipmanlarına ve hasar geçmişine, daha önemlisi mekanik durumuna dikkat etmesini öneren Emre, “dış görünüşe aldanmayın” dedi.

    “100 bine aldığınız araç 50 bin TL masraf çıkarmasın”

    “Türkiye’ye has olarak değişen-boya konusunda belirli bir hassasiyet olsa da, 10 yaş ve üzeri araçlarda düşürülmüş kilometreye, hava yastıklarına, şasiye özenle dikkat edilmesi gerekiyor. Bu araçların dış görünümü iyi olsa dahi yürüyen aksam, motor, mekanik ve şanzımanın, elektrik altyapısının, aksesuarların kapsamlı şekilde incelenmesi, eksiklerin tespit edilmesi araç satın alacakları gelecekte yapacakları 50-100 bin TL’ye varacak masraflardan kurtarır.” diyen Emre, “Göz ardı ettiniz, ekspertiz yaptırmadınız, 100 bin TL’ye aldığınız 25 yaşındaki araç size 50 bin TL masrafla geri dönebilir, harcadığınız zaman cabası, yedek parça fiyatları da malumunuz.” dedi.

  • DEVLET ORDULARINDAN DÜNYA ORDUSUNA

    DEVLET ORDULARINDAN DÜNYA ORDUSUNA – Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

    ANKARA   KALESİ

              DEVLET ORDULARINDAN DÜNYA ORDUSUNA

               Savaşlarla dolu olan insanlık tarihi iki büyük dünya savaşı ve arkadan yarım yüzyıllık bir soğuk savaş sonrasında, küresel sermayenin insanlığı tek bir dünya devletine doğru baskı uygulayarak gündeme getirdiği küreselleşme sonrasında da yeni bir soğuk savaşın gündeme gelmesiyle, insanlığın uzun yıllar peşinde koştuğu bir evrensel barış düzeni, ne yazıktır ki bugün bile gündeme gelememiştir. Uzun süren savaş dönemlerini arkadan barış dönemleri izlemiş, barış antlaşmalarının geçerliliğini yitirdiği aşamalarda ise yeniden savaş süreçleri tarih sahnesinde öne çıkarak, dünya gezegeni ve insanlık aleminin geleceğini belirlemeye yönelmiştir. Milyonlarca yıl geriden gelen dünya gezegeni bu çerçevede bir türlü istikrarlı ve düzenli bir yaşam ortamına sahip olamamıştır. Birbirinin kurdu olduğu ileri sürülen insanlar sürekli değişen koşullar içerisinde yaşamlarını sürdürebilmek üzere mücadele ederlerken, bazen mücadele koşullarının sertleşmesiyle birlikte savaş dönemlerine doğru sürüklenmişlerdir. Bu gibi durumların ötesinde yaşam koşullarının daha yumuşak bir ortama kavuştuğu süreçlerde ise barış dönemleri gündeme gelerek, insanlığı gelecekte yok olmaya götürebilecek savaşlara son verebilecek barış koşulları, büyük mücadelelerle yaratılmaya çalışılmıştır. Tarihin sürekliliği ilkesi açısından savaş ve barış oluşumlarına bakıldığı zaman her ikisinin birbirinin hem karşıtı hem de devamı olduğu görülmektedir. Uzayıp giden savaş süreçlerinin zamanla kesintilere uğraması barış ortamlarına geçişi hızlandırmış, devletler arası ilişkiler düzeyinde görüşmelerin ya da uluslararası ilişkiler ortamında sorunlar ya da çatışmaların gündeme gelmesiyle birlikte, barış süreçlerinin hızla bir savaş ortamına dönüşebildiği, tarihin birçok aşamasında görülebilmiştir. Savaşlarla barışların birbirinin tamamlayıcısı olduğu bütünsel bir geçmişe sahip olan insanoğlu, yeni bir yüzyılın başlarında gene benzeri bir durum ile karşı karşıya getirilmiştir.

              İnsanlığın dünyaya yayılmasıyla birlikte değişik ülkelerde yaşayan toplumlar bulundukları yere, jeopolitik konuma ve sahip oldukları koşullara uygun bir tarih yaşayarak bugünlere gelebilmişlerdir. Barış ortamı ile savaşlar arasındaki ilişkiler genel anlamda birbirinin tamamlayıcısı olan süreçler ile bütünleşmiştir. Savaşlarla birlikte barışlar da birbirini izlediği için, her iki kavramın tanımlanması sırasında bu birliktelik aradaki bağlantı üzerinden ortaya konulurken, savaşlar için silahlı diplomasi, barışlar için de silahsız savaşlar tanımı kullanılarak bu iki kavram arasındaki yakınlık açıklanmaya çalışılmıştır.  İki kavram arasındaki ilişkiler bütününe hangi açıdan bakılırsa bakılsın, savaş ve barış kavramları hem birbirinin karşıtı hem de tamamlayıcısı olarak süreklilik arz eden ortamların içinde bulunmaktadırlar. Bu nedenle barış isteyenler savaşları, savaş isteyenler ise barış ortamlarını ortadan kaldırmak zorundadırlar. Birbirleriyle mücadele etmek durumunda olan bu taraflar bir anlamda birbirlerini yok etmek, ya da devre dışı bırakmak zorunda kalmaktadırlar. Siyasi tarih incelendiğinde her dönemin kendine özgü koşullarında hem dünyanın yönetimi hem de var olan insan toplumlarının belirli bir düzen içinde yaşamaları, her zaman için sorun olmuştur. Çeşitli dönemler tek başına ele alınarak incelendiğinde barış ortamlarının çöküşü ile birlikte savaşlara, savaş koşullarının gevşemesi ya da yozlaşmaya başlamasıyla birlikte de barış ortamlarına doğru bir kayma oluşumu kendiliğinden devreye girebilmektedir. Bu nedenle, barış görüşmeleri devam ederken savaşlardan söz edilebilmekte, savaşların en şiddetli aşamalarında barış arayışları öne çıkarak tarafların önünü kesebilmektedir. Bu çerçevede savaş ve barış kavramlarını düşman kardeşler olarak görmek ve bu doğrultuda her zaman için her ikisini de dikkate alarak değerlendirmeler yapmak zorunluluğu vardır. Savaşlar insanlık tarihinin istenmeyen dönemleri olarak öne çıkarken, barış dönemleri de büyük istekler ve özverilerin sonucunda devreye girerek, insanların yaşam düzenlerini saldırgan savaşların güvencesi altına almaktadır.

               Savaşlar insanlık tarihinin istenmeyen olumsuzlukları olarak yüzyıllardır sürüp gelirken, aradan geçen uzun yıllar boyunca insanların yaşam biçimleri değişmiş, ilkel çağları geride bırakan insanlık, orta çağ tarihi itibarıyla tek tanrılı dinlerin gündeme getirdiği feodal beylikler ve papazların yönetimindeki şehir devletleriyle yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Şehir devletleri arasındaki çekişmeler savaşları gündeme getirdiğinde, her kent yönetimi kendi silahlı birliğini kurarak yoluna devam etmeye çalışmıştır. Şehirler arası savaşları kazanan kentlerin başındaki feodal beyler zamanla kendi krallıklarını ilan ederken, şehirlerarası savaşlarda yenik düşen kentler krallıklarını ilan eden kentlere bağlanmaya başlayınca, kent devletlerinden ulus devletler dönemine geçişin önü açılmıştır. Silahlanma olgusunun şehir devletleri yaratması üzerine, kentler arası savaşlar uzun sürmüş ve bu dönemin sonucunda krallık ilan eden kentlerin askeri birlikleri, büyüme süreci sonucunda ulus devlet konumuna gelirken, orduların da uluslaşması aşamasında kendiliğinden ulus devletler ve onlara bağlı biçimde yeniden örgütlenen ulusal ordular tarih sahnesindeki yerlerini alarak, dünya tarihinin şekillenmesinde önemli bir misyonu yerine getirmişlerdir. İnsanlık ilk çağlardan orta çağa geçerken, daha sonraki aşamada gündeme gelecek olan uluslaşma ve ulus devlet düzenine yönelme sayesinde beş yüzyıllık bir geçiş dönemi sonrasında, bugünkü büyük ve güçlü ulus devletler yapılanması öne çıkarak dünyanın geleceğinin belirlenmesinde en etkili faktör olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında uluslaşan toplumlar ve ulus devlet haline dönüşen krallıklar arasındaki çekişmeler, yeryüzünün birçok bölgesinde kanlı çatışmalara ve silahlı isyanlara davetiye çıkarırken, bu tür sorunların dışında kalmak isteyen krallıklar ulusal toplumlarını ulus devlet ordularına dönüştürerek, hem varlıklarını korumak hem de bu yoldan elde edilen güçlenme aracılığı ile uluslararası alanda kendi hegemonyaları doğrultusunda, yeni bir dünya düzeni kurabilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Kuvvetli ordusu olan devletler çekişme sürecinde dağılmayarak ve yollarına devam ederek, en güçlü krallıkların örneklerini her dönemde dünya haritasının üzerinde kurabilmişlerdir.

              Aslında dünya tarihi incelendiği zaman, devletler ile orduların aynı süreç içinde ortaya çıkarak güçlendikleri görülmektedir. Doğal ortamdan kurulu düzenlere geçildikçe devlet örgütlenmeleri çok daha fazla genişleyerek, güçlenme yolunda önemli gelişmeler göstermiştir. On bin yıl öteden gelen devlet örgütlenmeleri yolu ile toplumlar kırsal alana bağımlılıktan kurtularak, yerleşik bir düzene geçişin çalışmalarını yapmışlar ve dünyanın tam ortalarında yer alan Mezopotamya bölgesinde yerleşik bir düzene geçişin ön hazırlıkları tamamlanmıştır. Göçebe toplumdan yerleşik düzene geçerken insanlar eğitilmeye başlanmış ve bunun sonucunda da uygarlığın yepyeni çağdaş bir düzen olarak öne çıkmasının yolu açılmıştır. İnsanlar okudukça ve eğitildikçe toplumların uygarlaşması, sosyal bir gerçeklik kazanarak gelecek için yol gösteriyordu. Yerleşik düzen beraberinde güvenlik ve korunma gereksinmelerini de gündeme getirdiği için bu doğrultuda merkezi güçlenmeyi sağlayacak askeri birlikler olarak ordular öne çıkıyordu. Zaman içerisinde kent devletlerinden ulus devlet yapılanmasına dönüşmüş olan bu tür yapılanmalar, birbirini izleyerek gündeme geldikçe, güçlenen ordular daha da büyüyerek, büyük devletlere paralel biçimde büyük ordular da tarih sahnesindeki yerlerini alıyorlardı. Birbirini yemek ya da yok etmek iddiasında olan insanlar ve toplumlar arasında çekişme ve çatışmalar yayıldıkça, savaşlar birbiri ardı sıra dünya sahnesinde daha fazla görülmeye başlanıyordu. Şehirler ve devletler büyüdükçe güvenlik gereksinmeleri fazlasıyla artmakta ve bu doğrultuda da her devlet merkezi, diğer devletlere karşı kendi egemenliğini koruyarak güvenlik örgütleriyle birlikte çağdaş ordular ortaya çıkarılıyordu. Orta çağdan bu yana sürüp giden siyasal gelişmelerin yarattığı gereksinimlerin, karşılanması için devlet ve ordu ilişkilerinde ortaya çıkmakta olan yapısal temellendirmelerin dikkatle korunması gerekmiştir. Devletler ile ordular arasındaki ilişkilerin her yönü ile karşılanabilmesi için güç dengeleri ile birlikte güvenlik arayışlarının da doğal etki alanları yaratması, doğal olarak tamamlayıcı bir oluşum olarak gündeme gelmektedir. Her devlet bir güç merkezinin var olma örgütlenmesi olduğu için çatışmalar, çekişmeler ve savaşlar da böylesine bir oluşum sürecinin sonraki aşamaları olarak öne çıkmaktadır.

              Ordu ve güvenlik sorunları ile ilgili konuları bir düzene koyabilmek açısından devlet yapılanmaları kalıcı bir düzen getirerek, sorunların daha da karmaşıklaşmasını önlemektedir. Bu nedenle hukuk ve siyaset merkezleri her zaman için ya devlet mekanizmalarıyla çalışmak ya da en azından devlet yapılanmalarının getirmiş olduğu kamu düzenleri ile birlikte çalışmak isterler. Devlet ve ordu ilişkilerinin temel dinamikleri geçmişten gelen yapısal temel üzerinde yükselirken, gündeme gelen nedensellik bağlantıları çerçevesinde çözüm yollarına doğru bir açılım gerçeklik kazanabilir. Devlet yapılarına ya da kamu düzenlerine yönelik çeşitli tehditler her zaman için sorun yarattığından dolayı, güvenlik konusu her devletin en önde gelen sorunlarından birisidir. Devletler bu çerçevede öncelikle kurulu bulundukları bölgelerde ilk olarak üstünlük taşıyan otoritesini herkese ve her çevreye öncelikle kabul ettirmek zorundadır. Bir ülke içinde ya da bir devletin çatısı altında ortak bir statü çerçevesinde gerçekleştirilecek olan toplu yaşam ya da birlikte yaşam düzenlerinin kurulabilmesi ve bunun sonsuza kadar devam ettirilmesi iddiası, gene ordular aracılığı ile gereği yerine getirilen bir konudur. Devletlerarası çekişmeler ya da toplumlar arası çatışmaların gündeme geldiği aşamalarda iç ve dış konjonktürdeki dengeler bozulabilir. Güç unsurunun eksik olduğu ya da geride kaldığı gibi durumlar ortaya çıkınca devlet gücünün düzen ve istikrarın sağlanmasında beklenen ağırlıkları ortaya koyamadığı görülmekte ve bu nedenle devletin temelinde var olan kamu gücünün yeniden destek sağlanarak eskiden gelen güç dengelerinin yeniden kurulabilmesi gerekmektedir. Devletin gücünün yeniden eski dengelere dayanan bir kamu düzeni oluşturamadığı aşamalarda, bir başka güce dayanan güçlünün hukuku eski düzenin yetersiz kaldığı aşamada devreye girerek, var olan otorite boşluğunun doldurulması veya giderilmesi çizgisinde beklenen ağırlığını ortaya koymak durumundadır. Ancak bu yoldan uluslararası düzen dengeli bir biçimde sürdürülerek devlet düzenleri korunabilmektedir.

              Devletlerin güvenliğinin sağlanmasında kamu otoritesinin hiçbir biçimde inkâr edilemez bir ağırlığı bulunmaktadır. Devlet otoritesinin varlığı açısından güvenliğin sağlanmasının bir diğer unsuru devletin şiddet tekeli ya da silah kullanma yetkisinin devreye sokulmasıdır. Bir ülke içinde ya da bir devletin sınırlarının arasında kalan yerlerde silah kullanılması, ancak çatısı altında yaşanmakta olan devletin etkin ağırlığı ile sağlanan kamu düzeni içinde sağlanabilmektedir. Ülke içinde güvenliğin sağlanması aşamasında var olan bütün siyasal güçlerin dikkate alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Farklı devlet yapılanmaları içinde ordunun ülke içindeki güç merkezlerini dışlamadan hareket etmesi, var olan siyasal çıkmazlardan kurtulabilmek için önemlidir. Otorite çıkmazları aşılırken, geçmişten gelen sistemin odak noktası olarak ordu, toplumsal barışı sağlamak doğrultusunda bir devletin güç merkezi konumunda tüm diğer güç merkezlerini dikkate alarak hareket etmek zorundadır. Egemenliğin giderek ön plana çıktığı son yüzyıllarda devletler, bu gücü kullanarak hem kendi güç merkezlerinin korunmasında hem de devletin silahlı kanadı olarak ordunun her zaman için sorunlu durumlarda devreye girmesinin sağlanmasında, kendilerinden beklenen işlevselliği yerine getirdikleri ortaya çıkmaktadır. Burada devlet ve ordu arasındaki ilişkilerin düzenli bir biçimde işlemesinin ne kadar yaşamsal öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Güç sahibi devletler kendi ordularını işlerine geldiği gibi ve de ulusal çıkarlarının bulunduğu her aşamada ileriye sürerek ağırlık dengelerini kendileri için en uygun zamanda kollamak durumundadırlar. Büyük devletler sahip oldukları güçlü orduları ile onların sağlamış olduğu prestijden yararlanarak, uluslararası alandaki güçlü konumlarını devam ettirebilmenin çabası içinde olmaktadırlar. Eğer sahip oldukları bu gibi güçlülük unsurunu kullanarak kendi çıkarlarına uygun bir sonuç alamazlarsa ve de bu yüzden dünya barışı tehdit altına girerse, o zaman büyük devletler otorite ile önleyemedikleri sorunları çözmek ya da kuramadıkları yeni kamu düzenini oluşturabilmek üzere, sahip oldukları silahlı güç olarak orduları ile meydana çıkarak, dünyanın her bölgesinde ortaya çıkabilecek olumsuz siyasal gelişmelere müdahale edebilmektedirler. Bu aşamada, var olan küresel düzenin ya da dengelerin muhafaza edilmesinde büyük devletlerin otoritelerinin bir araya gelerek olumsuz gelişmelere karşı bir cephe oluşturması, dünya barışı açısından son aşama çözümü olabilmektedir.

               Devletler bütün toplumsal kuruluşlar ya da örgütlenmeler gibi belirli zaman dilimlerinde ortaya çıkarlar ve değişen koşulların ortaya çıkardığı durumlara göre varlıklarını sürdürürler. Bazı devletler içinde bulundukları konjonktüre bağlı olarak uzun ya da kısa ömürlü olabilirler. Büyük dünya savaşları dahil olmak üzere yer küre üzerinde meydana gelen bütün değişiklikler sosyal yapılanmaları etkilediği için ,bazı devletler  içinden geçilen konjonktürün fazlasıyla yansıyan etkilerine göre, ya işin başında ters düşerek devletleşme sürecini tamamlayamadan dağılabilirler ya da başlangıçta kuruluş aşamasını tamamladıktan sonra, kısa zaman içinde yeni ortaya çıkan koşulların etkisiyle başlangıçta oluşturmuş oldukları dengeleri muhafaza edemeyerek, kısa bir zaman dilimi içinde dağılmaya doğru sürüklenebilirler. Devletlerin varlığının devamı konjonktürel gelişmelere doğrudan bağlı olduğu için her siyasal yapılanma toplum içindeki ve dış dünyadaki değişiklikleri izleyerek durum tespitleri yaparlar.  Yeni koşullarla birlikte gelişen konjonktürel değişikliklerin ortaya çıkardığı koşullar ile belirli amaçlara yönelik güdümlü baskıların yansımalarıyla, ortaya çıkan yeni ortamlarda bütün devletler kendi geleceğini arayarak, ayakta kalabilmenin ve sonsuzluğa kadar yoluna devam edebilmenin çabaları içinde olurlar. Devletler kurulurken olduğu gibi devam ederken ya da çöküşe doğru zorlandığı aşamalarda, kendilerini kurtarmak üzere yeni yapılanmalara yönelebilirler, ya da ayakta kalabilmek için diğer devletler ile bölgesel ve de küresel boyutlarda iş birliği yaparak ve de yardımlaşarak yola devam edebilmenin çabası içine girebilirler. Her devlet ilgili birimleri aracılığı ile dünyadaki değişimleri yerinde izleyerek, kendisi için gündeme gelebilecek tehdit ve tehlikelere karşı bağlı birimler aracılığı ile önlemler alabilmektedir. Ordular her devletin güç unsurunun örgütleri olarak, sınırların ötesinden gelebilecek her türlü olumsuz duruma karşı çıkabilecek durumda olmak zorundadır. Devletler kendi gereksinmeleri için kurdukları orduları en üst düzeyde güçlü bir örgütlenme düzeyine çıkararak, her türlü tehlike ve tehdide karşı ordu kozunun en üst düzeyde kullanabilmenin her zaman için çabası içinde olmaktadırlar.

              Dünya siyasetinde öngörülemez durumların ortaya çıktığı dönemlerde ve içine sürüklenen olumsuz durumlarda her devlet kendini kurtarabilmek için her yola başvururken, kendi ordusu ile birlikte hareket ederek önlemler almakta ve de sorunlara karşı farklı çözüm reçetelerinin devreye girmesi için girişimlerde bulunmaktadırlar. Devletler arası rekabet düzeni içinde her devlet belirli alanlarda ya da konularda ihtisas sahibi olmaya doğru yönelirken, devletler ve orduları arasında var olan iş birliği düzeni yeniden oluşturularak, teknolojik alandaki yenilikler ile toplum içinde ortaya çıkan yeni koşulların birlikte ele alınarak hareket edilmesi gerekmektedir. Bugünün koşullarında varlığını koruyan ulus devletler kendilerini korumak ve bu doğrultuda etkili olabilmek için kendi ordusu ile birlikte ortak çalışmalara gidebilirler. Kendi devletini kuran ulusal toplumların bu doğrultuda çıkarlarını koruyabilmek için ordularını öne çıkaran güçlü bir yapılanma içinde olmaları gerekmektedir. Ordunun çalışmaları sırasında ortaya çıkan yeni durumlara göre önlem alma yoluna girildiğinde, ülkenin geleceği için kurulabilecek bir güçlülük içinde hareket edebilmesi gerekmektedir. Bu aşamalarda ulus devletler ulusal çıkarları koruma doğrultusunda hareket ederken halk topluluklarının oluşturduğu devlet modellerinde ise, ülkenin ve halk kitlelerinin çıkarlarına öncelik verilerek hareket edilmektedir. Dünya haritası üzerinde yer alan iki yüzden fazla devlet yapılanması çerçevesinde sorunlar ele alındığında gene ordu faktörü öncelikli olarak devreye girerek, çeşitli önlemlerin devlet ve toplumun geleceği için karara bağlanması sağlanmaktadır. Ordulara böylesine durumlarda genişletilmiş yeni yetkilerin tanınması ile devlet krizlerinin aşılabilmesi sağlanmaktadır. Devletlerin olumsuz gelişmelerle karşılaşması aşamasında, güvenliğin yeniden örgütlenmesi ya da ortaya çıkan yeni durumlara uygun hareket ederek eskisinden çok farklı ya da daha gelişmiş bir yeni yapılanmaya yönelinmesi gibi durumlar da ortaya çıkabilir. Bu gibi tartışmalı durumlarda devletlerin zayıflık göstermeyerek kararlı bir biçimde hareket etmesi gerekmektedir. Öncelikli olarak problemli noktalarda her devlet kararlı davranarak kendisi için tehdit arz eden durumların ortadan kaldırılmasını veya geleceğin koşullarında bunların devre dışı bırakılmalarını gerçekleştirebilecek adımları atması gerekmektedir.  

              Devletler eski çağlardan bu yana kendi varlıklarını güçlendirme çizgisinde ordu unsurunu güçlendirebilmek için birçok yola başvurabilmektedir. Her devlet kendi nüfus yapısını zorlayacak önlemlere yönelmeden önce, durum tespiti ve analiz işlemlerini dikkate alarak çalışmalarını yönlendirirken normal nüfus ve asker sayıları arasında güvenlikçi bir dengenin ortaya çıkması için çaba göstermektedirler. Tekelci şirketler giderek küreselleşme sürecinde çok büyüyerek ve ulus devletlere karşı saldırı ve savaş senaryolarını devreye sokarak yeryüzü üzerinde mutlak egemenlik sahalarını genişletmektedirler. Böylesine çıkarcı bir genel yöneliş içerisinde büyük şirketler tekelcilikten öne çıkarak ve daha sonra da kendi çıkarları açısından küreselciliğe yönelerek, evrensel bir hegemonya düzeni hedefine doğru emin adımlarla ilerlemişlerdir. Beş yüz yıl önceden başlayarak bugüne kadar yükselen devlet merkezli gelişmeler son dönemin küresel hegemonya yayılmacılığı çerçevesinde daha çok şirket merkezli gelişmelere yerini bırakmıştır. Şirketler büyüdükçe tekelcilikten küreselciliğe geçmişler ve sonunda dünya hegemonyası devletlerin elinden alınarak büyük şirketlere devredilmiştir Yetki genişliği devletlerin elinden alınarak şirketlerin yönetimine bırakılırken, uluslararası kuruluşlar sürekli olarak özelleştirmeleri savunmuşlar ama devlet merkezli kamu düzenlerini ortadan kaldırmak üzere de özelleştirmeler üzerinden önce piyasa ekonomisini kurmuşlardır. Böylece piyasa merkezli şirketleşme aşamasına gelinerek devletlerin ve toplumların bu aşamada şirket merkezli bir kapitalizme yönelmeleri sağlanmıştır. Yüzyıllarca toplumları devlet merkezli yönetmeye alışmış olan insan toplumları, beş yüz yıl sonra kendi ürettikleri sermaye merkezli bir kapitalist yapılanmaya yönetilmiştir. İnsanlığın son çeyrek yüzyıllık yaşam döneminde, kapitalist ekonomi düzeni daha da güçlenerek piyasa üzerinden insanlığın kaderinde olumsuzluk çizgisinde etkili olmuştur.

              Devlet gücü ya da ülke iktidarı bürokrasinin elinden çıkarak sermayedarların eline geçmesiyle birlikte devlet mührü de el değiştirerek yüksek bürokrasiden büyük şirket patronlarının eline geçmiştir. Sosyalizm bir işçi ve emekçi halk sistemi olarak gelişirken, kapitalizm de şirket sahibi sermayedarların elinde bir yaşam biçimine dönmüştür. Son dönemlerde ise sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizm adı altında kamusal rejimlerin gündeme getirilmesi görülmeye başlanmıştır. Bu yeni dönemde tekelci büyük sermaye kapitalizmi ekonomik yol olmanın ötesinde siyasal bir sisteme doğru dönüştürürken, var olan demokratik rejimlerin paranın yönetimi ve kontrolü altında kapitokrasi adı altında eskisinden çok farklı bir yaşam düzenine doğru dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Artık halk kitleleri işsizliğe ve yoksulluğa doğru zorlanırken, halkın egemen olduğu siyasal sistem olarak demokrasiler geride kalarak tarihe mal olmuşlar ve bunların yerini de sermaye sahibi büyük burjuvalar almaya başladığında, artık devletler arasındaki rekabet düzeni yerine şirketler arası çekişme dönemi başlamıştır. Şirketler çok fazla büyüyerek, devlet bütçelerinin on katından fazla özel yıllık bütçelere sahip olmaya başladıkları noktada, giderek zayıflayan ekonomik düzen üzerinden büyük ve güçlü orduları kurmak, beslemek ve de devlet iktidarını temsil eden gerçek güç olarak öne çıkarmak zorlaşmaya başlamıştır. Her şeyi para yolu ile satın almak aşamasına gelen iş adamları ekonomi üzerinden devlet düzenlerinin de yeni iktidar sahibi olmuşlar, ülke ve devletin gereksinmeleri doğrultusunda kamu yönetimini sermaye sahiplerinin tekeline bırakarak kapitalizmin kapitokrasiye dönüşmesine yol açmışlardır. Dünya devletlerinde ordular ulus devletlerle beraber giderek küçüldükçe, her şeyi satın alarak sonsuza kadar büyük ekonominin yönetimini ellerine alan patronlar devletin yerine şirketleri koyarken, orduları da devletin elinden alma doğrultusunda özel askeri birlik ve sermaye mücadelesi veren yeni askeri yapılanmalar kurmaya başlamışlardır. Bu gibi girişimlerin sonucunda güvenlik alanı bir ticaret sahasına dönüştürülmüş ve normal askeri birlikler küçültülerek ortadan kaldırılırken, bunların yerine güvenlik ve koruma şirketleri adı altında yeni yapılanmalar örgütlenerek devreye sokulmaktadır. Bir devletin en büyük misyonlarından birisi olan güvenlik sektörünün özelleştirilmesi ile birlikte liyakat, güven ve düzen kavramlarının ortadan kalktığı yerlerine ne olduğu belli olmayan bazı mafya benzeri yapılanmaların öne çıktığı görülmektedir. Böylesine bir olumsuz durum kapitalizmin merkezi olan ABD’de ortaya çıktıktan sonra dünya ülkelerinde yayılmıştır.

               Dünyanın kapitalizmin bir üst aşaması olarak kapitokrasiyi yaşamaya başladığı aşamada, demokrasiler sisteminden çıkarak paranın egemenliğine teslim olma gibi insanlığın genel ilerleme tarihine ters düşen olumsuz bir aşamaya gelmiştir. Böylesine olumsuz bir durumun ortaya çıkmasında batı merkezli kapitalist sistemin büyük oranda etkisi olmuştur. Para her şeyi satın alırken, güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesi üzerinden eski orduların yerine yeni orduları güvenlik şirketleri görünümünde devreye sokmaktadır. Böylece devletin adalet, güvenlik, özgürlük, eşitlik, liyakat gibi temel ilkelerinin devlet düzeni ile bağlantıları kesilmekte ve güvenlik gibi devletler açısından olmazsa olmaz bir kavram olarak özel ordularla, ülkelerin ve halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri koruma altına alınmaya çalışılmaktadır. Şirket sahiplerinin özel çıkarları doğrultusunda kurulan bazı güvenlik örgütlerinin hiçbir biçimde adil, eşitlikçi ve de güvenlikçi olmadıkları, kendilerine maaş ödeyen kuruluşların çıkarları doğrultusunda bazı savunma görünümlü hizmetlerle birlikte daha çok dünya ve piyasa hegemonyaları doğrultusunda, alan geliştirmek amaçlı saldırı mekanizmalarını da devreye sokabildikleri görülmektedir. Patronların egemen olduğu büyük şirketlerin yönetiminde etkin olan bir avuç sermaye sahibinin zamanla, dünya siyaset sahnesini halk kitlelerinin egemenliği çizgisindeki demokrasilerden uzaklaştırarak, giderek küreselleşen sermaye düzenlerinin çıkarları yönünde ön plana çekerek, kapitokrasi uygulamaları üzerinden bir para ya da sermaye imparatorluğuna doğru yepyeni bir yapılanma ile insanlığın önüne çıktıkları görülmektedir. Para ilişkileri geçmişten gelen bütün gelenekleri ve yaşam biçimlerini bozarken, bunları korumakla görevli devletlerin küresel şirketlerin oyun bahçesine dönüştürüldükleri artık iyice kesinlik kazanmaktadır. Böylesine bir dönüşüm süreci içinde siyaset bütünüyle küresel şirketler üzerinden yeni bir oyun alanı olarak dizayn edilmekte ve ordular da küçültülerek sermayenin askeri kadrolarına yeni etkinlik alanları yaratılmaktadır. Böylece ulusal kurtuluş savaşları aracılığı ile kurulmuş olan ulus devletlerin ordularının yerini, hiçbir biçimde ulusal olmayan sermayenin askeri birlikleri, küresel şirketlerin çıkarları için almaktadırlar.

              Devletlerin devlet merkezli ordularının yerini sermaye şirketleri görünümünde sermayenin askeri birlikleri almaktadır. Ulus devletlerin büyük patronları milli burjuvazi olmaktan çıkarak dışa açılma görünümünde küresel şirketlerle uluslararası ilişkilere yöneldikleri aşamada, burjuva toplumları ulusallık özelliğini kaybederek küresel burjuvazinin işbirlikçi ortakları görünümüne sürüklenmektedirler. Şirketleşmede başlayan çok kültürcülük oluşumlarının, şirketler üzerinden toplumsal alana doğru yayıldıkları aşamada, ulusal burjuvazinin ikiye bölündüğü, üst düzeyde kalanların uluslararası burjuvaziye dönüşerek piyasa ekonomisi ve teknolojik gelişmelerin bütünleşmesiyle bir dünya devleti peşinde koştukları anlaşılmaktadır. Devletler ulusal kimliklerini piyasa ekonomisi içinde kaybederken, ordular da piyasanın yönlendirmesine girerek, bir anlamda ulus ötesi yapılanmalar olarak yeni bir dünya düzeninin ordusu olmaya doğru yönlendirildikleri görülmektedir. Bugün dünya haritası üzerinde yer alan iki yüz den fazla ulus devlet, küresel emperyalizmin saldırgan piyasacılık girişimleriyle ortadan kaldırılmakta ve askerlik de vatan borcu olarak bir amatör hizmet alanı olmaktan çıkarılmaktadır. Böylece ulus devletler ile birlikte ulusal ordular da tarihin derinliklerine doğru gömülürken, güvenlik alanında koruma bekçileri ve şirketleri cirit oynatmaya başlamıştır. Böylesine önemli bir yapısal değişim daha önceden düşünülerek bir plan ya da projeye dönüştürülmediğinden, çeyrek asırlık küreselleşme sonucunda ulus devletlerin ulusal orduları eski düzenlerini kaybederek dağınık bir ortama doğru sürüklendikleri için, dünya güvenlik haritasında önemli ölçülerde boşluklar gündeme gelmiştir. Ulus devletlerin küçültülerek yok edilmesi süreçleri şehir ya da eyalet devletleri gibi oluşumlar üzerinden tezgahlanırken, olumsuz koşulların tehdit ortamı kaldırabilmek üzere güvenlik ve koruma şirketlerinin devreye sokulmasıyla çözüm üretilmeye çalışılmış ama ciddi bir sonuç alınamamıştır. Daha çok eski suç örgütlerinde hukuk dışı işlere girmiş olan insanların silahlı güvenlik şirketlerinde görevler üstlenerek, yeni dönem güvenliğinin sağlanmasında öne geçtiklerinden, bazen koruma şirketleri mensuplarının da güvenlik hizmeti yerine güvenlik tehditleri yarattıkları dünyanın bütün ülkelerinde gözlemlenmektedir. Devletlerin küçültülmesi   dünyada ciddi bir güvensizlik ortamı yaratmıştır.  

              Devlet ordularının Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek bir dünya ordusu kurulması beklenirken, devlet ordularının yerini şirket ordularının alması son derece yanlış bir geçiş uygulaması olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. İki büyük dünya savaşı sırasında Almanya, İngiltere, Rusya gibi yıkılan büyük devletler ve onların ordularının içine sürüklendikleri çöküş ve dağılma süreçlerinin de insanlığın geleceğinde önemli bir güvenlik sorunu yarattığı anlaşılınca, hiçbir büyük devletin kendi ülkesi ya da küresel alanın korunabilmesi açısından yeterince güvenlik yaratamadığı, sonuç olarak ortaya çıkmıştır. Büyük devletler bir savaşı kazansa bile, diğer savaşları kaybedebilmiş ama hiçbir büyük devlet sonuna kadar kendi ülkesinin ya da küresel alanın sürekli korunabilmesi açısından sonsuza kadar giden bir devlet ya da ordu güvenliği tesis edilememiştir. Bu durumu yerinde gören dünya devletleri, gelecekte kendilerini ve devletlerini güvence altına almak doğrultusunda bölgesel ya da küresel güvenlik kuruluşlarına yönelmişlerdir. Özellikle iki büyük dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan küresel güvenlik boşluğunun yaratmış olduğu sorunlar, bugünün dünyasında ciddi bir barış ve güvenlik sorunu yarattığı için, ülkesel ve bölgesel güvenlik arayışlarının ötesinde küresel güvenlik gereksinmesi açıkta kalmakta ve tam olarak karşılanamamaktadır. Cihan savaşları sonucunda kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütünün bütün dünya devletleri açısından güvenilir bir çatı örgütlenmesi olması beklenmiş ama o dönemden bu yana ortaya çıkan siyasal gelişmeler böylesine bir beklentinin tam olarak gerçekleşemediğini de dünya kamuoyuna göstermiştir. Devlet orduları ulus devletler arasında ulusal çıkarlar açısından sürekli olarak güvenlik sorunu yarattığı için, bugün yeni gelinen aşamada bütün devletlerin Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelerek, acil dünya barışını sağlayacak bir doğrultuda Birleşmiş Milletler ordusunu kurmaları gerekmektedir. Ayrıca dünya uzaya açılırken, uzayda var olabilecek tehdit ve tehlikelere karşı da birleşmiş bir dünya ordusunun gerekli olduğu bazı maceracı devlet adamları ya da büyük devletlerin önlerinin kesilerek savaşlara giden yolların önüne geçilmesi de dünya barışı açısından giderek bir zorunluluk haline gelmektedir. Maceracı emperyalist devletler ile uzaya açılmanın getireceği risklerin giderilmesi açısından, öncelikle bir dünya devletine ve de ordusuna gereksinme giderek artmaktadır.

              Tek bir dünya çatısı altında bir araya gelmek, insanlık açısından bugünlere taşınan yüzyılların bir ütopyasıdır. Tarihin her döneminde etkin olan devletler güçlü orduları ile büyük savaşlar yaratarak kendi dünya krallıklarını kurmuşlar ama hiç birisi sonuna kadar başarılı olamamıştır. Bugün gelinen yeni aşamada artık insanlık bir büyük dünya güç merkezinin öncülüğünde bir araya gelerek, dünya barışı için yepyeni bir dünya ordusu kurmalıdır. Bu doğrultuda Atlantik emperyalizminin maşası olarak kullanılan NATO’nun öncelikle Birleşmiş Milletlere bağlanarak bir dünya ordusuna dönüştürülmesi zorunlu olarak gündeme gelmektedir. Bu aşamada Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Dünya ordusunun kurulmasına öncülük ederken NATO ve benzeri bütün bölgesel ya da küresel güvenlik örgütleri Birleşmiş Milletler bayrağının çatısı altında bugün için bir araya gelebilmelidirler. Dünya devletinin tek ve bütünleşmiş bir dünya örgütüne dönüşmesiyle birlikte, insanlık yüz yıllardır bir ütopya olarak düşündüğü tek bir dünya devleti çatısı altında birleşebilmenin yollarını aramaya devam edecektir. Bu sürecin daha fazla uzatılarak güvenlik açığı yaratılmasına izin verilmeden son dönemin uzaysal ve teknolojik ilerlemelerinin tüm insanlığa anlatılmasıyla, beklenen dünya beraberliği başlangıç aşamasına gelebilecektir. Tek bir dünyaya dönüşüm için, yeryüzünde iki yüzden fazla devletin bir araya gelmesi ve Birleşmiş Milletlerin bu hedef çizgisinde yeni bir dünya devletine dönüşerek, NATO’yu kendisine bağlı bir dünya ordusu yapması artık kaçınılmaz olmuştur. Giderek üçüncü dünya savaşı çıkmazına mahkûm edilen insanlığın, acil bir evrensel barış düzenine kavuşabilmesi için, insanlık Birleşmiş Milletler çatısı altında Dünya Devletini kurabilmelidir. NATO’nun bu örgüte bağlanmasıyla oluşacak bir dünya ordusu kurularak, büyük devletlerin yeni emperyalistler konumunda küresel bir hegemonya düzeni içinde, insanlığın tarihte olduğu gibi tekrar baskı altına alınarak sömürülmesinin önlenmesi, tarihsel bir zorunluluk kazanmıştır. Bugünkü koşullarda tüm insanlık için acil bir barış görevi, bütün devletlerin devreye girmesiyle oluşacak uluslararası iş birliği ve dayanışma sayesinde sağlanabilecektir.

      Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

  • Oto Servislerini Bekleyen En Büyük Problem Yetişmiş Teknisyen Eksikliği

     Ülkemizde 81 ilde, 10 derneğin katılımıyla kurulan ve özel servislerin temsilcisi olan TOSEF Tüm Oto Servisleri Federasyonu, yılın ilk yarısı özelinde sektörel değerlendirmelerde bulundu. Döviz kuru, faiz, enflasyon, enerji, istihdam maliyetleri, kasko prim fiyatlarındaki artış ve tedarik problemlerinin yılın ilk yarısında oto servislerini olumsuz şekilde etkilediğini belirten TOSEF Genel Sekreteri Hakkı Urfa, maliyetlerin kontrolsüz artarken, servislerin asıl gelir kaynağı olan işçilik ücretlerinde aynı artışın yapılamadığına ve servislerin karlılık seviyelerinin her geçen gün düştüğüne dikkat çekti. Urfa, yaptığı açıklamada “Yüzde 130 boya, yüzde 120 yedek parça, yüzde 200’e varan madeni yağ fiyatlarındaki artış karşısında ezilen oto servislerinin tek tesellisi, ikinci el araçlara olan ilginin artmasıyla geçtiğimiz yılın ilk 6 ayına göre satış sonrası hizmetlerde yaşanan yüzde 15-20’lik artış oldu. Yılın ikinci yarısı itibariyle en büyük problem ise kalifiye eleman eksikliği olacak.” dedi.

    Tüm Oto Servisleri Federasyonu TOSEF, otomotiv sektörünü olumsuz yönde etkileyen döviz kuru, faiz, enflasyon üçgeninin oto servislerini daha derinden etkilediğine dikkat çeken açıklamalarda bulundu. 2021 yılının ilk yarısı, pandeminin etkilerinin devam etmesi sebebi ile sektör açısından zorlu geçerken; 2022 yılının ilk yarısı, 2021’in son aylarında yaşanan döviz dalgalanması ve Ocak ayında belirlenen asgari ücret, sonrasında yaşanan yüksek enflasyon sebebiyle, maliyetlerin kontrolsüz artması sonucunda olumsuz bir tablo çizdi. “Aynı artış oranı özel servislerin asıl gelir kaynağı olan işçilik rakamlarında olmadığı için sektör maliyetlerin altında ezildi. Tüm bu etkenlerin üzerine ortaya çıkan küresel tedarik problemi tüm sektörlerde olduğu gibi otomotiv sektörünü de olumsuz etkiledi.” açıklamasını yapan TOSEF Genel Sekreteri Hakkı Urfa,  “Özellikle yedek parça tedarikindeki problemler, servislerimizi tüketicilere karşı maalesef zor durumda bıraktı. Ancak sıfır araç arzındaki sorunlar ikinci el otomobil piyasasının hareketlenmesini dolayısıyla da özel servislere giren araç sayısının artmış yaşandı. Sıfır araç bulamayan araç sahipleri ellerindeki araçlara bakım onarım yaptırıp kullanma yoluna gittiği için özel servisler bu durumdan olumlu yönde etkilendi.” dedi.

    “Tedarik problemleri, kur ve enflasyon servisleri vurdu”

    Geçtiğimiz bir yıl içerisinde özellikle boya sarf malzemelerinde yüzde 130’a varan artışlar oldu. Bu oran yedek parçada yüzde 120, sarf malzemede, özellikle madeni yağlarda yüzde 200’e kadar dayandı. “Tedarik problemleri de eklenince kur ve enflasyon ile birlikte bu etkenler oto servislerini vurmuş oldu.” şeklinde konuşan Urfa, “Sektörde, ilk altı ayda sıfır araç satışlarında geçen yılın aynı dönemine göre % 10’luk bir daralma yaşanırken, satış sonrası hizmetlerde ise % 15-20 lik bir artış yaşandı, bu da oto servislerinin tek tesellisi.” ifadelerine yer verdi.

    “Yılın ikinci yarısı itibariyle en büyük problem yetişmiş teknisyen eksikliği olacak”

    Öte yandan TOSEF, yılın geri kalanında oto servislerinin geleceğini belirleyecek en önemli etkenin yetişmiş personel eksikliği olacağına dikkat çekti. TOSEF Genel Sekreteri Urfa, “Uzman teknisyen yetersizliği sektörün en ciddi problemi. Yılın ikinci yarısında servis araç giriş adetlerinin artacağını öngörüyoruz. Ancak adetlerde gerçekleşecek bu artışın karlılıkta olmayacağını öngörüyoruz. Zira maliyetler her geçen gün artıyor ve sektör artan maliyetleri kontrol altına alamaz ya da gelirlerini aynı oranda arttıramaz ise zorlu bir ikinci yarı yıl bizleri bekliyor. Geçtiğimiz Haziran ayında birinci olağan genel kurulunu yaptığımız federasyonumuzun hedefi; temsil ettiği özel servislerin standartlarını yükseltmek, toplu satın almalar yapıp giderlerini azaltıp karlılıklarını arttırmak. Ayrıca her platformda özel servislerin problemlerini gündeme getirerek çözüm adına projeler üretmek. Tüzüğümüzde yer alan fakat pandemi sebebi ile iki yıldır hayata geçiremediğimiz Ahi Evran Eğitim Akademisi’ni bu yılın ikinci yarısında faaliyete geçirmeyi hedefliyoruz. Ahi Evran Akademisi’nde, sektörün öncelikli ihtiyacı olan teknisyen eğitimlerine başlamak istiyoruz. Bu projeyle birlikte üniversitelerin otomotiv bölümü öğrencileri insan kaynağımız olacak ve teknik personel eksikliği problemine çözüm üretmiş olacağız.” şeklinde konuşmasını sonlandırdı.

    TOSEF Tüm Oto Servisleri Federasyonu Hakkında:

    Tüm Oto Servisleri Federasyonu TOSEF, Türkiye’nin birbirinden farklı bölgelerinde kurulmuş olan toplam 10 adet Oto Servis Derneği’nin bir araya gelmesi ile oluşturulmuş bir sivil toplum örgütüdür. TOSEF, 2018 yılında kurulmuştur. Kuruluşunun hemen akabinde, 2019 yılında Türkiye geneline yaygın şekilde, 81 ili temsilen ve TOSEF üyesi olmak üzere 10 adet Oto Servis derneğinin kuruluşuna destek olmuştur. Hali hazırda 657 üyesi bulunmaktadır. İstanbul’da İSOSED, Kuzey Marmara’da KUMSED, Güney Marmara’da GÜMOSED, Ege’de EGESED, Batı Akdeniz’de BASED, Doğu Akdeniz’de DASED, Güney Doğu Anadolu’da GASED, Doğu Karadeniz’de DOKSED, Orta Karadeniz’de OKSED ve İç Anadolu’da ANOSED dernekleri ile TOSEF, sektöre ve ülkemiz ekonomisine katma değer yaratmayı hedeflemektedir. TOSEF bünyesinde kurulan bu komiteler aynı zamanda diğer toplum kuruluşları, dernekler, resmi kuruluşlar ve bakanlıklar ile birlikte çalışarak, oto servislerinden alınan hizmet kalitesinin yükseltilebilmesine ve servis maliyetlerin azaltılabilmesine yönelik çözümler üretmeyi hedeflemektedir.

  • Şiddet olaylarında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşuyor…

    Büyük kentlerde yaşamak insani duyguları köreltiyor mu?

    Şiddet olaylarında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşuyor…

    İnsanların şiddet karşısındaki davranışları sıkça araştırılan konular arasında yer alıyor. Bir olaya tanık olan kişi sayısı arttıkça şahitlerin şahsi olarak hissettikleri sorumluluk duygusunun azaldığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, tepkisizlikle beraber belirsizliğin de oluştuğu bu durumun ‘Seyirci Kalma Etkisi’ olarak tanımlandığını ifade ediyor. Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Konfor alanını kaybetme tehlikesi insanlarda görmezden gelmeye yol açıyor. Büyük kentlerde yaşamak insani duyguları köreltiyor ve acil durumlara karşı bir duyarsızlık yaratıyor.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, toplumsal duyarsızlaşmaya yol açan etkenler hakkında değerlendirmelerde bulundu.

    Şiddet karşısında ‘Seyirci Kalma Etkisi’ oluşabiliyor

    Bursa’da bir evde tamamen sağlıksız bir halde bulunan çocuk haberinin psikoloji gözlüğüyle ele alındığında bir şiddet olgusu olarak değerlendirilebileceğini belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “İnsanların şiddet karşısında nasıl davranışlar sergiledikleri sıkça araştırılan bir kavramdır. Burada hem apartman sakinlerinin durumu yetkililere bildirmesi hem de yetkililerin ilgisizliğine karşın öğrenilmiş bir çaresizlik içinde eylemsizleşmeleri sosyal psikoloji açısından bakıldığında ‘Seyirci Kalma Etkisi (Bystander Effect)’ kavramını öne çıkarıyor. Bu kavram, insanların psikolojik ya da fiziksel farketmeksizin şiddete tanık olma durumunda sergiledikleri davranışlarını tanımlamak için kullanılıyor.” dedi.

    Konfor alanlarını kaybetmek istemiyorlar

    Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, Seyirci Kalma Etkisi’nin bir olaya tanık olan kişi sayısı arttıkça şahitlerin şahsi olarak hissettikleri sorumluluk duygusu azalması olarak tanımlandığını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Böyle durumlarda insanlar ‘benden başka kişiler de var, nasılsa onlar bir şeyler yapar’ düşüncesi ile kendi sorumluluğunu diğerine bırakır. İkinci olarak olaya şahit olan kişi sayısı arttıkça kişilerin nasıl tepki verecekleri konusunda diğerlerini beklemeleri belirsizlik hissini artırır. Şahitler bu gibi durumlarda olayın içeriğini, kendilerinin karışıp karışmamalarının doğru olup olmadığını, olaya karışmaları halinde kendi başlarına bir şey gelip gelmeyeceklerini düşünürler. Üçüncü olarak ise çoğulcu cehalet ön plandadır. Şahitler kimsenin olaya müdahale etmediğini görünce olayın acil bir durum olmadığını düşünüp kendileri de eyleme geçmeyebilir. Bunlar açısından bakıldığında büyük kentlerde yaşamanın insani duyguları körelttiği ve acil durumlara karşı bir duyarsızlık yarattığı söylenebilir. İnsanın kendi konfor alanını kaybetme tehlikesi de görmezden gelmeye neden oluyor. Görmek ve harekete geçmek sorumluluk almak demektir. Sorumluluk almak bu gibi durumlarda kendi konfor alanını riske atmayı da getirebileceği için yaşanan olay herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği bir durum haline gelir.”

    Sosyal linç şiddetin en yaygın örneği

    21. yüzyılda teknolojilerinin gelişimi ile ortaya çıkan sosyal medya ve şiddet ilişkisinin de “seyirci kalma etkisi” çalışmalarında kendini gösterdiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir,  “Yüz yüze olmayan bu iletişim türünde sınırlar belirsizleştiği için siber zorbalık yapmak, şiddet uygulamak çok daha kolay hale geliyor. Özellikle sosyal linç bu anlamda şiddetin en yaygın örneğidir. Şiddetin rahatça uygulandığı ve bizlerin sık sık buna şahit olduğumuz bazen de farkına varmadan bu şiddeti üreten olduğumuz olayların sayısı arttıkça duyarsızlaşma düzeyimiz de artıyor. Dijital ortama aktarılan yaşam tarzımız bizleri birbirinden uzaklaştırırken toplumsal yaşamın getirdiği komşuluk, komşulara karşı sorumluluk gibi ortak binayı paylaştığımız insanlara karşı da duyarsız hale getiriyor. Unutulmamalı ki geleneksel bağların sosyal yaşamı düzenlemeye yönelik etkisi yadsınamaz. Küçük yerleşim yerlerinde bu sosyal bağlar korunabiliyor ama büyük şehirlerde, metropollerde korunması daha zor diyebiliriz.” dedi.

  • Büyükelçi atamaları Resmi Gazete’de yayımlandı

    Büyükelçilerin görev değişikliğine ilişkin atama kararları ile çeşitli kurum ve kuruluşlarda görevden alma ve atama kararları Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlandı

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla büyükelçilerin görev değişikliğine ilişkin atama kararları Resmi Gazete’de yayımlandı. 7 büyükelçi merkeze çekilirken, 7 ülkeye yeni büyükelçi atandı.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre, Kongo Demokratik Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Mehmet Munis Dirik, Filipinler Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Artemis Sümer, Kore Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Durmuş Ersin Erçin, Madagaskar Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Nuri Kaya Bakkalbaşı, Sudan Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi İrfan Neziroğlu, Namibya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Berin Makbule Tulun, Kenya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Ahmet Cemil Miroğlu merkeze alındı.

    Yerlerine, Kongo Demokratik Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine Hüsnü Murat Ülkü, Filipinler Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine Güneydoğu Asya ve Pasifik Genel Müdür Yardımcısı Niyazi Evren Akyol, Kore Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Salih Murat Tamer, Madagaskar Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, İshak Ebrar Çubukçu, Sudan Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Ortadoğu Genel Müdür Yardımcısı İsmail Çobanoğlu, Namibya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Protokol Genel Müdür Yardımcısı Feral Çekerek Oruçkaptan, Kenya Cumhuriyeti Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Çevre, İklim Değişikliği ve Sınıraşan Genel Müdür Yardımcısı Subutay Yüksel atandı.

    Atamaların 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2, 3 ve 4’üncü maddeleri gereğince yapıldığı belirtildi.

    BAZI KURUM VE KURULUŞLARDA ATAMALAR VE GÖREVDEN ALMALAR

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan kararlara göre,
    Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğüne ve Yönetim Kurulu Başkanlığına TCDD Taşımacılık A.Ş. Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Pezük, TCDD Taşımacılık A.Ş. Genel Müdürlüğüne Yönetim Kurulu Başkanlığına Ufuk Yalçın, Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü Yönetim Kurulu üyeliğine Mustafa Bankaoğlu, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. Genel Müdürlüğünde açık bulunan Yönetim Kurulu üyeliğine Fatih Mehmet Bal atandı.

    Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Üyeleri Bülent Dilmaç ve Mehmet Karataş görevinden alındı.

    YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
    ATAMA KARARLARI
    YÖNETMELİK
    KURUL KARARI
  • Sanko Holding Başak Traktör Ferizli Belediyesi’ne traktör hibe etti

    Ferizli Belediyesi’ne traktör hibe edildi

    Ferizli’ye hizmet ve katkılarıyla adından sıkça söz ettiren Ferizli Belediye Başkanı İsmail Gündoğdu’nun özel girişimleri sonucu, belediye araç filosuna bir yenisini daha ekledi.

    Sanko Holding – Başak Traktör tarafından hibe edilen traktörün teslimi belediye hizmet binası önünde gerçekleştirildi. Gurur ve mutluluğunu kamuoyuyla paylaşan Başkan Gündoğdu, şöför kolduğuna oturarak ilçe merkezinde tur gerçekleştirdi.

    Geçtiğimiz günlerde Türkiye Belediyeler Birliği tarafından Ferizli Belediyesi’ne hibe edilen vakumlu yol süpürge aracı ile birlikte 17. hibe araç, belediye filosuna kazandırılmış oldu.

    Yeni aracın ilçeye hayırlı olması temennisinde bulunan Başkan Gündoğdu “Belediye araç filomuzu genişletmeye devam ediyoruz. Hibe yoluyla birçok önemli aracı filomuza kazandırdık. Bugün belediyemize kazandırdığımız traktör ile her alanda kullanılabilecek ve ihtiyacımız olan bir araçtı. Amacımız Ferizli Belediyesi’ni dışa bağımlı tutmadan kendi öz kaynaklarıyla her türlü işi yapabilmesi. Çok şükür göreve geldiğimiz günden bu güne toplamda 17. Kazandırdık. İhtiyaç duyulan ekipmanları müdürlüklerimize kazandırmaya devam edeceğiz. Sanko Holding Başak Traktör tarafından belediyemize hibe edilen sıfır traktörün Ferizlimize hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum” ifadelerini kullandı.

  • EMO: KAMU SAYAÇ KRİZİNE MÜDAHALE ETMELİ

    Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) 48. Dönem Yönetim Kurulu, son dönemde sayaç temininde yaşanan sıkıntılarla ilgili basın açıklaması yaptı. EPDK’nın kamu hizmeti yürüten dağıtım şirketlerini denetlemekte yetersiz kaldığı; hizmet kalitesi bir yana hizmet sürekliliğini bile sağlayamadığı belirtilen açıklamada, acilen kamu tarafından sayaçlara ilişkin tüm bölgeler için ihtiyaç tespiti yapılarak, stok ve planlı tedarik süreci için hazırlık çalışmalarına başlanması gerektiği bildirildi.

    Elektrik Mühendisleri Odası son dönemde sayaç temininde yaşanan sıkıntılarla ilgili 5 Ağustos 2022 tarihinde bir basın açıklaması yaptı.

    KAMU SAYAÇ KRİZİNE MÜDAHALE ETMELİ

    Sayaç Krizi Yaşamı Olumsuz Etkiliyor…

    Son aylarda elektrik dağıtım şirketlerinin sayaç temininde yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle inşaat süreci tamamlanmış ve iskan izni alınmış yeni binalara sayaç bağlanamadığı, bu nedenle abonelik işlemlerinin yapılamadığı yönünde vatandaşlardan ve üyelerimizden çok sayıda şikayet gelmektedir. Üyelerimiz mühendislik hizmetlerini ve mevzuata uygun olarak tüm süreçleri tamamlamış olmasına rağmen, binaların elektrik abonesi olabilmesi için aylarca beklemek zorunda kalmaktadır. Bu durum her kesimden yurttaşın büyük tepkisini çekmektedir.

    Dağıtım şirketlerinin gecikmeye gerekçe olarak; çip krizi nedeniyle elektronik sayaç temininde sorun yaşadıklarını ifade ettikleri bildirilmektedir. Benzer şekilde bozuk sayaçları sökülen abonelerin de çok uzun süreler beklemek zorunda kaldığı ifade edilmektedir. Aylarca bekleyen yurttaşların bir kısmı sayacı kendileri temin ederek sorunu çözmeye çalışmaktadır. Adeta karaborsaya düşen sayaçları fahiş fiyatlarla temin edebilen aboneler, sayaçların mülkiyetinin dağıtım firmasına geçişi sırasında kullanılan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) birim fiyatları nedeniyle ekonomik olarak da zarara uğratılmaktadır. Ek olarak temin edilen bu sayaçların kontrol, test ve onay işlemleri için sıra beklenmekte, sayaçlar takılana kadar ciddi zaman kaybedilmektedir. Ayrıca, bir önceki şartname kapsamında üretilen sayaçların kullanılabilmesine izin verilmesi de sorunu çözmemiştir. Kararın geç alınması nedeniyle sayaç üreticisi firmalar, stoklarının büyük kısmını bu süre zarfında yurtdışı satışlarıyla eritmiştir.

    Öncelikle mevzuat gereği dağıtım şirketince teçhiz edilen ya da devralınan sayaçlar “dağıtım tesisi” tanımı kapsamındadır. Sayaçlarla ilgili tüm süreçler elektrik dağıtım şirketlerinin sorumluğundadır. Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği`nin hükümlerine göre; bozulduğu için sökülen sayaçların yerine hemen yenisi bedelsiz olarak takılmalıdır. Sayaca müdahale edildiğine ilişkin bir bulguya rastlanılması nedeniyle kaçak elektrik kullanımına yönelik sayaç incelemesi yapılması gerektiğinde bile dağıtım şirketi anında yeni sayaç takarak aboneye enerji sağlamak zorundadır. Elektrik Piyasası Bağlantı ve Sistem Kullanım Yönetmeliği`ne göre dağıtım şirketleri tüketicilere başvuru tarihinden itibaren 7 iş günü içerisinde, bağlantı talebinin karşılanabileceği makul bir süreyi ve gerekçelerini içeren bağlantı görüşü sunmak zorundadır. Tüketici niteliğindeki başvuru sahibinin bağlantı talebinin, meskun mahal içinde bağlantı anlaşmasının imzalandığı tarihten itibaren karşılanması esastır. Yeni bağlantı hattı gerekmesi halinde 2 ay, dağıtım transformatörü tesisinde güç artışı yapılması gereken durumlarda 4 ay, yeni bir dağıtım transformatörü veya dağıtım merkezi yapılması gereken durumlarda bile 6 ay içinde bağlantı talebinin karşılanması gerekir.

    Sayaç temin edilememesi nedeniyle birçok dağıtım bölgesinde öngörülen sürelerin aşıldığı, yurttaşların yeni konutlarını kullanamadığı, ticarethanelerin ve sanayi kuruluşlarının faaliyetlerine başlayamadığı bildirilmektedir. Şubelerimiz ve üyelerimizle birlikte sorun yaşanan bölgelerde dağıtım şirketleri nezdinde gerçekleştirdiğimiz girişimlerden bugüne kadar kalıcı bir sonuç alınamamıştır. Üreticilerle sayaç tedarik anlaşmaları yapan dağıtım şirketlerinin bölgelerinde sorun yaşanmazken, bazı dağıtım bölgelerinde ise yeni abonelik işlemleri durma noktası gelmiştir.

    Elektrik dağıtımı; üretimi ve iletimi gibi son derece hassas bir planlama gerektiren bir faaliyettir. Sıradan bir ticari veya ekonomik faaliyet olarak değerlendirilemeyeceğini bu vesileyle bir kez daha vurgulamak gerekir. Bu kritik hizmetin plansız bir şekilde yürütülmesi durumunda ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar yaşanması kaçınılmazdır. Konut fiyatlarının ve kiraların hızla yükseldiği bu dönemde konut arzında sayaç eksikliği nedeniyle yaşanan bu sorun; yurttaşların anayasal barınma hakkını bile zedeleyecek bir potansiyeli taşımaktadır. Ticarethanelere ve sanayi kuruluşlarına enerji verilmemesinin ekonomik kayba neden olacağı ise açıktır. Dağıtım şirketlerinin ihmali nedeniyle oluşan ekonomik kayıp için mağdur yurttaşlara tazminat ödenmelidir.

    Günümüzde temel insan haklarından biri olarak kabul edilen elektrik enerjisine bu nedenle erişilememesi kabul edilmez. Acilen kamu tarafından sayaçlara ilişkin tüm bölgeler için ihtiyaç tespiti yapılarak, stok ve planlı tedarik süreci için hazırlık çalışmalarına başlanmalıdır. EPDK`nın kamu hizmeti yürüten dağıtım şirketlerini denetlemekte yetersiz kaldığı; hizmet kalitesi bir yana hizmet sürekliliğini bile sağlayamadığı ortadır. Maliyet artışlarını dengelemek adına önerdiğimiz toplumcu “planlı” enerji yönetimi artık teknik bir zorunluluk olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ucuz, kaliteli ve kesintisiz enerjiye erişimi güvenceye almak için özelleştirilen tüm enerji kuruluşları kamulaştırılmalıdır. Halen kamu malı olan ve görev süresi sonunda çalışır ve gelişen teknolojiye paralel olarak yenilenmiş bir şekilde kamuya devredilmesi gereken elektrik dağıtım şebekesi üzerindeki kamu kontrolü ise geçiş sürecinde Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. (TEDAŞ) güçlendirilerek yeniden sağlanmalıdır

    ELEKTRİK MÜHENDİSLERİ ODASI
    48. DÖNEM YÖNETİM KURULU