Dolar : Alış : 7.3877 / Satış : 7.4010
Euro : Alış : 8.9635 / Satış : 8.9797
HAVA DURUMU
hava durumu

sakarya7°CKar Yağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 34 Kategoride 11080 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Muş, açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş

24 Haziran 2016 - 1 views kez okunmuş
Ana Sayfa » ana manset»Muş, açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş
Muş, açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş

Muş Milletvekili, Doç. Dr. Öğr. Üyesi Ahmet YILDIRIM  ‘ın  TBMM Genel Kurul’da gündem dışı söz alarak yaptığı konuşmada “bugün 6 bin ila 8 bin arasında madde bağımlısı çocuğun sadece 100 bin nüfusa sahip olan Muş merkezde “dedi

Muş 420 bin nüfusa, 5 ilçeye sahip muazzam doğal güzellikleri olan ve ekonomik olarak da kendine yetebilirlik düzeyi oldukça yüksek bir ilimiz.

Burada özellikle tarım, hayvancılık, sulama ve bunlara dayalı sanayi olanakları on beş yirmi yıl öncesine kadar güçlü bir şekilde geliştirilmiş.

Buna bağlı olarak da devlet üretme çiftliğinin oldukça kapsamlı 60 bin dönüm üzerine kurulu bir tesisini 1960’lı yıllarda kurmuş ve 1970’lerde tekel fabrikası, tütün fabrikası açılmış, süt fabrikası açılmış ve şeker fabrikası pancara dayalı olarak sanayinin geliştiği bir fabrika ama son on dört yılda bu fabrikaların tamamı mevcut iktidar tarafından kapatılmış, devlet üretme çiftliğinin 60 bin dönümlük arazisi bir yandaş firmaya peşkeş çekilmiş, tekel kapatılmış, süt fabrikası kapatılmış, işsizlik artmış, elde kalan bir tek şeker fabrikası ise özelleştirme kapmasına alınarak geçici ve mevsimlik işçilerin yüzde 80 oranında bir personel profiline sahip olduğu fabrikaya dönüşmüştür.

Bunların hepsi son on dört yılda oldu.

Peki, son on dört yılda bütün bu gelişmeler Muş’ta yaşanırken bir de mevcut siyasi iktidar döneminde Muş’un 60’ncı sırada olan gelişmişlik endeksindeki yeri son yedi yıldır Kalkınma Bakanlığı verilerine göre 81’inci sırada. 2009’dan beri yeri değişmiyor, sekiz yıldır, 2008’den sonraki bütün yıllarda 81’inci sırada.

Bu yönüyle de özellikle ifade etmek isterim ki: Sadece var olan kapatılıp köreltilmemiş, Muş yoksulluğa sadece bu iktidar döneminde mahkûm edilmemiş, bunun dışında ciddi bir yatırım yapılmamış, sosyal, sportif, kültürel faaliyetler dibe vurmuş ve 2002 yılına kadar Muş’ta madde bağımlısı, uyuşturucu kullananların -verileri emniyetten aldığımız- sayısı sadece 10’larla ifade edilirken bugün 6 bin ila 8 bin arasında madde bağımlısı çocuğun sadece 100 bin nüfusa sahip olan Muş merkezde bulunduğu ifade ediliyor.

Bir diğer husus, Muş özellikle sulaması, toprak yapısı, topografyası, arazisi, tarım alanları, barajlarıyla muazzam bir tarım faaliyetine, hayvancılık faaliyetine, tarıma ve hayvancılığa bağlı sanayinin gelişmesine uygun bir kent iken varlık içinde yokluğa, zenginlik içinde fakirliğe mahkûm edilmiştir. Muş aslında bir bölgede yaşanabilecek…

Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi aslında Türkiye’nin bir fotoğrafıdır.

Bu yönüyle tarımsal faaliyetler sadece Muş’ta geriletilmedi.

Bir bütün olarak tarım politikalarının çarpıklığından ötürü dünya içerisindeki tarımsal ve hayvancılık üretimimizde ihraç eden ülke konumundan ithal eden ülke konumuna düşmüş bulunmaktayız.

Bu yönüyle Muş ili milyonları doyurabilecek bir kent iken siyasi iktidar döneminde kendine yetemeyen, yoksulluk, vurgun, talan kenti hâline getirilmiş.

Bu yanlış politikalar neticesinde de Muş, açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş.

Herhâlde bunun için, bu hâle getirilebilmesi için ancak çok özel bir politika uygulanmalıydı ki bu, varlık içerisinden yokluğa, zenginlik içerisinden fakirliğe bir kent ve onun kentlileri mahkûm edilebilsin.

mus

Bütün kamu kurumlarında

rüşvet,

partizanlık,

adam kayırma hatta taşeron işçisi alırken bile 10 bin liradan aşağı rüşvetin dönmediği bir kente dönüşmüştür Muş.

Bu konudaki iddialarımın özellikle siyasi iktidarın ilgili bakanlıkları tarafından araştırılması için soru önergeleri verdik.

Millî Eğitimde, daha geçen hafta basına düştüğü üzere, vali tarafından bizzat tespit edilen milyon liralık vurgunlar millî eğitim müdürü ve 8 yönetici hakkında ortaya konmuş ama MEMUR-SEN Genel Başkanının ile gelmesi ve valiyle birlikte anlaşarak bu olayın, Millî Eğitimdeki yolsuzluğun üstü kapatılmış.

Sadece Millî Eğitim mi?

Partizanlık, yolsuzluk, tarafgirlik ve rüşvet, herhâlde birçok ülkenin birçok ilinde olduğu gibi Muş’ta da eğitime, sağlığa, İŞKUR’a, bütün kamu kurumlarına sirayet etmiş durumda ve bu yönüyle de bir çürümüşlük yaşanmaktadır.

Muş,

Muş ilinin merkezi olan ve ile ismini veren şehirdir.

Ayrıca Muş ilinin merkez ilçesidir.

Muş şehri, Muş ilinin batısında yer almaktadır.

Çavuş Dağı’nın kuzeydoğu eteklerinde kurulmuş olan kentin tarihsel çekirdeği kalenin çevresidir. 

İLK ÇAĞDA MUŞ
Muş’un  ilk çağ tarihi Urartu’larla başlar, ne var ki Muş’un dahil olduğu Doğu  Anadolu’nun yüksek düzlüklerindeki M.Ö. II.bin’e ait yerleşmeleri, henüz  yeterince gün ışığına çıkarılamadığından, Urartu’ların atalarının kimler olduğu  kesin olarak bilinmemektedir.
Doğu  Anadolu’nun bilinmeyenlerle dolu karanlık tarihi dönemleri, Asur kaynakları ve  kitabeleriyle bir ölçüde aydınlanmıştır. İlk çiviyazılı kaynaklar Asur Kralı 1.  Salmanassar (M.Ö.1274-1245) dönemine aittir. Asur kaynaklarına göre Doğu  Anadolu’nun dağlık yörelerinde Nairi Konfederasyonu adı altında birbirinden  bağımsız küçük beylikler vardı. Asurluların baskısı altında yaşayan bu  beylikler 1. Salmanassardan önceki Asur kralının ölümünü fırsat bilerek ayaklandılar.  1. Salmanassar bu başkaldırıyı bastırmak amacıyla Urartu topraklarına girdi.  Asur’luların Urartu-Nairi ayaklanmalarına karşı giriştiği saldırılar  aralıklarla 400 yıl kadar sürdü.
Urartu’ların tarih sahnesine  çıkışları M.Ö. XIII. YY’a rastlamakla birlikte devlet olarak teşkilatlanmaları  MÖ. IX. YY.’dadır. Önceleri dağınık  bir  konfederasyon durumunda  olan Urartu’lar  Asur Kralı III. Salmanassar’ın çağdaşı olan ilk Urartu Kralı Aramu (MÖ.850-840)  dan sonra birleşik bir krallık durumuna geldiler.
Urartu devletinin gerçek kurucusu Aramu’dan sonra kral  olan I. Sarduri (MÖ.840-830) dir. Kral İşpuini dönemi (MÖ.830-810) Urartuların  büyük bayındırlık işlerine giriştikleri, Menuas dönemi (MÖ. 810-786) Urartu  devletinin Ön Asya’nın en güçlü devleti durumuna geldiği ve devletin egemenlik  alanının genişlediği dönemdir. MÖ. VIII. YY. ortalarında, Urartu Devletinin  egemenliği tüm Doğu Anadolu Bölgesine yayıldı. 1. Argişti (MÖ. 786-764) den  sonra yerine geçen oğlu II. Sarduri’nin dönemi (MÖ. 764-735) Urartu Devletinin  zirvesi sayılmaktadır. Muş Varto’ nun Kayalıdere mevkiinde 1965’te yapılan  kazılarda ortaya çıkarılan Urartu kalesi bu Kralın dönemine aittir.
Urartu  Devletinin  bundan sonraki tarihi  Asurlular, Kimmerler ve İskitlerin bitmez tükenmez saldırılarıyla sürdü, Urartu  Devleti, MÖ. 585’te İskid akınları sonunda yıkıldı.
Muş’un  Urartu Devleti için önemi krallığın batı yolunun önemli bir merkezi durumunda olmasından  geliyordu. Başkent Tuşpa’dan batıya giden yol Malazgirt Ovasını geçtikten sonra  Murat Irmağı vadisi boyunca Varto’nun güneyinden Muş Ovasına varıyor. Buradan  batıya yöneliyor, Bingöl üstünden Elazığ-Malatya yolu ile de Orta Anadolu ve  Kuzey Suriye’ye uzanıyordu.
Muş’un  ilk çağ tarihinde Urartular’ı Medler takip etti. Günümüz İran Azerbaycan’ında  yaşamakta olan Medler, Asur Devleti’ni ortadan kaldırdıktan (MÖ 609) sonra Muş  Ovası’na yöneldiler. Medler, Kimmer-İskit saldırılarından yorgun düşen Urartu  Devleti’ni, tarih sahnesinden silmekte zorlukla karşılaşmadılar. Ne var ki,  Medler’in Doğu Anadolu’daki hâkimiyetleri fazla uzun sürmedi. Persler, Med  ordusunu yenerek (M.Ö. 550) bu devleti ortadan kaldırdılar.
Persler’in Doğu Anadolu’daki hâkimiyetleri yaklaşık 200 yüzyıl kadar sürdü. Persler,  I.Dareios zamanında güçlerinin zirvesine çıktılar. Muş ve çevresi Pers hâkimiyetinde  Babil Büyük Satraplığı içinde yer aldı Pers döneminin en önemli gelişmesi,  İmparator II. Artakserkses’e karşı baş kaldıran küçük kardeşi Kiros’un, savaşı  kaybetmesi ve “Onbinler” diye anılan yenik ordusuyla ünlü Anabasis yürüyüşünü  gerçekleştirmesidir. (MÖ 401) “Onbinler” Aras ve Kelkit vadilerine doğru  çekilirken Bingöl ile Muş arasındaki alanları geçmişlerdir. Bu ordunun  çekilişini yöneten Yunanlı komutan ve tarihçi Ksenofon, Muş ve çevre  yaylalarında yaşayan halkın oymak hayatı sürdürdüğünü, ordusuna buğday, arpa,  sebze, et ve binek atı sağladığını anlatır.
Muş ve  çevresi, uzun yüzyıllar Romalıların, Partların ve Ermeni derebeylerinin hâkimiyet  mücadelelerine sahne oldu. Doğu Anadolu’nun bu bölgesi adı geçen devletler arasında  sık sık el değiştirmesine rağmen, bu mücadelelerden üstün çıkan taraf Partlar  oldu, Roma İmparatorluğu’nun üstünlüğü hiçbir zaman kalıcı olmadı. Partlar’la, Romalılar  arasındaki bitmez tükenmez savaşların sonuncusu 215-216’da gerçekleşti. Roma  İmparatoru Macrinus, Nisibis, (bugünkü Nusaybin)’i bırakarak geri çekilince,  Güney Doğu Anadolu’dan Fırat’ın batısına kadar olan Roma hakimiyeti sona erdi  (217).
Part  ve Pers kökenli Sasani hanedanından gelen I.Ardeşir’in İran’da kurduğu Sasaniler  Devleti (MS 226), Doğu Anadolu’nun tarihinde yeni bir güç olarak ortaya çıktı.  Sasaniler, çok kısa bir süre içinde hâkimiyet alanlarını genişleterek Roma  İmparatorluğunun en büyük rakipleri oldular. Geçmiş Yüzyıllardaki Roma Part mücadeleleri  yerini artık Roma-Sasani mücadelelerine bırakmıştı.
Sasani’lerin  hâkimiyeti yaklaşık 400 yıl sürdü. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla  ilkçağ sona erdiğinde Doğu Anadolu, bu kez uzun yıllar sürecek Bizans-Sasani  mücadelelerine sahne olacaktı.
ORTA ÇAĞDA MUŞ
Muş ve çevresindeki Sasani hâkimiyeti İmparator Heraklios döneminde Bizans Ordularının  Sasani kralı Şahbaraz’ı yenmesiyle sona erdi. Bu arada, VII. yy başında gelişen  Arap akınları sırasında Arap komutanlarından Saad ibn Vakkas, Sasani ordusunu bozguna  uğratınca (637), Sasani devleti de çöktü. Araplar Muş’un güneyine kadar  gelmelerine rağmen Muş ve çevresine Bizans ordusu sahip çıktı.
Muş ve  çevresi Arap akınları döneminden başlayarak Türklerin Bizans ordusunu  Malazgirt’te bozguna uğratmasına kadar (1071) Bizans hâkimiyetinde, Taron  (Taran) Theması idari bölgesinde yer aldı.  Bölge bütün ortaçağ boyunca bu adla anıldı. Müslüman Arap ordularının  Anadolu’ya akınları 640’da başladı. Halife Ömer devrinin sonlarına doğru 641’de  İyaz bin Ganın komutasında Bir Arap ordusu Bitlis, Ahlat ve Muş’u aldı. Habib  bin Mesleme ve Salman bin Rabia bu bölgeye ikinci bir sefer düzenlediler. (642)  Ahlat ve çevresindeki beyleri idareleri altına aldılar. Ne var ki Arap  Müslümanlarının hakimiyeti sürekli olmadı sık sık kesintiye uğradı.
Muş,  Bitlis ve çevresi, Muaviye zamanında bir ara Bizans hâkimiyetine geçtiyse de  Emevi’ler yöreyi yeniden denetimleri altına almakta gecikmediler. Halife Abdulmelik zamanında Muhammet bin Mervan, Muş ve çevresini Diyarbakır Amirliğine bu amirliği de El Cezire Genel Valiliğine bağladı.
Muş ve  çevresi Emevi’lerden sonra Halifeliği ellerine geçiren Abbasilerin ilk  yıllarında Avasım Bölgesi sınırları içinde yer aldı. Sonraki yıllarda  Abbasilerin yöredeki hâkimiyetleri zayıflayınca Muş ve çevresi Bagradiler den  Bagrad adlı prensin yönetim merkezi oldu. Bagrad’ın Bağdat’a gönderilmesi  üzerine bu prensin yönetiminden hoşnut olmayan Muş’lular ayaklandılar.  Ayaklanma sırasında Vali Yusuf Bin Abi Said Al-Marvazi öldürüldü. Bu olaydan  sonra Muş Bagrat Krallığına bağlandı. X.yy’ın ikinci yarısı ile XI.yy’ın ilk  yarısında Muş, Ahlat ve çevresi doğuya doğru genişlemek isteyen Bizans  İmparatorluğu ile Doğu Anadolu’ ya hakim olan Abbasiler arasında sık sık el  değiştirdi.
Selçuklular  Dandanakan Savaşında (1040) Gaznelileri yenip bir devlet olarak tarih sahnesine  çıkınca Tuğrul Bey’in sultanlığı devrinde Abbasiler Selçukluların koruması  altına girdiler. Tuğrul Bey Selçukluların Doğu Anadolu’ya düzenledikleri  seferlerden birinde Malazgirt’i kuşattı (1054) Bu seferle birlikte Selçuklularla  Bizanslılar arasında Doğu Anadolu’daki hakimiyet mücadelesi başlamış oluyordu.
Sultan  Tuğrul Bey’in ölümünden sonra Selçukluların başına geçen Sultan Alparslan  Malazgirt Kalesini ele geçirip, Suriye’ye yönelince Bizanslılar Selçuklu  Türk’lerini kesin yenilgiye uğratmak için İmparator Diogenes komutasında büyük  bir orduyla Doğu Anadolu’ya bir sefer düzenlediler. Bizans Ordusu Malazgirt’i  kuşatıp, ele geçirdi ve kaledeki bütün Müslümanları kılıçtan geçirdi. Bizans  ordusunun Doğuya yöneldiğini haber alan Sultan Alparslan Güneye seferinden vaz  geçti. Hızla Anadolu’ya yöneldi. Malazgirt önlerine geldiğinde kalenin  Bizanslıların eline geçtiğini görünce savaş hazırlıklarına başladı. Romanos  Diogenes’e bir elçi yollayarak barış teklifinde bulundu. O yüzyılın en  kalabalık ordusunu toplamış olan İmparator, Sultan Alparslan’ın barış teklifini  reddetti.
Alparslan  Türklerin Turan diye anılan klasik savaş taktiğini uygulayarak ordusunu dörde  ayırdı. Bu taktiğe göre Selçuklu ordusu biri merkezde ikisi yanlarda, biride  merkezdeki birliklerin önünde olacak şekilde mevzilendi. Sultan Alparslan  Merkezdeki kuvvetin önündeki az sayıdaki birlikle birlikte saldırıya geçti. Bu  kuvvet kısa süren bir çatışmanın ardından yenilmiş görünerek geriye merkeze  doğru çekildi. Türklerin yenilgiye uğrayıp geri çekildikleri sanan Bizans  ordusu karşı saldırıya geçince sağ ve sol tarafta mevzilenmiş olan Selçuklu  kuvvetleri, Bizans ordusunun artlarına sarkarak kıskaç içine aldılar savaş kısa  sürede sona erdi. Bizans ordusu büyük kayıplar verdi. İmparator Romanos  Diogenes esir edildi. Sultan Alparslan Romanos Diogenes’le antlaşma yaptı ve  daha sonra onu serbest bıraktı.
Malazgirt  Savaşının sonuçları büyük oldu. Bu savaşla Anadolu’nun Türkleşmesi dönemi  başladı. Sultan Alparslan komutanlarından Anadolu içlerine seferler yapmalarını  istedi. Böylece Muş ve çevresi kesin olarak Türklerin hâkimiyeti altına girdi.
Muş ve  çevresi 1100 de Selçuklu hanedanlarından Melikşah’ın amcası Yakuti’nin oğlu  olan Kutbettin İsmail’in kölesi Sökmen El-Kutbi Ahlat’lıların daveti üzerine  Ahlat’a gelerek Van Gölü çevresinde Ahlatşahlar Beyliği’ni kurunca bu beyliğin  sınırları içerisine katıldı. Ahlatşahlar zamanında Muş, Malazgirt ve çevresi  tamamen Türkleşirken Muş’da doğunun kalkınmış ve zengin şehirleri arasında  yerini aldı. Muş ve çevresi Ahlatşahlar, Artuklular ve Eyyubilerin hâkimiyet  mücadeleleri sırasında birkaç defa el değiştirdi. 1191’de Eyyubi Meliki,  Malazgirt Kalesini kuşattı ve kaleyi mancınıklarda dövmeye başladı. Erzurum  Hükümdarı Saltuk’un kızı Mama Hatun, başında bulunduğu askeri kuvvetlerle  Ahlatşahların yardımına gelince kuşatma kaldırıldı. Muş ve çevresi, tekrar  Sökmenliler’in idaresine geçti. 1196’da Ahlatşahı Beg Timur’u öldürerek yerine  geçen kölesi ve damadı Aksungur, hükümdarın karısını ve oğlunu Muş Kalesine  hapsetti. Ahlatlılar Aksungurun ölümünden sonra Beg-Timur’un oğlu Muhammet’i  hapisten çıkararak 1197’de hükümdar ilan ettiler.
Ahlatşahlar’daki bu karışıklıklardan yararlanmak isteyen Suriye Eyyübileri’nden  Necmettin Eyyüb, Muş şehrini ele geçirince Ahlatşahlar’da Erzurum Meliki  Tuğrulşah’tan yardım istediler. Tuğrulşah, Eyyübileri Muş’tan çıkarıp  Ahlatşahlar’ın hükümdarı Balaban’i öldürerek bu ülkeye sahip olmak istediyse de  halk Tuğrulşaha ayaklandı. Tuğrulşah önce Malazgirt’e çekildi ve burada  da tutunamayarak Erzurum’a geri döndü. Muş ve  çevresi, Ahlatşahlar Devleti’nin 1207’de yıkılmasından sonra Necmettin  Eyyubi’nin eline geçti.
Necmettin Eyyübi Ahlat halkına kendisini kabul ettiremedi.  Ahlatşahlar ülkesi, Gürcüler’in baskınlarıyla  perişan edildi. Moğol tehlikesinden kaçan Celalettin Harzemşah Doğu Anadolu’ya  girdiği sırada Van, Ahlat,Erciş, Muş, Malazgirt ve Bitlis çevresi Suriye Eyyübileri’nin  kontrolü altında idi. Gürcüleri ezerek Ahlat’a gelen Harzemşah Celaleddin,  Ahlatı kuşattı ve o devirde Kutbet Al-Islam sıfatını taşıyan Ahlat’a girerek,  şehri üç gün boyunca yağmalattı. Bu arada Malazgirt ve Muş çevresi de bu  yağmadan kurtulamadı. Ahlatşahlar’ın bir kültür merkezi haline getirdiği belde  böylece, bir diğer Türk hükümdarı tarafından perişan edilmiş oldu. Harzemşah’ın  Islam Türk dünyasındaki yanlış politikası üzerine harekete geçen Anadolu  Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, 10 Ağustos 1230’da Yassıçemen’de  Harzemşah’ın ordusunu perişan etti. Harzemşah Celaleddin, kaçarken Dersim  Dağlarında öldürüldü. Muş ve çevresi Anadolu Selçuklu idaresi altına girdi.
Alaeddin Keykubat Iran üzerinden  gelen Moğol tehlikesine karşı topraklarını korumak için hazırlıklarda  bulunurken Moğollar’ın önünden kaçan Türkmenleri Malazgirt ve Muş çevresine  yerleştirerek bunlardan yararlanmayı düşündü. Malazgirt ve Muş Kalelerine  askerler yerleştirdi ve suları tamir ettirdi. Alaeddin Keykubat’ın ölümünden  sonra Anadolu Selçuklu Devletinde Alaeddinin yerini dolduracak değerli bir  devlet adamı çıkmayınca Moğollar hızla Doğu Anadolu’ya girdiler. 1243 Kösedağ  Savaşıyla Anadolu tamamen Moğollar’ın egemenliğine girdi. Muş ve çevresi de  Moğol tahribat ve katliamına uğradı.
Muş ve Malazgirt Moğollar’dan sonra Iran, Doğu Anadolu ve Irak havalisinde kurulan  İlhanlılar Devleti’nin idaresine geçti. Ne var ki, Doğu Anadolu, hiçbir zaman  Ahlatşahlar zamanındaki zenginliğine ve kültür yüksekliğine ulaşamadı.  Ilhanlılar’ın Iran’da yıkılmasından sonra Muş ve çevresindeki Türkmenler.  Bağdat’ta hüküm süren Celayirliler’in hanı Sultan Üveys (1356-1357) zamanında  katliama uğradılar. Bu esnada Bu esnada Doğu Anadolu’da Karakoyun ve Akkoyun  Türkmenleri hâkimiyet kurmak için mücadeleye başladılar. Doğu Anadolu’ya hâkim  olan Karakoyunlu’lar zamanında Muş, bu beyliğin sınırları içerisinde kaldı.
Bu arada  İran üzerinden batıya doğru ilerleyen Timur tehlikesi ortaya çıktı. Timur’un  önünden kaçan Türkmen boyları Karakoyun’lu topraklarına girince Karakoyunlu  hükümdarınca Muş, Bulanık Malazgirt ve Varto’nun dağlık kesimlerine  yerleştirildiler. Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf, Timur’a karşı koyamayınca  Osmanlılara sığındı. Karakoyunlu topraklarına giren Timur girdiği her yerde  yaptığı gibi Muş ve Malazgirt’i de tahrip etti, halkı kılıçtan geçirdi. Evliya  Çelebi seyahatnamesinde Muş şehrinden bahsederken Timur’un Muş’ta yaptığı  tahribatın izlerinin hala mevcut olduğunu söyler.
Timur  Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ı l402 yılında Ankara savaşında mağlup edince Anadolu  tamamen Timur’un kontrolü altına geçti. Timur Çin seferine gitmek için  Anadolu’dan ayrıldıktan sonra Anadolu’da Osmanlı şehzadeleri arasında taht  kavgaları başladı. Doğu Anadolu’ya geri dönen Karakoyunlu Yusuf. Beyliğini  yeniden kurdu. Kara Yusuf’un ölümünden sonra Akkoyunlular Karakoyunluları  tehdit etmeye başladılar.
Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ordusunu Muş Ovası’ nı doğudan çeviren  dağların gerisine gizleyerek Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah ‘ı beklemeye  başladı. Pusudan habersiz ihtiyatsız hareket eden Cihanşah bir gece baskınında  ele geçirilip öldürüldü. Uzun Hasan böylece Karakoyunlu Devleti’nin çöküşüne  zemin hazırladı ve Doğu Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı.
Osmanlılarla komşu olan Akkoyunlu hükümdarı, bütün Anadolu’ya hâkim  olmak için Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’le 2 ağustos l473 ‘de  Otlukbeli’nde savaşa tutuştu. Uzun Hasan, bu savaşta yenilince ülkesi sarsıldı.  Uzun hasan,l478’de ölünce Akkoyunlular’da iç karışıklıklar baş gösterdi.  İran’da şeyh Seyfettin Erdebili neslinden şeyh Haydar’ın oğlu olan Şah İsmail,  İran ve Akkoyunluların toprakları üzerinde Safeviler Devleti’ni kurdu. Şah  İsmail’in annesi Alemşahbanu Uzun Hasan’ın kızıdır. Şii itikadını benimseyen Şah  İsmail, Doğu Anadolu ‘da sünni Türkmenlerin arasında katliama başladı.  Akkoyunlu Türkmenleri’yle Şah İsmail arasındaki mücadeleden en çok Doğu Anadolu  halkı acı çekti.
Muş ve  çevresi Ahlatşahlar yönetimindeyken tamamen Türkleşmiş ve Ahlatşahlar’ın imar  faaliyetleriyle de Doğu Anadolu’nun zengin yörelerinden biri haline gelmişti.  Marco Polo XIII  yy ortalarında Muş ve  Mardin’de pamuk baharat ve çeşitli kumaşların çok miktarda imal edildiğin  kaydeder Muş ve çevresi Moğolların ve Timur’un tahribatından bir hayli  etkilendi ve geriledi. Şehirleri terk eden Türkler köylere ve yaylalara doğru  çekilip çiftçiliği bırakarak hayvan beslemeye başladılar. Akkoyunlu Uzun Hasan  zamanında Uzun Hasanı ziyaret eden İtalyan elçisi Barbaro Muş’tan bahsederken  şehrin meskûn ve kalesinin müstahkem olduğundan söz eder.
YENİ ÇAĞDA MUŞ
Osmanlı  Sultanı II Beyazıt zamanında kuvvetlenen Şah İsmail Anadolu’da hâkimiyetinin  kurmaya çalışılırken aynı zamanda müritlerini de el altında Anadolu’nun çeşitli  yerlerine göndererek Osmanlılar aleyhine isyanlar çıkartmaya başladı. Şehzade  Yavuz Trabzon Valiliğinde bulunduğu yıllarda Şah İsmail’in durumu yakından  takip ederek tehlikenin farkına vardı. Babasıyla girdiği taht mücadelesinde  galip çıkıp Osmanlı tahtını ele geçirdiğinde ilk işi büyük bir orduyla Doğu  Anadolu’ya yürümek oldu. 23 Ağustos 1514’de Çaldıran’da Şah İsmail’i bozguna  uğrattı. Böylece Doğu Anadolu ve Tebriz Osmanlıların hâkimiyetine girdi.
Yavuz Sultan Selim Doğu Anadolu’da iken bu bölgedeki aşiretler İdris’i Bitlisi’nin önderliğinde Yavuz’un emrine  girdiler. Yavuz Sultan Selim Doğu Anadolu’yu İran’a karşı korumak için bu  aşiretleri birtakım derebeyliklere ayırarak onlara geniş imtiyazlar verdi bu  aşiretlerden İran’a karşı uç beyleri olarak yararlanmaya çalıştı.
Kanuni zamanında Safeviler Doğuya saldırıp Erzincan’a kadar olan yerleşim bölgelerinde  yağma ve katliama girişince Muş ve Malazgirt çevresi de tahrip oldu. Doğu  seferine çıkan Kanuni İran içlerine sefer yaptı ise de da Doğu Anadolu’daki  sınır çatışmaları Sultan IV Murat zamanında 1639 da yapılan Kasr’ı Şirin  antlaşmasına kadar devam etti.
Osmanlı Devletinin mülki taksimatında Muş ve çevresi bazen Van eyaletine bağlı sancak  merkezi bazen de eyaletin Bitlis Hanlığına bağlı bir nahiye oldu. Bitlis  hanlığının ortadan kalkmasından sonra Muş Erzurum eyaletine bağlı sancağın  merkezi olurken, Bitlis’te Muş’a bağlandı. 1700 yılları sonrasında Muş ve  çevresinde bir nevi babadan oğula geçen yerel paşalık vardı.
YAKIN ÇAĞDA MUŞ
Muşta yerel paşalık yapan Aleaddin paşa zamanında 1794’te İran şahı Doğu Anadolu’ya  girerek Muş ve Hınıs’ı yağmalattı. İran’lıların kışkırtmasıyla çıkan isyanları  bastırmak için harekete geçen Osmanlı Devleti yardımcı kuvvet olarak yerel  paşalardan asker toplarken Muş Beylerbeyi Aleaddin paşanın oğlu Emin paşadan da  yardım aldı ve isyancı aşiretler üzerine yürüdü. 1821 de Kaçar hanedanından  Fatih Ali Şahın veliahtı ve Iran şahı Abbas Mirza Doğu Anadolu’ya girerek Muş  ve çevresini yağmaladı.
1826’da Sultan II. Mahmut Yeniçeri Ocağını kaldırırken  Erzurum Eyaletinde Yeniçeri ağası olan Gürcü Osman Paşa, Muş Beylerbeyi Emin  paşa tarafından yakalanarak Varto’ya getirilip idam edildi. Bu esnada Doğu  Anadolu’daki yerel paşalar, nüfuslarını artırarak merkezi otoriteye karşı  ayaklanmaya başladılar. 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu’ ile birlikte  yerel beyliklere son verilmeye başlandı. Muş’un Bağlar Köyü yakınındaki  Alaeddin Paşa oğullarının konağına hücum eden halk, konağı yağmaladı. Devlet  Muş’ta yerel paşalığa son vererek burayı Erzurum’a bağlı sancak merkezi haline  getirdi.
1889’da  II. Abdülhamit Doğu Anadolu’da sükûneti sağlamak ve doğudan gelecek Rus  tehlikesine karşı mahalli güçleri kullanmak için Hamidiye Alayları kurdurdu  Hamidiye alaylarının paşaları yöredeki aşiret ağalarından seçildi. Aşiret  ağalarının oğulları İstanbul’da açılan askeri okullarda eğitilerek Hamidiye  alaylarının başına getirildi. 1890’lı yıllardan itibaren Doğu Anadolu’da  Ermenilerin faaliyetleri başladı. Çeteler halinde hareket eden Ermeniler Muş,  Bulanık, Malazgirt ve Varto köylerinde katliama giriştiler. Hıristiyan ve  doğuda Rusların müttefikleri olmaları sebebiyle Ermeniler hem Avrupa âleminden  hem de Çarlık Rusya’sından yardım görerek komiteler kurmaya başladılar.  Dışarıdan Osmanlı Devletine baskı yaptırarak Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti  kurmak için harekete geçtiler. Hamidiye alayları doğuya dışarıdan gelecek  tehlikelere karşı koymada yararlı olurken aşiret kavgalarında aynı başarıyı  gösteremediler. Muş, Malazgirt, Varto ve Bulanıkta aşiret kavgaları alevlendi  bazı Hamidiye alaylarının taraflı hareket etmesi üzerine yörede asayiş tamamen  bozuldu ve aşiretler arası çatışmalar yoğunlaştı.
XIX. yy’ın  sonları ve XX yy.ın ilk yıllarında Muş bölgesi harici teşviklerle körüklenen  Ermeni Taşnakları’nın ihtilal hareketine sahne oldu. 1894’de Sason ihtilalini  müteakip 1895 senesi içerisinde hükümetin kurduğu ve Erzurum’daki Fransa,  İngiltere ve Rus Konsoloslarının katıldığı bir heyet Muş’ta toplanarak isyanın sebeplerini  görüştü. 1901 senesinde Muş ovasında faaliyetlerde bulunan Ermeni çeteleri  köyleri yağmaladılar ve hükümet kuvvetleri ile çarpıştılar. 1905’teki Ermeni  baskınları Muş ve çevresine büyük zararlar verdi.
1.DÜNYA SAVAŞINDA MUŞ
1914’de 1. Dünya savaşlarında Osmanlı Ordusu’nun Kafkas seferi büyük hezimetle sonuçlandı. Rus orduları Doğu  Anadolu’yu işgal etmeğe başladı. 1915 yılında Ruslar Eleşkirt ve Pasinler  üzerinden Malazgirt’e doğru ilerlediler. Bundan cesaret alan Ermeniler Rus  işgalini kolaylaştırmak için Muş Varto ve Bulanık’ta Müslüman köylerine  baskınlar düzenlemeğe başladılar. Rusların desteklediği ermeni katliamlarından  korkan halk Elazığ ve Diyarbakır tarafına kaçmağa başladı. 1915 yılının Şubat  ayında Varto, 1916 yılında da Muş Rus ordusunun eline geçti. Rus ordusu  içerisinde gönüllü askerlik yapan Ermeniler asırlar boyu beraber yaşadıkları  Muş halkını katletmeğe başladılar. 1916 yılında Diyarbakır 16. Kolordu  Komutanlığına Çanakkale’de başarı kazanmış olan Mustafa Kemal Paşa atanınca buradaki  çatışmaların seyri değişti. Kısa zamanda toparlanmağa başlayan 2. Ordunun 16.  Kolordusuna ait 8 tümen Muş çevresinde toplanmış, gönüllülerle 3 Ağustosta  saldırıya geçti ve Kurtik dağları üzerinden Muş şehrine girdi. Rus birlikleri  kontrolleri altındaki köylerde katliam yaparak geri çekildiler. Ne var ki  Ruslar yeni birliklerin katılmasıyla yeniden saldırdılar ve Muş’a girdiler. Ama  Rus işgali fazla uzun sürmedi. Türk ordusu 1917 yılının bahar aylarında karşı  saldırıya geçerek 30 Nisan günü şehri Ruslardan geri almağa muvaffak oldu.
18  Ağustos 1917 de yapılan ateşkes antlaşmasına göre Ruslar Doğu Anadolu’dan  çekildiler. Ruslar çekilirken ordunun ağırlıklarını Ermenilere bırakarak onları  Türk’lere karşı harekete geçirmeğe çalıştılar.1. Dünya savaşının galipleri  Mondros Mütarekesi Wilson prensipleri ve Sevr antlaşmasında açıkça görüldüğü  gibi Doğuda Ermenilere devlet kurdurtmağa çalıştılar. Ermeniler de bu  toprakları ele geçirmek özellikle Wilson   prensiplerindeki maddeye göre bölgede çoğunluğu elde etmek için  katliamlara giriştiler. Muş ve çevresi de bu katliamlara maruz kaldı.
KURTULUŞ MÜCADELESİNDE MUŞ
Sevr  anlaşmasına dayanarak Doğuda devlet kurmak isteyen Ermeniler  teşkilatlandırdıkları komitelerle katliamlarına devam ederken, Anadolu’da işgal  edilmeye başlanmıştı. 19 Mayıs 1919’da Samsuna çıkan Mustafa Kemal Paşa Amasya  tamimini yayınladıktan sonra Erzurum’a geçti.   Bu sırada Doğu Anadolu halkı Ermeni katliamlarını durdurma ve Ermenilere  karşı mücadele kararı alırken civar vilayetlere dağılmış olan Muş halkı da  yeniden şehre dönmeye başladı. Ermenistan üzerinden Doğu Anadolu’ya giren  Ermeni orduları, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusunca yenilgiye  uğratıldı. Gümrü Antlaşmasıyla da Doğu Anadolu işgal ve katliamlardan kurtuldu.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE MUŞ
Cumhuriyetin  ilânından sonra yurtta kalkınma hamlesiyle birlikte önemli inkılâplar yapılmaya başlandı. Bu inkılâplara  tepki. Olarak Doğu Anadolu’ da Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bu isyanı  destekleyenlerin başında Ha-midiye Alayları’nın komutanlığını ya­pan ve doğuda büyük nüfuzu olan Halit Paşa  da bulunuyordu. Halit Paşa’nın Osmanlı  Devleti’nin çöküşü sırasında kurulan zararlı cemiyetler­den Kürt Teali  cemiyetiyle yakından ilişkisi vardı.  Hamidiye Alayları’nın gücüne güvenen Halit Paşa, dışar­dan da destek göreceğini umarak isyan etmek için yöre halkından kuv­vet toplamaya  başladı.   T.B.M.M. Bit­lis Mebusu Yusuf Ziya Bey’le anlaştı. Kendisi  Doğu Anadolu’da ayaklanır­ken bir yandan da  isyanının amacını diğer Cemiyeti  Akvama duyurarak olayı  milletlerarası mesele haline ge­tirmeye  çalıştı. Halit Paşa bu maksat­la Varto’nun Kereç  Köyü’nde aşiret ağalarıyla yaptığı  toplantıda umduğu desteği bulamadı. Bunun üzerine kendisine katılmayan ağaları, Ankara Hükümeti’ne  isyan etmiş gibi göster­meye çalıştı.  Aşiretler üzerine yaptığı baskınlarla  Varto ve Bulanık çevre­sinde yağmalama hareketlerinde bu­lundu. Olayın aslı anlaşılınca Halit Bey  Erzurum’a davet edilerek orada Kolordu  Divanı Muhasebat Komisyon Reisliği vazifesiyle alıkondu ve miralay rütbesi verildi. Erzurum’da siyasi  faaliyetlerine de­vam eden Halit Paşa bu  sefer şeyh­lere yanaşmayı denedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarmış olduğu ka­nunları İslam’ın aleyhine  göstererek Şeyh Sait’in desteğini aldı. Pasinler depremi sebebiyle Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Atatürk, Halit  Bey’in faaliyetlerini öğrenerek  tutuklanması­nı emretti. Bitlis Cezaevi’nden Şeyh Sait’le haberleşen  Halit Bey, isyanın bastırma emrini verdi.  5.2.1925’de Doğu Anadolu’da büyük bir  isyan çıktı. Şeyh Sait’in kuvvetleri  dört kola ayrılarak Doğu Anadolu’ya yayılırken dördüncü kol Muş, Varto, Malazgirt ve Göynük çevresini işgal etmeye çalıştı. Varto’yu ele geçiren isyancılar Muş’a ilerledilerse de  Muş Vali Vekili Sırrı Bey, halktan topladığı yardımcı kuvvetlerle Murat Köprüsü  civarında Şeyh Sait’in isyancılarını mağlup etti ve isyancıların Varto’ya geri çekilme­sini sağladı. Bu olaylar esnasında Halit Bey ve Yusuf Ziya, Bitlis Cezaevinde idam edildi. Dört ayrı  yerdeki isyanın üçü bastırılınca Şeyh Sait Varto’ya gelerek Bulanık  üzerinden İran’a geçmeye çalıştı. Şeyh Sait’in önderliğinde Muş’a doğru tekrar iler­leyen isyancılar, Muş-Varto arasında­ki tarihi Abdurrahman Paşa  Köprüsü üzerinde askeri kuvvetlere teslim ol­mak  zorunda kaldı. Böylelikle Muş halkının desteklemediği, ama Var­to’ya büyük zararlar vermiş olan Şeyh Sait isyanı sona erdi.

Muş Adının Kaynağı

Muş’un ilk ne zaman kurulduğu ve  adının kaynağı kesin olarak bilinmemektedir. Muş adına dair pek çok rivayet  vardır. Bir rivayete göre, Muş adı, şehre, Asurlulardan kaçarak Muş yöresine  gelen İbrani kabilelerinden biri tarafından verilmiştir. Nitekim 1914 Bitlis  Vilayet Salnamesinde Muş adının İbrani’ce “Sulak verimli ve otlak” anlamına  gelen “Muşa” kelimesinden geldiği ileri sürülmüştür. Muşun, geçmişten günümüze  yemyeşil ve sulak bir ovaya sahip olması, bu rivayetin tümüyle asılsız olmadığını,  nispeten belirli bir gerçeğe dayandığını gösterir.
Bir diğer  rivayete göre Muş adı, İÖ. 12 yy. Ege göçlerinden sonra ilk kez Asur  kaynaklarında adı geçen ve Yukarı Dicle Vadisine yerleştikleri bildirilen  Muşkiler’den gelmektedir. M.Ö. II. Binin ikinci yarısında Orta Anadolu’da Hatti  egemenliğine son vererek doğuya doğru genişleyen Muşkiler’in bir kolu Muş  yöresine gelerek şehrin temelini atmıştır. Daha sonradan buradan Asur  topraklarına girmişlerdir. Asur kaynaklarında İÖ. 12-8 yy. arasında adlarından  sık sık bahsedilen Muşkiler’in İÖ. 12 yy. ilk yarısında büyük bir ordu ile  Toros dağlarını aşarak güneye indikleri ve Asur’un sınır kentlerini tehdit  ettikleri biliniyor. Bu dönemde Muşkiler’in bir kolu Muş kentini kurarak buraya  yerleşmiş olabilirler.
Muş’un  kuruluşu ve adına dair diğer bir rivayet ise dini kaynaklıdır. Buna göre,  Muş’un Hz.Nuh’un oğlu Yasef’in (Yusuf)   torunu Muş oğullarınca kurulduğu rivayet edilmektedir. Öte yandan, Muş  Arapça’da “Şeffaf, Parlak” Farsça’da ise “Nehirlerde yolcu taşıyan küçük gemi”  anlamlarına gelmektedir.
İlk çağda  Muş’u da içine alan bölgeye “Taronitit” deniyordu. Bu bölgenin merkezi  durumundaki Muşun adı da kimlik kaynaklarda “Taron” olarak geçmektedir. Aynı  kelime, islam çağlarında “Taron” olarak kullanılmıştır.
Kaşgarlı  Mahmut’un Divan-ı Lügat-i Türk adlı eserinde yer alan deyimde
Öldeçi sıçgan muş ayakı kaşır.
Ölecek sıçan kedi aşağı kaşır.
Buradan da Muş kedi manasına geldiği görülmektedir.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN  GÖZÜ İLE MUŞ
Van eyaleti hükmünde Van deryası  sahilindeki Tahtuvan subaşılığına iki menzil ve Bitlis’e bir menzil yakındır. Şerefname tarihinin dediğine göre bu Muş şehri, Azerbaycan şehirlerinden bir  tanesi idi. Sonra Van deryasının  kuzeyinde (Adilcevaz ) kalesi yakınındaki Süphan dağında halen mahfuz durup  40-50 senede bir ses duyulur, 70-80 senede bir kere 5- 10 gün kadar Süphan kayasından kuyruğunu çıkarır bir yedi başlı ejder, o asırda fırsat bulup bütün  Nemrutluları yiyerek Allah’ın emriyle yine Süphan dağındaki mağarasına girip  mahpus kalmıştır. Sonra yine Nemrut lâin kavmine Cenab-ı Hak Muş sahrasında bir  büyük fare hâsıl edip bütün Nemrutluları yedirerek Muş ahalisini helak ettiği  için şehrin adına (Muş) derler. Muşun çıktığı büyük mağara halen görülür. Bu  mağara içinde olan fare ve sıçan başka bir diyarda yoktur. Allah’ın emriyle  İskender’in Filkos namındaki hekiminin tılsımı sebebiyle Muş Sahrasında asla  sıçan olmaz. Timurlenk Al-i Osman üzerine hareket edince bu Muş şehrini ve  kalesini harap, halkını kebap, evlerini türap eylemiştir ki halen haraplı eserleri görülür. Şehir, Muş sahrasının ağzında bir dağın eteğindedir.

mu

MUŞ’UN COĞRAFİ YAPISI
İlimiz  Doğu Anadolu Bölgesindedir. 39 29’  ve 38 29’   kuzey enlemleriyle 41 06’  ve 41 47’  doğu  boylamlarının arasındadır. Yüzölçümü 8196 km2’dır. Türkiye yüzölçümünün yüzde 1,1’ini  kaplar.
Muş, doğudan  Ağrının Patnos ve Tutak, Bitlis’in Ahlat ve Adilcevaz, kuzeyden Erzurum’un  Karayazı, Hınıs, Tekman, Karaçoban, batıdan Bingöl’ün Karlıova ve Solhan,  güneyden ise Diyarbakır’ın Kulp, Siirt’in Sason ve Bitlis’in Güroymak ve Mutki  ilçeleri ile çevrilidir
Muş Güney  Doğu Toros Dağlarının uzantısı olan Haçreş dağlarının önemli zirvelerinden  Kurtik Dağının kuzeye bakan yamaçlarında, Çar ve Karni derelerinin aktıkları  vadiler arasında kuruludur.
YERYÜZÜ  ŞEKİLLERİ 
Muş  yüksek ve dağlı bir yörededir. İl alanının yüzde 34,9’nü kaplayan dağlar, Güney  Doğu Torosların uzantılarıdır. Bu dağlar, Alp-Himalaya kıvrım  sistemiyle birlikte oluşmuş genç dağlardır. Rakım, genellikle 1250 metrenin  üzerindedir. Genç ve verimli alüvyonlarla örtülü  ovalar,  il yüzölçümünün yüzde 27.2’sini  kaplar. Murat vadisi il topraklarını doğu-batı doğrultusunda parçalamıştır.  Genellikle 1500-1700 m  rakımlı platolar il alanının yüzde 37.9’nu kaplar.
DAĞLAR
Güneydoğu  Toros Dağları’nın uzantıları Muş il alanını çevreler. Eskiden gür ormanlarla  örtülü olan bu genç dağlar, zamanla çıplaklaşmıştır. Muş ilinin başlıca önemli  dağları Akdoğan (Hamurpet), Şerafettin, Bilican, Bingöl, Haçreş (Karaçavuş,  Çavuş), Otluk ve  Yakupağa dağlarıdır.
Akdoğan (Hamurpet) Dağı:  Muş’un kuzeyinde  yer alır. Doğrultusu kuzeydoğu-güneybatıdır. Bu doğrultudaki uzunluğu yaklaşık 30 km, genişliği ise  kuzey–güney doğrultuda 10 km’dır. En yüksek zirvesinin rakımı 2879 m’dir.  Muş’un önemli göllerinden olan Akdoğan (Hamurpet) Gölü bu dağın üzerindedir.
Şerafettin Dağları: Muş il alanının batısını  engebelendirir. Büyük bölümü Bingöl ilinde kalan bu dağlar, doğu-batı  doğrultulu çok yüksek ve düzenli bir sırt görünümündedir.
Bilican Dağları: Bulanık ve Liz Ovaları arasında  yer alır. Doğrultusu kuzeybatı-güneydoğudur. Haçlı (Kazan, Bulanık) Gölünün  kuzeybatısında balıksırtı biçiminde uzanan bu dağlar daha sonra düzenli bir  biçim alır. Rakım güneye inildikçe artar.  Bilican Dağları, Bulanık ilçesine doğru düzenli biçimde alçalarak uzanır.  Burada Laris Tepesini oluşturduktan sonra birden kesilir. Bilican Dağlarının en yüksek  zirvesi 2950 m.  Rakımlı, Bilican Tepe (Ziyaret Tepe, Vangesor Tepesi) dir.  Diğer önemli zirveleri Avni Kalesi Tepesi (2754 m), Şeyhtokum (2300 m), Karaburun (2500 m) ve Hasan  Tepeleridir. 
Bingöl Dağları: Muş il alanının kuzey batısında  yer alır. Bu dağların büyük bölümü Erzurum ilinde kalır. Doğu-batı  doğrultusunda uzanan Bingöl dağları Muş il alanını engebelendirir.
Otluk Dağları: İl alanının ikiye ayırırcasına  kuzey batı güneydoğu doğrultusunda uzanır. Rakım genellikle 2000 m dolayındadır. En  yüksek zirvesi ise 2155 m  yüksekliğindedir.
Haçreş (Karaçavuş, Çavuş) Dağları: Muş  ilçe merkezinin güney-batısında kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanır. Muş  şehri bu dağların önemli zirvelerinden olan Kurtik Dağı (2645 m)’nın kuzeye bakan  yamaçlarında kurulmuştur.
Yakupağa Dağları: Muş il alanının güneydoğusunda  uzanır. Doğrultusu doğu-batıdır. Muş-Van illeri arasında tabii bir sınır  oluşturacak biçimde uzanan bu dağların önemli bölümü Van’dadır.
PLATOLAR
Platolar il alanının 37,9’nü oluşturur. İl alanının  kuzey ve kuzeybatısında yer alan bu platolar Murat vadisinin tavanı ile bu  dağların zirveleri arasında sıralanır. Az dalgalı ve kalın bir toprak tabakası  ile örtülüdürler. Bol sulu ve otludurlar. Bu nedenle Muş tarımının en gelişmiş  dalı hayvancılıktır.   
VADİLER  VE OVALAR
Muş  ilindeki vadiler Murat Irmağı ve kollarınca açılmıştır. Bu vadilerin en  önemlisi Murat Vadisidir. Muş il alanının yüzde 27,2’sini ovalar oluşturur. En  önemlisi Muş, Bulanık, Malazgirt ve Liz Ovalarıdır.
Murat Vadisi: İl alanının kuzey batısında başlar.  Başlangıçta kuzey güney doğrultulu derin bir boğaz biçiminde olan vadi sonra  batıya döner. Bulanık ovasına girer. Vadi tavanı Muş ovasında genişler. Ovanın  çıkışında yeniden derinleşir. Murat Vadisi Ulukaya Köyünün güneyinde il  sınırlarının dışına çıkar. 
Muş Ovası:  Türkiye’nin en  büyük ovalarından biridir. Alanı yaklaşık 1650 km2’dır. Uzunluğu 80 km, genişliği ise 30 km’  yi bulur. Basamaklı bir yapı gösterir.   Ovanın güneyini Haçreş Dağları çevirir. Kuzeyde ise Şerafettin Dağları  ve bu sıranın uzantıları vardır. Muş ovasının doğu ucunda Nemrut Dağı yer alır.  Batı ucunda ise dağlık alanlar vardır. Muş ovası 3. Jeolojik zamanın miyosen  dönemi ortalarına kadar bir birikinti iken yer kabuğu hareketleri sonucu bir  çöküntü alanına dönüşmüştür. Bu alan sonraki jeolojik dönemlerde yeni  alüvyonlarla da örtülerek verimli bir alan durumuna gelmiştir.
Bulanık Ovası : İlin doğusundadır. Yüzölçümü 525,2  km2’dır. Bu ova Murat ırmağı boyunca uzanan ince bir şerit görünümündedir.  Genişliği ancak birkaç km. olan ovanın uzunluğu yaklaşık 20 km. kadardır. Bulanık  ovasında genellikle tahıl ve bol miktarda koyun ve sığır yetiştirilmektedir.
Liz Ovası : Bilican Dağlarının güneyinden  başlar Murat Irmağına kadar uzanır. Yüzölçümü 160 km2’dır. Dalgalı bir yapı  gösterir. Rakım Murat Irmağına doğru artar. Geniş kesimi mera olan Liz Ovasında  tahıl, koyun ve sığır yetiştirilir.
Malazgirt Ovası: Muş il alanının doğusunda yer  alır. Yüzölçümü yaklaşık 450 km2’dir. Murat ırmağı ovanının kuzeybatısında  geçer. Malazgirt ovası güneyde Süphan Dağı ve uzantıları ile Van Gölünden  ayrılır. Yer yer bu dağlardan inen akarsularca yarılmış olan ova geniş bir  bozkır görünümündedir.
AKARSULAR
Muş il  alanı Fırat Havzası içindedir. İl topraklarını sulayan önemli akarsular Murat  ile onun kolu olan Karasu’dur.
Murat Irmağı: Van Gölünün kuzeyindeki Aladağ’dan  doğar. Uzunluğu 600 km  kadardır. Muş il sınırlarına kuzey doğudan girer.  Kuzey-güney doğrultusunda bir süre akan ırmak  bu sırada birkaç küçük dereyle ve doğuda da Karakaya Deresiyle birleşir. Debisi  200–300 m3’tür. Debi ırmağın kabardığı zamanlarda 2500 m3 bulur. Suyun  azaldığı zamanlarda ise 50–70 m3 kadar düşer. Murat ırmağını besleyen diğer  akarsular şunlardır: Badişah, Şehit, Heftreng, Körsuyu, Liz, Köşker dere ve  çaylarıdır.
Karasu: Güroymak’dan doğar. Muş il sınırlarına  güneyde girer. Uzunluğu 68 km  kadardır. Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda akar. Başlıca kolları Daralı ovadan  kaynağını alan 27 km  uzunluğundaki Abdulbahar, Kazana Tepesinden doğan 35 km uzunluğundaki Kelereş ile Çar ve Karni’dir. Muş il  sınırları içindeki diğer önemli akarsular şunlardır: Aynı adlı dağdan doğan  Çiçekveren Deresi (13 km),  Aktuzladan doğan Heronek suyu (24   km), Bilican dağından kaynağını alan Liz Suyu (32 km), Kımsoradan doğan  Çılbuhur deresi (27 km)  ve Hamurpet Dağından kaynağını alan Memanlı suyudur ( 24 km).
GÖLLER
Muş ili  sınırları içinde kalan başlıca göller: Haçlı (Bulanık), Hamurpet (Akdogan),  Küçük Hamurpet, Gaz (Kaz) gölleridir.
Haçlı (Bulanık) Gölü: İlin güneydoğusunda Bulanık  ilçesinin güneyindedir. Göl adını güneyindeki Haçlı Köyünden almıştır. Göl  Bulanık adını ise suyun genellikle bulanık oluşundan almıştır. Bir lav seti  gölüdür. Haçlı gölü de kuzeyindeki Kızkopan volkanının yükselmesi ile  oluşmuştur. Yüzölçümü 10 km2 kadardır. Gölde derinlik 7 m. aşmaz. Haçlı Gölü  güneybatıdan akan Şeyhtokum Deresi ile birkaç kaynaktan beslenir. Gölün su  düzeyi bütün yıl boyunca hemen, hemen aynı kalır.  Kışın donduğunda göl sathında  yürünebilmektedir. Gölde alabalık ve aynalısazan bulunmaktadır.
Büyük Hamurpet Gölü: Varto ilçesinin kuzeybatısında Hamurpet dağlarının  batısında yer alır. 2149 Rakımda ve 21 metre derinliğindedir. Yüzölçümü 1088  km2’dır. Gölün her tarafı dik kayalarla çevrilidir. Derinliği küçük göle  nazaran daha az olduğundan yeşil renktedir. Kaynak ve kar suları ile beslenir.  Kış aylarında donar, su seviyesi tüm yıl boyunca pek değişmez. Gölde bol  miktarda aynalısazan balığı ile ördek, kaz, turna ve kunduz da bulunmaktadır.  Gölün bulunduğu alan volkanik özellikler taşımaktadır. Fazla olan suyu  yakınından geçen İskender çayına boşaltır.
Küçük Hamurpet Gölü: Büyük Hamurpet gölünün yaklaşık 300 m kadar güneyinde ve 2173  rakımda küçük dairesel bir yapısı vardır. Gölün alanı 149 km2 dir. 47 metre derinlikte  olduğundan mavi bir görünüme sahiptir. Dipten Büyük Hamurpet’e akıntısı  bulunmaktadır. 
Gaz (Kaz) Gölü: Malazgirt ilçesine bağlı Aktuzla  Bucağının yakınlarındaki bu göl Karstik bir göldür. Gölün suyu tuzlu ve acıdır.  Derinliği azdır. Kenarları sazlıktır. Bu nedenle ilkbaharda burası göçmen  kuşların akınına uğrar. Kaz, ördek, su tavuğu en çok rastlanılan hayvan  türleridir.
HÖYÜKLER VE ÖREN YERLERİ
Tarihe yön veren önemli devletlerin egemenliğinde kalmış olan Muş sınırları içinde bir kazı ve birkaç yüzey araştırması dışında bu güne kadar ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır. Gerçekleştirilen çalışmalar ise, Muş’ta dönemin önemli kültür ürünleri olan, İÖ. 2000 boyalı seramiğinin bulunmadığını, buna karşın İÖ. 2.  binin başlarında itibaren bölge Hurri ülkesi olarak anılmış ve İ.Ö. 2.  binin ortaları ve sonraları ise Hurri-Mitanni devletinin toprakları içerisinde gösterilmesi yerleşim varlığını göstermesi açısından önemlidir. Yapılan bu yüzey araştırmalarında Kalkolitik dönemden Ortaçağa kadar süregelen kültürlere ait seramikler bulunmuştur. Ancak bu araştırmalar daha çok belirli yerlerde yoğunlaştırılmış, bunun dışına pek çıkılmamıştır. Alpaslan Barajı nedeniyle Murat Nehri boyunca araştırma yapan M.S. Rothman, Yağcılar Höyüğü yakınındaki Yeroluk (Palas) ve Bozbulut’ta  (Komus) bazı araştırmalar yapmıştır. Etkin bir kültürün egemen olduğu bölgede yer alan Muş ve çevresinde Erken Tunç Çağa ait C.A. Burney sekiz, M.S.  Rotman ise bunların dışında yirmi höyük tespit etmiştir. Ayrıca bu merkezler ile Elazığ bölgesi arasında bir ilişkinin var olduğu ortaya konulmuştur.
Yağcılar (Evran) Höyüğü: Yağcılar Höyüğü, Muş’un 24 km. kuzey-batısında,  Muş-Elazığ yolu üzerinde, Murat Köprüsünü 1700 m. geçtikten sonra kuzeye ayrılan yolun 7. km.’sinde, Yağcılar Beldesi sınırları içinde yer almaktadır.
Dolabaş Höyüğü: Malazgirt İlçesinin Dolabaş Köyü’ndedir. Bir Urartu yerleşmesidir.
Bostankale Höyüğü: Malazgirt İlçesinin Botan Köyündedir. Bir Urartu yerleşmesidir. Birinci derecede sit alanı olarak gösterilmektedir.
Mercimekkale Höyüğü: Muş merkez İlçe sınırları dâhilinde Muş-Varto Karayolu üzerindedir. Tespit edilen 28 höyükten biri olmakla birlikte Doğu Roma (Bizans) döneminde de haberleşme amaçlı kullanılmıştır. Halk arasında yaygın bir rivayete göre Muş ilinde korkunç bir kuraklık yaşanmıştır. Yaşanan bu kuraklık döneminde Muş ovasında sadece Sekavi beyinin ekmiş olduğu mercimekten başka hiçbir ürün yetişmemiştir. Sekavi Beyi topladığı mercimekleri üst üste kale gibi yığmıştır. Bir gün yanına oldukça ihtiyar biri gelmiş. Rivayete göre bu ihtiyar Hz. Hızır’dan başkası değilmiş.  İhtiyar Bey’e “Allah rızası için bir avuç mercimek ver” demiş. Sekavi Beyi mercimek vermemek için bin bir yalan uydurmuş ve “eğer benim mercimeğim var ise taş olsun” demiş. Bunun üzerine Hz. Hızır “Allah’ım bu beyin Mercimeklerini taş et” diye beddua etmiş ve bütün mercimekler taş olmuş. O günden sonra bu yere Mercimekkale adı verilmiş.
Aradere Köyü Mezarlığı: Malazgirt ilçesinin Aradere Köyündedir. Atatürk Üniversitesinden bir ekipçe yapılan yüzey araştırmaları sonunda önemli bulunmuştur.
Malazgirt Yeniköy (Alyar) Kaya Mezarı: Urartulara ait kaya mezarlığıdır. Arkeolog Yr.Doç.Dr. Nurettin KOÇHAN’ın  araştırmaları devam etmektedir.
Varto Kayalıdere Ören Yeri (Kale Şehri): Merkez İlçe’ye 40 km, Varto’ya 20 km uzaklıkta Kayalıkaya Köyü’ndedir. Bir Urartu yerleşmesidir. İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nce Prof. Dr. Seton Lloyd ve C.A. Burrey başkanlığında, 1965’de yapılan kazıda bulunmuştur. Kazılarda; kale, tapınak, şarap mahzeni, mezar ve küçük buluntular ortaya çıkarılmıştır. Urartu Kralı II. Avlusu taş döşemeli tapınakta, oturur durumda MÖ VII yy’ın tunç aslan heykeli, düğmeler, ok başları, tunç iğneler,  aslan avı tasvirli kemer parçaları ele geçmiştir. Buluntular, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.
CAMİLER
Ulu Cami: Muş’ta, Alaeddin Bey ve Hacı Şeref Camilerinin batısındadır. Moloz taştandır. Kitabesizdir. Avlusunda yatan Şeyh Muhammed-i Mağribi tarafından 979’da yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Mimari özelliklerinden XIV. yy’ın ikinci yarısına tarihlenen cami, dikdörtgen planlıdır. Ana mekân, ortada kubbe, yanlarda besik tonoz örtülüdür. Mihrap sadedir, kuzeyinde kesme taştan üç kubbeli son cemaat yeri vardır. Kesme taştan sade taç kapı sivri kemerli niş içindedir. Batı duvarı dışında öbür duvarlarda ikişer pencere vardır. Minaresi, depremden zarar görmüş olup, aslına sadık kalınarak 1968 ve 1972 yıllarında onarım görmüştür. Avlusunda Şeyh Muhammed-i Mağribi dışında başka evliyadan zatların meftun olduğu bilinmektedir.
Hacı Şeref Camii: Bir Selçuklu yapısı olan çok yıkık durumda Arslanlı Han’ın içindedir. Mimari özelliklerinden XVII yy’la tarihlenmektedir. Bir son dönem Osmanlı yapısıdır. Ana mekânı kare planlıdır. Ana mekan ortada büyük yanlarda basık kubbelerle örtülmüştür. Sade mihrabı yuvarlak kemerli ve niş biçimindedir. Sonradan eklenen son cemaat ahlat taşından 1997 yılında eklenmiştir. Sivri kemeri niş biçiminde taç kapı kesme taştandır. 1318’de yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu yapı Abdulhamit Han tarafından yaptırılmıştır.
Alaaddin Bey (Paşa) Camii: XVIII yy. başlarında şehrin valisi Alaaddin Bey tarafından yaptırılmıştır. Ana mekanı kare planlıdır ve dokuz neflidir. Orta büyük ve yanlarda küçük kubbelerle örtülüdür. Orta nefte yer alan mihrabı sutunçeler ve bitki motifleriyle bezelidir. Taç kapının yanlarında kabartma kandil motifleri vardır. Minaresi iki renkli kesme taştan yapılıdır. Kare kaideli silindir gövdelidir. Gövdenin ortasında iç içe geçmiş çınar ağacını andırır bitkisel motiflerden bir kuşak oluşturulmuştur.
Bulanık Mollakent Camisi: Bulanık ilçesinin Mollakent köyündedir. Bir Selçuklu yapısıdır. Şeyh İbrahim tarafından 1290’da yaptırılmıştır. Ahlat taşındandır. Dört kubbeli üç pencerelidir.
Bulanık Esenlik Camisi: Bulanık ilçesinin Esenlik Köyündedir. Bir Selçuklu eseridir. Şeyh Abdulmelik tarafından 1194’te yaptırılmıştır. Ahlat taşındandır. Tek kubbeli, dört pencereli, iki kapılı bir yapıdır. Kubbesinde ayrıca dört küçük pencere yer almaktadır.
MEDRESELER
Mollakent Medresesi: Bulanık ilçesinin Mollakent Köyündedir. Bir Selçuklu Eseridir. Ahlat taşından yapılmıştır. Şeyh İbrahim tarafından 1321’de yaptırılmıştır. İki büyük odası birde salonu vardır. Her odada üçer kitaplık penceresi bulunmaktadır. Muş’un günümüze ulaşamayan yalnızca tarihi kayıtlarda adı geçen diğer yapıları Mahmut Paşa, Murat Paşa ve Alaaddin Paşa medreseleridir.
Muratpaşa Medresesi: Muş İli Muratpaşa camisinin hemen yanı başında kurulmuştur. Muratpaşa tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Medresede mantık, belagat, hadis ve tefsir gibi ilimler Molla Halil Hoca tarafından okutulmuştur.
Mahsut Paşa Medresesi: Mahsut Paşa tarafından yaptırılmıştır.  Muş İli’nin en büyük medresesidir Abdurrahman Hoca, İlyas Sami Bey gibi âlimler ders vermişlerdir. Bu medresede İslam Hukuku, Meal, Sarf, Mantık Beyan, Hesap,  Hadis, İçtimaiye gibi ilimler okutulmuştur.
Alaaddin Bey Medresesi: Alaaddin Bey tarafından kurulmuştur. Bu medresede Sultan Abdulaziz tarafından görevlendirilen Ahmet Hamdi Efendi dersler vermeye başlamıştır. İlimizin en ünlü alim ve bilginleri burada yetişmişlerdir. İlyas Sami Bey, Molla Mehmet, Hacı Halid Efendi, Osman Kadri Bey gibi şahsiyetler bu medresede yetişmişlerdir.
KİLİSELER
Meryem Ana Kilisesi: Muş İl Merkezinde Minare mahallesindedir. Kesin tarihi bilinmemektedir.
Çanlı Kilise(Surpgarabet Manastırı): Bu kilise bütün çeşitli milletler arasında meşhur olup, yılda bir kere nice yüz bin adam toplanarak yedi gün yedi gece çadır ve otağlar kurulup alış verişler olunur, yük bozulup bağlanılıp kervan Revan tarafına yol alır. Burada Van Veziri ile Bitlis Hanının ve Atabeyi’nin müsellemleri hazır olup tüccar ve diğer mahlûkları muhafaza ederler. Van vilayeti sınırına daha yakın olduğundan Van veziri daha çok asker getirip ziyade baç alır. Muş sahrasının kuzeyinde sık bir ormanlıkta, bağ ve bostan içinde iki adet göğe baş uzatmış heybetli, kubbeli bir kilisedir. Dört yanlarında yüzlerce patrik ve papaz odaları vardır. İmaretinden günde nice bin sahan yemekler yapılır. Yortu günlerinde 145 sığır ve 50 somar buğday pişirilip misafirlerine dağıtırlar.  Misafire o kadar riayet ederler ki şira ve hurma yedirip her gece nice yüz diba inci ve sırmalı gecelikler serip hizmet ederler. Ama her sene gelen adamlardan bolca mal tahsil ederler. Ve bütün Kafiristan’a papazları gidip ta Frengistan’dan bile adamlar tahsil ederler.  
Bu kiliselerden başka ilimizde bilinen ve halen kalıntıları mevcut diğer kiliseler ise
-Kırköy Beldesindeki Sirong Kilisesi
-Kırkayak Kilisesi Muş Dere Mahallesi
-Kızılağaç Beldesindeki Kırmızı Kilise’dir
HANLAR,  HAMAMLAR VE ÇEŞMELER
Yıldızlı Han: Muş şehir merkezinde yukarı çarşıdadır. 1307’de Miralay Seyfi Bey tarafından yapılmıştır. İki katlı olarak yapılmıştır. Alta kattı kesme taştan, üst katı Selçuklu mimari yapısına uygun olarak kerpiçten yapılmıştır. 613 metre kare üzerine kurulan hanın birinci katında emanethaneler, kuyumcular, manifaturacılar, bakırcılar ve gümüşçüler çalışırdı.  İkinci kat ise otel olarak kullanılmıştır. Her iki katta toplam 52 dükkân olan han 1916 Rus İşgalinde tamamen tahrip edilmiştir. İpek yolu üzerinde olan Erzurum-Muş-Bitlis güzergâhı takip edilmiştir.
Aslanlı Han: Muş’un bir Selçuklu yapısı olan Aslanlı Handan Günümüze çok az şey kalmıştır. Bu hana ait gücü ifade eden aslan heykeli halen Vali Konağı bahçesindedir. 
   
Alaaddin (Yakup Efendi) Bey Çeşmesi: Alaeddin Bey Camii külliyesi içindedir. Kitabesinde Eşref Bey tarafından yaptırıldığı yazılıdır.  Cami ile aynı tarihte yaptırılmıştır.
      
TÜRBE VE YATIRLAR
Kesik Baş: Hacı Şeref Camisi’nin avlusundadır Hazireden günümüze cami duvarına bitişik 2 mezar kalmıştır. Bu mezarlarda yakın geçmişte onarılmıştır Kesikbaş Haziresi caminin doğu duvarına bitişik dış cephede yer almaktadır. Mezarların sanduka kısmı ve şahideleri mozaikli beton ile yenilenmiştir. Orijinal yapım malzemesi ve şahideleri kayıp olmuştur. Mevcut mezar yapısı dikdörtgen prizma konumunda yerden 80–120 cm yüksekliğinde, üzeri demir kafes ile çevrili dış cephesi Ahlat taşı ile kaplıdır. Rivayete göre bu zat savaşta başı gövdesinden ayrılmış olmasına rağmen kopan başını koltuğunun altına alarak savaşmayı sürdürmüş, daha sonra bugünkü mezarının bulunduğu yere gelerek şehit olmuştur.
İbrahim Samidi (Zerzemi): Alaaddin Bey (Paşa)  hamamının karşısındaki bahçededir. Arabistan’dan geldiği rivayet edilmektedir.  Taş binanın altındadır, türbe dikdörtgen planlı arka arkaya iki odadan oluşmaktadır. 1. odanın girişi kuzeyden olup kıble duvarında bir mihrap mevcuttur mihrabın doğusunda sandukanın bulunduğu esas türbeye geçişi sağlayan kapı vardır. Bu mezar ve türbeye ait moloz ve kesme taş yapı tam orijinal görünmektedir. Sandukanın içi küçük bir odacık şeklinde boş bir mekândır ve buraya sandukanın doğu batısında girilmektedir. Türbenin yapımı Selçuklu Türk mezar mimarisini hatırlatmaktadır. Akıtlarda görülen iç içe odalar ve bu odalardan birinde gömü yerinin bulunması bir benzerlik teşkil etmektedir.  Ayrıca kara mescit kısmı kümbetlerin üst kısmı, kümbetlerin mumyalı kısmını hatırlatmaktadır. Sanduka içerisindeki küçük odacık insanların bu mekanda bu mezar sahibinin ruhu ile irtibat kurmak amacını izhar anlamını taşımaktadır ki bu özelliği ile İslam öncesi inanışların izlerini taşıdığı kanaatini uyandırmıştır. Bu türbede yöre insanları ruhi bozukluklara, çeşitli sıkıntılara ve sıtma hastalıklarına karşı şifa için dua etmektedirler. Hastalar haftanın Çarşamba günleri getirilerek bir müddet sanduka içerisindeki küçük odacıkta bekletildikten sonra alıp götürülmektedir. Bu işlem üç Çarşamba günü üst üste tekrarlandıktan sonra hastaların sağlıklarına kavuştuklarına inanılmaktadır.
Şeyh Muhammed-i Mağribi: Ulu Caminin avlusundadır. Şeyh Muhammed_i Mağribininde İbrahim Samidi gibi Arap kökenli olduğu ve Ulu Camiyi yaptırdığı rivayet edilmektedir.
Şeyh Halil ve Şeyh Mustafa: Kızılay binasının karşısındaki bahçe içerisindedir. Her iki türbe de Cuma günleri ziyaret edilir. Yaygın bir rivayete göre her iki Şeyhin mezarları 10-12 yaşlarındaki bir çocuk tarafından yaptırılmış.
Şeyh İbrahim Hazretleri: Bulanık İlçesinin Esenlik Köyündedir. Esenlik camisinin yakınındadır. Şeyh İbrahim Mevlevi tarikatına mensup olduğu rivayet edilmektedir. Çeşitli hastalıkları iyileştirdiğine inanılmaktadır.
Şeyh Ömer Sahubi: Bulanık ilçesinin Mollakent Köyündedir. Şeyh Ömer Sahubi’nin kendi rütbesi ile türbenin yanındaki mutfak,  misafirhane ve genişçe avluyu sağlığında yaptığı rivayet edilmektedir. Türbe halk arasında Çilehane diye anılmaktadır. İnanca göre Sara ve hasta olanlar bu türbede bir gece kalırlar ise iyileşirler.
Müştak Baba (Yatır): Asıl adı Mustafa’dır. Bitlis’te doğmuştur, doğum tarihi tespit edilmemiştir. Şairdir, bir süre medresede okudu. Şemsi Bitlisi diye anılan bir Mürşit olan amcası Hacı Mahmut Hocadan bilgilendi, bir süre sonra Hacı Hasan Şirvani’nin İrşat halkasına girdi burada Mutasavvıf Şair oldu. Erzurum, İstanbul, Ankara, Ayaş, Bağdat ve Hizana gitti.  Eyüp Sultanda Selami Efendi Hanikahınde postnişin oldu. Bir süre sonra memleketi Bitlis’e döndü Müştak Baba gördüklerini, duyduklarını ASAR adı eserinde topladı. El yazması bu eser Süleymaniye Kütüphanesi Mahmut Efendi Bölümü 2421’de kayıtlıdır. Divanı basılmıştır. 1253 H (1838) yılında Bitlis’ten İstanbul’a giderken uğradığı Muş’ta 81 yaşında boğdurulur. Bir rivayete göre Müştak Baba Alaaddin Bey (Paşa) tarafından Muş’a davet edilir ve boğdurulur. Bir rivayete göre de Muş’ta Yezidiler tarafından boğdurulmuştur. Bir rivayete göre de Müştak Babanın garip hallerini hazmedemeyen avam tabakası tarafından hayretle karşılandığı için boğdurulmuştur. Diğer bir rivayete göre ise zalim Alaadin Bey Müştak Babanın Saray ile olan yakınlığını öğrenir ve zulmünü Sarayın duyacağı endişesi ile Müştak Baba’yı Muş’a davet eder, Müştak Baba başına gelecekleri bile bile Muş’a gelir ve boğdurulur. Müştak Baba şehitlik mertebesine ulaşarak gece gündüz aşkıyla yanıp tutuşup Allah’ına kavuşmuştur. Şahadetini daha önceden bildirdiği söylenir.  Müştak Baba mezarı Abdurrahim YEŞİLBAŞ isimli şahsın evinin avlusundadır. Tek bir mezar olup, avlu zeminde 30 cm yükseklikte mozaikli beton ile yapılmış bir sanduka ve yenilenmiş şahidelerin etrafı ve üzeri demir kafes içine alınmış durumdadır.  Mezarın orijinal şahideleride bu kafes içerisinde muhafaza edilmektedir. Bu tadilat 1983 yılında Taha YEŞİLBAŞ tarafından yapılan onarım esnasında yapılmıştır.
Abdulvahap Gazi Türbesi Ve Çatbaşı Şehitliği: Muş İli Merkez ilçeye bağlı Çatbaşı köyünde bulunmaktadır. Şehre 7–8 Km. Mesafede olup şehrin batısındadır.  Çatbaşı Köyü Camii bitişiğindedir. Yaklaşık 40–50 mezarın bulunduğu, dörtgen planlı, mazgal pencereli, beşik tonuz örtülü türbe, ahşap destekli direk, üzeri toprak örtülü bir ön odadan oluşmuştur. Türbenin doğusunda yer alan kare planlı, direk destekli düz toprak dam örtülü eski camii türbenin ziyaretçilerinin ibadet ve ikametgâhı için yapıldığı düşünülmektedir. Türbeyle camii arası ahşap kakmaların taşıdığı direk destekli düz damla örtülerek, her şart altında camii den türbeye gidiş geliş sağlanmıştır. Türbenin içinde üç gömü mevcut olup, bunlar; Sahabeden Abdulvvahap Gazi, Tarışlı (Silvan) Şeyh Şeref ve Muş ulemalarından Hacı Tayyip Efendi’ye ait dir. Türbe ile camii arasındaki üzeri örtülü mekânda beş gömü mevcuttur. Bunlardan üçü bilinmektedir. Bunlar Hoca İbrahim Efendi, Muş âlimlerinden Faik Aykal efendi ve Hacı Tayyip efendinin oğlu Molla Fethi Rahman efendiye aittir.
Şeyh Molla İbrahim Efendi Türbesi: Hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Muş merkez ilçeye bağlı Çatbaşı köyündendir aynı köyde dünyaya gelmiş bir din adamıdır birçok öğrenci yetiştirmiştir.
Seyyid Ahmed (Hacı Gal) Hazretleri: 1696 da Bağdat’ta doğmuştur.  Evliyadandır 1710 yılında Bitlis’ten babası şeyh Fazıl Efendinin emri ile Muş halkının talebi üzerine Muş’a gelmiştir. 107 sene ömür sürmüştür. 7 defa yaya olarak Hacca gitmiştir. En son Hacca gidişi vefatından 1 sene evveldir. Birçok büyük keramet göstermiştir. Seyiddir, soyu Peygamberimizin evladı Hz. Hüseyin’e dayanır.  Muş’un kale mahallesinde 1710’da bir kadiri tarikatı dergahı kurmuştur. Dergah halen varlığını devam ettirmektedir.   1803 te vefat etmiş olup, kabri halen Kale Mahallesindeki mezarlıktadır. Ayrıca Kale Mahallesi mezarlığında 2 evliya mezarı daha vardır. Bunlar Durmuş Baba ve Derviş Ömer’dir. Bunlar hakkında hiçbir bilgi yoktur. Kale Bağlarının üstünde İslam fütuhatı sırasında şehit olan Müslüman savaşçıların defnedildiği Arap Mezarları ve Şeyh Leymon ismindeki bir evliyanın mezarı da bulunmaktadır. Bunlar hakkında da kesin bir bilgi yoktur.
Üstad-ı Azam Şeyh Molla Resuli Sipiki: Bitlis’in Sipik köyünden olup doğum tarihi bilinmemektedir. Yüksek dini ilminden dolayı “Üstad-ı Azam”  ünvanını almıştır. Devrin padişahı tarafından mükâfatlandırılarak Muş’un Beşparmak (Gemik) köyü kendisine hediye olarak verilmiştir. Bundan sonraki hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Mezar kitabesinden 1829’da vefat ettiği bilinmektedir. Muş’ta Alaaddin Bey Camii avlusunda medfun bulunmaktadır.
KALELER           
Muş Kalesi: Muş merkezdedir. Kale şehrin en eski yerlerindendir. Kesin tarihi bilinmemekle birlikte Moğol istilasını müteakip 7. asır ortalarına doğru Hz. Osman zamanında bu çevre ile birlikte kalede savaşlara sahne olmuştur. Sonraları Ermeni Derebeyleri Bağdat’taki Abbasi Halifelerine tabi olarak bu çevrenin ve kalenin idaresi için memur kılınmışlardır. Muş Hicri 27 yılında Hz. Ömer döneminde Müslümanların eline geçince bu kale de tabi olarak Müslümanların eline geçmiştir. Uzun süren savaşlar üzerinde bulunan tarihi değerlerin yok olmasına sebep olmuştur.  Kalenin batı tarafında tahrip olmuş Arap Mezarlığı, Selçuklu mezarlığı ve Osmanlı mezarlığı karışık ve dağınık bir haldedir. Belediyece park olarak düzenlenmiştir. Günümüzce halkın başlıca piknik yerlerinden biridir.
Hasbet Kalesi: Muş’un güneyindeki Kızıl Ziyaret Dağının doğu uzantısında bir yamaçtadır. Surları ve iki kulesi kısmen ayaktadır. Diğer kısımları tabii afetlerde yıkılmıştır. Kesin tarihi bilinmemekle birlikte, yapıda kullanılan malzeme ve sanat yapısı itibari ile Horasan harcı ile imar edilmiş ovaya hâkim karakol konumunda kendini göstermektedir. Eteklerinde bulunan Soğucak köyünde büyük ölçüde tahrip olan 2 adet gözetleme kulesi de mevcuttur.  Bir rivayete göre Büyük İskender Mısır’ı fethe giderken kendine bağlı Komutan Beatlis’e ( Bitlis) geri döndüğünde geri alamayacağı kudrette bir kale yapmasını istemiş. Emri alan Komutan Beatlis,   Büyük İskender’in Mısır’dan Dönüşüne kadar Bitlis Kalesini yapmış ve Büyük İskender’i emri doğrultusunda Muş Ovasına püskürtmüştür. Büyük İskender defalarca Bitlis’e saldırmış fakat her seferinde Muş Ovasına geri dönmek zorunda kalmıştır. Yine mağlubiyetle sonuçlanan bir saldırı sonucu Büyük İskender Muş Ovasında gece konaklarken, orduyu tedirgin eden bir atlı grubun varlığını görür ve bu savaşçılara hayran kalır. Savaşçıların ikamet ettiği Haspet Kalesine elçi göndererek görüşme talep eder. Kaledekiler bu talebi kabul ederek Büyük İskender’in yanına giderler.  Rivayete göre Büyük İskender hayran olduğu bu kişilere atfen “Siz kimsiniz ki,  dünyayı fethe çıkmış bir komutanın ordusunu rahatsız ediyorsunuz.”demiş. “Bizler Gur Beyleriyiz, sizler bizim topraklarımıza girmekle bizi rahatsız ettiniz” cevabını alır.  Bu arada Komutan Beatlis, Büyük İskender’e haber göndererek kaleyi teslim edeceğini bildirir.  Büyük İskender’in huzuruna çıkan Beatlis, hükümdarın “-Bu kaleyi neden baştan teslim etmedin ve ordumdan birçok askerin kırılmasına neden oldun ?” sorusuna  “- Hükümdarım siz bana buraya öyle bir kale yap ki dünyanın en güçlü hükümdarı ordusuyla gelse bile burayı alamasın diye emir ettiniz. Bende buraya güçlü ve sağlam bir kale yaptım. Siz de dünyanın en güçlü hükümdarı ve ordunuzda dünyanın en güçlü ordusu olduğu halde burayı ele geçiremediniz. Şimdi görevimi yerine getirdiğime inanarak kalenin anahtarlarını size teslim ediyorum.” der. Büyük İskender bunun üzerine komutanının bu cevabından çok memnun kalır ve onu affeder. Bir süre sonra da ordusuna Muş Ovasından çekilme emrini verir.
Muşet Kalesi: Muş’un güneyindeki Kızıl Ziyaret Dağındadır. Muş adı ile özdeşleşmiştir. İlk yapımı Urartu’lara ait olduğu tahmin edilmektedir. Ortaçağ kalesi görünümünde olan bü günkü yapısına sonra kavuşmuş olabilir. Kale Horasan harcı ile yapılmıştır. Malzeme ve doku olarak Haspet kalesi ve Ahlat eski şehirdeki yıkık kale ile birbirinin aynıdır.  Karakol olarak kullanıldığı tahmin edilmektedir. Tarihi kaynaklara göre boylar arasında adı en son geçen Muşkan oymağı lideri adına yapılmıştır. Van tarihinde Hitit Devleti yıkıldıktan sonra yerini alan birçok krallıklar arasında Muşkiler da sayılmaktadır. Yine Şah Tahmasp 1530 da Muslu Kabilesine mensup Zülfikar’dan Bağdat’ı aldı şeklinde geçer. Muşkiler de kökü Urartulara dayanan oymaklardan biri olarak kabul edilmektedir.
Kepenek Kalesi: İlimiz Kepenek köyündedir.  Arkeolog Yrd. Doç. Dr. Nurettin KOÇHAN’ın araştırmaları devam etmektedir.  Nurettin KOÇHAN tarafından burada bulunan Urartulara ait olan taş üzerindeki yazıt Mirjo SALVINI tarafından çözülerek “Studı Mıceneı Ed Egeo-Anatolıcı” dergisinin FascılcoloXLII/2-2000 sayısında yayınlanmıştır.
Yazıtın Türkçe’si: “Haldi’ye  (Urartular’ın baş tanrısı), kral (Efendi, Tanrı), Menua oğlu Argişti bu Susi-tapınağı ve (kaleyi) inşa edip tamamlattı. (Ona) ben Argiştihinili adını verdim. En büyük Haldi sayesinde ben Menua oğlu Argişti, güçlü kral, Bianili kralı, Tuşpa kentinin efendisi”
Muş’ta Urartular’a ait iki önemli yazıt bulundu: ikisi de Menua dönemine ait. İlki bir stelin alt kısmıdır ve Tiflis arkeoloji müzesindedir. Bu yazıt Muş’un 18 km. doğusunda Trmerd mezarlığında bulunmuş. Bu yazıtta askeri bir seferden, Atauni kentinden ve Urme ülkesinden bahsediliyor ve stelin Arhi kentine dikildiği bildiriliyor. İkinci yazıt oldukça eksiktir, yine Urme ülkesinden ve bir yerden bahsediyor. 
Malazgirt Kalesi: Haşmetli bir görünüme sahiptir.  Kalenin ilçeyi çepe çepe çevreleyen bir birine parelel iki suru onarılmıştır.  İslam kaynaklarında bu kale gerek İslamiyet’in ilk döneminde gerekse Bizanslar zamanında birçok savaşa sahne olmuştur. Eski Malazgirt’i çepeçevre kuşatan kalenin ana burcu ile burçları bu tarihi özellikleri ile ilgi çekmektedir.  Tabii afetlerde surları yıkılmıştır. Çeşitli zamanlarda onarılmıştır. Onarımlar kısmen de olsa günümüzde de devam etmektedir. Efsaneye göre Malazgirt Kalesi civarında ateşperestler yaşarken başlarında Teymus isminde bir şah bulunuyormuş. Şahın çocuklarından Beşir Allah’a iman getirince babası Teymus Şah oğlu Beşir’in dilini dipten keserek Malazgirt’ten sürgün etmiş Beşir aylarca yol kat edip Müslümanların bulunduğu Mekke’ye gelmiş, durumu öğrenen Hz. Ali sahabelerden oluşan bir ordu toplayarak Malazgirt üzerine yürümüş.  Yapılan savaşta Teymus Şah ve beraberindekiler kılıçtan geçirilmiş. Hz Ali ordusu ile şimdi ilçenin bir mahallesi olan Şahneder köyüne gelmiş ve orada konaklamak istemiş. Askerler yorgun ve susuz olmaları nedeniyle köydeki çeşmeden su içmek istemişler, suyun zehirli olduğu söylenmiş. Bunun üzerine Hz. Ali çeşmenin kaynağında örümcek ağı gibi kaynaşmakta olan yılanları görünce askerlerin su içmesine engel olmuş. Askerlerin su içme ihtiyacını belli etmesi üzerine Hz. Ali köyün hemen güneyindeki düz arazi görünümde olan Salkayalığına gitmiş, kılıcın çekerek taşa vurmuş kılıcın darbesi ile kaya yarılmış ve şimdi yılanlar kuyusu denilen halini almış. Çeşmede kaynaşmakta olan yılanların çekilmesi için Allah’a dua etmiş aynı ayna yılanlar açılman bu kuyuya çekilmişler. Sonunda askerler bu çeşmeden su içerek yorgunluklarını üzerlerinden atmışlar. Günümüze kadar her yıl yalnız 15 Mayıs- 15 Haziran arasında bu yılanlar kuyusu aynı boy ve renk zehirsiz yılarlarla dolar bu güne kadar, bu yılanların köylüler tarafından ellerine alarak oynattıkları halde hiç kimseye zarar vermedikleri tespit edilmiştir. Görmek isteyenler belirtilen günler arasında Şahnedar köyü yılanlar kuyusuna gidebilirler.
Evliya Çelebi ve Malazgirt Kalesi: Kalesi yuvarlak bir tepe üzerinde ve kesme taştandır. Hisarın iç kısmı mamurdur.878 senesinde Akkoyunlu sultan Uzun hasan Bayındırı zaptetmek isterken Fatih Uzun Hasanı bozguna uğratıp bu kale halkınıda idaresi altına almıştır. Sonra Beyazıt Veli asrında Acem istila etmişse de 922 tarihinde Sultan I. Selim Çıldır savaşında acemi mağlup etmiş, bu kalede o günden beri Osmanlı idaresinde kalmıştır. Kalenin üç tarafı yüksek olup doğuya bakan bir kapısı vardır. Aşağı deresine inmek için kesme kayadan suyolları vardır. Bağ ve bahçesi o kadar meşhur olmayıp kalesi de yer yer Timur’un tahribine uğramıştır. Şehri o kadar mamur değildir. Tahminen iki bin ev, bir cami, iki medrese, bir küçük hamam -ancak beş adam alır, bir han, elli kadar dükkân ve yedi adet çocuk mektebi vardır. Şehir 18. Örfi iklimin ortasında olup, kuzeyinde Erzurum üç konaktır. Kıblesinde Bitlis iki konaktan daha kısadır. Van kalesi doğusunda olup dört konaktır. Ahlat kalesi ile Malazgirt Kalesi arası tam yedi fersahtır.  Dağ başlarından aşan doğru yolları vardır. Şehrin suyu ve havası gayet yayla olup, bütün halkı güzel vücutludur. Çünkü kış çok sert olur. Şehrin içinden geçen nehir Bingöl yaylasından çıkar.
Katerin (Zincirli)  Kale: Malazgirt ilçesi sınırları içerisindeki Katerin Dağı üzerindedir. Doğu Roma eseridir. Rivayete göre Malazgirt ile Katerin Kaleleri Kalın zincirlerden bir köprü ile birbirlerine bağlanmıştır.
Tıkızlı Kalesi: Malazgirt ilçesinin Tıkızlı Köyündedir. Yapılan araştırmalar sonucunda kalenin Urartu’lara ait olduğu belirlenmiştir. Kale bir tepe üzerinde büyük taşların bir biri üzerine yığılması ile harçsız olarak yapılmıştır. Doğu Anadolu’da son yıllarda yapılan birçok araştırma ve kazıya karşın, bunları sınırlı bir alanı kapsadığı ve özelliklede Van ili ve çevresinde yoğunlaştırıldıkları dikkati çekmektedir. Bunun yanı sıra çok kısıtlı da olsa Ağrı ve Erzurum çevresinde bazı yüzey araştırmaları ile Elazığ Bölgesinde de kurtarma kazıları gerçekleştirilmiştir. Muş ve özellikle Malazgirt İlçesinde ise bugüne değin kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Bu nedenle aşağıda ayrıntılı olarak tanıtmaya çalışacağımız Kale, yörede antik yerleşimin yoğunluğunu ve yeni araştırmaların sürdürülmesinin gerekliliğini ortaya koyması açısından büyük önem taşımaktadır. Kalıntıların bu günkü durumuna göre Kale’nin merkezi kısmı yaklaşık 25–30×30–35 metrelik bir alanı çevrelemektedir. İ.ç kalenin 4m. Genişliğindeki kuzeydoğu ve kuzey sur duvarlarının yer yer 1,5-2m yüksekliğe kadar korunabilmişliğine karşın dış sur duvarları bazı kısımlarda salt birkaç taş sırası halinde günümüze gelmiştir. Tıkızlı Kalesinin sur duvarlarında izlediğimiz, A.  Çilingiroğlu tarafından “Kilkilotik Yöntem” olarak adlandırılan benzer duvar örgüsüdür. Yazıtları nedeniyle Işpuini dönemine (İÖ. 830–810) tarihlenen Zivistan ile Menua’ın egemenliğinde (İÖ. 810–786) yapıldığı kabul edilebilir.
 
Bostankale Kalesi: Malazgirt’te 10 km uzaklıktadır. Yapılan yüzey araştırmaları sonucunda kalenin Urartu’lara ait olduğu tespit edilmiştir.  Kale büyük bir kaya kütlesi oyularak yapılmıştır.      
      
KÖPRÜLER
Murat Irmağı Köprüsü: Muş – Varto yolu üzerinde Muş şehir merkezine 10 km uzaklıktadır. Bir Selçuklu yapısıdır. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1817 tarihli mermerden kitabesinin onarımlarla ilgili olduğu sanılmaktadır. 143 m uzunluğunda, 4.77 m genişliğindedir. Yüksekliği 16 – 18 m’dir. 12 gözlüdür.
Hatun Köprüsü: Malazgirt’in girişindedir. Bir Selçuklu yapısıdır. 10 m uzunluğunda, 5 m genişliğinde-dir. Günümüze kadar gelebilmiş yegâne Selçuklu eserlerinden biridir.
Kız Köprüsü: Malazgirt’e 2 km uzaklıktadır. İki yekpare taştan 3 m uzunluğunda, 1 m genişliğindedir. Rivayete göre devrin kral kızlarından biri tarafından yaptırılmıştır. 
HAMAMLAR
Alaaddin Bey Hamamı: Muş şehir merkezindedir. Alaaddin Bey tarafından Alaeddin Bey Camii ile aynı tarihte yaptırılmıştır. Günümüzde de kullanılmaktadır. Osmanlı son dönem eserlerindendir. Yapı malzemesi ve mimari özellikleri açısından Alaaddin Bey Camii ile aynıdır. Yıkılmış olan Alladdein Bey Camii Külliyesi içerisinde dış özellikleri tamamen yok edilmiştir. İçyapısı kısmen mevcuttur. Localar kullanılmamakla birlikte Alaaddin Bey camiinde kullanılan bitki motifleri ile aynıdır. Buna mukabil büyük locaya girişte kapının hemen üzerinde taşa kabartma bir şekilde yapılan kaplumbağa totemi bulunmaktadır.
Muş’un tabii afetlerde yıkılan diğer tarihi hamamları Güllü Hamam ve Dere (Migre)  Hamamlarıdır. Her iki hamamda da Anadolu Selçuklularının yoğun olarak kullandıkları uzun müddet tabiat şartlarına dayanıklı olmayan, Orta Asya yerleşik hayatından gelen sonraları vazgeçilen kerpiç malzemedendir. Güllü Hamamın tabiat şartları nedeniyle daha dayanıklı olması için kerpiç malzeme üzerine Horasan harcı ile moloz taşlardan duvarlar çıkılmıştır. Bu hamamın en büyük özelliği Türk üçgeni denilen kubbelere taşıyıcı görevi sağlayan üçgenin kullanılmış olmasıdır.
ESKİ MUŞ EVLERİ
Anadolu’nun fethini izleyen yıllarda zaman-la Türkleşen Muş’un eski yerleşim düzeni ve sokak dokusu esas itibari ile tipik bir Türk kenti havasını yansıtır. Diğer yörelerimizde olduğu gibi buradaki konut mimarisinin oluşumunda da temel etki milletimizin örf ve adetlerinden kaynaklanan hayat tarzı ve ihtiyaçlarıdır.  Ayrıca mahalli mimarisi, gelenekleri ve malzemesi ile iklimin ve coğrafyasının zorlayıcı gerekleri de bu oluşumdaki diğer etmenlerdir. Bölgedeki diğer illerin yerleşimlerindekine benzeyen sokak dokusu içinde yer alan evler, genellikle havuş (avlu) gerisinde yükselen iki katlı kuruluşlardan ibarettir. Eski Muş evleri genel plan şemaları itibarı ile diğer şehirlerdeki (Doğu ve Güney Doğu) evlerle paralellikler ortaya koymakla birlikte mekân isimlendirmelerinde yer yer farklılıklar göstermektedir. Sokakla bağlantılı cümle kapısı ile geçilen havuşun (avlu)  bir yanında tandırlık, erzak deposu ve çardak görevi gören ağaç altı oturmalıklar yer alır, birçoğunda ise bunlarla birlikte ahır da mevcuttur. Evlerin cephesi,  pencereler ve zaman, zaman üst kat çıkmasını taşıyan konsollar, kat ayırımını vurgulayan kornişler, ahşap balkon ve balkon kemerleri ile hareketlendirilmiştir. Yapıların üzerlerini örten yapı malzemesi o dönemin iklim şartlarına göre yapılan düz, toprak damlardır. Evlerin temel yapı malzemesi kerpiçtir. Ahşap malzeme ise içeride,  tavanlarda (taşıyıcılar), dolaplarda, kapı, pencere ve dışarıda ise balkonlarda kullanılmıştır. Süslemelerde ise kerpiçlerin, dış cephede duvarlara değişik dizilmeleri ile yer verilmeye çalışılmış estetik ve sade bir görünümü vardır. Pencere kenarları, dışarıdan Selçuklu öğesi taşıyan, kültürümüzün önemli unsurlarından birini; miğfer kubbe anlayışını ortaya koyar, bakıldığında miğfer görünümü bariz bir şekilde kendini gösterir. Pencerelerde cumba yerine önem verilerek yapılan, genelde sade olan korkuluklar kullanılmıştır. Evlerinin giriş kapılarının her iki yanını süsleyen iki sütunçe üzerine çiçeklik nişleri vardır. Kapılar çift kanatlı olup genelde metal ağırlıklı yapılmıştır. Kapılar sade görünümlü kapı tokmakları ya da kilit bağlantıları ile yapı malzemesini tamamlar. Kapıların içeri açılan kısmında girişi sağlayan bir basamak yüksekliğinde seki bulunur. İçeride alt kat,  genelde mutfak, banyo, tuvalet ve zahire odası ile birlikte merdiven boşluğunu oluşturan girişlerden oluşur. Yukarı çıkıldığında, esasen geleneksel Türk konutunda yer alan sofa ile aynı amacı taşıyan ve alt kattan uzanan ahşap merdivenle çıkılan bu ilk ve evin en geniş kısmını oluşturan mekânlar, cepheye bakan daha çok sohbet amacıyla kullanılan büyük salonlardır. Bu salonlarda ahşap veya taştan, pencere önlerinde sedirler bulunmaktadır. Üst katta yer alan bütün mekânlar (odalar), bu salon etrafında sıralanır. Misafir odası olarak adlandırılan ve büyük salonun etrafında ön cepheye bakan bazen birden fazla olan, evin en güzel eşyalarını içerisinde de barındıran ya da diğer odalara göre daha gösterişli olan bu odalar, misafir ağırlama, sohbet etme amaçlı yapılmıştır. Evlerde mekânları bir birine bağlayan kapılar basit ve gösterişsizdir. Çok büyük bir çoğunluğu tek kanatlı olan kapıların hemen hemen hiç birinde süsleme yoktur. Bütün kapılar eşikli ve demir mandallı kapı kolu sistemi ile yapılmıştır. Kapı boyutları, bulundukları konuma ve fonksiyonlara göre değişik ölçüler vermektedir. Genelde her oda da küçük ahşap dolaplar (gömme) ve büyük çift kanatlı, çekmeceli yataklıklar mevcuttur. Evlerin duvar kalınlığı (dolgu duvarlar) 60–70 cm’dir. Bu yüzden mekân içerisinden bakıldığında pencereler loş bir hava verir. Mekân içerisine açılan pencere yapıda kullanılmaz, evin tavan kısımları kaplamasız,  olduğu gibi bırakılır, taşıyıcılar kendini gösterir. Döşemeler ise zeminde (alt katta) sıkıştırılmış killi toprak veya düzgün sal taşları ile; üstlerde ise ahşap malzeme ile kaplanır. Her odanın pencere önünde yüksekliği 30-50 cm, genişliği 50-90 cm arasında değişen sedirler mevcuttur. Ahşap veya kerpiçten oturma yeri olarak düzenlenen sedirler pencere önlerine bitişik yapılırlar. Mutfaklar,  evin önemli ve geniş yerlerinden biridir. İçerisinde ocak (niş şeklinde) diğer adıyla şömine bulunur. (Bazı yapılarda yoktur.) Yemek odasının hemen altında bulunduğundan mutfaktan yemek odasına, yiyecek ve içecekler asansörvari bir makara sistemiyle duvar içerisindeki boşluktan çıkarılır ve indirilir. Banyoda, çol denilen günümüz küvetini andıran suyun mekân içerisinde etrafa sıçramasını engelleyen köşeye yapılmış ayrı ve açık bir kısım bulunur, büyük banyo kazanları her yerde olduğu gibi burada da kullanılır. Evin iç duvarlarının tamamında sıva olarak saman, keçi kılı, sönmüş kireç karışımı kullanılır. Sonradan üzerine badana yapılarak duvar yüzeyi tamamlanır. Sonuç olarak bu evler haremlik-selamlık diye ayrılmasa bile, bunun fiilen uygulandığı görülür. Bütün bunlara binaen kendi kendine yeten o dönemdeki kapalı ekonominin etkisi burada da gözlenir.

YORUMLAR

BENZER HABERLER

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar