Kategori: Sür Manşet
-

Yusuf ALEMDAR “Özel gereksinimli bireylerin ve emeklilerin su faturalarında indirim sağlayacağız”
Başkan Adayı Alemdar Ferizli’de
“Özel gereksinimli bireylerin ve emeklilerin su faturalarında indirim sağlayacağız”
Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Yusuf Alemdar, Ferizli meclis üyesi tanıtım programında toplumun farklı kesimlerine yönelik yapacakları çalışmaları paylaştı: “İşçimizin, çiftçimizin, esnafımızın, vatandaşlarımızın, tüm Sakarya’mızın yanında olacağız. Üreticimize yakıt ve tohum desteğinde bulunacağız. Esnafımızı yalnız bırakmayacağız. Özel gereksinimli bireylerin ve emeklilerimizin su faturalarında indirim sağlayacağız. İlkokul ve ortaokul öğrencilerimize ücretsiz ulaşım, lise ve üniversite öğrencilerimize ise yüzde 54 indirimli ulaşım imkanı sunacağız” dedi.
Cumhur İttifakı Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Yusuf Alemdar, Ferizli’de belediye meclis üyelerinin tanıtım programına katıldı. Coşku ve heyecanın hakim olduğu program, oldukça yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Konuşmaların ardından Cumhur İttifakı Ferizli Belediyesi Meclis Üyesi adayları sahneye davet edilerek tanıtıldı.
Programa Ferizli Belediye Başkanı ve Başkan Adayı İsmail Gündoğdu, AK Parti İl Kadın Kolları Başkanı Yasemin Turan, AK Parti İlçe Başkanı Ramazan Serhoş, MHP İlçe Başkanı Veysel Dikbaş, İlçe Kadın Kolları Başkanı Fatma Tenha, İlçe Gençlik Kolları Başkanı Ömer Kolaşalı, Sakarya Ticaret Borsası Başkanı Mustafa Genç, STK temsilcileri, mahalle başkanları ve muhtarlar katıldı.
Meclis üyelerimiz bu toplumun içinden geliyor
Programda konuşan AK Parti İlçe Başkanı Ramazan Serhoş, “5 yıldan beri belediye başkanlığımızı yapan İsmail başkanımız tekrar aday olarak yola devam ediyor. Ben burada bu toplumun içinden gelen bütün meclis üyelerimize destek talep ediyorum. Allah birliğimizi ve beraberliğimizi daim etsin. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum” dedi
Yorulmadan çalışmalarımızı sürdüreceğiz
MHP İlçe başkanı Veysel Dikbaş ise, “Dün gerçekleştirilen coşkulu mitinginden ardından bugün de bu programı gerçekleştiriyoruz. Bizler yorulmayacağız. 31 Mart’a kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu birlikteliği sağlayan liderlerimizden Allah razı olsun. Birliğimizin daim olması dileğiyle hepinizi Allah’a emanet ediyorum” şeklinde konuştu.
Ferizli’de siyaseti değil, hizmeti merkeze alan bir belediyecilik izleyeceğiz
Ferizli Belediye Başkanı ve Başkan Adayı İsmail Gündoğdu, “2019 seçimlerinden itibaren beş yıl boyunca bu kutlu görevi taşıdık. Şimdi ise liderlerimizin takdirleriyle yeniden huzurlarınızdayız. İnşallah 31 Mart sonrası önümüzdeki beş yıla damga vuracağız. İnşallah Yusuf başkanımız ve tüm teşkilatlarımızla Ferizli’ye hak ettiği değeri vereceğiz. Ferizli’nin beklentileri değişti ve gelişti. Önümüzdeki süreçte tüm bu beklentilere cevap vereceğiz. Yorulmadan bıkmadan çalışmaya devam edeceğiz. Pırıl pırıl bir meclis üyesi listesiyle karşınızdayız. Ferizli’de siyaseti değil hizmeti merkeze alan bir belediyecilik sözü verdik. İnşallah bu kutlu mücadelemizi 31 Mart’ta sizlerden gelecek destekle geleceğe taşıyacağız. Cumhur İttifakı olarak dimdik ayaktayız ve meydanlardayız” diye konuştu.
Ferizli daha büyük yatırım ve projelere kapılarını aralayacak
Programda konuşan Başkan Adayı Alemdar, “Ferizli’nin fedakar, cefakar ve davasına sahip çıkan gönül insanları Allah hepinizden razı olsun. Sayın Cumhurbaşkanımıza verdiğiniz desteklerden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Ferizli artık kabuğunu kırdı. Şimdi artık daha büyük projelere, daha büyük hizmetlere kapılarını aralayacak. İnşallah hep beraber Ferizli’ye yatırım yapmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

İlkokul ve ortaokul öğrencilerine ücretsiz ulaşım
Şehrin tamamını kuşatan bir anlayışla çalışacaklarının altını çizen Alemdar konuşmasında projelerine yer vererek, “İşçimizin, çiftçimizin, esnafımızın, vatandaşlarımızın tüm Sakarya’mızın yanında olacağız. Üreticimize yakıt ve tohum desteğinde bulunacağız. Esnafımızı yalnız bırakmayacağız. Özel gereksinimli bireylerin ve emeklilerimizin su faturalarında indirim sağlayacağız. İlkokul ve ortaokul öğrencilerimize ücretsiz ulaşım, lise ve üniversite öğrencilerimize ise yüzde 54 indirimli ulaşım imkanı sunacağız. Parklarımız ve donatı alanlarımızın projeleri hazır, yeni dönemde tamamını hayata geçireceğiz.
Dirençli şehirler konusunda hassasiyetimiz ortada, depremle ilgili tüm önlemleri alacak ve deprem izleme merkezi oluşturacağız. Sakarya’nın özellikle kuzey bölgesinde sahillerimizi vatandaşlarımızın hizmetine sunacak, sokak hayvanları için doğal yaşam alanları oluşturacağız.” dedi.
31 Mart’ta Ferizli en güçlü desteği verecektir
Konuşmasında dava vurgusu yapan Başkan Adayı Alemdar, “Ben bu coşkuya inanıyorum. 31 Mart’ta Ferizli en güçlü desteği verecektir. Bu dava bir günlük değil, bin yıldır bu topraklarda canıyla kanıyla var olmuş bir milletin davasıdır. Bizler bugün varız yarın olmayacağız ama bu dava ilelebet devam edecektir. Allah birliğimizi ve kardeşliğimizi daim etsin. Allah bizi sizlere hizmetkâr eylesin” diye konuştu. -
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Muğla Fethiye’de basın açıklamasında bulundu
Prof. Dr. Ümit Özdağ: Zafer Partisi Genel Merkez heyetimizin Muğla’da gerçekleştireceği iki günlük çalışma süreci dün akşam Fethiye’de yapmış olduğumuz toplantıyla başladı. Bugün de Ortaca’yı, Dalaman’ı, Muğla’yı ziyaret ederek devam ettireceğiz çalışmalarımızı. Yarın da Muğla’da ilçe ziyaretlerimizi gerçekleştireceğiz. Esasen Mersin’den başlayıp, Antalya’da bütün ilçeleri tek tek ziyaret ederek, küçük mitingler gerçekleştirerek, sürdürdüğümüz bu çalışma Muğla’dan sonra Aydın, İzmir, Bursa’da devam edip Eskişehir’de sona erecek. Zafer Partisi’nin genel seçimler sonrasında en çok oy kazanan ve hızlı yükselen parti olduğunu artık kamuoyunda da genel kabul görmüş bir husus. Bu yükseliş durmadan devam ediyor. En son bir fikir vermesi için ifade edeyim. Geçen hafta İstanbul’da yapılan kapsamlı bir araştırmanın sonucu, İstanbul’da Zafer Partisi yüzde 8.64 ile 3. parti olmak durumunda ve yükselişini de sürdürüyor.
Bizim yükselme, partimizin oylarının yükselme sebebi partimizin Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliğini, Cumhuriyetin kuruluş esaslarını tavizsiz savunmamız ve Türkiye’de gerçekleşen kontrolsüz göçle ülkemizin adeta sessiz bir işgale uğraması karşısında Türk halkının haklı itirazını dile getiren tek parti olmamızdır. Çaresiz bırakılmak istenen bu işgal karşısında Türk halkına çaresiz olmadığını hatırlatan partidir Zafer Partisi. Onun için her geçen gün Zafer Partisi’nin arkasındaki kamuoyu desteği, seçmen desteği artmaktadır. Bizde politikalarımızı Türk vatandaşlarına en etkili şekilde iletmek için partimize uygulanan basın ambargolarına rağmen sosyal medya üzerinden en etkili şekilde seçmene ulaşma doğrultusunda önemli başarılar kazandık. Bunları da sürdürme, arttırarak sürdürme niyetindeyiz, kararlılığı içerisindeyiz.
Ülkemizin saray rejimi altında, anti-demokratik, baskıcı bir süreci yaşadığını hepimiz biliyoruz ama bu baskıcılık bu anti-demokratik süreçleri en fazla yaşayanların başında Zafer Partisi geliyor. Partimize yönelik hem karalama operasyonları hem hukuk görünümlü operasyonlar ardı arkası kesilmeden gerçekleştiriliyor. Arkadaşlarımız tutuklanıyor ve hapiste tutuluyorlar. Şimdi bir arkadaşımızın -Türk ama İran vatandaşı olan- sınır dışı edilmek istendiğini öğrenmiş durumdayız. Buradan iktidarı çok açık bir şekilde uyarmak istiyorum. Şu anda hapishaneden çıktıktan sonra yeni bir tecrit süreci içerisinde adeta yeni bir hapishane süreci içine alınan arkadaşımız Ramin’i İran da hapse girme ve işkence görme tehlikesine rağmen İran makamlarına teslim ederseniz Zafer Partisi’nin bu eyleminize karşı tepkisi düşüneceğinizin çok ötesinde sert olacaktır
Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi’ni Azerbaycanlı kardeşlerimizi Stalin’e teslim ettikleri için Türk kamuoyu eleştirmiştir. Bu vakayı unutmamıştır. Şimdi siz, hem de ikinci dünya savaşının o zorlayıcı koşulları yokken İran rejimi tarafından Türk milliyetçisi olduğu için aranan bir kişiyi, Türk milletini sevdiği için ve Türk milletinin hukukunu savunduğu için uyduruk gerekçelerle molla rejimine teslim ederseniz orada işkence hanelere sevk ederseniz bunu unutmayız. Bunun hesabını sizden sorarız.
Yerel seçim sürecinde Zafer Partisi adaylarının basında mümkün olduğunca anti-demokratik bir şekilde karartıldığına sizler de şahit oluyorsunuz. Büyük haber televizyonlarında sözde Zafer Partisi’nin adaylarının bırakın açıklamalarını, aday açıklamaları sırasında isimleri dahi verilmiyor. Ancak bu seçmenin Zafer Partisi adaylarına verdiği desteği ortadan kaldırmıyor. Kalan sürede bu anti-demokratik yayın politikaları devam etse de sosyal medya ve sokaktaki Zafer Partililerin çalışmalarıyla Zaferli adayların yükselişi de devam edecek.
-
Doğru Pazarlama Zengin Eder
İşletmelerin daha fazla müşteriye ulaşmak ve satışlarını arttırmak için pek çok farklı yolu denediğini biliyoruz. Ciddi reklam bütçeleriyle oluşturulan reklam kampanyalarına karşın, istedikleri hedefe ulaşmak güçlük çekme durumu yaygın bir yakınma. Collified Pazarlama Ajansı Kurucu ve CEO’su Ömer YOLUK, doğru pazarlamanın bu yakınmanın önüne geçeceği konusunda oldukça iddialı açıklamalar yaptı.
Her şeyden önce, “Doğru pazarlama nedir?” sorusuna herkesin samimiyetle cevap vermesi gerekiyor. Bu sorunun yöneltilebileceği bir otorite var mı?
Elbette var.
İşletme, Halkla ilişkiler gibi fakülteler ve pazarlama okulları, bu sorunun otorite biçiminde yöneltilebileceği mecralardır. İşletme fakültelerinde, pazarlamanın işletme çapında etkilerine neredeyse tüm eğitim süreci boyunca değinilir. Maalesef öğrenciler, pazarlama konusunu sadece bir ders olarak düşündüğünden, biz bugün ciddi bir pazarlamacı yokluğu çekiyoruz.
Evet, doğru duydunuz. Gerçek anlamda pazarlamacı bulmak, bugünün koşullarında çok zor. Zira belirttiğim gibi, bu fonksiyon neredeyse bütünüyle reklam boyutuna indirgenmiş durumda ve bizdeki ticaret dünyasının bazı kurumsal temsilcileri dışında, bu kavramın bunun dışında bir anlamı yok.
Doğru pazarlama; işletme fonksiyonlarının tümü ile entegre çalışacak ve onları kalibre edecek bir alt yapı sistemidir. İşletme pazarlama yaparken, yalnızca hedef müşterileri ulaşmaz, onları anlayıp kendini buna göre yeniden dizayn eder. Daha doğrusu etmelidir.
Burada iyi bir örnek, müşteri geri bildirimlerinin karşılanmasıdır. İyi bir müşteri ilişkileri departmanı, müşterilerinizden gelen soru, sorun ve şikayetleri karşılar ve bunlara müşteriyi menün edecek cevaplar üretir.
Buraya kadar her şey yolunda görünüyor fakat aslında en büyük risk tam da burada barınıyor. Gelen şikayete konu olan sorunu, geçiştirdiğiniz mi yoksa kalıcı olarak tekrarlanmayacak hale mi getirdiniz. Yani işletmenizin çalışma sisteminde veya ürün ya da hizmet bileşenlerinde iyileştirmeler yaptınız mı?
Doğru pazarlama: “Gelen geri bildirimi, ilgili müşteri nezdinde çözdükten sonra, soruna yol açan durumu düzeltmek üzere diğer birimleri harekete geçirmek. (Ürün geliştirme, servis iyileştirme vb.)
Yanlış Pazarlama: “Gelen geri bildirimi cevaplayıp müşteriyi sakinleştirmek ve konuyu kapatmak.”
Çok Yanlış Pazarlama: “Gelen geri bildirimi cevaplamamak.”
İşletmenizi Yok Edecek Kadar Yanlış Pazarlama: “Bildirimin geri geleceği bir kanala sahip olmamak.”
Buradaki dört farklı durumun en sonuncusu, günümüz koşullarında kabul edilemez bir özelliktir. Reklam yaparak sattığınız bir ürün hakkında geri dönüş alacak kanalınız yoksa, bir pazarlama fonksiyonunuzun varlığından söz edemeyiz. En azından bir web sitesi ve size ulaşmak için birkaç dijital kaynak, zorunludur. Aksi halde, bugünkü müşteri kitlesi ile iletişim kuramaz ve yok olursunuz.
Nasıl Zengin Olacağız?
Aniden zengin olma fikrini aklımızdan atalım. Normal koşullarda hiçbir işletme aniden zengin olmaz. Bu bir süreçtir. Dünyanın en büyük şirketleri dahi, belli bir sürecin sonunda bulundukları konumu elde ederler. Bu şirketlerin bir diğer özelliği ise işletmelerindeki departmanların en büyüğünün pazarlama departmanı olmasıdır.
Pazarlama departmanın büyük olması, bu işletmelerin satış odaklı yanılgısına neden olabilir. Bu doğru değildir. İşletmelerin pazarlama departmanlarının öncelikle müşteriyi edinme, elde tutma ve deneyimini en iyi hale getirme gibi bir işlem prosedürü vardır. Yani modern ve doğru çalışan pazarlama departmanları, satışı tamamlayıp yoluna devam etmez. Bu işletmeler, en üst seviyede müşteri deneyimi elde edip, birim karlılığı toplam satışla birlikte artırmak için çalışır.
Sonuç olarak; markanıza güvenen, sizin için bedava reklam yapan ve ürünlerinizi doğal olarak kullanan bir hayli geniş bir kitleyi elde edersiniz. Sonuç olarak, tahmininizden daha zengin olma durumunuz da olabilir.
Ancak bitirmeden bir konunun altını çizmem gerekir. Günümüzde pazarlamanın genel ilkeleri, dijital dünya üzerine kuruludur. Müşterilerinize dijital pazarlama araçlarını kullanarak ulaşmak neredeyse zorunludur. Bu ayrıca geniş örneklemlerle çalışmayı da mümkün kılar ve anlık işlemler sayesinde, manevra kabiliyetinizi artırır.
Benim tavsiyem, her işletmenin işini çok iyi bilen bir pazarlama yöneticisi ve gerekli ise onunla birlikte koordineli çalışan bir pazarlama ekibi kurmasıdır. Küçük bir işletme olması da sorun değil. Tek kişilik işletmeler dahi, bu düzeyde pazarlama kabiliyetlerine sahip olabilir. Tek yapılması gereken, harekete geçmektir. Doğru pazarlama ile iyi bir işletme haline gelip, sarsılmaz bir hakimiyeti elde etmek, hiç de imkansız değil.
-

Kriz, yerkürenin sağlığını bozuyor
Dünyanın iklim krizinde önemli bir eşik kabul ettiği 1,5 derecelik sıcaklık artışı sınırı artık aşıldı. Prof. Dr. Türkeş, “Sıcaklık rekorları, aşırı hava olayları ve kuraklık yerkürenin sağlığının bozulduğunun göstergesi” diyor.
Gökay BAŞCAN
İnsan eliyle yaratılan iklim krizi, artan hava sıcaklıklarıyla birlikte dünyanın sonunu hazırlıyor. Her geçen gün yeni sıcaklık rekorları kırılırken; kuraklık ve aşırı hava olayları artıyor, deniz suyu ise yükseliyor. İklim krizinden etkilenen ülkeler arasında Akdeniz kuşağında yer alan Türkiye de bulunuyor.
Bir kış daha ortalama sıcaklıkların üstünde geçerken, birçok bölgeye yine kar yağmadı. Azalan yağışlar, yanlış sulama yöntemleri, su sorununu büyütürken ekstrem hava olayları da her geçen gün artıyor.
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş ile iklim krizini, kuraklığı, aşırı hava olaylarını ve Türkiye ile dünya için sonuçlarını konuştuk.
Bu kış ortalama hava sıcaklıklarının üzerinde seyrediyor. Yağışların az olduğu bu kışlara alışmalı mıyız? Bu yaşananlar iklim krizinin bir sonucu mu?
Öncelikle işin klimatolojisinden bahsedeyim. İklim değişikliği ile insan kaynaklı iklim değişikliğini ayırmak gerekiyor. Normal koşullarda Akdeniz ve Ege kıyıları haricinde, Türkiye’nin büyük bir bölümünde kış mevsimi soğuk ve yağışlıdır. Kış mevsiminden beklediğimiz, Kasım’dan başlayarak Aralık, Ocak, Şubat, Mart, Nisan’a kadar orta enlem ve Akdeniz siklonlarından yağışlı, fırtınalı, serin, soğuk; kuzeyden gelirse aynı zamanda kar yağışlı, fırtınalı hava koşullarını bekleriz. İç Anadolu, Doğu Anadolu dağlık yüksek bölgelerde yağış kış mevsiminde kar yağışı şeklinde düşer. Ancak son 10 yıllık dönemde bildiğimiz iklim koşulları önemli ölçülerde değişti. İnsan kaynaklı iklim değişikliği ve küresel ısınma nedeniyle hava sıcaklıkları kış mevsimi dahil yılın her ayında uzun süreli ortalamadan daha sıcak olma eğiliminde. Türkiye bir bütün halinde ısınıyor. Yılın sıcak döneminde sıcaklık artışları yüksek ama kış mevsiminde de bir ısınma var. Bundan sonra olağan dışı soğuklar kuşkusuz yine olacaktır ama beklentiler bunun dışında. Ön görülen iklim değişikliği koşulları altında beklenen iklimin kendi değişkenliği kuşkusuz gene olacak ama uzun süreli ortalamalardan geçmişe göre daha sıcak hava koşullarının yaşanması bekleniyor. 2023’te küresel sıcaklık rekoru kırıldı.
Türkiye yine yazın uzun süreli ortalamalardan geçmişe göre daha sıcak pek çok istasyonda daha sıcak koşullar yaşadı. Bunun yanı sıra yağış değişimde değişiklik var. Yağış ve buharlaşma rejimlerindeki değişiklik, sıcaklık artışlarından etkileniyor ancak sıcaklıktaki gibi örneğin yağışlardan bütün ülkeyi bağlayan tek bir eğilim yok. Yağış açısından baktığımızda yılın her döneminde yağışlarda azalma olduğunu söyleyemiyoruz. Genel olarak kış yağışlarında bundan 30-40 yıl öncesine göre azalma var. Kuraklıklar daha sık ve daha uzun süre etkili olabiliyor. Bu yıl da aralık ayına kadar yaz kuraklığıyla birleşen, ciddi bir kuraklık yaşamıştık. Aralık ayıyla birlikte Türkiye’nin büyük bir bölümünde aralık ayıyla birlikte hem yağmur yağışları hem de kuzeyde yüksek bölgelerde ve Doğu Anadolu’da kar yağışları da etkili oldu. Son 6 aylık, 10 aylık kuraklık endeksine baktığımızda tarımsal kuraklığın etkisinin Türkiye’de aralık ayından, şubat ayına kadar süren dönemdeki yağışlarla etkisi azaldı ama yağışlarda alan ve zamandaki değişkenlik çok yüksek, dolayısıyla gelecekte düzensiz yağışlar, kısa ya da uzun süreli tarımsal veya hidrolojik kuraklıklardan etkilenmeyi sürdüreceğiz. Bilimsel verilerin gösterdiğine göre sıcaklık ve buharlaşma artışının ve yağış rejimindeki düzensizliğin gelecekte de süreceği ama bizim açımızdan olumsuz olanı Türkiye bölgesi hem yüksek hava sıcaklıkları hem de bugünden çok daha kurak koşullarla karşılaşacağı kuşkusuz.
ALTYAPI HAZIRLANMALI
İklim krizi etkisini en çok nüfus yoğunluğu fazla, betona boğulmuş İstanbul gibi kentlerde gösteriyor. Büyükşehirler için bizi neler bekliyor?
Artık nüfusun büyük bir bölümü gelişmiş ülkelerde olduğu gibi kentlerde yaşıyor, İstanbul bunlardan bir tanesi. Az ya da çok kentten göç var ama yaklaşık 16 milyon insan İstanbul’da bir arada yaşıyor. Bu durum doğal kaynaklar üzerinde çok ciddi bir baskı yapıyor ve su talebi çok yüksek. Avrupa’daki birkaç küçük ülkenin nüfusuna sahip bir topluluk görece çok küçük bir alanda yaşıyor. Bu topluluk hazır yiyor, üretmiyor ve enerjisiz olmuyor. Sadece İstanbul için değil İzmir, Ankara ve Bursa gibi kentler için de geçerli. Bütün büyük kentler için hem doğal kaynaklar hem de doğal çevre büyük bir baskı altında. Başta ormanlar, su havzaları ve tarım alanları ama aynı zamanda yüksek su kaynakları, orman arazileri, korumamız gerek su toplama alanlarına bile çok ciddi bir baskı söz konusu. Bu yüzden iklim değişikliğinin özellikle büyük kentlerde, Akdeniz iklim kuşağının egemen olduğu büyük kentlerin iklim değişikliğinden sıcak hava dalgalarından fırtınalardan, hortumlardan zaman zaman kuraklıktan daha fazla etkilenebileceğini bekliyoruz. Bunu gözlenen değişiklikler de gösteriyor. Kentlerin altyapısı şiddetli hava ve iklim olaylarına çok daha hazır hale gelmeli. Mimari, mühendislik özellikle tüm denetimlerden geçmiş. Mimarlık ve mühendislik açısından depreme dayanıklı yapılar yerleşim alanlarıyla birlikte iklim direngen, sürdürülebilir, kendi kendine yeten, bir yandan küçük tarım yapan, yağmur suyu hasadı yapan, çatılarında yeşil alanlar oluşturan hatta orada çok küçük ölçekli sebzecilik, meyvecilik yapabilen kentlere ihtiyacımız var. Türkiye’de beklediğim bir başka önemli dönüşüm; kentlerin yok ettiğimiz doğal coğrafyasını, özellikle yok ettiğimiz kanallara hapsettiğimiz derelerin yeniden özgürleştirilmesi bunların doğal yatakları içerisinde akar hale gelmesi ve buraları hem sellere taşkınlara karşı emniyetli alanlar ama aynı zamanda da peyzaj alanları, rekreasyon alanlarına dönüşmesi gerekiyor. Bunu yapmazsak hem bugünkü toplum, büyük kentlerde yaşayan insanlar, hem de gelecekte beklediğimiz bu turizm gelirleri çok yüksek ve turizm gelirlerini Türkiye kaybetmek istemiyor özellikle sürdürülebilir turizm etkinlikleriyle birlikte iklim direngen, sürdürülebilir akıllı kentleri, yeşil kentleri birlikte oluşturmamız gerekiyor. Bunu yapabilmenin yolu da kentleri bekleyen şiddetli hava ve iklim olayları; hava, su, toprak kirliliği tehlikesini azaltabilmek. Bunlara karşı etkilenebilirlik faktörlerini iyileştirip kentleri daha direngen, daha dayanıklı hale getirmek.
Türkiye’yi 7 bölge olarak ayırırsak iklim krizi hangi bölgeleri daha çok etkiliyor? En çok hangi bölge iklim krizinin sonuçlarıyla karşı karşıya…
Her bölgenin kendi özelliği var. Doğu Karadeniz yağışlardan dolayı arazi bozulumu çok olması, yeşil örtünün tahrip edilmesi, ormanların çay ve fındık bahçelerine dönüştürülmesi, sahil yolları ve hidroelektrik santrallar gibi birçok unsur bölgenin iklim değişikliğinden daha çok etkilenmesine neden oluyor. İkinci sırada da Batı Karadeniz’de kuvvetli yağışlar sellere taşkınlara, su baskınlarına ve afetlere yol açıyor. Gelecekte giderek hava sıcaklıklarının yükseldiği, buharlaşmanın arttığı, bu nedenle hidrojik döngünün de şiddetlendiği bir gelecekte, örneğin Karadeniz’i bekleyen en büyük tehlike bu. İkincisi nemliliğin artması yani iklim konforunun düşmesi. Akdeniz, Ege bölgeleri için de az önce özetlediğim gibi sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, orman yangınları, susuzluk, ekosistem bozulmasına yol açıyor. İç Anadolu, Güney Doğu Anadolu’da ise kuraklık, çünkü buralar tarım havzaları ve iklim değişikliği yer altı sularının azalmasına neden oluyor. Diğer bölgelere kıyasla, iklim değişikliğinden görece yararlanabilecek olan yer Kuzey Doğu Anadolu’dur. Çünkü daha ısındığında orada yaşanacak olan vejetasyon değişimleri, yağış rejiminin değişmesi; örnegin Erzurum Kars bölgelerinde Kuzey Doğu Anadolu’da daha uygun yaşam ve ekosistem koşullarını oluşturabilir. Ama Türkiye’nin büyük bir bölümü ne yazık ki daha fazla etkilenebiliyor iklim değişikliği ve şiddetli hava olaylarından. Kentler tabii daha özel bir ilgi bekliyor bu yeni koşullarda.
YERKÜREYE CİDDİ ZARAR VERDİK
Yüzey sıcaklığındaki bir buçuk derecelik artış dünyada kritik eşik kabul ediliyordu. İki derecelik ısınmanın ağır sonuçları olacağı söyleniyor. Geri dönüş imkanı var mı? Bu ısınmayı durdurabilir miyiz?
Zaman zaman küresel ortalama yüzey sıcaklıkları sanayi öncesi döneme göre 1 buçuk santigrat derece civarında ya da biraz üzerinde olabiliyordu. İlk kez 2023’te çok yaklaştı yaklaşık bir buçuk santigrat derecelik bir ısınma gerçekleşti. Temmuz- ağustos aylarında da hem ay olarak hem de belli haftalarda yine sıcaklık rekorları kırıldı çalışmalar daha kısa süreli model ön görüleri önümüzdeki yıllarda bir buçuk santigrat derece küresel ısınmanın daha sıklıkla daha fazla bölgede ve ülkede aşılabileceğini gösteriyor. Bu tabi Paris Antlaşması’nın küresel ısınma hedefini tutturma konusunda Dünya’nın başarılı olamadığının da bir göstergesi. Çünkü bir buçuk santigrat derece ve üzerindeki bir küresel ısınma az önce özetlediğimiz şiddetli hava ve iklim olayları, afetlere iklimin kendi doğal değişkenli ekstremlerinin çok daha şiddetli yaşanmasına yol açacağı bekleniyor. Bu da başta su kaynakları, tarım, yer altı suyu, tarımsal üretim, rekoltenin azalması, tarımsal üretimin yeterli olmaması, hastalık ve zararların sıklığının, çeşitliliğinin artması, sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, geniş alanlı mega orman yangınları daha sık ve daha şiddetli yaşanabilecek. Yine hep söylediğimiz gibi dünyada sadece insan yok, diğer canlılar var. Orman ekosistemini, sulak alanları, kıyı ekosistemlerini, orman ekosistemlerini düşünmek gerekiyor. Buralarda yaşayan canlılar, biyoçeşitlilik oradaki yaşam birlikleri bütün bu olumsuzluklardan oradaki bir buçuk santigrat derecelik eşiği sürekli aşılır hale gelirse iki santigrat derecelik bir küresel ısınmaya doğru gittiğimizi zaten biliyoruz. Bu durumda olumsuzlukların daha kısa sürede, daha hızlı bir biçimde, daha şiddetli yaşanabileneceğini söylemek mümkün. Çünkü yerkürenin sanayi devrimi öncesine kıyasla bir buçuk santigrat derece daha sıcak olması, daha sıcak koşulların ardışık yaşanmaya başlaması yerkürenin ikliminin ciddi derecede ısındığının ve aslında sağlığının bozulduğunun bir göstergesi. Yerkürenin iklimi bozulduğunda çünkü iklim bütün ekosistemleri, yaşam alanlarını hidrojiyi su kaynaklarını ekosistemi kontrol eden ana temel kontrol gücü bu yerkürenin bütün olumsuzluklarının daha ciddi düzeyde ortaya çıkmasına yol açıyor. Biliyorsunuz yerküreyi dengede tutan pek çok özellik şu anda zaten bozulmuş durumda bu yerkürenin pek çok sınırının yerküreyi yaşanabilir bir gezegen yapan pek çok önemli doğal sınırın da aşıldığının bir göstergesi. Hidrojik döngü elbette çalışıyor ama hızlandı karbon, fosfat ve enerji döngüsü bozuldu bütün okyanuslarda ciddi plastik ve mikro plastik kirliliği var, hava, su, toprak kirliliği var. Dünyanın pek çok bölgesinde kullanılan fosil yakıt kullanımı yani hala atmosfere sera gazı salınımları veriyoruz. Atmosferdeki karbondioksit, metan diyozot, monoksit gib, önemli sera gazlarındaki artışlar sürüyor. Yerkürenin coğrafyası bozuluyor, fiziki coğrafya özellikle bozuluyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde insanlık yerküreye çok ciddi derecede zarar verdiğini artık anlamak durumunda.
İklim krizi beraberinde aşırı hava olaylarını da tetikliyor. Daha önce karşılamadığım hortumlar artarken her yıl orman yangın yangınlarıyla boğuşuyoruz.
30 yıl önce de bizde gök gürültülü şimşekli fırtınalar vardı, oraj dediğimiz olay. Gök gürültülü, şimşekli sağanak yağışlara yol açan hava olayları bunlar. Bunlar yerel de olabilir bölgesel de olabilir. Belli sistemlere bağlı olabilir ama giderek bizim artık bildiğimiz, alışkın olduğumuz şiddetli havaya hortum da eklendi. Artık Türkiye’nin hortum kriminatolojisi var. Yani ülkenin her tarafında son 10 yılda hortumlar geçen yıllara göre çok daha sık yaşanabiliyor. Örneğin Türkiye’de sıcak hava dalgalarının sıklığı, şiddeti, büyüklüğü, son 30 yılda çok ciddi derecede artış eğilimi gösteriyor. Yüksek hava sıcaklıklarındaki rekorlar her yıl yenileniyor bunlar işte yaşadığımız olumsuzluklar bunların bir de üst üste çakıştığı yıllar var örneğin 2021 yılındaki mega yangın aslında uzun süreli sıcak ve kurak hava koşullarının üst üste geldiği bir dönemde ortaya çıktı. Manavgat’ta çıkan bir yangın denetlenemedi kayıtlara göre yaklaşık 10 geniş alanın mega yangın 2021’de gerçekleşti. Uzun süreli sıcak hava dalgaları uzun süreli kuraklık ve özel hava durumu tipleri üst üste geldi ve çıkan bir yangın nedeni ne olursa olsun denetlenemedi yangın yönetimi başarısız oldu ve büyük bir yangını hep birlikte yaşamış olmuş.
***
Peş peşe sıcaklık rekorları
İklim krizi ve El nino etkisiyle peş peşe dünyada ve ülkede sıcaklık rekorları yaşanıyor.
• Türkiye’de geçen ay, son 53 yılın en sıcak ocak ayı olarak kayıtlara geçti.
• Küresel ortalama sıcaklığın 17,01 derece olarak ölçüldüğü 3 Temmuz, dünyada tüm zamanların en sıcak günü olarak kayıtlara geçti.
• Dünyada 1 Ocak-2 Ekim 2023 tarihlerinde neredeyse her 3 günden 1’ine tekabül eden 86 günde sıcaklık, sanayileşme öncesi (1850-1900 dönemi) sıcaklık ortalamasının 1,5 derece üstünde ölçüldü.
•Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre, en yüksek sıcaklık 15 Ağustos 2023’te 49,5 derece ile Eskişehir Sarıcakaya’da ölçüldü. Böylece ülkede yeni sıcaklık rekoru kırılmış oldu.
-

Başkan Adayı Alemdar, tarihi günde konuştu
Başkan Adayı Alemdar, tarihi günde konuştu:
“31 Mart’ta Cumhurbaşkanımıza Sakarya’dan güçlü bir ses vereceğiz”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sakarya Demokrasi Meydanı’na akın eden on binlerle buluştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hitapları öncesi vatandaşları selamlayan Başkan Adayı Alemdar, “31 Mart’ta Türkiye’de rekor oy almak için gece gündüz demeden, birlik ve beraberlik içinde çalışacağız. Sakarya tarihinin en yüksek oyunu alıp, Sayın Cumhurbaşkanımıza Sakarya’dan güçlü bir ses vereceğiz. Cumhur İttifakı olarak, Türkiye Yüzyılı şehirleri için, Sakarya için hazırız, kararlıyız” dedi.
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sakarya Demokrasi Meydanı’nda düzenlenen mitingde on binlerce vatandaşla buluştu. Büyük bir coşku ve heyecanın yaşandığı programda konuşan Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Yusuf Alemdar, “Cumhur İttifakı olarak, AK Parti olarak, Türkiye Yüzyılı şehirleri için, Sakarya için hazırız, kararlıyız” vurgusunda bulundu.
Tarihi bir gün
Sakarya’nın tarihi bir güne daha tanıklık ettiğini ifade ederek on binlerce vatandaşı selamlayan Başkan Adayı Alemdar, “Türkiye’nin bağımsız ve dünyada yeniden etkin bir ülke olması için gece gündüz demeden çalışan Sayın Cumhurbaşkanımızı şehrimizde ağırlamanın gururunu yaşıyoruz. Sizler her zaman bu davanın yanında oldunuz. Milletimizin liderini hiçbir zaman yalnız bırakmadınız. Allah sizlerden razı olsun” diye konuştu.
Sakarya, Cumhurbaşkanımızın sevgisini karşılıksız bırakmayacaktır
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Sakarya’da 22 yılda tarihin en büyük yatırımlarının hayata geçtiğini belirten Başkan Adayı Alemdar, “Biz de projelerimizi açıkladık. Toplumumuzun tüm kesimleri için çalışmalarımız olacak. İnşallah hizmet ve eser yolculuğumuz hiç aralıksız devam edecek. Şunu çok iyi biliyor ve inanıyoruz ki Sakaryalılar Sayın Cumhurbaşkanımızın Sakarya’ya olan teveccühünü ve sevgisini karşılıksız bırakmayacaktır” ifadelerini kullandı.
Hazırız, kararlıyız
“Cumhurbaşkanımız Sakarya’yı sever Sakarya da Cumhurbaşkanımızı sever” ifadeleriyle sözlerini sürdüren Alemdar, “31 Mart’ta Türkiye’den rekor oy almak için gece gündüz demeden, birlik ve beraberlik içerisinde çalışacağız. Sakarya tarihinin en yüksek oyunu alıp, Sayın Cumhurbaşkanımıza Sakarya’dan güçlü bir ses vereceğiz. Cumhur İttifakı olarak, AK Parti olarak, Türkiye Yüzyılı şehirleri için, Sakarya için hazırız, kararlıyız” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde Sakarya’dan rekor oy beklediğini belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakanlar, genel başkan yardımcıları, milletvekilleri eşlik etti.
-
SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA – Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA – Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
ANKARA KALESİ
SAVAŞ İLE BARIŞ ARASINDA
Rusya’nın en büyük yazarlarından birisi olan Dostoyevski, bugünlerde savaş ve barış süreçleri açısından son derece güncelleşen yeni bir konuma sahip olarak dünya kamuoyunda gündeme gelmektedir. Bir yanda yirminci yüzyılın bilimsel, kültürel ve sosyal birikimleri daha ileri bir uygarlık yaratabilmek için kullanılmaya çalışılırken, diğer yandan da insanlığın uzaya açılması aşamasının gündeme gelerek insanlığın dikkatinin hiç bilinmeyen gezegenlere doğru yönlendirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Tarih boyunca savaşlar ve barış girişimleri arasında sıkışıp kalmış insanlığın, bugün gene eskisi gibi tehlikeli bir dönemecin içine doğru sürüklenmeye doğru zorlandığı açıkça göze çarpmaktadır. Yaşam boyu savaşlar ve barış girişimleri arasında gidip gelen insanlık günümüzde devreye girmekte olan yepyeni koşulların yansımaları doğrultusunda farklı bir geleceğe doğru gelişmeye başlamıştır. İnsanlar yüzyıllarca bir yandan savaşlardan kurtulmaya ve çatışmaları önlemeye çalışırken, diğer yandan da dünya gezegeni üzerinde barışa giden yolu öne çıkararak, sürekli kalıcı ve geleceğe dönük kurumlaşmış yeni bir kalıcı yaşam düzeni peşinde koşmaya başlamıştır. Böylesine büyük bir mücadelenin tarih öncesi dönemlerden başlayarak bugünlere kadar gelmesi ve geleceğin dünyasında insanlık için daha gelişmiş ve güvenli bir kamu düzeni gerçekleştirmesi beklenmektedir. Yeryüzünün değişik kıtalarında yaşamlarını sürdürmekte olan insan toplumlarının sahip oldukları bilgi birikimi ve jeopolitik konumlarının gerekli kıldığı doğrultuda, birbirlerinden çok farklı geleceğin uygarlıklarına yönelmeleri artık kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Gelinen yeni aşamada artık koşulların belirginleşmesiyle birlikte inkâr edilemeyecek ya da karşı durulamayacak durumlar var olan koşulların dayatması olarak insanların yol haritalarını belirleyici olmaktadır.
Savaş çatışma ve kavga demektir, barış ise bu durumun tamamen aksi yönde tarafların bir araya gelerek antlaşmaları anlamına gelmektedir. Toplumlar ya da grupların sahip oldukları yaşam süreci içinde karşı karşıya gelmeleriyle çekişme ya da çatışmalar ön plana gelebilir ya da bunların önlenmesi doğrultusunda gösterilen çabaların sonucu olarak karşılıklı tarafların uzlaşma ya da antlaşma yapmaya doğru hareket etmeleri söz konusu olabilir. Yeni bir düzeninin ortaya çıkmasıyla birlikte eskisinden farklı bir yaşam düzeni, görüşmeler sonucunda uzlaşma sağlanan ilke ve kurallar üzerinden bir barış düzeni düzen zaman içinde oluşturularak, barış girişimlerinin getirdiği yeni koşullar üzerinden gündeme getirilebilmektedir. Birbiriyle karşıt çizgide var olan savaş ve barış oluşumlarının birisinin öne geçmesi ya da birbirlerini yok edecek bir düzeyde öne geçmeleriyle birlikte, bu iki kardeş ve düşman kavramlardan birisi öne geçerek kendi yaşam düzenini ortaya çıkarabilmektedir. İnsanlık tarihine geri dönüp bakıldığı zaman, birçok bilim ve siyaset adamlarıyla birlikte filozofların da savaşlara karşı çıkan ve bu doğrultuda görüşleriyle yeryüzü kıtalarında her yönü ile geçerli olabilecek çizgide, kalıcı barışçıl düzenler oluşturulabilmektedir. Orta çağ sonrasında beş yüz yıllık zaman dilimi içinde insanoğlu geleceğin barış düzenini yakalamaya çalışırken, aslında Orta çağın dağınık düzensizliği içinde kaybolup giden barış ortamını, yani aslında gerekli olan bir kayıp barış düzenini oluşturmaya çaba göstermiştir. Özellikle dünya barışının en büyük karşıtı olan Rusya Federasyonu’nun eskisi gibi emperyalist çizgide harekete geçmesiyle birlikte, dünya yeniden kalıcı barış oluşturma girişimlerine sahne olmuştur. Yeni dünya düzeninde büyük devletler bulundukları bölgelerin ana merkezi gücü olmaya çalışırken, komşularını tehdit ederek bölgesel yeniden yayılma arayışları içine doğru girebilmektedirler. Ruslar sınır komşularını her zaman işgal ettikleri gibi aynı zamanda bölgede var olan diğer küçük devletleri de sınırları içine katmak üzere harekete geçtiklerinde emperyalist bir yığılma gibi, bölge barışını tehdit eden saldırılara kalkışabilmektedirler. Her türlü işgal ya da yayılma aynı zamanda komşu ülkeler için bir saldırı anlamına geldiği için, bütün dünya devletleri tarih biliminin bu tür kurallarına dikkat ederek uluslararası politikalarını uygulamaya koymak durumundadırlar.
Her barış hareketi savaşları ortadan kaldırdığı gibi her savaş girişimi de barış düzenlerini geride bırakmaktadır. Bu iki kavram arasındaki karşıtlık, çekişme ve birbirini yok etme yarışı bir anlamda insanlık tarihinin inişli ve çıkışlı geçmişini açıkça gözler önüne sermektedir. Birbiri ardı sıra gündeme gelen savaşlar ya da barış girişimleri belirli bir düzene oturtulamadığı zaman savaşma aşamasına gelmiş olan ve çarpışmak üzere karşı karşıya çıkmış olan tarafların, son bir çabaya girişerek istemedikleri sonuç için uzlaşma ortamlarını ortadan kaldırabildiklerini tarihin birçok dönemecinde görmek mümkündür. Yeryüzü topluluklarına bakıldığı zaman çok zayıf ya da çok güçlü toplulukların birbirlerinden ayrı bir düzen içinde yaşadıkları açıklık kazanmaktadır. Savaşların ortaya çıkışı kesinlik kazandığı zaman insan toplumlarının birbirleriyle çatışma ortamına sürüklendikleri durumlar, birbiri ardı sıra gündeme gelerek siyasal gündemi belirleyebilmektedir. Bu gibi özelliklerin birbirini tetiklediği çatışmalarda büyük ve güçlü devletler ya da toplumlar şanslı bir konuma gelerek, savaşları bitirecek derecede etkili bir barış antlaşmasından kendi çıkarlarını güvence altına alacak bir çizgide sonuçlar elde etmeye çalışmaktadırlar. Uzun süren savaşların karşılıklı tarafları fazlasıyla yorgun düşürmesi gibi durumların ortaya çıktığı aşamalarda ise, yorulan tarafların ateş kesilmesi için tutum takındıkları tavırlar öne çıkabilmektedir. Nüfusu kalabalık toplumlar ile, devletleri maddi açıdan çok güçlü konumda olan ülkelerin rekabet yarışı içinde kolaylıkla öne çıkarak, savaşların kazanılması yolunda emin adımlarla yollarına devam ettikleri görülebilmektedir. Büyük imparatorlukların kurulma sürecinde ya da devletlerarası çekişmelerde en güçlü ve kalabalık ülkelerin adaylıklarını öne sürerek güçlü bir tavır ortaya koymalarıyla birlikte, var olan savaşlar hiç savaşmadan kazanılmaktadır. Her devletin kendi ülkesi içinde ve kendi sınırlarına yakın olan topraklarda genel güvenliği açısından önlemler almaya başladığı aşamada, devletler ülke savunma çizgisinden öte bir komşu alan üzerinde direniş göstererek, devletin ülkesi ve milletiyle birlikte topyekûn bir savunmaya yönelmesi gibi bir karşı çıkış ortaya koyabilmektedir. Her türlü saldırı ve tehlikeye karşı koruyucu ve önleyici önlem alması gereken devletler, ancak bu biçimdeki hareketler ile kendisini güvence altına alabilmektedir.
Milattan önceki dönemlerden başlayarak bugüne kadar süren siyasal tarih içerisinde tüm devletler gibi Türk devletleri de hedef olmuş ve uzun süren mücadeleler verilerek bağımsızlık statülerini elde etmişlerdir. Asya-Avrupa ve Afrika gibi üç kıtanın tam ortasında yer almış olan Türkiye Cumhuriyeti, merkezi alanlarda devlet olma hakkını elde edene kadar savaşlar devam etmiş ve bu sürecin her dönemde ortaya çıkardığı devlet modelleri aracılığı ile dünyanın orta bölgelerindeki Türk devletleri belirli bir süreklilik içinde mücadeleler vererek merkezi bir otorite olma hakkını sonunda kazanmıştır. Orta Asya’dan yola çıkan Türk kavimleri at üstünde yürüyüşlerine devam ederek, Asya kıtasının her bölgesinde bir Türk devleti kurabilmiş ve belirli dönemlerde hem Avrupa’da hem de Afrika kıtasında devletler oluşturarak dünya tarihinin biçimlenmesinde öncü güçler olarak, her zaman için bir siyasal güç merkezi olma şansını elde etmişlerdir. Hun imparatorluğu döneminde Atlantik okyanusundan Büyük Okyanus’a kadar üç kıtayı bütünleştiren bir büyük hegemonya alanında dünyanın en büyük siyasal gücü konumuna erişen Türk devletleri, bugün de devam etmekte ve her üç kıta üzerinde değişen dünya koşulları doğrultusunda yeni devlet yapılanmaları sayesinde Türkler varlıklarını siyasal bir bağımsızlık düzeni içinde geleceğe dönük olarak sürdürmektedirler. Dünyanın geçmişinde her dönemin devlet yapılanmaları içinde Türk boylarının ya da kavimlerinin öncü rolleri devam etmiştir. Her türlü saldırı ve tehditlerin karşısına çıkan Türkler devletleşme sürecinde etkin olurken, dünya haritası üzerinde her dönemin koşullarına uygun olarak kurulmuş olan Türk devletlerinin yeni ortaya çıkan siyasal güç merkezlerinin hedefi haline getirildikleri ve bu nedenle de Türk egemenliğini ortadan kaldırma doğrultusunda saldırı savaşları aracılığı ile sonuç elde etmeye çalışmışlardır. Tarihin her döneminde ortaya çıkan siyasal yönelişler çizgisinde tarih açısından belirleyici oluşumlar, belirli bir sıra ve devamlılık tamamlanması ile yaşanan olayların birbiri ardı sıra tarih içindeki yerinin kesinlik kazanmasına yardımcı olmuştur. Her dönemin tarihsel aktörü olan Türkler genel hareketlilikleri aracılığı ile dünya tarihinin önde gelen belirleyicisi olmuşlardır.
Tarihsel sürecin devam ettiği bugünkü dönemde gene merkezi Türk egemenliği teorisinin günümüzdeki geçerliliğini, var olan Türk devletleri geçmişten gelen geleneksel çizgide devam ettirmektedir. Bu yüzden de başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere bütün Türk devletleri her türlü emperyalist saldırıların hedefi konumuna gelmektedirler. Dünyanın merkezi alanı olan Orta Doğu bölgesinde son aylarda başlatılmış olan Siyonist hegemonya arayışı, Atlantik emperyalizminin çabaları ile bölgesel bir din savaşını gündeme getirecek düzeyde, bir üçüncü dünya savaşına hazırlık gibi görünmektedir. Üç bin yıl önce bugünkü Filistin toprakları üzerinde kurulmuş olan bir din devletinin günümüz koşullarında yeniden dünyanın merkezini bir dinsel yapılanmaya dönüştürecek biçimde gündeme gelen saldırı ve işgal hareketleri, bugünkü dünyayı fazlasıyla uğraştırmaktadır. Üç aylık bir savaş süreci sonrasında yüz bin kişilik insanın kaybedilmesine giden yolu açmıştır. Böylesine bir saldırı aracılığı ile Siyonist bir dünya devleti kurma gibi yeni siyasal düzen oluşturma çabaları da açıkça merkezi coğrafya bölgesinde geçmişten gelen barış düzenini yıkarak, belirli merkezlerin hedef olarak çıkartılması için çok yoğun çaba gösterdiği küresel bir kaos düzeni yapılanmasını, dünya siyasal gündeminin bir numaralı senaryosu olarak, yeni dünya düzeninin Siyonist çizgide kurulabilmesi açısından siyasal gündemin önünü açmaya doğru bir siyasal yönelişin gündeme gelmesini sağlamıştır. Atlantik bölgesinden gelerek ve on bin kilometre öteden Türkiye’nin merkezinde yer aldığı orta dünya bölgesine girerek yapılan askeri kuşatma hareketi, her yönü ile üç kıtanın ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti ve komşularını açıkça üçüncü dünya savaşı çıkartılması ile tehdit etmektedir .Bu tür bir toplu saldırının merkezi alana yönelik ortaya çıkartılmasıyla da, Türk devletinin Akdeniz kıyılarında başlatılmış olan yoğun askeri saldırı, Türkiye ve komşularını yok ederek, harita üzerinden bu arazide var olan devletleri ve onların bugünkü nüfusu konumundaki halk kitlelerini denize doğru süpürme hedefine sahip oldukları göze çarpmaktadır. Son zamanlarda Orta Doğu’da başlatılmış olan Siyonist saldırı savaşının asıl hedefinin, Osmanlı hinterlandının merkezi ülkesi Türkiye Cumhuriyeti olduğu ve bu doğrultuda Atlantikçilerin harekete geçerek bir büyük bölge hegemonyası aradıkları açıktır.
Üç bin yıllık tarihsel derinliklerden gelen Orta Doğu coğrafyası günümüzde Siyonizm hedefine doğru kilitlenirken, aynı zamanda böylesine büyük bir hegemonya girişiminin bir devlet gücü ile örgütlenmesi çizgisinde var olan eski devletlerin ve sınırların ortadan kaldırılması amacıyla başlatılmış olan savaş senaryoları, emperyalist devletler aracılığı ile birbiri ardı sıra devreye sokulmuştur. Bütün merkezi coğrafya devletlerinin kurulması planlanan Orta Doğu birleşik devletleri başlığı altında geniş bölgeli bir federasyon yapılanmasına doğru genel bir gidiş örgütlenmeye çalışılmaktadır. Birinci Balkan savaşı aracılığı ile Osmanlı imparatorluğu dağılırken ve yirmi civarında devlet ortaya çıkmıştır. Aradan geçen yüz yıllık zaman dilimi sonrasında ise, ikinci bir Balkan savaşı çıkartarak aynı bölücü ve dağıtıcı müdahaleler ile Balkanizasyon süreci bu kez Anadolu yarımadası üzerinden uygulamaya geçirilmeye çalışılmıştır. Bugünkü Türkiye toprakları yedi coğrafi bölgeye ayrılarak merkezi federasyon kurulurken Türklerin bir var oluş savaşı vererek kurmuş oldukları tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini ortadan kaldırmaya yönelen bir Sevr haritasını, merkezi coğrafya barış programı olarak Türk topluluklarına ve komşu devletlerin halklarına kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Böylesine büyük bir emperyal hedef doğrultusunda harekete geçildiği zaman bölgeye yönelik yeni bir düzen arayışı içindeki emperyalistlerin, öncelikle ikinci Balkanizasyon projesini coğrafi bölgeler üzerinden harita üzerinde konumlandırmaya çalıştıkları görülmektedir. Balkan yarımadasını paramparça eden Balkanizasyon projesinin Orta Doğu birleşik devletleri adı altında uygulanmaya çalışılması, Kuzey Irak ve Suriye bölgelerindeki sınır boyu gelişen terör girişimlerinin arkasında yer alan bir makro çökertme operasyonu ve Anadolu Balkanizasyon senaryosu olarak Sevr planını öne çıkartarak, ulaşılmak istenen ana hedefin ne olduğunu açıkça göstermektedir. Yüz yıllardır dünyaya egemen olmak üzere terör ve kaos planlarını uygulama alanına aktaran emperyalizmin, bu kez yüz yıl önce başaramadığı bölücülük planını, yeni dönemde Anadolu’yu Balkanlaştırma planı çerçevesinde uygulama alanına getirmeye çalıştığı görülmektedir.
Bombaların ana hedefinde Türkiye’nin bulunduğu bir savaş süreci içinde harekete geçerken, Türk devleti uluslararası hukuka uygun olarak savaş saldırılarının önüne geçebilecek önlemleri bir an önce ele almalıdır. Aynı zamanda komşu devletler ile bir araya gelerek küresel ya da bölgesel kaos yaratabilecek, terör ya da benzeri toplumsal karışıklık ortaya çıkarabilecek, yeni toplumsal çekişme ya da çatışmalara izin vermeyecek bir kararlı tutum, küresel kaos ve dünya savaşları girişimlerine karşı çıkılacak bölgesel ya da küresel düzeyde etkin olabilecek girişimler aracılığı ile de sonuç alınmaya çalışılması, zorunlu önlemler olarak devreye girmektedir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen iki büyük dünya savaşı tarihin penceresinden yirmi birinci yüzyılın yönelimlerine kaynaklık yaparken insanlığın geleceği açısından bir üçüncü dünya savaşı ile karşı karşıya gelinmektedir. Böylesine bir süreçte eğer üçüncü büyük savaşın önlenmesi gerçekleştirilemez ise, o zaman bütün dünya ve insanlık olgularının tehlikelere sürükleneceği bir kıyamet senaryosuna ya da Armegeddon isimli kutsal kitaplar macerasına, savaş girişimleri üzerinden sürüklenmek kaçınılmaz bir biçimde öne çıkacaktır. Bugünün koşullarında Anglo-sakson kökenli ülkelerin oluşturulması için desteklenen hukuk dışı bir siyasal yapılanma olarak var olan Siyonist devlet, bugün kendisini kurmuş olan Anglo-sakson yapılanmanın yönetim alanı dışına sürüklenerek, İngilizlerin çok yönlü siyasete yönelmeleri sonrasında sürekli olarak İngilizlerin iki yüzlü siyasetleriyle çatışmıştır. Dünyanın en acımasız emperyalist devleti olan İngiltere, yeni dönemde Siyonizme karşı sürekli olarak iki yüzlü bir diploması sürdürmeye çaba göstermiş ama Siyonist lobilerin Amerikan devletini kuşatması sonrasında eskisi gibi siyasal lobicilik çalışmalarından sonuç alınamaması gibi bir olumsuz durumun içine sürüklenilince, o zaman İsrail ve İngiltere çekişmeleri hızla tırmanarak bütün dünyayı yeni bir büyük savaş sürecine doğru yönlendirmiştir. Yirminci yüzyıldan bu yana kurulmuş olan Anglo-sakson düzenini kabul etmeyen Siyonizm rüzgarları, bütün dünya ülkeleriyle ile birlikte Türk devletinin de içine sürüklendiği Armageddon sürecini üçüncü dünya savaşına doğru yönlendirerek sürüklemiştir.
Türkiye bugün çok ciddi bir biçimde üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenen ülkelerin başında gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti günümüz koşullarında dünya ülkeleriyle iyi ilişkilerini yürütebildiği zaman, dünya barışına yardımcı olarak katkı sağlamaktadır. Normal koşullarda bütün dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler içine girmek yeryüzünün barış içinde bir düzenin içine girmesini sağlar Ülkeler arasındaki ekonomi, ticaret ve kültür ağırlıklı olarak geliştirilen sosyal ilişkiler doğrultusunda devletler arası yakınlaşma, ortak çalışma programları ile birlikte her türlü küresel sorunların çözüme kavuşturulması çizgisinde dünya haritalarında yer alan bütün devletlerin karşılıklı ilişkilere girmesi, dünya barışının tesisi ve sürdürülmesi açılarından yararlı sonuçlar yaratmaktadır. Her devlet bu tür ilişkileri ve gerekli olan çalışmaları artırarak güçlendirmek üzere gerekli olan önlemleri karara bağlarken ve dünya barışına destek sağlarken, bu tür ilişkilerden uzak kalan ve dış dünyaya karşı daha mesafeli duran ülkelerin ise yakın ilişkileri yeterince geliştiremedikleri görülmekte ve bu gibi devletlerin negatif çizgide sürdürülen dış politikaları zaman zaman komşu ülkeler arasında sorun çıkartarak silahlı çatışma ve çekişme girişimlerini gündeme getirirken, aynı zamanda bu gibi ihtilaflı durumlar ülkeleri karşı karşıya getirirken, çatışmalar üzerinden savaşlara giden yolları da tahrik ederek, tarihte çok örneği görülen büyük savaşları gündeme getiren savaş yollarının öne çıkarılarak savaşlardan çekinen ya da kaçınmaya çalışan ülkelerin dış baskılarla savaş süreçlerine doğru yönlendirildiğini görmek mümkündür. Dünya devletleri haritalarına bakıldığı zaman devletlerin hiçbir biçimde eşit ya da birbirine benzerlik durumlarının olmadığı açıkça göze çarpmaktadır, Barış koşullarında ülkeler, uluslararası ilişkileri toplum ve devletlerin yararına düzenlemeye çalışırken barış içindeki dayanışma, yanlış çizgilerde hatalar yapan devletlerin de dikkatlerinin çekilerek, iyi ilişkiler içerisinde kalıcı barış ortamına onların da barış ortamına kazanılmaları gibi dikkat edilmesi gereken meseleleri de barış ortamı içinde çözüme yönlendirmek üzere, devletler ve milletler çeşitli yaklaşımların alternatif dış politikalar olarak siyasal gündeme taşınması gibi sorumlulukları da devletler ve toplumlar dikkate alarak uluslararası ilişkileri bir bütünlük içinde yönlendirmelidirler.
Bugünün dünyasında Türkiye Cumhuriyeti hem bir barış ortamının hem de bir savaş sürecinin tam ortasında yer alan bir yeni jeopolitik konum ile karşı karşıya gelmiştir. Türkiye’nin üzerinde kurulu bulunduğu eski Osmanlı toprakları üç kıtanın ortasında yer alan bir merkezi konumu ile öne çıkarken, insanlığın kıtaların üzerinde dünya coğrafyasına yayılmasıyla başlayan göçler, yerleşim hareketleri ve savaşlar dünya tarihinin belirlenmesinde önde gelen olaylar olmuştur. Bu tür olayları fazlasıyla yaşayan İngiltere, Türkiye topraklarını felaketler coğrafyası olarak ilan ederken, Avrupa kıtasının ikinci büyük emperyalist gücü olan Fransa’da benzeri biçimde Türkiye’nin topraklarına karanlıklar coğrafyası adını vermişlerdir. Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeniyle dile getirilen bu durum, tarihin ilk dönemlerinden bu yana gündemde yer alan bir bilimsel tespit ile açıklanabilecektir. Küreselleşme döneminin sona ermesi ile başlayan yeni dönemde ortaya çıkan neo-emperyalizm, harita üzerinde var olan büyük devletlerin uluslararası alandaki ağırlıklarını tanıyarak hareket ettiği aşamada ,artık eskisi gibi iki ya da tek kutuplu bir dünya değil ama çok kutuplu dünyanın ortaya çıkmasıyla birlikte büyük devletlere tanınan kutup olma hakkının devreye girerek desteklenmesiyle ve bu durumun ortaya çıkmasıyla birlikte çok kutuplu dünyanın oluşumu sürecinde, bütün dünya devletleriyle Türkiye’de devlet olarak böylesine bir rekabet düzeni içindeki yeni yerini almak ve gereğini yapmak durumundadır. Uluslararasındaki son durum çok kutupluluk çizgisinde gelişmeler gösterirken ve yer küre üzerinde yeni politikaların hazırlanması gerekirken, bu alanlarda yeterli hazırlıkların yapılmadığı dile getirilmiştir. Dünya ülkeleri bu durumlarda üzerlerine düşen sorumluluklar çerçevesinde hareket ederek ve yeni dünya düzeninin kesin bir kamu düzenine dönüşebilmesi için gerekli olan alt yapının gündeme getirilerek bir an önce tamamlanması gibi bir cevabının da bulunmasının gerekli olduğunun ve anlaşılmasının da araştırmalar açısından ağırlıklı bir görüntü vermesi ile birlikte dünya devletleri arasındaki zor durumların dikkate alınarak hareket edilmesi gerektiği, devletler ya da gezegenler arasındaki gidiş geliş ya da insani görüşmelerin daha önceden bilimsel tespitler aracılığı elde edilerek yapılacak çalışmaların düzenlenmesi gerekmektedir.
Giderek ısınan bir siyasal konjonktür içinde Orta Doğu’da öne çıkmış olan silahlı çatışmalar ve savaş girişimleri deneyleri ele alındığı zaman, üç aydır devam etmekte olan savaş sırasında içinde bulunduğumuz bölgenin gerçekleri çizgisinde hareket edilmesi gerekmektedir. İnsanlık bir dönemden yeni döneme doğru geçiş yaşarken, insanlar yeryüzünde her açıdan ele alınan konumlarıyla katkı sağlamaktadırlar. Egemen güçler yeni bir dünya hegemonyası elde edebilmek için savaşları zaruri görerek bunlar üzerinden eski düzenlerin yıkıldıklarını ve bu gibi oluşumlar açısından savaşların eski düzenleri yıkarak yarar sağladıkları resmi görüşler içinde anlatılmaktadır. Dünya kıtaları üzerinde yerel, ya da kısmi alanlarda oldukları gibi insanlar her türlü saldırı ya da savunma girişimlerine de hazır olmak zorunda bırakılmaktadırlar. Terör örgütleri kamu düzenlerini bozarken var olan ülkelerin iç düzenleri ortadan kaldırılma gibi bir aşamaya doğru yönlendirilebilmektedirler. İç ve dış düzenler arasında uyum sarsılırsa, o zaman savaşlara giden yollar yeniden açılabileceği için böylesine düzen bozucu gelişmelere karşı dikkatli önlemler alınarak bozulmuş olan eski düzenlerin yerine yeni düzenlerin getirilmesi, kamu yararı açısından önem taşımaktadır. Büyük, küçük ve orta boy devletler arasındaki gelişmeler ya da ilişkiler dikkatli bir biçimde izlenerek bunları yeniden daha düzenli bir aşamaya getirilmeleri, istikrarlı ülkelerde olumlu sonuç verebilir ya da yeni bir düzenin kurulabilmesi açılarından yarar sağlayabilirler. Bugünkü dünyada, bütün bombaların gönderildiği hedefler arasında silah atışlı merkezler kullanıldığı için, bombaların ana hedeflerinde Türkiye devleti ve milleti ülkesiyle birlikte kesinlikle vardır. Büyük devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde bölücü senaryolar denemeye kalktığı aşamada yeni savaşlar gündeme geldiği için, bir devletin ya da uluslararası örgütlerin çatıları altında örgütlü bir durum yaratılarak bunlara karşı direnilebilir ya da bu tür bir saldırıya karşı da bir başka silahlı savunma yapılanmasına geçilebilir. Türkiye bugünün koşulları altında savaş ve barış ortamları arasında gidip gelen bir merkezi ülkedir. Savaş ihtimalinin ortadan kalkabilmesi için güçlü bir barış senaryosunun kalıcı bir biçimde, Türk ve dünya kamuoyuna empoze edilmesi gerekmektedir.
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
-
BAŞKAN GÜNDOĞDU’DAN BERAT KANDİLİ MESAJI
BAŞKAN GÜNDOĞDU’DAN BERAT KANDİLİ MESAJI
Ferizli Belediye Başkanı ve Cumhur İttifakı Ferizli Belediye Başkan Adayı İsmail Gündoğdu, Berat Kandili dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Ramazan-ı Şerif’in müjdecisi olan bu mübarek gecenin, milletimiz, İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ettiğini belirten Başkan Gündoğdu, Berat’ın özünde günahlardan arınma, Yüce Allah’ın rahmetine ulaşma ve bağışlanma olduğunu söyledi.
Başkan Gündoğdu mesajında şu ifadelere yer verdi:
“Allah’ın rahmetinin tüm evreni kapladığı bu mübarek geceye tekrar erişmenin mutluluğu içerisindeyiz. Berat Kandili, İslam kültüründe af ve bağışlanma gecesidir. Bu gecede, Müslümanlar Allah’a tövbe eder, günahlarından arınır ve rahmetine nail olur. Af ve kurtuluş kapısının sonuna kadar açık olduğu bu rahmet gecesini, hepimiz layıkıyla değerlendirmeliyiz. Berat’ın özünde günahlardan arınma, Yüce Allah’ın rahmetine ulaşma ve bağışlanma vardır. Rabbim bizleri böyle gecelerin kıymetini bilenlerden eylesin.
Huzurlu Bir Ramazan İçin Elimizden Geleni Yapacağız
Ramazan ayına sayılı günler kala, bizler Ferizli Belediyesi olarak hemşehrilerimizin bu mübarek ayı huzur içerisinde geçirmesi için gerekli tüm hazırlıkları yapıyoruz. Ramazan ayı boyunca ilçemizdeki camilerde teravih namazları kılınacak, iftar sofraları kurulacak ve gönüller zenginleştirilecektir. Ramazan ayının manevi iklimini ilçemizde en güzel şekilde yaşatmak için elimizden geleni yapacağız.
Bu duygu ve düşünceler ile hemşehrilerimizin ve İslam Âleminin Berat Kandilini tebrik ediyorum. Berat Kandilimiz mübarek olsun. Rabbim birlik, beraberliğimizi daim etsin inşallah.”
-

Başkan Turgut Babaoğlu, Berat Kandili nedeni ile bir mesaj yayınladı.
BAŞKAN BABAOĞLU, BERAT KANDİLİNİ KUTLADI
Hendek Belediye Başkanı Turgut Babaoğlu, Berat Kandili nedeni ile bir mesaj yayınladı.
Mesajında, Berat Kandili’nin rahmet, bereket ve bağışlama ayı olan Ramazan ayının müjdecisi olduğunu belirten Başkan Turgut Babaoğlu, “Berat Kandilinin aydınlattığı manevi ortam, dinimizin genel ibadet ve hayır anlayışına uygun olarak kendimiz ve çevremiz için yararlı davranışlarda bulunmamızı sağlayacak bir bilinç tazeleme imkanı sunmaktadır.

Bu bilinç tazelemenin gerçekleşebilmesi için önce Cenab-ı Hakka içtenlikle yönelmek, işlediğimiz hata ve günahlardan dolayı pişmanlık duyarak O’ndan af dilemek, benzeri hata ve günahları bir daha işlememek için kararlı bir duruş gerekir. Berat gecesi de diğer mübarek gecelerimiz gibi gündelik hayatın akışı içinde bizlere varlığımızı yeniden gözden geçirme, muhasebe ve tefekkür etme imkanları kazandıran birer fırsat olarak değerlendirilmelidir. Başta Hendekli hemşerilerimin ve tüm İslam aleminin Berat Kandilini kutluyor, insanlığın barış, huzur ve saadetine, bütün müminlerin affına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum” dedi.
-

Hakim ve savcı adayı atamaları Resmi Gazete’de
Hakimler ve Savcılar Kurulunca, ad çekme sonucuna göre 148 adli yargı hakimi, cumhuriyet savcısı ve idari yargı hakimi adayının atanmalarına ilişkin kararname Resmi Gazete’de yayımlandı
Resmi Gazete’de yer alan Hakimler ve Savcılar Kuruluna ait atama kararına göre, 148 adli yargı hakimi, cumhuriyet savcısı ve idari yargı hakimi adayının ataması, 20 Şubat’ta yapılan ad çekme sonucunda gerçekleştirildi.
Söz konusu atamalar, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 13. maddesi gereğince yapıldı.
ATAMA KARARI



























