Dolar : Alış : 7.3877 / Satış : 7.4010
Euro : Alış : 8.9635 / Satış : 8.9797
HAVA DURUMU
hava durumu

sakarya2°CYoğun Kar Yağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 34 Kategoride 11085 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Bourdieu Yaklaşımı: Alan ve Habitus

13 Nisan 2016 - 0 views kez okunmuş
Ana Sayfa » ana manset»Bourdieu Yaklaşımı: Alan ve Habitus
Bourdieu Yaklaşımı: Alan ve Habitus

Bourdieu Yaklaşımı: Alan ve Habitus

İktisadî doktrinler ailesi sosyal bilimler alanında yer alır. Bu anlatım, iktisat doktrinlerinin, doğa bilimlerinde olduğu gibi objektif kurallara tabi cisimlerin dinamikleri ile değil, toplumsal kurallarla devinen iktisadî yaşamla ilgili olduğunu ifade eder. Klasik iktisat ekolünden beri gelişmiş olan iktisadî doktrinler objektif alanda, üretim, tüketim, yatırım, istihdam, vs gibi iktisadi olayları ve söz konusu olayların birbirleri ile etkileşimini inceler ve sistemin işleyiş dinamikleri ile ilgili kuralları belirler. Neoklasik iktisat ekolünün öncüsü Alfred Marshall iktisat bilimini “ekonomi alanında beşeriyetin incelenmesi” olarak tanımlarken, örtülü bir şekilde iktisat psikolojisini işaret ediyordu.[1] İktisadi olaylar içinde karar alma ve davranış sergileme durumunda olan bireylerin incelenmesi anlamında sübjektif alanda ise, iktisat ile psikoloji alanları arasında işbirliği görülür. Bu alandaki çalışmalar sistemin işleyiş dinamikleri dahilinde bireysel davranış biçimlerini irdeler ve bunlarla ilgili kurallar oluşturmaya çalışır. İktisadî doktrinler alanı, ana-akım iktisat teorilerinde çok net yansıdığı şekliyle, toplumsal işleyişi objektif alanda miktar ve fiyat ilişkileri bağlamında ele alırken; iktisat ve psikolojinin birlikte yaklaşım yaptığı sübjektif alanda ise, sistem içinde üretim ve/veya tüketim vb gibi çeşitli iktisadi faaliyette bulunan bireyleri birbirileri arasında ilişkiler bağlamında değil, sistemle ilişkileri bağlamında ele alır. Diğer bir deyişle, ikinci inceleme alanında, yani sübjektif alanda, örneğin bir emekçinin patronla ilişkisinden çok, piyasa koşulları karşısında emekçinin emek arzı ya da tüketim eğilimi konu edilir. Sistem içinde birey davranışını, bireyin piyasalardan etki alması ve bireyin bu etkiye karşı tepki vermesi şeklinde çift yanlı ele alan psikolojik yöntem, araştırmalarında birey-sistem etkileşiminden öteye gitmemektedir.[2] İktisadi olayların bireyler üzerindeki etkisini ve etki altında kalan bireyin karar tepkisini inceleyen, sırasıyla, gerek iktisat psikolojisi gerekse psikolojik iktisat alanları sistemi veri alarak, birey – sistem ilişkisini incelemeden öte gitmemişlerdir.[3] Nitekim bu alandaki çalışmalar, yaşam koşulları karşısında tereddüt geçiren ya da strese giren bireyin davranış modelinin, yaşamı katlanılabilir kılmak amacıyla söz konusu çelişki ve zor koşulları meşrulaştırmak ya da tümüyle dışlamak, kesinlikle katlanılamayacak olanları ise yaşamından çıkarmak gibi davranışsal tepkiler geliştirmek şeklinde olabileceği belirtilmektedir. “Sosyo ekonomik düşünce sistemi” olarak tanımlanan bu yöntemde de bireylerarası ilişkiler değil, birey ile ekonomik ortam arasındaki ilişkisiler ele alınmaktadır.[4] İktisat psikolojisinin temel kurucularından George Katona da aynı yöntemle, inceleme konusunun kapsamını, oluşan piyasa koşulları etkisine karşı geliştirilen bireysel tepki kodları ile sınırlamıştır.[5]Diğer bir deyişle, iktisat psikolojisi ve psikolojik iktisat alanları sistemin temel işleyiş dinamiklerini veri alarak, oluşan piyasa koşullarında bireysel ve/veya grupsal davranış ve kararları odağa koymaktadır. Öte yandan, bireylerin iktisadi davranışlarını incelemeye yönelik Davranışsal İktisat ekolü de bireysel davranışları birey-sistem ilişkisi bağlamında ele almış olup, birey-birey ya da birey–toplum ilişkisine gereği kadar eğilmemiştir.[6]

Sosyolojik fenomen analizinin, bilgi toplama ve yorumlama olarak ikili aşamada ele alınması, bilimin öznesel değeri meselesini önümüze koyar. Günümüze gelene dek çeşitli açılardan tartışılan bu konuya, Kant açılımından öncesinde reel yaklaşım çerçevesinde yaklaşım yapılırken, Kant sonrasında nominal ya da hipotetik yöntemle yaklaşıma yönelindi. Reel yaklaşımda inceleme alanındaki gerçek olguların ampirik yöntemle algılanması bilgiyi oluştururken, hipotetik yaklaşımda kullanılan varsayımlarla reel olguların arka dokularına inme ve ampirik bulguların üzerinde akıl ve düşünce yöntemi ile geliştirilen bilgi oluşturma yöntemi olasılığı üzerinde yoğunlaşıldı.[7] Kant’ın bilimsel yaklaşımında hipotetik yöntemi önermesi doğrultusunda gerçek veri ile çalışılmayıp zihinsel faaliyetin esas alınmasında, neyin ölçüt oluşturacağı sorusu ortaya çıktı. Bu soru, bilim sosyolojisi alanında sıkça başvurulan akıl-üstü (transcendent) yönteme yol açtı. Henüz akıl-üstü yöntemle ilişkisi tam olarak saptanamamış olan, hatta bazı bakımlardan farklılık gösteren günümüzün nörolojik çalışmaları, nöro-ekonomik analiz yöntemlerini geliştirerek, karar süreçlerinin fizyolojik belirleyicilerini keşfetmeye ve tanımlamaya çalışmaktadır.[8]

Sosyolojik fenomenin analizini görünürden ve görenden farklı biçimde ele alan Bourdieu’nun önemi, bireysel algılama ve kararların salt ekonomik dürtülü olmayıp, bireyin yaşamı boyunca tarihsel süreçte yoğrularak şekillendirildiği doku içinde gerçekleştirdiği görüşünü ortaya koymuş olmasıdır. Sosyolojik araştırma alanı ve araştırmacı ikilisini Bourdieu, “alan” ve “habitus” kavramları ile ele almaktadır. Bourdieu, akademik yaşamının ilk dönemlerinde Cezayir’de kabileler üzerinde yürüttüğü antropolojik çalışmalarından kazanmış olduğu ilhamla, epistemolojik açıdan sosyal olgu ve sosyal algılama arasındaki ikilemi gördü. Buradan kalkan Bourdieu, sosyal olguyu “sosyal fizik” nitelemesi ile objektiflik alana yerleştirirken, sosyal algılamayı da “sosyal fenomonoloji” nitelemesi ile sübjektiflik alana oturttu. Bourdieu’ya göre, söz konusu ikilemde sübjektivite objektiviteyi algılamada sorunlu olduğundan, objektivite ise, şekillendirilmiş ajanın sübjektifliğini dışladığından, öznenin objektifliğinin ortaya koyulmasında hem sübjektivite hem de objektivite yetersiz kalmaya mahkûmdur.[9] Bu ikilemden hareket eden Bourdieu, sosyal yaşamın sembolik yönlerinin varoluşun maddi koşullarıyla birbirinden ayrılamaz birliktelikte iç içe olduğunu ileri sürer. Böylesi karmaşık ikilemin aşılmasına yönelik olarak, sübjektivite ve isteksel algılama taşımayan ajan karşısında objektif yaklaşımlara içkin determinist ve mekanik dönüşümlerden arındırılmış kavramlar arayışındaki Bourdieu, “genetik sosyoloji” ya da “genetik yapısalcılık” dokusunu geliştirdi.[10]

Sosyolojik inceleme ve algılamada, altyapı-üstyapı ikilemi anlatımı yanlısı Marksist-Althusser görüşünden ayrılan Bourdieu, “sembolik güç politik ekonomisi” görüşünü ileri sürdü.[11] Bu görüşün temelinde, birey ya da grupların sosyal ortamda sağladıkları gücün, Marksizme analojik olarak, sermaye ile ifade edildiği anlayışı vardır. Sermaye oluşum ve birikiminin emek ürünü olduğu görüşü ile Marks’ı onaylayan Bourdieu, ekonomik çıkar ya da yararın salt ekonomik mal ve hizmetlerden kaynaklanmadığını ileri sürerek Ortodoks Marksist görüşten ayrılır. Ekonomik yarar ile ekonomik mal ve hizmetler arasındaki ilişkiyi koparan Bourdieu, sermaye olgusunu salt ekonomik nitelikli olmaktan uzaklaştırıp, ekonomik sermayenin yanında, farklı sermaye tipleri geliştirdi. Bourdieu yaklaşımında, birikimi uzun süre alan sermaye tipleri, içinde gelişeceği alan tipine göre başlıca üçe ayrılır. Birinci sermaye tipi, mülkiyet kavramı ile doğrudan ilişkili ve likit konumda bulunan “maddî sermaye” dir. İkinci tip sermaye, eğitim ve öğrenim faaliyetleri ile ilgili olarak, bazı durumlarda nakde de çevrilebilir nitelikli “kültürel sermaye”dir. Üçüncü tip sermaye yapısı ise, grup içinde yüksek prestij, asalet timsali olarak görülebilen ve bazı koşullarda nakde de dönüştürülebilen “sosyal sermaye”dir.[12] Her bir sermayenin belirli alanda etki ve hakimiyet ilişkisi içinde yürürlükte olacağı yaklaşımı çerçevesinde, Bourdieu önce “alan”, daha sonraları da ”habitus” kavramlarını geliştirdi.[13]  Bourdieu’ya göre alan, “kendine özgü kuralları olan, politika ve ekonomiden bağımsız işleyiş yasalarına sahip, müstakil ve özgün sosyal sahadır.”[14] Alan üzerinde yükselen habitus ise, alan içindeki bireylerin ortaklaşa sahip oldukları fikir, davranış kodları, hatta inançları veya huyları yansıtır. Örneğin, kültürel alanda öğretim üyelerinin davranış, düşünüş, hatta hal ve hareketleri de belirli bir özellik gösterir. Aynı şekilde, askeri alan elemanlarının disiplin, üste itaat, emri eksiksiz yerine getirme vb gibi davranış kodları çok belirgindir. Ekonomik alanda ve iş dünyasında da kar saiki, maliyetleri kısma ve gelirleri yükseltme, vergi karşısında belirli bir davranış sergileme gibi davranış ve düşünce sistemleri hakimdir. Her hangi bir alan içindeki bireylerin, zaman içinde oluşturulabilen ve bu oluşumlarla kendilerini diğer bireylere kabul ettirebilecek ve prestij sağlayabilecek sermaye birikimi gerçekleştirmeleri gerekir.

Bourdieu, konumuzun çatısını oluşturan kültürel üretim alanına 1960 yılında yönelmiş ve gerek metodolojik bireyselliği gerek pozitivizmi reddederek, ağ analizi içinde ilişkisel yöntem sürecini geliştirmiştir. Bu süreçte, beyaz-siyah, birey-toplum ya da yüksek-alçak gibi ikili zıtlıklar mantığı çerçevesinde ilişkisel yöntemini geliştirmiştir. Bir alanda etkili olan farklı sermaye dokularının etkileşimlerinin bileşkesinin anlaşılmasında ilişkisel yöntem önemli ve etkili olur. Bourdieu  ilişkisel yöntemle Fransa’da sınıf analizi çalışmalarını sürdürerek, farklı sınıf yapılarında sermaye yapıları bileşiminde oluşan farklı bileşkesel sonuçlara göre birey ve/veya toplulukların farklı eğilim ve tüketim kalıpları olabildiğini ortaya koymuştur.[15] Kültürel alanın anlaşılabilmesi açısından, eğitim hizmetlerinin farklı sınıflar üzerindeki etkilerinin açıklanmasının, sınıf analizinde ilişkisel sermaye etkisi analizinin sağladığı veriler fevkalade önemlidir.

Konumuz açısından ilgili olduğumuz kültürel sermaye üç şekilde ortaya çıkar. Kültürel sermayenin birinci şekli bireyin beden ve zihinsel davranış, huy ve eğilimleri ile zihinsel ve bedensel “içselleştirilmiş şekliyle” topluma yansır ve uzun süreli etki alanı yaratır. Kültürel sermayenin ikinci şekli, objektif görüntülü kitaplar, resimler, koleksiyonlar vb gibi kültürel objelerle “objektifleştirilmiş şekliyle” topluma yansır. Kültürel sermayenin üçüncü şekli ise, bireyin haiz olduğu sertifikalar ve belgeler, akademik kalifikasyonlar, çeşitli alanlarda muhtelif vesilelerle kazanılmış başarı ödülleri ya da mükafatlar gibi “kurumsallaştırılmış şekliyle” topluma yansır.[16]  Kültür sermayesi toplumların eğitim ve sınıflaşma farklıklarına göre çeşitlilik gösterir ve bu sermayeyi oluşturanlar toplumda üst mevkilerde konuşlanırlar.

Bourdieu’nun “sübjektivite” ve “objektivite”  yaklaşımında kültürel sermayenin başat olduğu kültür alanı objektif, kültür alanı ile ilgili oluşan kültürel eğilimler ve doku ise “habitus” tanımlamasıyla sübjektif alanında yer alır.[17] Habitus kavramını Bourdieu, “yapılandırılmış yapılar”(structured structures) dokusunu oluşturdukları uygulamalar ve davranışsal kodlar sistemi olarak tanımlamış ve söz konusu kazanılmış davranışların aynı çizgide sürdürülmesi için üstün beceri ve çaba gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir.[18] Toplumda başat kültürel sermaye ile ya da Bourdieu tanımlamasında olduğu üzere, sosyologların objektif araştırma tutkuları ile geliştirdikleri bilgiyi diğer bireylere ya da topluma kabul ettirmeleri “sembolik şiddet” olarak tanımlanır. Sembolik şiddet karşısında tahakküm altında olanların bu durumu algılamamaları sembolik güç dokusunun durumunu meşrulaştırıcı işlev görmesinin sonucu olduğu kabul edilir. Zira, sembolik şiddet uygulayan her güç, toplumsal güç ilişkisinde sembolik güç dokusunu da devreye sokar.[19] Başka bir deyişle, sembolik şiddet uygulayan her araştırmacı, özde, söz konusu sembolik şiddetin çıkış dokusunu temsil etmektedir. Öyle ki, toplumsal işleyişte başat konumdaki sermaye topluma ve kültür alanına sembolik şiddet uygulayarak, yaşamsal gerekçesini ve başatlığını sürdürebilmektedir. Marks-Althusser yaklaşımı da böylesi bir amacı hedeflemiş olmakla beraber, bireyleri eyleme sevk eden saiki hedonistik yaklaşımla tekil dokuya bağlarken,  Bourdieu daha geniş sosyal yelpazeyi odağa taşımasıyla dikkate alınmaya değer bir yaklaşım sunmaktadır. Temel teorik farklılıklara rağmen, bireyin karar mekanizmasında çoklu yaklaşım görüşü açısından Thorstein Veblen görüşü de Bourdieu görüşüyle benzeşir.[20]

Kültürel alanın üç sermaye türü de alanı korumaya yöneliktir ve onu yıkmaya ya da değiştirmeye kalkanlara karşı şiddetli mücadele verir. Öyle ki, alana girmek isteyen her aday habitus engeli ile karşılaşarak onun içinde kendisine manevra alanı bulması gerekir. Aksi halde, adayın alana girmesi güçleşir. Başka bir deyişle, alan içinde oluşan habitus alandaki bireyler arasında bir tür örtülü bağ işlevi görür; adayları birbirine bağlar ve habitusun gücünü pekiştirerek, alanın mutlak savunusunu sağlar. Alan içinde habitus algılamasını Bourdieu bir tür taklitçiliğe benzetmekle beraber, bu tür uyarlanmış düşünce ve davranış biçimini, bilinç-dışı kabulleniliş ve uyarlanışı özelliliği nedeniyle, genellikle anlaşılan ve bilinçli olarak yapılan taklitçilikten ayırır. Böylece yapılandırılan birey eksik ve yanlış bakış açısı ile çevreye ve olaylara yaklaşır. Bu tür oluşumlara “doxa” adını veren Bourdieu, özellikle siyasilerin ve yöneticilerin belirli tavır ve üslupla konuşması ve davranışını da doxa olarak niteleyip, bu durumu “doxa yaratıcı habitus” olarak niteler.[21] Kültürel alanın korunması sebebiyle her üç tür kültürel sermayenin korunması da sıkı şekilde denetlenir.Örneğin, kültürel alanın en üst düzeyli organı üniversitelerde giriş sınavları ya da görüşmeleri, ders programları, derslerin işleniş biçimi ve bitirme sınavları belirli formatlarda yapılır. Böylece, kültürel alanın habitus dokusu korunarak, devamlılığı sağlanır.[22]

İktisadi Doktrinler “Habitus”u

Toplumsal ve bireysel ihtiyaçların giderilmesi temelinden hareket eden iktisadi faaliyetlerin zamanla ihtiyaçları tatminin ötesinde birikime ve buna bağlı olarak güç elde etmeye yönelmesi dinamiği iktisadi doktrinler kanalıyla toplumsal fikir ve düşün serüvenini şekillendirmiştir.  Weisskopf’un net ifadesiyle, “İktisadi düşüncede de örtülü olarak müşahede edilen felsefe ve değerler sistemi zamanın ruhunu ya da, hiç değilse, bu fikirlerin oluştuğu zaman kesitinin geniş bir alt-kültürünü yansıtır”[23]

İlk çağlarda ve komünel yaşam koşullarında toplu mülkiyetin başat olduğu dönemde kilise ve sair kutsal işlerde çalışan birey, Calvin’e göre, ihtiyaçların tatminine yönelik değil, zira böyle bir amaç günah sayılırdı,Tanrı’nın takdirine mazhar olmaya yönelikti. Kendi gereksinimini tatmin etme dışında ve kutsal amaçla üretime yönelen emeğin, özel mülkiyet kılıfına büründürülerek piyasaya çekilmesi John Locke’un din-ekonomi-siyaset havuzunda geliştirdiği dahiyane görüşün eseridir. İngiliz kültürü ürünü olan “Doğal Hukuk” kavramından hareketle Locke, bireyin vazgeçemeyeceği ve üzerinde mülkiyet hakkı olduğu tek varlığın kendisi ve emeği olduğunu ileri sürmüştür.  Locke’a göre, yaratıcının tüm insanların istifadesine sunduğu nimetlerden yararlanılabilmesi için bireyin emek koyması gerektiğini, böylece emekle elde edilen ürünün toplumsal mülkiyetten koparılıp özel mülkiyete geçirilmiş olduğunu savunmuştur. Bu süreçte, kilise ve sair kutsal hizmetlerde çalışan emek, toplumsal mülkiyette iyileştirme işleri dışında, kendi gereksinimini de karşılarken, aynı zamanda, “Tanrı kavramı üzerinden, hak ve özgürlük” algılaması ortamında özel mülkiyet dokusunun oluşumuna yol açıyordu[24]. Zira, toplumsal mülkiyet alanındaki varlıklardan bir bölümünü kendi beden gücü ve emeği ile –ki bireyin, üzerinde mülkiyet hakkı olduğu tek varlığı – toplumsal mülkiyetten özel alana geçirmiş olan birey, artık o varlık üzerinde istediği gibi tasarruf etme hakkını da elde etmiş olmaktadır, çünkü toplumsal mülkiyetin bir bölümüne emek gücünü katmıştır. Calvinist akımın önemli bir uzantısı da Puritanizm’dir. Çalışmayı kutsayan Puritanizm’de de dinsel görüşler, ruhun temizlenmesi ve Tanrı’ya hizmet yoluyla huzura kavuşma gibi, ilk anda kapitalizm kodlarına uygun olmayan görüşler yaygın olarak uygulanmıştır.[25] Weber’in yerinde ifadesiyle, emeğin kutsal amaçlı kutsanması ve çalışmaya teşviki, aslında, Calvinizm ve Püritenizm teorisyenlerinin farkında olmadan, hatta amaçlamadan kapitalizme hizmetten öteye gitmemiştir.[26] Toplumu fikir ve görüşleriyle şekillendirdiği düşünülen teorisyenlerin nasıl bilinç dışı davrandıklarını Weisskopf şu cümle ile çok net ortaya koymaktadır: “Kapitalizm ruhunun gelişmesinde bu denli önemli düşünce akımlarını ortaya koymuş olan ne Luther ne Calvin ne de sair din reformistleri ne yaptıklarının bilinçli farkında değillerdi; ancak, kurumsal değişimlerin etkisi altında değişimlerin bir kısmını bilinçsizce kabul ettiler.”[27]

Makineleşmenin henüz gündemde olmadığı klasik iktisat doktrinlerinin doğduğu dönemde, geçmişten devralınan önemli kavramlardan biri emek diğeri ise değer oldu. Geçmişte değer ihtiyaç tatmini ile ölçülürken, piyasaların oluşmaya başladığı klasik dönemde değer ürünler arasındaki mübadele ile ölçülmeye başladı, çünkü artık salt bireysel ihtiyaç için gerçekleştirilen üretim biçimi dönüşüyor, öztüketim için yapılan üretim faaliyeti piyasa için üretime yöneliyordu. Bilimsel anlamda ilk iktisat kitabını yazmış olan Adam Smith emeğin değer yaratan varlık olduğunu kabul ederek, ürünlerin birbiri ile değişiminin emeğin yarattığı değere göre gerçekleşmesi gerektiğini “tüm ürünlerin değişim değerlerinin gerçek ölçüsü emektir”[28] ifadesiyle ileri sürmüştür. Böylece, ürünler arasındaki değişim değerinde tek başat eleman emek olarak kabul edildi. Artık emek piyasa çıkmış ve yarattığı değişim değeri ile gelir elde etmeye başlamış oluyordu. Bu aşama emeğin metalaşma sürecinin ve sömürüye açık hale gelmesinin başlangıcı olmakla beraber, değer kavramının henüz objektif ölçülerle ifade edildiği – üretimin içindeki emek miktarı – dönem olduğundan, düşünsel düzeyde sömürü açıkça ortaya çıkmamıştır. Hocası Hutcheson’a ters düşmek pahasına, Smith’in değeri emek gücüne bağlaması piyasaların ortaya çıkmasıyla ilintili görülür. Zira, bu yöntemle özel mülkiyet korunmuş, değer ölçüsü olarak maddi koşul oluşturulmuş ve mallar arasında mukayeseye olanak sağlayacak olan objektif ölçüler oluşturulmuş olmaktadır. Görülüyor ki, piyasa sisteminin oluşup, yerleşmeye başlaması ile düşünürler vasıtasıyla sistem kavramsallaştırılmaktadır.[29]

Klasik iktisadın büyük teorisyeni Ricardo da Smith’i izleyerek, emeği değer yaratan tek amil olarak algılamakla beraber, Smith’den ayrıldığı önemli bir nokta vardır. Şöyle ki, Ricardo döneminde piyasalar Smith dönemine göre çok daha gelişmiş ve mübadele hacmi çok daha artmış olmasından kaynaklanarak, ürün içindeki emek miktarı geri plana çekilmiş, ürünlerin birbirleri ile değiştirilmesinde önemli olan ürün içindeki emek-saat oranı öne çıkmıştır.[30] Ricardo, piyasa fiyatlarının emek değerinden sapmasının nedenlerini, sonuç olarak ortaya çıkan rant kavramı ile açıklamanın yanında, “kar payını da ihmal edilir boyutta göstererek, emeğin değer ölçütü olarak muhafaza edilmesini formülleştirmiştir.[31]Rantın piyasa fiyatının sonucu olarak kabul edilmesi ve karın minimal düzeyde gösterilmesi emeğin sömürüldüğü gerçeğini perdelemektedir. Marks’ın net olarak ortaya koyduğu bu soruna Ricardo, dönemin üretim biçimi ve düzeyi doğrultusunda farklı yaklaşarak, emek üzerinde sömürü olmadığı ve sermaye birikiminin emek sömürüsüne değil, toplumsal tasarrufa dayandığını, ürünün satış fiyatı ile emek maliyeti arasındaki farkın, üretim sonucunda emeğin hakkının ödenmesinden ürünün satışına kadar geçen zamanın faizi olduğu görüşü ile açıklamıştır. [32]

Pierre Bourdieu philosopher

Klasiklerin ana kavram olan değeri – Smith’de olduğu gibi – emek miktarı, ya da – Ricardo’da olduğu gibi – oranı ile tanımlaması, piyasaların gelişmesinin ilk aşamasında, bir yandan Locke geleneğinden aktarılan adalet ve liberalizm fikirlerinin yansımasını, diğer yandan da kapitalizme geçişte önemli olan mübadelelerde müşterek objektif ölçütlere yönelişi simgeliyordu. Piyasaların gelişmesi değer kavramının tanımını emek tabanlı objektif anlayıştan tüketici odaklı sübjektif yarar anlayışına çekti. Avusturya ekolü ve marjinalistlerle gündeme oturan tüketici yararı görüşü doğrultusunda, makineleşmenin yaygınlaşarak  üretimin artıp piyasa gereksiniminin oluşmasının tüketicinin odağa taşınması Marshall’ın neoklasik ekolü geliştirmesi ile gerçekleşmiş oldu.  Marshall’ın liderliğinde neoklasik iktisat tüketici odaklı piyasa yapısını bünyesine alırken, gelişen piyasa yapısının rekabetçi ortam ve yarattığı gelir dağılımı sorunları Marshall’ın kafasını kurcalamaya başladı. Ancak, henüz toplumu ciddi olarak rahatsız etmeyen söz konusu ekonomik ve sosyal sorunları Marshall geçiştirici yanıtlarla toplumun gözünde hafifletmeye yeltenirken, kapitalizmin ileriki aşamalarında bu tür sorunların fersah fersah büyüyeceğinden bihaber gözüküyordu. Ünlü kitabının birinci bölümünde yeni dönemin rekabetçi olduğunu kabul eden Marshall, bu durumun gerçek olduğunu teslim ederken, aynı zamanda, bunun sistemin ana özelliğinin kazara ortaya koyduğu ikinci derecede önemli sonuç olduğunu ileri sürmüştür. Marshall daha da ileri giderek, rekabetin bireylerin ve firmaların birbiri ile yarışması olarak görülebileceği gibi, başka bir açıdan da, sistemin bireyleri bir araya getirerek müşterek faaliyette bulunabilecekleri birliktelikler oluşturduğu, bu oluşumların geçmişte olduğu gibi zorunlu değil, bireylerin özgür iradesi ile gerçekleştirdiklerini ileri sürer.[33] Sistemin bünyesine girmeye yüz tutan ve gelir dağılımını bozan spekülatif faaliyetlerin toplumun bir kesimini yoksulluğa ittiği görüşü karşısında da Marshall’ın sistem koruyuculuk ruhunu açıkça görmekteyiz.[34] Bir yandan sistemi korumaya yeltenen, diğer yandan da dinsel görüşleriyle etik anlayışını terk etmeyen Marshall’ın ruhsal ve anlatımsal çatışmaları açıkça sezilmektedir. Önceleri babasının rahip olma isteğine maruz kalmış, ancak zamanla dinsel görüşlerini terk etmiş olmasına rağmen Hıristiyan etik anlayışından kopamayan Marshall, liberalizm sürecinin başlangıçtaki asude döneminden uzaklaşıp, tedricen hırçınlaşmaya başladığı dönemin sıkıntılarını yaşamı boyunca çekmiştir. Keynes’in Marshall ile ilgili kanaatine göre, Marshall’ın iktisat alanına yönelmesi etiksel yaklaşımından kaynaklanır. Marshall’ın etik anlayışının Hıristiyan kökenli olması, onun piyasanın dayattığı etiğe aykırı olgularla geçmişten taşıdığı duyguları arasında bocalamasına neden olduğu belirtilir.[35] Bu tip bocalamaların yansıdığı en önemli alan, doğal olarak, iş dünyasıdır. Ruhsal bocalamalarını aşmaya çalışan Marshall, yükselmeye başlayan rekabet olgusunu “modern çağın sanayi dünyasının özel niteliklerini iyi yansıtmadığı” fikrinden hareketle, serbest girişimi destekleyici “Sanayi ve İşletme Özgürlüğü” ya da daha kısa olarak, “Ekonomik Özgürlük” kavramını kullanmayı yeğlemiştir. Hıristiyan etik anlayışını yükselen kapitalizmin aşındırmaya başladığı ekonomi ve birey davranış kurallarıyla uyumlaştırmaya yeltenen Marshall,  özgürlükleri tahdit edeceği endişesi ile, kolektivizmi moral tehlike olarak görmüştür. Kolektivizme, insanlığın enerjisini körelterek ekonomik ilerlemenin önünde engel oluşturacak endişesi ile karşı çıkan Marshall, ancak kolektivizmin ihdasından önce toplumda tüm bireylerin toplu tüketim mallarına karşı hırslarından arındırılmış olması durumunda olası tehlikenin varit olmayacağını ifade etmekten de kendini alamamıştır – ya da ruhunu kurtarmaya çalışmıştır – denebilir.[36]

1929 yılında kapitalizm tarihinin ikinci büyük krizini yaşadı. ABD’den başlayan ve uzun süren kriz zamanla gelişmiş ekonomilere yayılarak, milyonlarca insanı işsiz bıraktı. 1917 Sovyet Devrimi, tüm dünyaya meydan okurcasına gelişmesini sürdürürken, Birinci Paylaşım Savaşı’nın üzerinden henüz on yıl dahi geçmemişken kapitalist dünyanın derin krize sürüklenmesi sistem kurtarıcılarını iki koldan harekete geçirdi. Bunlardan biri, ünlü kitabını 1936 yılında yayınlayan Keynes idi. Kriz ertesinde Keynes’in teorik yapısı ile ortaya çıkışı, yapısı itibariyle atipik, fakat özde çok tipik bir habitus kalkışı olarak görülebilir. Şöyle ki, sistem krizi üzerinde düşünen Cambridge ekolünün aile geleneğinden gelen parlak ve zeki iktisatçısı Keynes, özde alan içinde kalıp, yani krizin derin yapısal nedenini irdelemeden yüzeysel çarelerle sistem içi düzenleme yoluna giderken, Bourdieu kavramsallaştırmasında geniş anlamda habitus  içinde kalırken, aynı zamanda da sembolik şiddet ya da sembolik ihlal oluşturuyordu. Böylesi sembolik şiddet ya da ihlal, var olan habitus tarafından da şiddetle reddedilmiyordu, zira yeni durum geniş ve üst-yapı habitusu anlamında ana dokuyu korumakla kalmayıp, ona can suyu da veriyordu.[37] Zira, yeni doktriner yaklaşım, mevcut habitus sistemini onarıp ihya edercesine, klasik ve neoklasik ekollerin Ortodoks yaklaşımının ikili yapısını tekil yapıya dönüştürmenin yanında, devlete de ekonomiye ciddi müdahale alanı tanıyarak sistemin çökmesini engelleyici yeni aletsel politika önerisi taşıyordu.[38] Keynes bu yaklaşımı ile, alanın içinde kalmasına rağmen, alanın habitus dokusuna radikal değişim geliştirmiştir. Nitekim, dipnotta verilen tercümenin bir yerinde Keynes, klasik teori için “içinden çıktığım ve yüz yıla yakın süre geçmişi olan” ifadesi ile “yapılandırılmış yapı ”dokusunu ifade etmekle beraber, söz konusu dokuyu oluşturan temeldeki ilişkiler sisteminin değişmesinin yeni habitusa olan gereksinimini algıladığını da ifade etmiş olmaktadır. Bu durumda Keynes, müşahede ve inceleme alanını değiştirmeyip, geniş ve maddi anlamda alan içinde kalmakla beraber, var olan aletsel dokuyu, zamanın koşullarına uyarlamıştır. Başka bir anlatımla, sistemin krizi, Keynes’i Marks’ta olduğu gibi sistemin genetik yapısı üzerinde değil, sistem alanını değiştirmeden, aletsel doku üzerinde düşünüp, yeni aletler geliştirmeye yöneltmiştir, çünkü alan niteliksel değil, niceliksel değişime uğruyordu. Bu nedenle, ana-akım iktisat alanında büyük değişim olarak görülen Keynes doktrini, yüzeysel ve katı anlamda habitus anlayışı içinde olmamakla beraber, gerçek ve geniş anlamı ile tam da habitus anlayışı içinde yorumlanabilir. Keynes, ünlü eserinin önsözünde, başlangıcı ve sonunda olmak üzere, ilginç vurgular yaparak[39]  “doxa”  oluşumundan uzaklaşıyor intibaı yaratmakla beraber, eserde geliştirdiği teori itibariyle, sistemin yeni konumunun dayattıklarından farklı bir şey yapmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, sistem Keynes’i “yapılandırılmış yapı” olarak, yeni oluşumları açıklamaya yöneltirken, 1929 Krizi’ne yol açan yapısal nedenlerin irdelenmesinden uzaklaştırıp, zamanın koşul ve uygulamalarına uygun sistem içi aletsel düzenlemeler alanında tutmuştur. 384 sayfalık dev eserini tamamlarken, son yapraklarda ifade ettiği fikir[40], belki de Marksizme karşı savunma anlamında olarak, savaşlar ve krizlerle eriyen ve alan kaybeden kapitalizmi korumak ve savunmak adına, Keynes’in derin çelişkisini gösterir. Nitekim, klasik ekonomik yapılar çözülüp, finansal işlemlerin ağırlık kazandığı piyasalarda doğal olarak reel ve parasal piyasalar ayırımı tekli analize evirilecek ve paranın, mübadele aracı olmanın ötesinde, bizzat kendisinin mal olarak mübadeleye konu olması kavramsallaştırılıp teorik yapıya kavuşturulacaktı. Dönemin aydın ve ekonomistleri tarafından Keynes’in eseri öylesine yüceltilecekti ki, 1980 yılında Nobel Anımsama Ödülü yanında ABD’de John Bates Clark ödülü sahibi  Klein dahi Keynesyen görüşü “Keynes Devrimi” olarak sunacaktı.[41] Klein ile ilgili daha da şaşırtıcı özellik, 1954 yılında kısa süreli Komünist Parti üyeliğinin açığa çıkması neticesinde, ABD’de yükselen McCarthyism nedeniyle İngiltere’ye göç edip, daha sonra ABD’ye dönmesidir.

Bir yandan 1929 yılında kapitalizmin ikinci derin sistem krizi, diğer yandan da 1917 Sovyet Devrimi ve iki paylaşım savaş arasında yükselen Hitler ve Mussolini faşizmi yaşanırken, sistem kurtarıcıları olarak, yukarıda kısaca özetlenen Keynesyen akımla benzer yıllarda ortaya çıkan ikinci akım da liberalizmin yeni hali idi. Akademik köklerini Avusturya ekolünden alan liberalizm, zaman içinde, Ludwig von Mises, Friedrich von Hayek, Murray Rothbard ve Milton Friedman gibi ünlü akademisyenler üzerinde yükseldi. Ludwig von Mises, ilk baskısını 1922 yılında yapmış olduğu Socialism adlı eserinin ikinci baskısının önsözündeki, “kapitalist topluluğu, ekonomik demokrasi olarak nitelediğimiz topluluğun tezahür şeklidir” ifadesiyle, hemen hiçbir gerekçelendirmeye gerek görmeden, mülkiyet edinim biçimi üzerinde dahi durmadan kapitalizmi kutsamıştır. O kadar ki, tüketici başatlığı kavramını tartışırken, farklı gelir gurubuna dahil tüketicilerin farklı piyasa tercihleri olabileceği ve buna göre üretimi yönlendirebileceğini kabul edip, ileri sürerken, varsıl kesimin, söz konusu tüketici tercihlerine uygun davranarak servet edinmelerini de haklı çıkarmaktadır.[42]

Krizler ve harplerle sarsılan kapitalizmi kurtarmanın gerekçesi salt sistem sorunlarına dayandırılmıyor, sisteme içkin sorunlar yanında, dönem hakim komünizm ve Nazizm dehşetleri de öne sürülüyordu. Keynes’in Genel Teori kitabının yayımından iki yıl sonra, 1938 yılında liberaller toplandılar ve günümüzde başat “neo-liberal” akımın ilk tohumlarını attılar.[43] İlk toplantıdan dokuz yıl sonra, 1947 yılında Mont Pelerin Topluluğu olarak, von Mises, Friedman, Karl Popper ve daha birkaç liberal toplanıp, “Medeniyetin temel değerleri tehlike altındadır” cümlesi ile başlayan deklarasyon yayınlayarak çalışmalarına başladılar.[44]  Ancak, komünizmin kapitalizmi tehdit ettiği yıllarda sermayeye değil, emeğe yönlemenin ekonomi-politik ideoloji açısından daha rasyonel olacağı hesapları ile bu plan değil, Keynesyen teorik yapısı üzerine oturtulan politikalar uygulamaya koyuldu. Zira, emeği bağlayıp, sermayeyi serbest bırakmak komünizmin kapitalist dünyaya sızması için zemin hazırlayabilirdi. Böyle bir seçişin ne tür bir alan üzerinde yükselen habitus olduğunu görmek zor değil. Dönemin özelliğine baktığımızda, bir yandan komünizm baskısı, diğer yandan yoğun emek baskısı ve sermayenin yükselen üretimine piyasa arayışı da Keynesyen politikalara yol açıyordu. Başka bir deyişle, kararı örtülü olarak sermaye veriyor, kararına uygun düşünce ortamını yaratıyor ve potansiyel mücadele gücünü ideolojik narkoz altına alıyordu. Dönemin olduğu kadar, günümüz akademisyen ve aydınlarının da sosyal demokrasiyi uygulanabilir görece adil piyasa sistemi olarak algılaması çok vahim bir habitus yanılgısıdır.

Kapitalizmi kurtarmaya yönelik olan ve 1980’lerden itibaren etkin bir şekilde uygulamaya koyulan neoliberalizm anlayışının klasik liberalizm anlayışından farkı, ikisi de sermaye yanlısı olmakla beraber, neoliberalizmde sermayenin hem hareket alanı ve sınırlarının genişletmiş, hem de devlet aygıtını destekçi olarak yanına almış olmasıdır.[45] Böylece sermaye, emeğin aksine, uluslararası hareket alanı kazanmış, ideolojisini tüm yerküreye Vaşington Uzlaşması olarak kabul ettirmiştir.[46] Tümüyle sermaye yanlısı olan bu kurallara göre, ulusal politikalarda devlet ekonomi alanına hiçbir şekilde müdahale etmeyecek ve hukuk kuralı (rule of law) mantığı ile ekonomide kuralların uygulanmasını sağlamakla yükümlüdür.[47] Diğer yandan, aynı politikalar çerçevesinde arz-yanlı iktisat anlayışı[48] ile, Vaşington Uzlaşması hükümlerine uygun şekilde, sermaye üzerindeki vergi yükünü hafifletici, kamu kesimini küçültücü ve kamu harcamalarını kısarak devletin sosyal işlevlerini daraltıcı uygulamaya yönelinmiştir. Bu çerçevede devlet, geçmişte olduğu gibi telokratik yaklaşımla bazı sosyal ve/veya ekonomik amaçlar gütmeyecek, nomokratik yaklaşımla hukuk kuralı çerçevesinde salt yönetsel icraatta bulunacaktır.[49]

Kapitalizmin son aşamalarına doğru, neoliberal ve/veya libertan yaklaşımların birbirine karıştığı dönemde, Friedman, Nozick ve Hayek gibi önemli düşünürler, Keynes sisteminin aleyhine, devletin küçültülmesini savunmakta, sistemin işleyişi ve piyasa mekanizmasının dinamiklerini sorgulanmadan ortaya çıkan gelir dağılımını, gelir elde etme yollarının meşru olması ve gelir transferinin de transfer edenin rızasına dayanırcasına meşru olması koşullarına bağlayarak meşrulaştırmakta ve gelir dağılımını düzeltici politikaları reddetmekteler.[50] Emeğe karşı sermayenin güçlenerek mutlak hakimiyeti elde etmesi, piyasa hakimiyetini öne çıkararak tüm üretim faktörlerinin piyasada değerlendirildiği dokuyu oturtmuştur. Bunun doğal sonucu olarak, bu doku bireylerin kafalarında ve toplumsal şuurda yerleşerek, gelir dağılımı ya da yoksulluk vb gibi sosyal sorunlar ikinci plana atılıp, farkında olunmadan ve ismi zikredilmeden, kapitalizm – yani sermaye hakimiyeti – toplumların ekonomik alanda sahip oldukları doğal süreç olarak algılanıp yaygın olarak uygulanmasını sağlamıştır. Kapitalizmde başat doku sermaye olarak, iktisadi alandaki habitus sermaye zihniyeti ve yararı doğrultusunda gelişmiş ve yerleşmiştir. Konumuz olan kültürel alan habitusunun ekonomik alan habitusunun yoğun etkisi altında kaldığı açıktır. Bourdieu habituslar arasında geçişlilikler olduğunu ileri sürmekle beraber,

Sonuçlandırıcı Düşünceler

Önce Bourdieu’nun alan ve habitus kavramlarını, amacımız açısından kısaca açıkladıktan, izleyen bölümde de ana-akım iktisadî doktrinlerinin gelişme doğrultusunu ana hatlarıyla verdikten sonra vardığım sonuçları, bazı destekleyici örneklerle güçlendirmeye çalışarak, aşağıdaki gibi toparlayabilirim. Söz konusu toparlamaya girmeden şu hususu bir kez daha belirtmem gerekir ki, amacım kapsamlı bir Bourdieu incelemesi olmadığından Bourdieu’nun genel görüşleri ve özellikle   habitus konusunda  çok ciddi ve yaralı eleştiriler içeren bir kısım yazıları[51] kapsam dışında tuttuğum gibi, ana-akım iktisat doktrinlerine odaklandığımdan Marksizm’i de kapsamadım. Neden böyle bir çalışmaya yönelmemin amacını ise, ekonomik ve sosyal açılardan sistemi ve işleyişi yüzeysel açıklamalarla perdeleyen ve sorunlara çare üretmeyen ana-akım doktrinlerinin üretilmelerinin sosyo-psikolojik – akademik anlamda sosyo patolojik – gerekçesini açığa çıkarmak oluşturmaktadır.

Çalışmada odağa koyduğum Bourdieu’nun alan olgusu kültürel alandır. Kapsadığım alanla ilgili habitus tanımını, yukarıda verdiğim geniş yaklaşımı özetlercesine, Bourdieu’nun genel ifadesiyle, “çocukluk çağından başlayarak, uzun dönem seyreden sürecin, bir bakıma  bireyde ‘ikinci duyu’ ya da ‘ikinci tabiat’ a dönüşme sonucunu oluşturan etkileşim “[52]  şeklinde odağa yerleştirdim. Tartışmamı, bu genel çerçeveden kültürel alan çerçevesinde yoğunlaştırarak, öğrenme ve zihinsel faaliyetimizi olduğu kadar, algılama sürecini ve bu süreçler üzerinde başat olan kurumları etkileyecek şekilde şekillendiren simgesel sermaye ve kültürel sermaye baskısı altında, ana-akım iktisat doktrinlerinin geliştirilme ve sürdürülmesinin gerekçesini ortaya koymaya çalıştım.

1645 Westfalia Antlaşması’nı izleyen ulus devlet döneminde iktisadi zihniyet ve doktrinlerin gelişmesini, emek ve sermaye çizgisi üzerinden izlediğimizde, başat dokuların zamanla nasıl yer değiştirdiklerini ve düşünce ve doktrin dünyasını nasıl büyük bir güçle hakimiyetleri altına aldığını görmekteyiz. O kadar ki, bizatihi sermayenin büyük yıkımlara yol açan savaşlar ve/veya ekonomik krizlerin temel sebebi olmasına rağmen, kendisini geri plana çekip, tüm bu vahim oluşumları yanlış politikalar ya da isabetsiz siyasi kararlar vb gibi ifadelerle politika alanında göstererek, toplumsal dikkati ve doktrinleri farklı alanlara çekmeyi başarabilmesi bu alandaki habitus oluşumu üzerindeki güç simgesidir. Söz konusu simgenin –sermayenin-  yarattığı habitusun sermaye yanlı olup halk aleyhtarı işlev görmesine rağmen akademik katmanlarda tutunmasını sağlaması da yine bir güç göstergesidir. Gösteri öylesine şekillendirilmiştir ki, pratikte işleyişin doktrinlerin gösterdiği doğrultuda gitmiş olması halinde her şeyin yolunda gideceği, oysa yanlışlıkların sistemin bu rotadan sapmasının kaçınılmaz sonucu olduğu sergilenerek, sermaye yanlı habitus korunabilmiştir.

Çalışmada, sermayenin bu başarıya iki koldan ulaştığı kanaatini taşıdığımı göstermeye çalıştım. Birinci kanaldan etkileşim, sistem dinamiğinin –sermayenin yaşam savaşı- örgütlü kültür ve eğitim alanını şekillendirmesi ve bu yolla toplumsal algılama ve politika üretme mekanizmasını etki ve denetim altına almasıyla gerçekleştirilmektedir. Örgütlü kurumların habitus üretmede denetlenmesi ise kurumlar arasında hiyerarşi kurularak gerçekleştirilmektedir. Şöyle ki, kurumlar arasında disiplin sağlanarak habitusun korunması kurumların hiyerarşik dizilimi ile sağlanmaktadır. Bu dizilimde görece alt kademede yer alan kurum ya da kurumların verimliliklerinin üst kademede yer alanlara göre yüksek olması hiyerarşik disiplini sarsamamaktadır. Zira, prestij, şan, şöhret ya da uzun süreli kazanımların oluşturduğu “sembolik sermaye” çoğu durumda, bilgi ya da rekabet gücü anlamında “kültürel sermaye” ye baskın olmaktadır.[53] İkinci kanaldan etkileşim ise, kriz ya da işsizlik vb gibi sistemik sorunlara girildiğinde, sorunu çözmeye yönelik çaba sarf eden akademik camianın, fazla farkında olmadan kafasında sistem habitusu oluşturarak, çalışmalarını  “yapılandırılmış yapılar” olarak sürdürüyor olmasıdır. Marks’dan farklı olarak Keynes’in yapmış olduğu eylem böyle bir şeydir. Burada etkili olan süreç, akademik araştırmacının sorunun temeline girmeden, yüzeysel tedavi yöntemine yöneliyor olmasıdır ki, bu durumu da habitusun dinamiğini oluşturan güç ilişkisi ile açıklamak olasıdır.

Üretim alanında sermaye oluşumu öncesi dönemlerde emeğin kutsanması ve emeğin kendi varlığı ve gücü ile sağladığı ürünlerin mülkiyetine sahip olması esas alınırken, sermayenin ortaya çıkması ile emeğin ikinci sınıfa atılması ve sömürü aracı konumuna çekilmesi süreci, Bourdieu anlamında habitus, Marx-Althusser yorumunda ise üst-yapı olarak eğitim ve düşünce dünyamıza oturtulmuştur. Öyle ki, sermayenin nasıl oluştuğu dahi sorgulanmadan, doğa verisi bir üretim aracı imiş gibi algılamamıza ve bilgimize yerleştirilmiştir. Böyle oluşturulan bilgi, sermayenin oluşum süreci bağlamında dinamik olarak doxa’dır, yani yanlış bilgidir. Diğer bir deyişle, ana-akım iktisat doktrinine hakim anlatımda sermayenin tarihsel süreçte oluşum süreci  irdelenmeden, sermaye ile emeğin üretim sürecinde iki farklı üretim faktörü olarak analizi yapılmaktadır. Bu analiz yapılırken, akademik çevreler, liberalizmin kurucusu John Locke’un, doğal hukuk kavramı çerçevesinde  emeğin kendi üretimine sahip olduğu, hatta özel mülkiyetin bu esas üzerine oturtulduğu görüşünden bihaber günümüzde sermayeyi kutsaması, ekonomik alt-yapı değişiminin habitusu değiştirdiğinin çok açık delilidir. Daha da ileri giderek, günümüz koşullarında maddi sermayenin de finansal sermayenin gerisinde kalması ve ana-akım görüşün bu kez bu alana meyletmesi de aynı şekilde açıklanabilir. Şöyle ki, ekonomik alt-yapıdaki başat dokunun şekillendirdiği kurumlar ve toplumsal bilinç, farkında olmadan ve düşünmeden dönemin hakim dokusunu belleğine yerleştirmekte, ortaya çıkan sorunları bu doku doğrultusunda çözüme bağlamaya yönelmektedir. Başka bir deyişle, ne eğitim kurumları ne de araştırmacılar bilimsel davranmaktadır. Tam tersi, söz konusu özneler sistemin başat alt-yapısı tarafından “yapılandırılmış yapılar” olarak araştırma ve eğitim faaliyetlerini sürdürerek sistem yanlı habitusu sürdürmektedirler.

Sistem yanlı habitusa karşı çıkmaya çalışanların bu alanda tutunamaması, hatta kamuoyu tarafından benimsenmemesi, sembolik şiddet olarak baskılanma sonucudur. ABD üniversite sisteminde doktorasını tamamlamış bir kişinin kendisine yeni bir bulması zorunludur. Benzer şekilde, makale üreten bir akademisyen makalesine, önce üçlü hakem heyetinden onay almak, daha sonra da bunu bastırabileceği bir dergi bulmak zorundadır. Bütün bu aşamaların nasıl bir sansür olduğu ve akademisyeni nasıl bir oto-sansür baskısı altına aldığı çok açıktır. Hele de sosyal bilimler alanında bu süreçte darlaştırılan kanal yeni fikirlerin çıkmasına kesinlikle engel olmaktadır.[54]

                                                *      *    *

Toplumsal düzeyde habitus oluşumu konusunda iki örnek vermek istiyorum. Bunlardan biri Gezi olayları, diğeri ise Soma maden faciasından sağ kurtulan bir emekçinin ambulansın temiz sedyesine yatırılırken çizmesini çıkartma gayreti ve yatma tedirginliği anlatımı olacak.

Gezi olaylarıyla başlarsak[55]; “Gezi direnişi bir sosyal tiyatro sahnesidir. Tiyatronun oyuncuları da seyircileri de, çoğunlukta gençler olmak üzere, halkın bir bölümü, belki de başbakanın % 50’si dışındakilerdir. …Gezi tiyatro oyununun sahnesi siyasilerin davranışını değiştirmeye gayret  ettikleri, fakat şimdilik siyasete müdahale etmedikleri alandır. Başbakanın üslûbu ve bazı marjinal kararlar eleştirilirken, oluşum ve görüntünün tüm ekonomik arka-planı henüz sahnelenmemektedir. Bundan dolayıdır ki, büyük emekçi kesimleri, yaşadıkları tüm sıkıntılara rağmen, kısmî ikaz sinyalleri vermiş olmakla beraber, tüm süreçte fazla olayın içinde olamamıştır. Bu durumdan yararlanan bazı sosyologlar ise, olayın siyasallaştığı sürece demokrasiden uzaklaşacağı tarzında, sistemin özünü koruyucu yaklaşımlar sergileyebilmişlerdir. Oysa, demokrasi soyut ortamda tanımlanabilecek bir yönetim tarzı olmayıp, farklı siyasal ve onu da belirleyen farklı ekonomik yapılanmalarda farklılıklar gösterir. 

            Gezi tiyatrosu oyuncuları, davranışları ve apolitik görüntüleriyle çelişkili ikili politik tavır sergilemekteler. Sahnede şimdilik bir yönü ile neoliberalizmin bireyselleştirme anlayışına karşın komünel birliktelik oluşturularak, piyasa süreci dışında paylaşımcı ortam yaratılmıştır. Ancak performans, diğer yönü ile de, neoliberal politika içinde kalmıştır. Şöyle ki, ekonomik işleyiş ve kararların giderek merkeze kayması, sermaye dışı emek ya da tüm ufak sermayenin büyük güçler tarafından ezilerek insan yaşamını tahrip etmesi gündeme getirilmeden, salt yürütülen siyasetin bir kişide toplanmasına ve bu kişinin davranış ve söylem tarzının da yüksek tonlu olması öne çıkarılmıştır……Bir amaca yönelik her eylem politiktir. Gerici dincilerin nefret ettikleri 1980 darbesi sonrası yetişen neoliberal dönem gençliği şimdilik siyasi görüntü sergilememekle beraber, eylemin özü siyasidir[daha doğrusu, öyle olmak zorundadır]. Ne var ki, 1980 darbesinin sol akımları ezmesi sonucunda, neoliberalizmin tek ve alternatifsiz doğal düzen[sistem değil]olarak algılanması [habitus] nedeniyle hemen tüm rahatsızlıklar ve karşıt hareketler sistem içi, diğer bir deyişle sosyologlarca demokratik alanda kalmaya mahkum olmaktadır……..Tiyatro oyuncularının sisteme dokundurma yapmadan özgürlüklerin genişletilmesini istemeleri, hangi alandaki özgürlüklerin hangi ortamlarda sağlanabileceği konusunun tartışılmasını gerektirir. Bu yapılmadan yürütülen tartışmalar,  ekvator ortamında sarışın insan arzulamak kadar abestir. Siyasetin içkiye ya da yatak odalarımıza karışması özgürlük ve yaşam alanlarımızı sınırlamaktır. Bu doğru da, emek üzerindeki operasyonları nereye koycağız? İçki ve yatak odası muhabbetlerini sisteme dokunmadan çözebiliriz, ya da Gezi parkı düzenlemesini ileriye erteleyebiliriz.  Emek üzerindeki baskıları da sisteme dokunmadan çözebilir miyiz?[56]       Sosyologlar ve siyaset bilimciler, alt-yapıdaki ekonomiyi ihmal ettiği sürece, sisteme hizmet edercesine salt “sosyolojik fotoğraflama” ya da “demokrasi” gibi afaki kavramlarla işi geçiştirmeye meyyaldirler. [Bu görüş kısa ve orta vadede geçerli olabilir, ancak uzun vadede alt-yapı toplumu şekillendirmede başatlığını kanıtlamaktadır.]Ancak, her sosyolojik fenomenin altında ekonomik dürtü tortusu ve onu temsil eden siyasal eylem ya da misyon vardır. Bu dokuların ihmal edildiği bir sosyolojik fotoğraf veri olarak değerlidir, fakat bu verilerin hiçbir analitik çözümleme niteliği yoktur. Analitik çözümleme niteliği taşımayan bir ifade ise oluşumun nedeni açıklayamayacağı gibi, yürüyüşte varılacak noktayı da gösteremez.”[57]

            Gezi bir kalkıştı, doğru! Ancak, neye yönelik kalkış olduğu habitus bağlamında incelendiğinde, sisteme karşı olmadığı çok nettir. Bir kere gerek eylemcilerin yaş ortalaması; gerek tüm toplumun Cumhuriyet’in başlarından itibaren sağ politikalarla yoğrulması; bunun da ötesinde, 1961 Anayasası’nın sağladığı görece demokratik ortam ve Fransa’daki olayların etkili ile yaşanan gerçek anlamda devrimci kalkışın bazukalarla bastırılması; ve, 1982 Anayasası’nın toplumun üzerinde balyoz gibi geçerek toplumu ütülemesine ilaveten son küreselleşme politikalarının toplumun bilincinde ve çok ciddi bir habitus ağı oluşturmuştur. Meseleye nörolojik olarak yaklaşım yaparsak, acaba TEKEL direnişindeki emekçilerin olduğu kadar, Gezi direnişindeki insanların da, kendileri de farkında olmadan, ne kadarının kafasında sisteme karşıtlık ya da sistem içi değişimlerle revizyonist amaçlar eylemsel davranışları tetiklemiştir! Bu konunun, sosyologlardan öte, sosyal psikologlar tarafından irdelenmesi gerektiği kanaatindeyim.

            İkinci örneği Soma faciasından kurtulan bir emekçinin ambulansa bindirilirken verdiği tepki ile ilgili.[58] “Soma faciasında, hatırlanacağı üzere, madenden çıkartılan bir emekçi ambulansa bindirilirken, sedyenin beyaz örtüsünün üzerine oturmuş, yatmaya hazırlanırken bir an tereddüt edip, muhtemelen sedyenin temiz örtüsünün kirleneceği endişesi ile, “çizmelerimi çıkartayım mı?” ifadesi ile, gerçekten çizmelerini çıkartmaya hamle yaptı. … Bu tablo sosyologlar ve psikologlar, hatta iktisatçılar tarafından derin tahlile muhtaç bir görüntü vermektedir… Emekçi çizme ile ambulansa girme tereddüdünü açıklarken, birçok açıdan sınıf farklılığını ve bir şekilde de sınıf aidiyetini ve sınıf bilincini ortaya koymuş oluyordu. Böylesi yaklaşımda emekçinin sınıf bilinci alışkanlık şeklinde tezahür ediyor olabilir. …[Buradaki]basit yorumda çok basit bir alışkanlıktan söz edilmektedir. Hatta buna, kendisine sunulan hizmete saygı ve şükran ifadesi de ilave edilebilir. Zira, cehennemden kurtulmanın verdiği haz o düzeydedir ki, bireyin yaşama yeniden girerkenki sevinç ve mutluluğu,[muhtemele üst sınıfların gösterebileceği] şımarıklık ve etrafı takmazlık şeklinde değil, tam tersi, [belki de, eziklik ifadesi olarak] daha saygılı ve her şeyin kıymetini bilircesine bir davranış şeklinde ifade edilmektedir…. Çizme çıkarmaya teşebbüs olgusunda, bir emekçinin patronla karşı karşıya gelme ya da  konuşma modeli, emekçi tarafından ambulansa binerken de algılanmış ve refleks şeklinde yüzeye çıkmış olabilir. Bu modelde emekçi rica değil, komut almaya eğilimli olur ve bu durumu içselleştirir. Aksi halde, yani üretim sürecinde emekçinin her komutu emir şeklinde algılaması psikolojik tepkiye yol açarak ciddi karakter ya da kişilik bozukluğu oluşturacağı gibi, faaliyet alanında da verimlilik aksamasına neden olur. Böylesi bir olasılıkla karşılaşılmaması nedeniyle, emekçi-patron ilişkisinde patron daima geri planda kalır ve emekçi ya “ustabaşı” ya da maden uygulamasında olduğu gibi “dayıbaşı” denen ara elemana muhatap olur. Bu durum, emekçi gözünde patronu kutsallaştırdığı gibi, aynı zamanda patronu ve durumu meşrulaştırır da. Emekçi – patron ilişkisinde üretim sürercinde sömürünün oluşması ve patronun sömürüye el koyma sürecinin perdelenmesi ve emekçi tarafından anlaşılamaması [için]…emekçinin hem kendi sınıf ortamına hapsedilmesi, fakat bu durumun bir tür izolasyon olarak algılanmamasının da sağlanması gerekmektedir. Bu koşullar altında emekçinin farklı sınıf dokularıyla bir şekilde karşı karşıya geldiğinde davranış farklılığı göstermesi kaçınılmazdır. Söz konusu davranış farklılıkları aşırı itaat ve verici olmak ile aşırı itaatsizlik ve kabalık arasında gidip gelebilir. Emek gücünün kapitalist üretim ilişkisi içindeki ilişkisi ve davranışı yabancılaşma olgusu etrafında şekillenir. Örneğin, ambulansın beyaz ve temiz örtülerinin kirletilmemesi gerektiği düşüncesini yaşayan emekçi, aslında kendisinin üretim esnasında nasıl sömürüldüğü ve biraz da tesadüfen kurtarılıp, fazlasıyla hak etmiş olduğu ambulansa bindirilmesinin bir lütuf olmadığını düşünememekte ya da algılayamamaktadır. …[Bu] durumda, emekçi üretimine yabancılaşır ve ürettiği değerleri, kapitalizmin mülkiyet rejimi çerçevesinde, patrona devreder. Üstelik de, bu devir işleminin haksız bir gerekçeye dayandığını da algılayamaz. Emekçinin üretimine ve sömürülen konumunda olduğunu algılayamaması ve yabancılaşması kapitalist üretim ilişkisinin hiç bir engele takılmadan işlemesini ve devamını sağlar…..Emekçilerin konumlarına, üretimlerine ve sömürülme olgusuna yabancılaşmasının bir önemli nedeni de, sendikaların sistemin bir üst yapı kurumu olarak işlev görmesidir. Sendikalar, patron ile emek arasında köprü işlevi görürken, kaçınılmaz olarak patronun yanında konumlanmak durumunda kalmaktadır. Zira, emekçinin iş sahibi olabilmesi, dolayısıyla sendikanın emekçi tabanının oluşması, zorunlu olarak, patronun yatırım yapması koşuluna bağlı bulunmaktadır. (habitus oluşum süreci) [Sendikalar emeğin] bilincini tetikleyebilecek eğitimlerden kaçınır, teknik boyutta eğitim düzeyine eğilimli olurlar. Sendikaların sergilediği ikinci tepki türü, sendikaların demokrasiden fedakarlık yaparak, alt ve üst tabakalar arasını açmaya yönelme şeklinde gerçekleştirilir. Patron – emekçi ilişkisine benzer şekilde, olağan koşullarda, sendika liderleri de emekçilerden uzak durmaya ve araya mesafe koymaya yönelirler. TEKEL grevinde ve diğer emekçi davranışlarında gördüğümüz emekçi sendika ilişkisi bu zafiyeti açıkça ortaya koymaktadır.  Sendikaları sergilediği üçüncü yaklaşım da sarı-sendika olarak bilinen tipe dönüşerek, hükümet ve patronla açıkça iyi ilişkiler içine girip, bu havuza girmiş emekçileri, sömürülmelerini engellemeden, olabildiğince iş güvenliğinin sağlanmasını çalışmaktır. “

            Emek dünyasında habitus oluşumunda, milliyetçilik, kutsal duygu ve inançlar ya da birçok sosyal kurumlar yanında, örgütlü kurum olarak sendikaların yeri ve rolü, verilen örnekte, TEKEL direnişindeki tutumlardan çok net olarak anlaşılmaktadır.

            Bir başka örneği, yurt dışında okuyarak o ülkenin sosyolojisi ve eğitim dokusuna göre yetişmiş kimi akademisyenlerin kendi ülkelerine bakış açısında ve saptadıkları yanlış tanılarda –doxa- tanık olunmaktadır. Bu konu ile ilgili önemli bir araştırmayı Hendrik Van den Berg gerçekleştirmiştir.[59]

*  *  *

            Vardığım sonuçları şöylece özetleyebilirim:

–          Bourdieu’nun habitus modeli Marks-Althusser üst-yapı modelinden daha zayıf bir modeldir. Bunun bir nedeni, toplumsal katman ve farklı dokuların farklı alanları olmakla berber, uzun dönemde hemen hepsi alt-yapıdan etkilenerek homojen yapılara dönüşebilmektedir. Geri toplumlardaki farklılıklar toplumsal parçalanmaktan gelmiştir. İleri toplumlara geçildikçe toplumsal yapıların homojenleştiği görülebilmektedir. Bu savın test edilerek kanıtlanması gerektiği açık olmakla berber, çok genel gözlemler bunu doğrular niteliktedir.

–          Habitus ya da üst-yapı toplumu genel etkisi altına aldığı gibi, en etkili olarak da kurumlar, özellikle de eğitim kurumları, aile yapıları ve emek alanında sendikalar ve genelde medya yolu ile etkisini tüm topluma yayar. Bu nedenle, söz konusu kurumlardan fazla bir beklenti içinde olunmaması gerektiği gibi, tam tersi, onlarla mücadele içine girmek gerekmektedir.

–          Habitus ya da üst-yapı kurumları ile mücadele zor ve meşakkatlidir. Böyle bir mücadelenin dönüşümü yoktur ya da çok uzun dönemlerde gerçekleşebilir.

[1] Alfred Marshall, Principles of Economics, London, MacMillan & Co. Ltd., 1890, p. 1.

[2] Karl-Erik Waerneryd, “İktisat psikolojisi bireylerin ekonomik davranışlarıyla ilgilenir ve bireylerin etkiyi nasıl aldığı, bilgiyi nasıl kullandığı, nasıl karar alıp uyguladığı ve motive edici güç davranışlarının nasıl ortaya çıktığı ve  sürdürüldüğünü inceler”, “Economic Psychology as a Field of Study”, Handbook of Economic Psychology, (ed. W.F.Van Raaij, G.M. Van Veldhoven, K.E. Waerneryd, Dortrecht) Kluwer Academic Publishers, p, 15.

[3] “Economic Psychology” ve “Psychological Economics” için Bkz. Adrian Furnham & Alan Lewis, The Economic Mind, Sussex, Harvester Press, 1986, p. 17-21.

[4] “Sosyo ekonomik mantığın işlevi, bireyi, yaşamak zorunda bırakıldığı sosyo-ekonomik koşullarda yaşamasını sağlamaktır”, Weisskopf, a.g.e., p. 7.

[5] “Temel soru, farklı koşullarda farklı gruplar nasıl davranış sergiler ve ne tür kararlar  alırlar? Analiz, [bireylerin ve grupların] üretim, satın alma, satma, fiyat belirleme, yatırım yapma ve tasarruf konularında aldıkları kararda yoğunlaşır.” George Katona, Psychological Economics, New York, Elsevier, 1976, p. 7.

[6] Davranışsal İktisat konusu için Bkz.  Richard Shusterman (ed.), Bourdieu: A Critical Reader, Blackwell, Oxford, UK, 2000. İçinde H.Simon,  G.S.Becker,  D.C.Rose,  R.Frank, D.Ariely,  J.von Neuman,  O.Morgenstern, H.W.Kuhn,  A.Rubinstein, D.Kahneman,  A.Tversky, R.J.Herrnstein, vs

[7]  “Kant, olguların, bizim algılamamız alanına giren dokulardan başka bir şey olmadığını, dolayısıyla bu bulgular üzerine oturtulan sonucun kabul edilir olarak görülemeyeceğini açıkça ortaya koymuştur. Asıl olgunun duyu organlarımızca algılanandan (ona göre, arka planda) daha fazla bir şey olduğuna inanan Kant, varlığın tüm değişim sürecinde içinde daima aynılığını koruyan çekirdeği, içindeki kendisini keşfetti” Bertell Ollman, Dance of the Dialectic, Urbana, University of Illinois Press, 2003, p. 40. Ayrıca Bkz. Geoffrey M.Hodgson, How Economics Forgot History, New York, Routledge, 2001, p 103.

[8] Paul W. Glimcher, Foundations of Neuroeconomic Analysis, Oxford University Press, New York, 2011, Bl. 2.

[9] Pierré Bourdieu, The Field of Cultural Production, Columbia University Press, Columbia, 1993, pp. 3-4.

[10] Bourdieu’nun genetik sosyoloji ya da genetik yapısalcılık yaklaşımı, “objektif sosyal yapıların analizi ile sosyal ortamda oluşturulmuş kafa yapısına sahip bireylerin analizini bir araya getirir”, Ibid, a.g.e., p.4.

[11] Pierré Bourdieu, The Field of Cultural Production, (ed. Lawrence D. Kritzman), Columbia University Press, USA, 1993, s. 7.

[12] Shwartz, a.g.e., 73-75.

[13] Swartz, a.g.e., 118.

[14] Bourdieu, a.g.e., p. 162.

[15] Swartz, 1977,.a.g.e., pp. 62-3.

[16] Bourdieu, 1993,a.g.e., p K.B.

[17] Bourdieu’nun verdiği habitus tanımı şöyledir: “Bireyin çocukluk çağından başlayıp, uzun dönem içinde telkin sonucu bir tür “ikinci duygu” ya da “ikinci doğal durum” konumuna dönüşmüş neticedir.”Bourdieu, Ibid, s. 5.

[18] Swartz, pp. 100-1.

[19] Ibid, pp. 88-9.

[20] Marks’ın sistem analizini ve olası sosyal sonuçlarını analiz eden Veblen, Bourdieu görüşüne benzer şekilde, bireysel kararların salt mantıkla alınmadığı, bu nedenle ekonomik yoksulluğa rağmen toplumsal kalkışın olamayacağı konusunda şu sonuca varır: “[Marksizm’e göre oluşan gelir dağılımı bozukluğu ve yoksulluk konuları uzunca anlatıldıktan sonra] ..tüm bu sonuçlar mantıksal olarak tutarlı ve ikna edici olmakla beraber, işleyiş, salt sebep-sonuç üzerinde değil, mantıksal yönlendirme ve avantaj hesapları ile gerçekleştirilir.” Thorstein Veblen, “The Economics of Karl Marx: II”, The Place of Science in Modern Civilization, B.W.Huebsch, New York, 1929, pp.440-1. Bourdieu, 1993,a.g.e., p K.B.

[20] Bourdieu’nun verdiği habitus tanımı şöyledir: “Bireyin çocukluk çağından başlayıp, uzun dönem içinde telkin sonucu bir tür “ikinci duygu” ya da “ikinci doğal durum” konumuna dönüşmüş neticedir.”Bourdieu, Ibid, s. 5.

[20] Swartz, pp. 100-1.

[20] Ibid, pp. 88-9.

[20] Marks’ın sistem analizini ve olası sosyal sonuçlarını analiz eden Veblen, Bourdieu görüşüne benzer şekilde, bireysel kararların salt mantıkla alınmadığı, bu nedenle ekonomik yoksulluğa rağmen toplumsal kalkışın olamayacağı konusunda şu sonuca varır: “[Marksizm’e göre oluşan gelir dağılımı bozukluğu ve yoksulluk konuları uzunca anlatıldıktan sonra] ..tüm bu sonuçlar mantıksal olarak tutarlı ve ikna edici olmakla beraber, işleyiş, salt sebep-sonuç

[21] Shusterman, Ibid., s. 119-120.

[22] Pierre Bourdieu, Homo Academicus, Stanford University Press,  Stanford, 1984, s. 101.

[23] Walter A. Weisskopf, Alienation and Economics, Dell Publishing Co., Inc. New York, 1971, p. 56.

[24] Philip Goodchild, Capitalism and Religion, Routledge, London, 2002, p.10.

[25] R. H. Tawney, Religion and the Rise of Capitalism, The New American Library, New York, 1958, Bl. IV.

[26] Max Weber, The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism, (ter. T. Parsons), Allen and Unwin, New York, 1930, p. 90.

[27] Weisskopf, 1957, Ibid. P. 27.

[28] Adam Smith, The Wealth of Nations, J.M.Dent & Sons Ltd., London, 1960, p. 26.

[29] Weisskopf, 1957, Ibid., p. 22-3.

[30] Maurice Dobb, Theories of Value and Distribution Since Adam Smith, Cambridge University Press, Cambridge, 1973, p. 77. Ricardo, Smith geleneğine uyarak, değer yaratan varlığın emek olduğunu kabul edip, piyasalaşmanın gelişmesi neticesinde, emeğin “doğal fiyatı” ve “piyasa fiyatı” olduğu saptamasında bulunmuş, hatta, makineleşmenin üretime girmesi sonucunda ürün değeri hesaplamasının karmaşıklaştığını belirtmiştir. David Ricardo, The Principles of Political Economy and Taxation, J.M. Dent & Sons, Ltd, London, 1960, ch. 5, özellikle, pp. 24-7. Gunnar Myrdal, The Political Element in the Development of Economic Theory, (terc. P. Streeten), Harvard University Press, Cambridge, Massachusetts, 1965, p.61.

[31] Mark Blaug, Economic Theory in Retrospect, Cambridge University Press, Cambridge, 1985, p. 95-6.

[32] Op.cit., p. 93.

[33] Alfred Marshall, Principles of Economics, MacMillan & CO. Ltd. , London, 1959, pp. 4-5.

[34] “Büyük servetlerin bir kısmının yaratıcı faaliyetlerden çok, spekülasyondan yapıldığı bir gerçektir. ..[bu tür] kötülükler, ekonomik üreticiliğin sosyal olanaklarının yaygın anlaşılmasıyla hafifletilebilir. Aydınlanma yayıldıkça, varsıl kesimlerin kamu refahına yönelmeleri,  vergi otoritesinin kaynakları yoksulların hizmetine sunma açısından önemli işlevler görebilir ve yoksulluğun tahribatını kazıyabilir.” Op. Cit., p. 598-9.

[35] Weisskopf, Ibid., 170-2.

[36] Alfred Marshall, Ibid. P. 592-3.

[37]  Mattick, Marks ve Keynes’i karşılaştırdığı eserinin XI. Bölümünde “Kapitalizmi Kurtarma” başlığı ile, Keynes’in sistemi kurtarma endişesini yorumlamıştır. Paul Mattick, Marx & Keynes, Merlin Press, London, 1969, Bl. XI. Benzer şekilde Lawrence Klein de bizzat kitabının adı ve içeriği ile Keynes’in kurtarıcılığını savunmuştur. Lawrence R. Klein, The Keynesian Revolution, The MacMillan Company, New York, 1954.

[38] Keynes, kitabının birinci bölümünün ilk cümlesinde şöyle yazmaktadır: “Kitabın adını İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi olarak belirledim ve ‘genel’ sözcüğüne vurgu yaptım. Böyle bir başlığın amacı, ileri sürdüğüm görüşlerin özelliğinin ve sonuçlarımın, içinden çıktığım ve yüz yıla yakın süre geçmişi olan, bu kuşağın akademik ve yönetsel kadrosuna teori ve uygulamada başat olan ‘klasik’ teorininkilerle zıtlığını ortaya koymaktır.” John Maynard Keynes, The General Theory of Employment, Interest and Money, MacMillan & Co. Ltd. London, 1960, p. 3.

[39] “Ortodoks iktisat hatalı ise, hata, mantıksal tutarlılık adına büyük dikkatle inşa edilmiş olan üst-yapıda değil, fakat kabul edilen kaziyelerin muğlaklığı ve genelliğidir.” Ibid, p.v ; “Yazar açısından kitabın bileşimi zorlu mücadeleli kaçış ile gerçekleştirilmiş olup, eğer yazarın okuyucuya [tasarladığı] şiddet başarılı olacak ise, çoğu okuyucu açısından kitabın okunuşu da, itiyat edinilmiş düşünce ve ifade tarzlarından kaçış anlamında, aynı zorunluluğu hissettirmelidir. “ Ibid, p. Viii,

[40] “…ister doğru ister yanlış olsun, iktisatçıların ve politika felsefecilerinin fikirleri genellikle düşünüldüğünden çok daha etkilidir. Gerçekten, dünyanın yönetimi bunlardan başka çok az şeyden etkilenir.” Ibid, p.383.

[41] “…Keynesyen teori, geliştirildiği dönemin hakim iktisadi düşünce sisteminden tümüyle farklı devrimsel doktrin olarak görülmektedir. Bu bağlamda tartışılan “Devrimsellik”,  kamusal politikalar alanında değil, düşünsel alandaki devrimselliktir.” Klein, Ibid.,p. Vii.

[42] “Varsıl kesimin tüketimdeki ağırlığı yoksul kesiminkinden üstün olması, bizatihi sistem içinde ‘eleme sonucudur’ , zira kapitalist bir toplumda servet tüketici tercihlerine uygun davranışla sağlanır. Yani, başarılı iş insanının serveti bir tür tüketici plebisitinin sonucudur..” Ludwig von Mises, Socialism, (trans. J.Kahane), Ludvig von Mises Institute, Alabama, 2009, p. 21.

[43] 1938 yılındaki toplantı Lippmann Kolokyumu adı ile tertiplendi. Jamie Peck, Constructions of Neoliberal Reason, Oxford University Press, 2010, p. 2.

[44] David Harvey, Neoliberalsm, Oxford University Press, New York, 2005, p. 20.

[45] Op.cit., pp. 64-66.

[46] Vaşington Uzlaşmasının hükümleri şunlardır: Her ülkede kamu kesiminin boyutları küçültülecek ve özel kesim üzerindeki vergi yükü hafifletilecektir; Ticaret serbestleştirilecek, özel firmaların bulunduğu veya girebileceği alanlardan kamu kesimi çekilecektir ve devlet piyasa işleyişine müdahale etmeyecektir; Kamu iktisadî teşebbüsleri özelleştirilecektir;Deregülasyon kuralı uygulanacak, bu bağlamda emek piyasalarında eski uygulamalar terk edilecek ve endüstri ilişkileri alanında yeni üretim koşullarına uygun yeni kuralların (emek istihdamının kuralsızlaştırılması) uygulamaya koyulması yanında, işçi sendikalarının gücü zayıflatılacaktır; Dışarıdan gelecek rekabete karşı hiçbir koruma önlemi alınmayacaktır;Malî politikalar gözden geçirilecek ve kamu harcamalarında israftan kaçınılarak, harcamalar eğitim ve alt-yapı gibi ekonomiyi güçlendirici alanlara yönlendirilecektir;Faiz haddi reel düzeyde tutulacaktır;Rekabetçi döviz kuru oluşturulup, korunacaktır;Özel mülkiyetin korunmasına özen gösterilecektir.

[47] Raymond Plant,The Neo-Liberal State, Oxford University Press, Oxford, 2010, p. 6.

[48] Ved P. Gandhi (ed.), Supply-Side Tax Policy, International Monetary Fund, Washington, D.C., 1987.

[49] Plant, Ibid, pp. 6-8.

[50] Robert Nozick, Anarchy, State, and Utopia, Blackwell, Cambridge, USA, 1999, p.151. Özel mülkiyeti kutsayan Friedman, “Bir liberal olarak, gelir dağılımını düzeltmek amacıyla artan oranlı vergi tarifesi uygulamasının meşrulaştırılmasını kabul edemem. Böyle bir uygulama, birinden alıp öbürüne vermede zor kullanma anlamına gelir ve bu sebeple birey özgürlüğüne aykırıdır.” Milton Friedman, Capitalism and Freedom, The University of Chicago Press, Chicago, 1962, p. 174.

[51] Farklı açılardan bakış ve eleştirel görüşlere örnek olarak, Shusterman’ın editörlüğünü yaptığı kitaba bakılabilir. Shusterman, Ibid.

[52] Bourdieu, Ibid., p.5.

[53] John Conley & Ali Sina Önder ekibi ABD’de yüksek öğretim kurumlarındaki doktora öğrencilerinin yaptıkları yayınlar üzerindeki çalışma sonucunda şu yargıya varmışlardır: “Orta düzeyli eğitim kurumlarının en iyi talebeleri, çok yüksek düzeyli eğitim kurumlarının iyi öğrencilerinden daha başarılı olmaktadır.” Nakleden, Malcolm Gladwell, David and Goliath, Little, Brown And Company, New York, 2013, s. 86-7.

[54] Bourdieu’nun “kritik dönüşümcülük” işlevini dar bir profesyonel elitle sınırlamasının sosyal gelişmeye engel olabilecek ciddi bir engel olduğu yönündeki eleştiri için Bkz.: James Bohman “Practical Reason and Cultural Constraint: Agency in Bourdieu’s Theory of Practice” , Shusterman, Ibid, s. 129-152.

[55] Aldığım pasajlar 10 Haziran 2013 tarihli SOL gazetesindeki yazımdandır.

[56] Her alanın politik olduğu konusunda bir sosyolog arkadaşımın itirazı yerinde olmakla beraber, izleyen “iki farklı alandaki baskılama farklı politikaları gerektirmektedir” ifadesi, sanırım sorunu çözebilmektedir.

[57] Büyük parantez içindeki ifadeler, orijinal metne bu yazıda ilave edilmiş bölümlerdir.

[58] Aldığım pasajlar, Aratos dergisinin Temmuz/Ağustos 2014/64 sayısında yayınlanmıştır, s. 5-9.

[59] Hendrik Van den Berg, “Complexity and Culture of Economics: A Sociological and Inter-Disciplinay Analysis”, The Journal of Philosophical Economics, Vol. 5, Issue 2, Spring, 2012, 38-63. Hendrik Van den Berg, “ How the Culture of Economics Stops Economists from Studying Group Behavior and the Development of Social Cultures”, World Economic Review 3: 53-68, 2014.

YORUMLAR

İlgili Terimler :

BENZER HABERLER

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar