Dolar : Alış : 7.3708 / Satış : 7.3841
Euro : Alış : 8.9420 / Satış : 8.9581
HAVA DURUMU
hava durumu

sakarya11°CYağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 34 Kategoride 11297 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Biz Müslümanlar, İslam’ı insanın iç dünyasından harekete geçiremiyoruz

15 Nisan 2016 - 0 views kez okunmuş
Ana Sayfa » ana manset»Biz Müslümanlar, İslam’ı insanın iç dünyasından harekete geçiremiyoruz
Biz Müslümanlar, İslam’ı insanın iç dünyasından harekete geçiremiyoruz

“İslam’ı Anlatırken Dıştan Anlatıyoruz

Cenab-ı Hakk’a ait bütün meselenin tevhid üzerine kurulu olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ekrem Demirli, “İslam’ı, insanların iç dünyasından harekete geçiremiyoruz. İslam’ı anlatırken dıştan anlatıyoruz. Bizim büyük meselemiz, İslam’ı iç dünyamızdan harekete geçirmektir.”dedi.

Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki “Tasavvuf ve İslam” seminerinde konuşan Prof. Dr. Ekrem Demirli, Cenab-ı Hakk’a ait bütün meselenin tevhid üzerine kurulu olduğunu söyleyerek, “zey. İslam’ı anlatırken dıştan anlatıyoruz. Bizim büyük meselemiz, İslam’ı iç dünyamızdan harekete geçirmek. Biz, İslam’ı anlatırken yabancılık meselesini, aradaki mesafe meselesini ortadan kaldıramıyoruz. Bu sebeple insanlar İslam için, ‘bu bir Arap inancıdır, Ortaçağ alışkanlığıdır.’ diyebiliyorlar.” şeklinde konuştu.

Söyleşide ilahi isimler, Allah hakkında konuşmanın güçlüğü, Deizm ve kalbe hareketle konuşmanın öneminden bahseden Demirli, Esma-ül Hüsna konusuna da değinerek şunları söyledi:

“İnsanlara çok uzaktan bir Allah anlatıldığında, insanlarda tepki oluşuyor. ‘Ben uzaktaki birisine neden inanayım?’ diye bir şey oluşuyor. ‘Allah evreni yaratmış, evrenin padişahı ama kendisi uzakta’ gibi bir düşünce. Böyle olmaz, bu tarz konuşma biçimi bizi Deizm’e götürür. Deizm’in ikinci ayağı ise Ateizm’dir.”

“FETVAYI KALBİNDEN SOR”

İnsanların, Müslüman olsun ya da olmasın Deizm’i kabul etmeye çok müsait olduğunu söyleyen Demirli, Deizm’in en zayıf inanç biçimi olduğunu belirterek, Allah hakkında konuşurken önce yakınlığı keşfetmemiz gerektiğini vurguladı ve “İmanın yeri kalptir” sözüne atıfta bulunarak, Hazreti Peygamberin “Fetvayı kalbinden sor” cümlesini hatırlattı.

Demirli konuşmasının sonunda ise, “Bir insanın Müslüman olabilmesi için önce mümin olması gerek, İmanlı olması gerek. İslam’ı içselleştirmemiz lazım. İnsanlar, İslam’ı bir dış ilke veya bir dış kural kabul ettiği sürece İslam ile aralarındaki mesafe hiçbir zaman kapatılamayacaktır.” dedi.

Rize-İkizdere’de doğmuş. 1988’de, Üsküdar İmam Hatip Lisesi, 1993 yılında Marmara Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1993’te M. Ü. S. B. Enstitüsünde Tasavvuf alanında yüksek lisansa başladı ve aynı yıl Enstitütü’ye araştırma görevlisi olarak atandı. 1995’te Abdullah İlahi’nin Keşfü’l-Varidat’ı adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. 2003’te aynı enstitüde Sadreddin Konevi’de Marifet ve Vücûd adlı teziyle tasavvuf doktoru oldu.

Halen çalışmalarını ağırlıklı olarak iki alanda sürdürmektedir: Birincisi Konevi şarihleri ikincisi ise İbnü’l-Arabî. Ekrem Demirli’nin Sadreddin Konevî, Abdürrezzak Kaşani, İbn Sina ve İbnü’l-Arabî’den çevirileri, dergilerde yayınlanmış makaleleri ve ulusal ve uluslar arası sempozyumlarda sunulmuş tebliğleri bulunmaktadır.


İbnü´l Arabi Metafiziği

Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış

Fütûhât-ı Mekkiyye 18

Fütûhât-ı Mekkiyye 17

Ve Muhammed O’nun Elçisidir

Fütûhât-ı Mekkiyye 16

Fütûhât-ı Mekkiyye 15

Fütûhât-ı Mekkiyye 14

Fütûhât-ı Mekkiyye 13

Fütûhât-ı Mekkiyye 12

Fütûhât-ı Mekkiyye 11

İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan

Sadreddin Konevî

Allah Kimleri Sever?

Fütûhât-ı Mekkiyye 10

Fütûhât-ı Mekkiyye 9

Fütûhât-ı Mekkiyye 8

Fütûhât-ı Mekkiyye 7

Fütûhât-ı Mekkiyye 6

Fütûhât-ı Mekkiyye 5

Fütûhât-ı Mekkiyye 4

Fütûhât-ı Mekkiyye 3

Fütûhât-ı Mekkiyye 2

 

 


Kalbin Anlamı

Fusûsu´l-Hikem

Sadreddin Konevi´de Bilgi ve Varlık

İbnü´l-Arabî Sözlüğü

İşaretler ve Tenbihler

Metafizik II

Metafizik I

Tanrı’nın Yeryüzündeki İşaretleri

Tasavvuf Sözlüğü

Ariflerin Tevhidi

Gerçek Varlık / Vahdet´i Vücud´un Müdafaası

Marifet Yolcusuna Kılavuz

Yazışmalar

Vahdet´i Vücûd ve Esasları

Esmâ-i Hüsnâ Şerhi

Tasavvuf Metafiziği

Füsusu´l-Hikem´in Sırları

İlahi Nefhalar

Kırk Hadis Şerhi

Fâtiha Suresi Tefsiri

Fusüsu´l Hikem Okumaları İçin Anahtar

İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler

Arap-İslam Kültürünün Akıl Yapısı

İnsân-ı Kâmil

Tasavvuf –İslâm´da Manevî Hayat–

İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan
DAVUD EL-KAYSERİNİN FUSUSU´L-HİKEM ŞERHİ

(Bu makale 1997 tarihinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslar arası 8. ve 9. Yüzyıllarda Anadolu’da İslam Düşüncesi ve Davud El Kayseri Sempozyumunda Sunulmuştur)

DAVUD EL-KAYSERİNİN FUSUSU´L-HİKEM ŞERHİ:
“MATLA-I HUSUS-I KELİM Fİ-MAANİ FUSUSI´L-HİKEM”

Davûd el-Kayserî, 14. asırda yaşamış önemli bir İslam düşünürü ve mutasavvıfıdır. Kaynaklardaki yetersiz bilgilerin ışığında hayatına bakacak olursak, muhtemelen 1260 (662 h.) tarihleri civarında doğduğu; tahsil hayatına doğduğu yer olan Kayseri´de başladığı ve dini ilimlerdeki bilgisini artırmak için Mısır´a gittiği bilinmektedir. Tasavvufi terbiyesini yine Konevî´nin talebelerinden birisi olan Abdurrezzak Kaşanî´nin yanında ikmal eden Davûd el-Kayserî, Orhan Gazi tarafından 1336 yılında İznik´te yaptırılan medreseye müderris olarak tayin edilmiştir. Davûd el-Kayserî, ölümüne kadar bu görevde kalmıştır.

Eserleri:

Davud el-Kayseri, Allah´ın kelam sıfatı hakkındaki bir risalesi olan “Keşful Hicab an-Kelam-ı rabbi´l-Erbab; büyük sûfî şair İbnü´l-Fariz´in Taiyyesinin şerhi olan “Şerh-i Kasîde-i Taiyye; yine İbnü´l-Fariz´in Kasîde-i Hamriyye olarak bilinen eserine yazdığı “Şerh-i Kasîde-i Mimiyye; Nihayetü´l-Beyan fi-Dirayet-i Zaman; Kaşaninin Tevilat-ı Kuran-ı Kerim´inin mukaddimesindeki Besmele şerhine yazdığı Şerh-i Te´vilat-ı Besmele bi´s-Suret-i Nev´iyyeti´l-İnsaniyye isimli eserleri, başlıca eserleri olarak zikredilebilir. Ancak bunların arasında Fusûsu´l-Hikem şerhi, üzerinde en fazla durulan en eseridir.

Fususu’l-Hikem Üzerine Yapılan Şerhler ve Davud el-Kayserî’nin Şerhi

Muhyiddin İbnü´l-Arabî, gerek eserlerinin keyfiyeti ve gerekse kemiyeti itibariyle tasavvufun sonraki gelişmeleri üzerine büyük tesir icra etmiş bir mutasavvıftır. Sayıları üç yüzün üzerinde olan ve hemen hepsi tasavvufun çeşitli meselelerine tahsis edilmiş, kitap ve risaleleriyle, sadece tasavvuf tarihinde değil, aynı zamanda İslam düşünce tarihinde de hiç bir müellifin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği derecede eserler vermiştir.
İbnü´l-Arabi´nin eserleri arasında iki tanesi, diğerlerine nazaran daha müessir olmuş ve bir ölçüde de yüzlerce eserinde ortaya koyduğu düşüncelerinin hülasasını ifade edecek durumdadırlar. Bunlardan birisi, Mekke´de 16 senelik bir zaman zarfında yazılan ve oldukça geniş hacimli eseri Futuhat-ı Mekkiye´dir. Diğeri ise, İbnü´l-Arabînin 627 senesinin Muharrem ayında Dımeşk´te gördüğü bir rüyada, Hz. Peygamber´in “Bu kitap, Fusûsu´l-Hikemdir, bunu al ve insanların faydalanması için naklet” diye verdiğini zikrettiği Fusûsu´l-Hikemdir.

İbnü´l-Arabi, kendisinin bu esere hiç bir müdahalede bulunmadığını sadece Hz. Peygamberin ifadelerinin mütercimi ve nakili olduğunu belirtmektedir ki, bu ifadesi, şarihleri tarafından da aynen kabul edilmiştir.

Fusûsu´l-Hikem, felsefe kelam ve tasavvuf mensuplarının teşkil ettiği İslam düşüncesinin teşekkül sürecinde oluşmuş pek çok kavram ve mantık formlarının kullanıldığı bir eserdir. İbnü´l-Arabi, bir taraftan kendisi de bir İslam mütefekkiri olarak ilk olarak kendisinin ürettiği kavramları kullanmasının yanında, İslam düşüncesine ait olan bu kavramları da, zaman zaman geleneksel anlamlarında, zaman zaman da kendisine has özel anlamlarda kullanarak, Fusûsu´l-Hikem´in dilini adeta bir ıstılah örgüsü haline getirmiştir. Bu itibarla ilk devirlerden itibaren, gerek veciz üslubu ve gerek nevi şahsına münhasır bir dil ve mantığa sahip bir eser olması itibariyle, anlaşılması oldukça zor olan bu kitap üzerinde pek çok şerh, haşiye ve ta´lik çalışması yapılarak İslam dünyasında, değişik coğrafya ve zaman dilimlerinde en fazla şerh edilen eserlerden birisi haline gelmiştir.

Fusûsu´l-Hikem’in ilk şarihi olarak, aynı zamanda bu kitabın müellifi olan İbnü´l-Arabî´yi kabul etmek mümkündür. Fusûsun doğru anlaşılması, İbnü´l-Arabî’nin yüzlerce eserinde ortaya koyduğu fikirlerin kavranmasıyla alakalıdır. Bu itibarla Fusûsu müellifin diğer eser ve fikirlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Nitekim çağımızın önemli tasavvuf araştırmacılarından Ebu´l-Alâ Afîfî, Fusûsu anlamada karşılaştığı güçlüğü aşma macerasını şu şekilde ifade etmektedir:

“İbnü´l-Arabîninin eserlerini önce Fusûstan başlayarak okumaya başladım. Fusûsu, Kaşanînin anlaşılması kolay olan şerhi ile okumaya başlamıştım. Bütün ifadeleri anlamam rağmen anlamı toparlayamıyordum. Hocamın tavsiyesi üzerine Fusûsu bırakarak Futuhatı okumaya başladım. Gördüm ki küçük hacmine rağmen Fusûs, buradaki fikirlerin bir hülasasıdır.”

***

İslam düşünce disiplinlerinin hemen hepsinde bazı temel eserler şerh edilmiş ve bu alanda önemli bir literatür meydana gelmiştir. Tasavvuf tarihinde de, İslam düşüncesine mensup disiplinlerde olduğu gibi bazı temel eserler şerh edilmiş, böylece bir taraftan eski ile yeni arasındaki irtibat temin edilmiş, bir taraftan da aynı metinler üzerinde yapılan şerhler vasıtasıyla İslam medeniyetinin bünyesindeki ahengin korunmasına itina gösterilmiştir. Tasavvuf tarihinde başta İbnü´l-Arabi´nin Fusûsu´l-Hikem´i olmak üzere, Mevlana Celaleddin Rumi´nin Mesnevisi, İbnü´l-Fariz´in Kasîdeleri, Sadreddin Konevî´nin Miftahü´l-Gayb ve Nusus´u, Herevi´nin Menazilü´s-sairin´i en fazla şerh edilen eserler arasındadır.

Fusûsu´l-Hikem, İslam dünyasının değişik bölgelerinde ve çeşitli asırlarda, çokça okunmuş ve şerh edilmiş bir eserdir. Bu itibarla, İslam dünyasının farklı bölgelerinde değişik zamanlarda yaşamış müslümanların, bağlı bulundukları sosyal ve siyasal şartlar altında teşekkül eden kültür ve anlayışlarının bu eserin şerhlerine nasıl yansıdığını ortaya çıkartacak Fusûsu´l-Hikem ve şerhleri üzerindeki mukayeseli düşünce tarihi çalışmaları, İslam düşüncesinin özellikle tasavvuf tarihinde tezahür eden boyutlarının kavranılması açısından son derece önemli neticeler verecektir.

İbnü´l-Arabînin ardından özellikle İslam dünyasında devrin en hareketli ve yoğun bölgelerini teşkil eden Anadolu, İran ve Suriye bölgelerinde yaşamış sûfîlerin gayretleri ve çalışmalarıyla, özünü ve temel esaslarını, İbnü´l-Arabînin öncülüğünü yaptığı düşüncelerin ve yine onun tarafından formüle edilmiş olan vahdet-i vücûd anlayışının teşkil ettiği bir ekol meydana gelmiştir. Sonradan “Ekberiyye” diye isimlendirilmiş olan bu ekol mensuplarının kendi müstakil teliflerinin yanında, çalışmaları bir taraftan İbnü´l-Arabînin eserleri üzerinde, bir taraftan da İbnü´l-Fariz´in eserleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Bu itibarla, Sadreddin Konevî başta olmak üzere, onun talebeleri Müeyyiddin el-Cendî, Saidüddin el-Fergani, Afifüddin Telimsani, Fahreddin Iraki, Abdürrezzak Kaşanî ve Davûd el-Kayserî gibi bu ekolun ilk devirlerine mensub sûfîler İbnü´l-Arabi ve İbnü´l-Fariz üzerinde durmuşken; her birisi aynı zamanda Mesnevi şarihi olan, Rusûhî Ankaravî, Abdullah Bosnavî, İsmail Hakkı Bursevî ve çağımızın önemli tasavvuf düşünürlerinden A. Avni Bey başta olmak üzere aynı ekolün sonraki dönem muakkibleri, İbnü´l-Fariz, İbnü´l-Arabi ve Mevlana´nın eserlerini aynı ekol içerisinde mütalaa etmişlerdir.

İbnü´l-Arabîden sonra, gerek verdiği eserlerle ve gerekse yetiştirdiği talebelerle İbnü´l-Arabînin düşüncelerinin ve tasavvuf anlayışının şekillenmesinde büyük katkı sağlayan mutasavvıf Sadreddin Konevîdir. Molla Abdurrahman el-Cami´nin, “İbnül Arabinin vahdet-i vücûd meselesi hakkındaki fikirlerini onun çalışmalarını ve fikirlerini dikkate almadan hakkıyla anlamak mümkün değildir” diye tavsif ettiği Sadreddin Konevînin Fusûs üzerindeki şerhi, El-Fukuk Fi Esrar-ı Müstenidat-ı Hikem-i Fusûs´tur.

Aslında Fukuk, teknik anlamda tam bir şerh kabul edilemez. Bununla beraber sonraki Fusûs çalışmaları ve şarihler üzerinde tesir icra etmiş ve hemen her Fusûsu´l-Hikem şarihi için, vazgeçilmez bir müracaat eseri haline gelmiştir.
Eser iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm bir önsöz mahiyetindedir. Burada Konevî, İbnü´l-Arabinin son ve mükemmel eserlerinden birisi olan; Şeyh´in tenezzülat ve münşeatının neticelerini içeren; makam-ı Muhammediden varid olan ve Hz. Muhammedin marifetullaha dair zevkinin özünü kapsayan; eserde zikredilen nebi ve velilerin de zevklerinin sınırına işaret eden ve her birisinin makamının tazammun ettiği kemalin üzerine bir “mühür” gibi olan Fusûsu´l-Hikem´in ehemmiyetini ve anlaşılmasının güçlüğünü vurgulayarak, böyle bir eser yazmasının sebebini anlatmaktadır. İkinci bölümde ise, Fusûsta yer alan bütün faslar hakkında gerekli açıklamalar kısa bir şekilde verilmektedir. Genellikle fasdaki hikmetin peygambere tahsisinin sebepleri üzerinde durduğu noktalar, kendisinden sonraki şerhler üzerinde müessir olmuştur.

Fusûs üzerinde teknik anlamda ilk şerh Konevînin önemli talebelerinden birisi ve İbnü´l-Fariz´in Kasîde-i Hamriyyesinin de şarihi olan Müeyyiddin el-Cendî tarafından yazılmıştır. Cendînin eserindeki mukaddime ve şerh diye iki kısımlı tarz, sonradan gelecek pek çok Fusus şarihinin takip edeceği bir model teşkil etmiştir.

Geniş ve kapsamlı olan şerh, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, tasavvuf meseleleri hakkındaki çeşitli kavramların açıklanmasını içeren bir mukaddimeden müteşekkildir. İkinci bölümde ise, önce metni verdiği sonra da şerh ettiği, fasların şerhi bulunmaktadır.

Fusûsu şerh eden Konevînin talebelerinden bir başka isim de Konevînin talebelerinden Afifüddin Telimsanîdir.
Fusûs üzerinde yazılmış önemli şerhlerden birisi de Davûd el-Kayserînin hocası Abdurrezzak b. Cemalüddîn Ebi´l-Ganâim el-Kaşânînin Fusûs şerhidir. Bu şerh, hacim bakımından Cendî ve talebesi Davûd el-Kayserîye nisbetle kısa olması hasebiyle daha kullanışlıdır.

Kaşanî, şerhini “Fusûsu´l-Hikem´de meknüz olan esrardan hiç birisini terk etmeden açıklaması için talebelerinin kendisinden yaptıkları talebi karşılamak için yazdığını belirtmektedir. Şerhe kısa bir mukaddimeyle başlanır. Mukaddimede, üç fasılda zat-ı ahadiyyenin tahkiki; esmanın hakikatleri ve nihayetsiz oluşları ve şe´n-i ilahinin beyanı başlıkları altında, vahdet-i vucudun temel meselelerini kısa ve veciz bir üslüpla açıklamaktadır.

***

Nihayet bir başka önemli şerh de, esas konumuzu teşkil eden Davûd el-Kayserînin Matla-ı Husus-ı Kelim, Fi Maani Fusûsu´l-Hikemu´l-Hikem isimli şerhidir.

Davûd el-Kayserînin şerhi, çeşitli açılardan ehemmiyet arz etmektedir.

Birincisi, Davûd el-Kayserî´nin şahsiyetiyle ve yetişme tarzıyla alakalıdır. Davûd el-Kayserî, öncellikle zahiri ilimler diye ifade edilen fıkıh, hadis felsefe, kelam gibi ilimlerde vukufiyet sahibi, derin bir alimdir. Manevi terbiyesini de Kaşanîden ikmal ederek, ilmi birikimini tasavvufla mecz etmiştir. Davûd el-Kayserî bir anlamda, Selçukluların ilk yıllarında Nizamiye medreselerinde kendisi gibi bir hizmet veren Gazali´yle başlayarak, İslam düşüncesinin ulaşmış olduğu disiplinler arasında farklılıklardan ziyade, benzerlik ve uzlaşmanın esas olduğu “mezc” dönemi ilim adamı prototipini temsil etmektedir.

Davûd el-Kayserî, Osmanlı Devletinin ilmi geleneğinin oluşmasında önemli hizmetler görmüş ve Orhan Gazi´nin İznik´te kurduğu medresedeki başmüderrislik göreviyle, kendisinden sonraki geleneğe tesir etmiştir. Nitekim Kayseri´den bir müddet sonra aynı medresede görev yapan Sadreddin Konevînin önemli eserlerinden Miftahü´l-Gayb’ın şarihlerinden Molla Hamza Fenari gibi sûfî-bilim adamlarının varlığı, Davûd el-Kayserî´nin gerek şerhiyle ve gerek diğer eserleriyle kendisinden sonraki ilmi geleneğin şekillenmesindeki rolü daha iyi anlaşılır.

Davûd el-Kayserî´nin sahip olduğu birikim ve üstlendiği toplumsal görev, onun şerhinin başta tasavvuf çevreleri olmak üzere, genel olarak hüsnü kabul görmesini ve kendisinden sonraki şerhler üzerinde derin tesir icra etmesini sağlamıştır. Bu itibarla, “Matla-ı Husus” Osmanlı dönemi entellektüel hayatının daha derinden anlaşılması için büyük ehemmiyete sahiptir.

İkincisi, Davûd el-Kayserî, sadece Fusûs’u şerh etmekle kalmamıştır. Öncelikle gerek bu şerhin mukaddimesinde ve gerekse müstakil olarak yazdığı risale ve kitaplarıyla tasavvuf anlayışının da öne çıkmasını temin etmiştir. Bunun yanında, İbnü´l- Fariz’in ve hocası Kaşanînin bazı eserlerini şerh ederek, tasavvuf tarihinde müessir olmuş üç önemli müellifin düşüncelerinden bir sentez meydana getirmiştir. Özellikle, çağdaş bazı yazarlar tarafından vahdet-i vucud mektebine muhalif bir sûfî olarak kabul edilen tasavvuf tarihinin önemli sûfî şairlerinden Ömer İbnü´l-Fariz’in eserlerinin, Sadreddin Konevînin talebelerinden Saidüddin Fergani ve Davûd el-Kayserî gibi mutasavvıflar tarafından şerh edilmesi, kendilerinden sonra, İbnü´l-Fariz´i İbnü´l-Arabi geleneğinin bir parçası sayan bir geleneğin oluşmasını temin etmiştir. Nitekim Fusûs şarihlerinden Abdullah Bosnavi de, aynı zamanda bir İbnü´l-ül Fariz şarihidir ve İbnü´l-Fariz´in Taiyyesine yazdığı şerhte, bu Kasîdeyi Fusûsun kardeşi olarak telakki ettiğini belirtmektedir.

Üçüncüsü, Davûd el-Kayserî´nin şerhi, sadece Sünni dünyada ve Anadolu´da müessir olmamıştır. Üzerinde yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi bu şerh, İslam dünyasının Şii bölgelerinde de hüsnü kabul görmüş ve tasavvuf irfanının anlaşılmasına büyük katkı sağlamıştır. Şu halde gerek Sünnî ve gerekse Şiî toplumlar açısından üzerinde ittifak edilmiş böyle metinlerin ve müelliflerin varlığı, günümüzde İslam dünyasında yer alan mezhep ve fırkaların birbirini anlamasında büyük katkı sağlayacaktır.

Şerhin Yazılış Tarihi:

“Matla-ı Husus-ı Kelim, Fi Maani Fusûsu´l-Hikemu´l-Hikem”´in İstanbul-Hacı Selim Ağa kütüphanesinde bulunan müellif nüshasında yer alan kayd-ı ferağ şu şekildedir: Ve kad vekaal ferağ min tenmikihi bi avnillahi teala ve hüsnü tevfikihi, yevme´l hamis, fi evahiri cemad-i uhra li sene isneteyn ve selasine ve seba miet, ala yedi müelifihi el abd, ed daif, Davûd b. Muhammed el- Davûd el-Kayserî müvelleden es-Savî muhtedden, ğaferellahu lehu ve livalideyhi ve limen kale amin ve sallallahu aleyhi ve sellem.”

“Allahın yardımıyla eserin yazılması, 732 senesinin Cemaziye´l-Ahirinin son Perşembesinde, müellifi Kayseri doğumlu Savi kökenli, Davud b. Muhammed el-Davud’un eliyle tamam olmuştur.” Bu ifadeye göre Davûd el-Kayserî, bu eserini yazarken henüz İznik´teki müderrislik görevine başlamamıştır.
Davud el-Kayseri eserini, şerhinin girişinde büyük iltifatlarla zikrettiği İlhanlı Devletinin vezirlerinden Giyasüddin Muhammed b. Reşidüddin Fadlullah´a hediye etmiştir. Fadlullah´ın vefat tarihinin de 1335 olduğunu dikkate alırsak, nüshada verilen tarihin sihhatinde her hangi bir şüphe kalmaz.

Davud el-Kayserinin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat ölümünden yaklaşık yirmi yıl önce bu eseri kaleme alması, şerhin Kayserinin bilgi ve irfan açısından kemale ulaştığı olgunluk devri eserlerinden olduğunu gösterir. Nitekim, kendisinden sonra eserinin gördüğü hüsn-ü kabul de buna delil teşkil eder.

Eserin Muhtevası:

Davûd el-Kayserî, kendisinden önceki şarihler gibi, Fusûsul Hikem’in, İslam arif ve sufîlerinin asırlar boyunca ortaya koydukları ve nesilden nesile tevarüs edilmiş manevi mirasın üzerine bir “mühür” olduğunun farkındadır. Bu itibarla böyle önemli bir eserin anlaşılması için bu birikimin temel esaslarının, mutasavvıfların Allah-insan-alem hakkında sahip oldukları marifetin kavranmasına; ve bu bilgilerin ışığı altında Fusûsun değerlendirilmesini gerekli görmektedir. Bu itibarla İslam inancının özünü teşkil eden tevhit ve bunun sûfîlerin manevi tecrübe ve halleriyle inkişaf eden yeni ve geniş anlamları; Allah’ın insan ve alem ile çok yönlü ve derin ilişkisi, Allah’ın karşısında insanın durumu; hayatın anlamı, nübüvvet ve özellikle de bunun tasavvufi bakış açısıyla kazandığı dinamik anlam; hasılı, bütün bu alanlarda sûfîlerin ortaya koydukları birikim kavranılmadan Fusûsun muhtevasının hakkıyla anlaşılması mümkün değildir. Üstelik bu birikimin anlaşılması, sadece kitabî veya sûfîlerin ifadesiyle “kavlî bilgi” değil, kalbin temizlenmesi, ahlakın güzelleştirilmesi ve nihayet Allah’ın ihsan ve inayetiyle elde edilebilecek bir mevhibe-i ilahiyyedir.

Davûd el-Kayserî, “Fusûsun usul ve temel esasları içerdiğini, yapılması gereken şeyin ise, bu ilkelerden ve esaslardan hareket ederek cüz´ün ve tafsilatın kavranmasıdır” demekle, eserin bu özelliğine dikkat çekmektedir.

Bu itibarla Fusûsun mukaddimesinde “ariflerin ittifak ettikleri kaideler” şeklinde tanımladığı bilgiler, Fusûsun muhtevasının anlaşılması için genel bir çerçeve mahiyetindedir. Şerhte de ismiyle zikrettiği sûfîlerin yanında “ehl-i keşf ve’ş-şuhud, ehlullah, hazihi taife, haze’l-kavm” gibi ıstılahlarla işaret ettiği ve ayrım yapmadan hep aynı bilginin hamilleri olarak gördüğü insanlara genel atıflar yaparak, İbnü´l-Arabînin ifadeleriyle, onların düşünceleri arasındaki irtibata dikkat çeker.

Davûd el-Kayserî şerhinde, kendisinden önceki şerhlerden her hangi birisinden iktibasta bulunmamış ve “Şeyhimiz” diye zikrettiği Sadreddin Konevî müstesna, şarihlerin isimlerine eserinde yer vermemiştir. Şüphesiz ki kendisinden önce şerh yazan müellifler, başta Konevî ve hocası Kaşani olmak üzere Kayserinin düşüncelerine tesir etmiştir. Buna karşılık gerek Mukaddimede ve gerekse şerh bölümünde İbnü´l-Arabînin eserlerinden iktibaslar geniş yer tutmaktadır. Zaman zaman İbnü´l-Arabinin eserlerinden, özellikle de Futuhat-ı Mekiyye’den yaptığı alıntılar, kendi açıklamalarından daha geniş yer tutar ve bunlara ilave bir açıklamada da bulunmaz. Nitekim “Esma ve Sıfatlar” bahsinde, İnşaü’d-Devair ve Futuhat-ı Mekkiyede ortaya konmuş bilgileri olduğu gibi aktardıktan sonra, “Bunları şeyhin eserinden tebdil ve tağyir yapmaksızın naklettim” demektedir.

İbnü´l-Arabînin Futuhat-ı Mekkiyyesinin yanı sıra, Anka-i Mağrib, Tedbirat-ı İlahiyye, Nakşu´l-Fusûs, İnşaü´d-Devair gibi kitapları da Kayserî’nin sıklıkla müracaat ettiği eserler arasındadır. İbnü´l-Arabî´nin yanında, başta Hz. Ali olmak üzere, Cafer es-Sadık, Cüneyd el-Bağdadi, Hallac-ı Mansur, Hakim et-Tirmizi, Ebu Said el-Harraz, İbnü´l-Fariz, Sadreddin Konevî gibi sûfî büyüklerinden de iktibaslar yaparak, açıklamalarına mesnet getirmektedir.

Fasların şerhine, öncelikle “fas”ta nebinin kelimesinde mündemiç olan hikmetin ne anlama geldiği ve o peygamberle olan ilişkisi açıklanarak başlanır, sonra da fassın muhtevası ayet, hadis ve tasavvuf büyüklerinin sözleri de kullanılarak ele alınır. Şerhinde yararlandığı hadisler de bazen sadece tasavvuf muhitlerinde meşhur olan hadisleri olduğu gibi, Buhari, Tirmizi, Ebu Davud gibi, bu ilimde otorite olmuş hadis ricalinin isimlerini zikrederek hadis naklinde bulunur.

Şerhin dikkat çeken bir noktası da mukaddimelerde tasavvufun temel meseleleri hakkında geniş olarak verdiği bilgilere ilave olarak, özellikle ayetler, hadisler sûfî tecrübelerine dayanan bilgiler ve nihayet tasavvuf çevrelerinde meşhur olan bazı cümlelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair önemli açıklamalar ve bakış açıları vermesidir. Bunların arasında, “Ona ruhumdan üfledim; Allah’ın misli gibi yoktur; Allah onları muhittir gibi vahdet-i vucud yorumcularının sıklıkla kullandıkları ayet-ı kerimelerin tasavvufi çerçevedeki yorumları; Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır; Ben Rahman’ın nefesini Yemen canibinden duyuyorum” gibi hadis-i şeriflerin yorumları ve tasavvuf eserlerinde özellikle de İbnü´l-Arabî geleneğine mensup sûfîlerin eserlerinde sıklıkla zikredilen “Vucud, Hakk´ın hakkında zatının aynı, başkasının hakkında zatı üzerine zaittir.” A´yan vucud kokusu koklamamıştır; Sıfatlar, zatın aynısıdır” gibi cümleleri tasavvufi çerçevede izah eder.

Bunların yanında gerek mukaddimelerde ve gerekse metin içerisinde pek çok tasavvufi ıstılah, terkip ve cümle ele alınmakta ve açıklanmaktadır. Bu itibarla şerh, sadece tasavvuf için değil bütün İslam düşünce disiplinlerindeki temel kavramların anlaşılması açısından bir lügat görevi görebilecek mahiyettedir.

Davûd el-Kayserî zaman zaman şair sûfîlerin mısralarını zikretmiş ve kendisi de bir şair olması hasebiyle bazen de kendi şiirleriyle düşüncelerini aktarmaya çalışmıştır. Naklettiği mısraları genellikle, şairin ismini vermeden “şairin dediği gibi” şeklinde meçhul kalıplarla ifade ederken, kendisine ait mısralar için “Ben bu konuda şunu derim” ifadesini kullanır.

Davûd el-Kayserî şerhinde, özellikle de mukaddimelerde varlık meselesi ve buna bağlı olarak vücup, imkan, esma, sıfat, alemler, ruh, zaman, cevher, araz, v.b. kavramlar; marifet, nübüvvet, velayet, gibi epistemolojiye dair meseleleri ele aldığı zaman üslüp değişir ve felsefi bir dil kullanmaya başlar.

Mukaddimelerde dil nispeten ağır ve anlaşılması itibariyle de güçtür. Buna karşın, şerhin genel yapısındaki dil daha akıcıdır ve sade bir anlatım tercih edilmiştir.

Davûd el-Kayserî, eserinde çeşitli şekillerde aklî düşünme biçimlerini ve tartışma metotlarını kullanmaktan geri kalmaz. Zaman zaman “Bunun böyle olması akla aykırı değildir.” “Her insan kendi nefsinden vücûdun Hak olduğunu bilir” gibi ifadeler kullanırken; bazen “eğer şöyle iddia edilirse şöyle cevap veririz” tarzında, bir çeşit cedel ve diyalektik kullanarak tasavvufi bilginin özellikle de Fusûsta ortaya konan bilgilerin pek çok açıdan aklen anlaşılabilir ve anlamlı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Bu tercihinde, özellikle Davûd el-Kayserînin sahip olduğu birikimin geniş bir felsefe ve kelam arka planına dayanmasının yanında, hitap ettiği kesimin de entellektüel çevreler olmasından kaynaklanmaktadır.

Fakat bunun yanında tasavvufi bilginin bazı özel durumlarda aklın fevkinde olduğuna işaret etmektedir. Bu itibarla kitabının mukaddimesinde, hitabının “Kalbini temizleyen, inat ve bağnazlıktan kaynaklanan cedel metodundan uzak duran, adil ve insaf sahibi insanlara” olduğunu belirtir ve Fusûsu da ancak bu insanların hakkıyla anlayabileceğine dikkat çekmektedir.
Eser “ne sıkıcı olacak kadar uzun ve ne de kısa olmayacak şekilde” kaleme alınmıştır. Bu itibarla hocası Kaşanî ve Konevînin şerhlerine nisbetle uzun, Cendî’nin eseriyle ise nisbeten ayni hacimdedir. Davûd el-Kayserî, Adem Fassı, Muhammed Fassı gibi bazı fasları geniş olarak açıklarken, Yakub, İlyas vs. gibi bazı faslarda da kısa açıklamalarla yetinmektedir.

Davûd el-Kayserînin mukaddimesi en az şerhi kadar ehemmiyet taşır ve mukaddime şerhten bağımsız olarak istinsah edilmiş ve meşhur olmuştur. Aslında Fusûsa bir mukaddimeyle başlamak adeti, Kayserî’nin seleflerinden özellikle de Cendînin şerhinde gözüken bir uygulamadır. Fakat Cendînin ele aldığı meselelerle Davûd el-Kayserînin Mukaddimelerde ele aldığı meseleler mukayese edilirse, Davûd el-Kayserînin mukaddimelerinin daha felsefi içerikli ve üslup itibariyle de daha teknik olduğunu görürüz. Bu itibarla da kendisinden sonraki şarihlere, özellikle 18. asrın önemli Fusûs şarihi ve tasavvuf büyüklerinden Abdullah Bosnavî’nin Fusûs şerhinde Davûd el-Kayserînin şerhinin müessir olduğunu söyleyebiliriz.

Mukadimelerde şu başlıklar yer almaktadır:

Birinci Fasıl: el-Vucud ve Onun Hak olduğuna dair.
İkinci fasıl, Allah’ın esma ve sıfatları hakkındadır.
Üçüncü fasıl, Ayan-ı sabite hakkındadır.
Dördüncü fasıl, Ehlullah metoduna göre evher ve Araz hakkındadır.
Beşinci fasıl, Külli alemler ve hazretler hakkındadır.
Altıncı fasıl, Alaem-i misal hakkındadır.
Yedinci Fasıl, keşf mertebeleri ve icmali olarak nevileri hakkındadır.
Sekizinci fasıl, Alemin insani hakikatın sureti olduğu hakkındadır.
Dokuzuncu fasıl, Hakikat-ı Muhammediyenin hilafetinin beyanı hakkındadır.
Onuncu fasıl, Ruh-ı Azamın beyanı ve mertebeleri hakkındadır.
On birinci fasıl, Ruhun Allaha dönmesi hakkındadır.
On ikinci fasıl, nübüvvet, risalet ve velayet hakkındadır.

Şerhte zaman zaman “mukaddimelerde zikredildiği” gibi ifadelerle, mukaddimelere atıflar yapılarak, tekrara düşmemek için aynı meselenin izahından sarf-ı nazar edilirken, bazen de mukaddimelerdeki bilgiler tekrar edilir veya yeni bir üslupla açıklanır.

Davûd el-Kayserî, şerhinde Fusûs nüshaları arasındaki farkları da dikkate almıştır. Kelimelerin nasıl okunacağına dair sarf bilgileri vermesinin yanında, farklı nüshalarda ifadenin yer alış biçimini de zikrederek; bazen farlı rivayeti dikkate alarak yorum yaparken, bazen de “Bu ifade, Şeyh´in, yani İbnü´l-Arabînin ve talebelerinin huzurunda okunan nüshalara uygun değildir” diyerek nüsha yanlışlıklarına da işaret eder.

Eserin kütüphanelerde pek çok yazma nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalarda çok eski tarih taşıyanlar bulunduğu gibi, geç dönemlerde istinsah edilenler de vardır. Bu durum, Davûd el-Kayserînin şerhinin asırlar içerisinde güncelliğini ve ehemmiyetini koruduğunun sarih bir delili kabul edilebilir.

Müellifin kendi el yazması olan nüsha ise, İstanbul Hacı Selim Ağa kütüphanesinde bulunmaktadır. Amacımız bu nüshayı yayına hazırlayarak, büyük İslam mütefekkiri ve mutasavvıfı Davud el-Kayserinin düşüncelerine, mütevazı bir hizmette bulunmaktır.

EKREM DEMİRLİ
23/10/1997

http://www.davudelkayseri.org/davudmakale.htm sitesinden alıntıdır

1 İbnü’l-Arabî, Fususu’l-Hikem, 47, (Neşr. Ebu’l-ala Afifi,)

2 İbnü’l-Arabî, Fususu’l-Hikem,47

3 Ebu’l-Ala Afifi, Talikat, 21

4 Abdurrahman Cami, Nefehatü’l-Üns min-Hazerati’l-Kuds, Ter. Lamiî Çelebi, 632

5 Eser, Farsça tercümesiyle beraber “Tercüme ve Metn-i Kitabı’l-Fukuk / Kilid-i Esrar-ı Fususu’l-Hikem” ismi ile İran’da basılmıştır. Tercüme ve Tah. Muhammed Hocavî, 1371/1413. (İntişarat-ı Mevla)

6 Sadreddin Konevî, Kitabı’l-Fukuk, 180

7 Hayatı hakkında bk. Cami, a.g.e., 634

8 bu şerh de, Seyyit Celaleddin Aştiyani tarafından tahkik ve tashih edilerek,Çabhane-i danişgaah-i Meşhedde 1361 tarihinde basılmıştır.

9 Bu şerh de Bali Efendi’nin Fusus şerhinden bazı iktibaslarla beraber Mısır’da basılmıştır. Üçüncü baskı 1987/1407

10 Kaşani, Şerh-i Fususu’l-Hikem, 3 vd.

11 Bu konuda bk. Ebu’l-Ala Afifi, İslam’da Manevi Hayat, 194 vd. (Ter. E. Demirli-A. Kartal, İz Yay. İstanbul, 1996)

12 Saidüdüddin el-Fergani, Müntehe’l-Medarik,

http://www.ibnularabi.com/mak16.htm

YORUMLAR

BENZER HABERLER

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar