Dolar : Alış : 7.3877 / Satış : 7.4010
Euro : Alış : 8.9635 / Satış : 8.9797
HAVA DURUMU
hava durumu

sakarya2°CYoğun Kar Yağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 34 Kategoride 11085 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Anavatan Partisi Lideri İbrahim Çelebi yeniden seçildi

28 Ağustos 2016 - 1 views kez okunmuş
Ana Sayfa » ana manset»Anavatan Partisi Lideri İbrahim Çelebi yeniden seçildi
Anavatan Partisi Lideri İbrahim Çelebi yeniden seçildi

Anavatan Partisi’nde olağanüstü kongre Yapıldı

Anavatan Partisi’nin 4. Olağanüstü Kongresinde genel başkanlığa İbrahim Çelebi, yeniden seçildi.

Olağanüstü Kongrenin Divan Başkanlığını  Kazım Kumpasoğlu  yaptı.

Kazım Kumpasoğlu”Ülke  çok  zor  bir  dönemden  geçmektedir. Anavatan Partisi seçimlere  girecek  bir  parti  durumuna  geldi.Partimizüzerinde  baskılar  bulunmaktadır.Kim ne  baskı  yaparsa   yapsın  Anavatan Partisi İktidar   adayı  bir  partidir”dedi.

anavatan9

Anavatan Partisi’nde olağanüstü kongre Yapıldı

Anavatan Partisi’nin 4. Olağanüstü Kongresinde genel başkanlığa İbrahim Çelebi, yeniden seçildi.

Olağanüstü Kongrenin Divan Başkanlığını  Kazım Kumpasoğlu  yaptı.

Kazım Kumpasoğlu”Ülke  çok  zor  bir  dönemden  geçmektedir. Anavatan Partisi seçimlere  girecek  bir  parti  durumuna  geldi.Partimizüzerinde  baskılar  bulunmaktadır.Kim ne  baskı  yaparsa   yapsın  Anavatan Partisi İktidar   adayı  bir  partidir”dedi.

anavatan9

 Anavatan ruhuyla yeniden şaha kaldırmak adına, “artık yeter”

Anavatan Partisi Genel Başkanı İbrahim Çelebi”Bugünkü karanlık tabloyu konuşmadan, yarınlarımızı doğru kuramayız. Önümüzde parçaları birbirine geçen ve toplandığında bir büyük resmi oluşturan karanlık bir tablo var.”

Anavatan Partisi’nin vatan sevdalısı çok değerli neferleri,Olağanüstü günlerden geçen ülkemizi, Anavatan ruhuyla yeniden şaha kaldırmak adına, “artık yeter” diyerek, ülke sevdasını kendine bayrak edinen yürekli kardeşlerimizle daha imanlı, daha güçlü şekilde yolumuza devam etmek için tertip ettiğimiz Olağanüstü Kongremize hoş geldiniz sefalar getirdiniz.

Gönül isterdi ki bugün gerçekleştirdiğimiz kongrede daha güzel şeyler konuşalım… Keşke bugünün karanlık tablosu önümüzde olmasaydı da biz başka şeyleri konuşuyor olsaydık.

Fakat maalesef ne gündem, ne de bu gündemin mimarları bize bu imkanı vermiyor.

Değerli dava arkadaşlarım,

Bugünkü karanlık tabloyu konuşmadan, yarınlarımızı doğru kuramayız. Önümüzde parçaları birbirine geçen ve toplandığında bir büyük resmi oluşturan karanlık bir tablo var.

İçerideki taht kavgalarından, çıkar çatışmalarından, beyin arkası hesaplardan ve bireysel ikbal sevdasından başını kaldırıp da hiç kimse bu resimde ne var diye sormuyor.

Dünya nereye gidiyor, bölgemizde neler oluyor, ne oyunlar dönüyor, Türkiye bunun neresinde, ardı arkası kesilmeyen musibetlerin sebebi ne? Bunun üst aklı kim ve nereye varmak istiyor?

Devlet ciddiyetinden, adabından, tecrübe ve birikiminden yoksun cahil siyaset Var

İşte devlet ciddiyetinden, adabından, tecrübe ve birikiminden yoksun cahil siyasetin göremediklerini, görmediklerini, görmek istemediklerini biz konuşmak zorundayız arkadaşlar…

Sırların ardındaki gerçeği biz görmek, dahası herkese göstermek zorundayız.

Başkaları gibi sadece laf olsun diye konuşmak bize göre değil…

Çünkü biz devlet geleneği olan, bugün başka partilerde pek göremesek de geniş siyaset kültürü ve deneyimi olan bir partiyiz.

Bizim meselelere yaklaşım tarzımız, vizyonumuz ve politika anlayışımız sadece Türkiye değil tüm dünyanın aşina olduğu ve takdirle andığı bir gerçektir.

Maksadımız elbette bu karanlık tablolarla iç karartmak, umutsuzluk aşılamak değil

Zira biz bugün burada Türkiye’nin geleceği adına yeniden umut olmak için varız.

Ama umut olabilmek için de, gerçekçi olmak; bugün milletimizi umutsuzluğa sevk eden olayları, bunların sebep ve sonuçlarını ortaya koymak ve sadece eleştirel yaklaşımlarla değil, çözüm odaklı bir siyaset anlayışıyla meseleleri ele almak  zorundayız.

ANAP11ANAP12ANAP14ANAP15ANAP16ANAP17

Mesele elimizi taşın altına koymak değil sadece…

Biz, milletimizin bize her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu bugün, tüm bedenimizle, varlığımızla, ruhumuzla, inancımızla, imanımızla, yüreğimizin var gücüyle buradayız.

“Varlığım varlığına armağan olsun” diyen şehitlerimizin, gazilerimizin vatan aşkıyla, Türkiye sevdasıyla buradayız.

“Yeter, söz milletindir” diyen millet iradesiyle buradayız.

Kurtuluş mücadelesinde yedi düveli dize getiren “Ya İstiklal Ya Ölüm” şuuruyla buradayız.

Vatan için buradayız, millet için buradayız, ay yıldızlı bayrak için buradayız…

Biz Tam Bağımsız TÜRKİYE için buradayız…

Evet, Türkiye bugün olağanüstü bir dönemden geçiyor. Üstelik Türkiye için kimsenin hayal bile edemediği karanlık dehlizlerin, tezgahların, ihanetlerin gölgesinde, en basit tabiriyle siyasi beceriksizliğin neredeyse olağan sayıldığı günlerden geçiyoruz.

Ne iktidarın, ne de muhalefetin gelecek adına hiçbir umut vaat etmediği, hele hele eleştirmekten gayrı hiçbir üretken politikanın sahibi olamayan, bırakın iktidara alternatif olmayı, kendi içindeki en basit sorunları bile çözebilme yeteneği olmayan muhalefetin seçmeni sandıktan soğuttuğu bu ortamda,  biz çağdaş demokrasiden ve millet iradesinin tecellisinden nasıl söz edebiliriz ki?

Değerli arkadaşlarım,

Bir gerçek var ki, Türkiye hiçbir dönemde bu kadar değersizleştirilmemişti. Hiçbir dönemde modern dünyadan bu kadar uzaklaşmamış, bu kadar yalnızlaşmamış, bu kadar itibar kaybetmemişti. 

Tarih boyunca ortak değerleriyle yücelen bu millet, hiçbir dönemde kendi tarihiyle, öz kültürüyle, milli ve manevi değerleriyle bu kadar çatışır hale gelmemişti.

Din, inanç, köken ayrımı yapmaksızın yüzyıllardır ele ele, gönül gönüle, birlik ve beraberlik içinde yaşayan; “farklılığımız zenginliğimizdir” diyerek birbirine kenetlenen bu toplum, hiçbir dönemde böyle lime lime edilmemiş; toplumsal birlik ve dayanışma duygusu böylesine parçalanmamıştı.

Sevelim sevilelim ikliminden, bir olalım, iri olalım, diri olalım ikliminden kardeşi kardeşe düşman eden, kardeşleri birbirine kırdıran bu zulüm iklimine nasıl geldik biz değerli arkadaşlar?

Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri ile Cumhuriyet’in tüm değerlerini yerle bir eden, milletin gözbebeği, peygamber ocağı ordusunu tasfiye eden, adalet ve yargı sistemini çökerten, eğitim sistemini milli olmaktan çıkartan,  cumhuriyet tarihi boyunca edinilen bütün kazanımları tek tek satarak elde avuçta bir şey bırakmayan bu iktidarın, yaptığı iki köprü, üç otoyol, beş hastane ile yutturmaya çalıştığı çağdaşlaşma yalanına kim nasıl inandı?  Daha doğrusu milleti kimler, nasıl inandırdı?

Böyle olmasını kimler istedi, kimler alet oldu, kimler payanda oldu, kimler ihanet etti de biz bu duruma geldik?

İşte bugün burada tartışmamız, konuşmamız gereken asıl mesele bu…

Malum, doğru tedavinin temel şartı doğru teşhistir.

Bu teşhisi en gerçekçi haliyle ve bütün çıplaklığı ile ortaya koymamız gerekiyor değerli arkadaşlar…

Çok değil, şöyle 15 yıl geriye gidelim hep beraber…

Yorum yapmadan sadece yaşadıklarımızın bir fotoğrafını çekelim ve şu soruları soralım kendimize…

15 yıl önce 2001 ekonomik krizi nasıl ve neden tetiklendi?

Bizim de içinde bulunduğumuz üçlü koalisyon hükümeti nasıl ve neden dağıtıldı?

2002 seçimleriyle planlanan siyasal tasfiye nasıl ve hangi amaçlarla gerçekleştirildi?

O dönemde küresel güçlerin bölgesel planlarında neler vardı?

Türk siyasetinin o dönemdeki temel partileri bir anda yerle yeksan edilirken, Ak Parti bu kadar hızlı ve güçlü bir şekilde nasıl dizayn edildi ve siyaset sahnesine sürüldü?

Toplum mühendisliği denen kavramı ve argümanlarını bilmeyen herkes için bu sorunun cevabı “halkın sandıkta tecelli eden iradesi” olarak düşünülebilir.

Ama mesele bu kadar basit değil değerli arkadaşlar.

Peki, Ak Parti göreve geldikten sonra ortaya konulan icraatlara da kabaca ve sırasıyla bir göz atalım bakalım, nelerle karşılaşacağız?

Şimdi söyleyeceklerimi, o günden planlaması başlayan ve bugünlerde ağır sonuçlar vermeye başlayan bir olaylar silsilesi olarak peş peşe eklemenizi ve o olayları ve gelişmeleri bugünkü sonuçlarıyla değerlendirmenizi rica ediyorum.

2001 de biliyorsunuz Türkiye, tetiklenen bir hamleyle çok ağır bir ekonomik krize maruz kaldı. Büyük bir algı operasyonu ile krizin bütün faturası iktidarı oluşturan koalisyon partilerine kesildi.

Üçlü koalisyon her şeye rağmen bu krizi en sağlıklı şekilde atlatabilmek adına radikal ekonomik tedbirler geliştirdi. Ancak bombanın pimi çekilmişti bir kere. Uygulamaya konulan ekonomik tedbirler orta ve uzun vadede hem Türkiye’ye hem de bir operasyona maruz bırakılan hükümete nefes aldıracakken, bir anda erken seçim ülkenin gündemine taşındı.

Erken seçimi en olmadık zamanda Türkiye gündemine sokan irade kimdi ve ne istiyordu acaba? Bunu bir yere not edin arkadaşlar.

Unutmayın ki, bugün yaşadığımız pek çok sorunun temelinde bu travmatik siyasal kırılma vardır değerli arkadaşlarım.

Gereksiz, zamansız ve planlı bir kurmaca ile seçime götürülen Türkiye, bu seçimlerde 4 temel siyasal partisini kurban vermiş, yerine “Ilımlı İslam Modeli” diye lanse edilen kurmaca bir iktidar inşa edilmiştir.

Bu model, bundan sonra küresel güçlerin Ortadoğu’da gerçekleştireceği hamleler için bir taraftan model olarak sunulurken, diğer yandan politikaların Türkiye üzerinden yürüyecek ayağını da garanti altına almıştır.

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan erken genel seçimler neticesinde her nasıl olduysa Akparti ezici bir çoğunlukla ve tek başına iktidara gelmiş ve ana plan bu sayede çalışmaya başlamıştır.

Şimdi bu siyasal dönüşüm çerçevesinde gerçekleştirilen icraatlara da bir göz atalım. 

İlk operasyon medyaya yapılmıştır… Bakın değerli arkadaşlarım burası son derece önemli. O dönemde hiç kimse bunu fazla önemsemedi ve üzerinde durmadı ama ana meselenin belkemiği burası.

Akparti neredeyse iktidara gelir gelmez medyaya el attı. Medya yapısı gerektiğinde kamu kurumlarından devşirilen kaynaklarla finansman sağlanmak suretiyle el değiştirdi, yeni ve tam anlamıyla yandaş bir medya gücü oluşturuldu; ele geçirilemeyen muhalif medyanın sesi de devletin çeşitli baskı imkanlarıyla kesildi.

Bu noktada şunu sormadan geçemeyiz.

Ezici bir çoğunlukla ve tek başına iktidara gelen bir hükümetin ilk icraatı neden medyanın ele geçirilmesi olsun ki?

Bir darbe esnasında neden ilk olarak iletişim kanallarına el konulur sorusunun cevabını bilenler için bunun cevabı da son derece açıktır.

Mesele, Halk gerçeği değil, sadece gösterilmek isteneni görsün. Gerçeklerden haberi olmasın. Medyanın düzdüğü methiyelerle pembe rüyalar pazarlansın, millet kendini bulutların üstünde sansın. Akparti’nin ilk sloganlarını hatırlayın değerli arkadaşlarım, neydi?

“Hayaldi, gerçek oldu”

Bu slogan medyanın da temel fikir olarak benimsediği, ancak gerçekleri vatandaştan gizlemek adına kullandığı bir söylemdi.

Ve aslında gerçeklerin süslü hayallerle perdelenmesinden başka bir şey değildi…

Demek ki halkın görmemesi, duymaması, anlamaması gereken şeyler vardı veya olacaktı. İşte geldiğimiz noktada o gün milletten gizlenen gerçekler bugün bir bir ortaya dökülüyor.

Bir diğer husus ekonominin bozulan ayarlarının nasıl olduysa bir anda düzelmesi ve faizlerin aşağı çekilerek çeşitli kampanyalarla halkın aşırı derecede borçlandırılması…

Hatırlayınız lütfen. Yıllarca biz iktidardan ne dinledik? Aman istikrar bozulmasın, faizler yeniden yükselir, ekonomi rayından çıkar, borç batağına saplanırız. Türkiye eski günlerine döner. Yani istenen, millete korku ve endişe aşılayarak istikrara yani iktidara sahip çıkması…

Bakınız değerli arkadaşlar,

Toplumsal ve siyasal dönüşüm hedeflenen ülkelerde halkın aşırı borçlandırılması çok geçerli ve yaygın bir taktiktir. Krediler ucuzlatılır, konut seferberlikleri ilan edilir, lüks tüketim harcamaları artırılır ve kredi, kredi kartı kullanımı yaygınlaştırılır. Böylece bir taraftan  vatandaşın kendi geçim ve borç sıkıntısıyla boğuşurken başını kaldıracak ve ülkede ne oluyor sorusunu soracak hali kalmaz, diğer yandan istikrar safsatası ile halk mevcut sisteme bağlı ve bağımlı kılınır. Böylece iktidarın devamlılığı sağlanır.

Bu iktidar da bunu son derece başarılı bir şekilde uygulamış ve uygulamaya da devam etmektedir.

Sermayenin el değiştirmesi bir diğer husus…

O zamana kadar siyasetin belirleyici unsurlarından biri olan sermayenin vergi, denetim ve ihale gibi baskılarla kontrol altına alınması ve millete kalkınma diye yutturulan üst yapıya ilişkin kamu ihaleleriyle yandaş sermayenin güçlendirilmesi.

Düşünün bir taraftan baskı ve endişe hissi ile sermayenin itirazlarını engelliyorsunuz, diğer yandan verdiğiniz ihalelerle kendi sermaye gücünüzü oluşturuyorsunuz. Bir taşla iki kuş…

Ve böylece yaptığınız her yanlışın arkasında durmak zorunda bırakılan bir kısmı endişeli ve suskun, bir diğer kısmı menfaat huzuruyla her dediğinize evet diyen bir sermaye…

Tabii bu noktada vurgu yapmadan geçemeyeceğimiz ve gözlerden kaçan çok önemli bir husus var. Oluşturulan yeni sermaye yapısının önemli bir kısmı cemaat holdingleri üzerinden Fethullahçı Terör Örgütü’ne de finansman sağlıyordu.

Yani ilerleyen dönemde bir taraftan devletin çok önemli kademelerine yerleşecek ve erki ele geçirecek olan örgüt, sermaye transferi ile de gücüne güç katacaktı.

Gelelim 2009 senesine… Yani, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi olarak ortaya atılan Çözüm Süreci’ne…

Ne olduğunu, ne olacağını, nereye varacağını, ne hedeflendiğini kimsenin bilmediği, anlamadığı bir süreçti bu…

Bir sürü yalan dolan, tezgah, dümen ne arasanız vardı. Bir tek şey yoktu “sonuç”…

Daha doğrusu bize pazarlananla ortaya çıkan sonuç bambaşkaydı.

Başladı bitti, yeniden başladı, yeniden bitti; ben söyledim, aslında ben söylemedim, ben görüşmedim, o gitmiş gibi böylesine hayati bir meselede devlet adabına ve ciddiyetine uymayan bir saçmalıklar manzumesiydi çözüm süreci…

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu ile ilgili olarak o döneme kadar tabu sayılan fikir ve projelere sahip ve bu meseleye ilişkin ilk radikal tutum ve politikaları ülke gündemine sokan Anavatan Partisi olarak bu süreci büyük bir üzüntü ve endişe ile izledik doğrusu…

Bizler Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürt kardeşlerimizin sorunlarını ve bu sorunların nasıl çözüleceğini, teröre kaynak teşkil eden sorunların nasıl çözüme kavuşturulacağını en iyi bilen parti olarak, iktidarın millete pazarlamaya çalıştığı sürecin sonuçlarını da kestirebiliyorduk elbette. Ve bugüne kadar yaşadıklarımızla ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha görmüş olduk.

Ne akan kanı durdurabildiler, ne anaların gözyaşını dindirebildiler.

Sonuç… Tam bitti, tükendi dediğimiz anda yeniden ve çok daha güçlü şekilde hayat bulan ve Türkiye’ye tehditler yağdıracak kadar cüret kazanan bir örgüt, cephanelik haline getirilen kent merkezleri, yüzlerce şehit, binlerce yaralı, yakılan, yıkılan kentler ve evlerinden yurtlarından olan insanlar.

Kimse kusura bakmasın değerli arkadaşlar.

Kandırıldık diyerek ne o bölgede yaşayan ve iki arada bir derede bırakılan masum halkın, ne de verdiğimiz onca şehidin, gazinin, çeşitli eylemlerde hayatını kaybeden yüzlerce sivil insanımızın vebalini ödeyemezsiniz.

Kandırıldık, aldatıldık demek hiçbir şekilde göz yumduğunuz, alet olduğunuz olaylara gerekçe olamaz.

Kandırılan birileri varsa yıllarca derdine derman arayan, kendisine uzatılan her umut eline sarılan Kürt kardeşlerimizdir.

Kandırılan birileri varsa ülkeyi Kürt-Türk diye bölmeye çalışanlara karşı inadına barış, inadına kardeşlik diyen ve çözüm için atılan her samimi adımın arkasında duran milletimizdir.

Siz kandırılmadınız, SİZ hepimizi KANDIRDINIZ Efendiler…

İstismarlara göz yumarak, meseleyi siyasi malzeme yaparak, ayrışma ve çatışmalara zemin hazırlayarak, sözlerinizde ve eylemlerinizde samimi olmayarak KANDIRDINIZ hepimizi…

Siz kandırılmadınız.

Siz cehaletinizin, bilgisizliğinizin, tecrübesizliğinizin, yaşadığı dünyanın ve Türkiye’nin gerçeklerinden haberi olmayan, yandaşlıktan başka becerisi bulunmayan kadrolarınızın, himmet beklediğiniz hocalarınızın esiri oldunuz.

Öylesine esiri oldunuz ki, meselelere ve yaşanan süreçlere öylesine kör kaldınız ki işte o siyasal körlük bugün sizi de koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni de derin bir uçurumun eşiğine getirdi.

O gün yaşadığınız ve yaşattığınız sürecin bugün ne sonuçlar vereceğini kestiremediniz. O gün ülkeyi teslim ettiğiniz zihniyet geldi bugün sizi teslim aldı.

Değerli arkadaşlar, Gelelim 2010 yılına…

Ne vardı 2010 yılında?

Sözde Türkiye demokratikleşiyor, darbelerle hesaplaşıyor kampanyasıyla millete dayatılan “Anayasa Referandumu”…

Toplumun sözde sivil anayasa özleminin ilk adımı olarak pazarlanan ve 12 Eylül darbecilerine yargı yolu açılmasından, kadına pozitif ayrımcılığa kadar masum düzenlemelerle perdelenmiş, ama asıl amacı yargıyı ele geçirmek olan Anayasa değişikliği referandumu…

Yetmez ama evetçi demokratların, sözde aydınların, yazarların, gazetecilerin, iş adamlarının, bilim adamlarının çılgınca alkışlarıyla kabul edilen Anayasa Referandumu’ndan söz ediyorum.

İşte değerli arkadaşlar.

Bugün bunu kimse konuşmuyor ama Türk siyaseti ve Türkiye’nin geleceği açısından en büyük kırılma noktalarından biridir bu Anayasa Referandumu.

Türkiye’yi 15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe girişimine maruz bırakan en büyük ihanet, ilk tohumlarını burada atmıştır.

Bu referandum sayesinde yapılan düzenlemelerle Yargı, aslında hükümetin değil, tam anlamıyla FETÖ’nün eline geçmiş; arkasından gelecek Balyoz, Ergenekon, Casusluk gibi Türk Ordusu’nu darmadağın eden ve terör örgütünün kendi subaylarının yetki makamına taşınmasını sağlayan düzmece operasyonlar bu yargı marifetiyle yürütülmüştür.

Bu operasyonların, yeniden tırmanışa geçen terörle mücadele ve küresel güçlerin işgalleri ve tetiklemeleriyle tam bir cehenneme dönen Ortadoğu ateşi cayır cayır yanarken yapılması da ayrıca düşündürücüdür.

“Ben bu davanın savcısıyım” diyen dönemin başbakanı, nasıl bir tezgaha alet olduğunu bilmiyordu belki o zamanlar. O kadar arkasındaydılar ki operasyonların, bugün asmaya kalktıkları adamların o gün heykelini dikmek istiyorlardı.

Türkiye askeri vesayete son veriyor; artık darbeler Türkiye’nin gündeminden çıkacak diye, küresel güçlerin kirli bir organizasyonu olduğu açıkça ortada olan bu tezgaha alkış tutuyorlar; mukaddes Türk Ordusu’nun göz göre göre tasfiye edilmesine göz yumuyorlardı.

Hükümet edenler cehaletlerini, aymazlıklarını, dünyadan bi haber olduklarını bir kez daha gösterdiler ve gerçek vatanseverlerin ordudan tasfiye edilmelerine, yerlerine küresel güç taşeronlarının yerleştirilmesine izin verdiler.

O dönemde istihbarat, terörle mücadele gibi son derece kritik alanlarda kendini kanıtlamış subaylar, astsubaylar darbeci diye tutuklanarak hapishanelere gönderildi ve yerlerine asıl darbeci olanlar getirildi.

Türkiye için en olmayacak dönemde ordunun mahremine girildi, adeta hafızası silindi, savunma ve taarruz alanında bütün imkan ve kabiliyetleri neredeyse yok edildi.

Yetmedi akıl üreten, düşünce üreten ne kadar bilim adamı, gazeteci, yazar, düşünür varsa taşeron savcı ve yargıçların düzmece operasyonlarıyla hepsi hapsedildi; sesi soluğu kesildi.

Evet o dönemde Türkiye’de bir iktidar vardı ama asıl erk yargıyı, orduyu, bürokrasi ve siyaseti tam anlamıyla ele geçiren, küresel güçlerin kontrolündeki bir terör örgütündeydi artık.

Alnı secdeye değen adamdan zarar gelmez, kendisi devlet kontrolünde ulvi faaliyetler yürüten muhterem bir zattır dedikleri ve ülkeye dönmesi için göz yaşlarıyla hasret ifade ettikleri zatın ülkenin altına dinamit yerleştirdiğini fark edemediler.

Gerekçe… ALDATILDIK…  

Türkiye Cumhuriyeti için en kritik konularda aldatılan, kandırılan bu masum arkadaşların başka konularda ne kadar mahir ve becerikli oldukları 17/25 Aralık’ta ortaya çıktı.

Her başı sıkıştığında “bana darbe yapıyorlar” paranoyasına sığınan hükümet, o gün de yaşananlar için “bu sivil bir darbe girişimidir” dedi.

Evet bu da “ne istedilerse verdiğimiz” muhteremin bir darbe girişimiydi belki ama, ortaya saçılan yolsuzlukların, tapelerin, para trafiklerinin hesabını vermedi, veremedi kimse.

Devlet yönetirken akıl başka yerde olunca kandırılmak da, aldatılmak da kolay oluyor demek ki…

Neyse ki, 17/25 Aralıkta yılan dişini kendisine gösterince kapalı olan dimağlar birden açıldı. O güne kadar defalarca Türkiye Cumhuriyeti’ne vurulan darbeler başka meşguliyetlerden hükümetin gözünü açamasa da, darbe kendisine dokununca ne kadar göz varsa dört açıldı.

Hasretle, saygıyla yad ettikleri Muhterem Hoca Efendi oldu artık Pensilvanya…

Gözler dört açıldı lakin, Hoca Efendi atı almış Üsküdar’ı çoktan geçmişti…

O günden sonra yapılan mücadele, artık devletin kılcal damarlarına kadar işlemiş ve ülkeyi çökertecek bütün zemini kazanmış olan hareketin önünü kesme noktasında nafile bir çaba olarak kaldı.

Buraya kadar anlattıklarım Türkiye için hazırlanan bir büyük tezgahın ana parçalarıydı.

Şimdi gelelim en az bunlar kadar önemli diğer parçalara…

Biraz da dış dünyaya bakalım.

Daha doğrusu Türkiye’nin sürekli değişen, dalgalanan, bir dediği diğerini tutmayan dış politikasının içeride örülen ağlara nasıl bir katkı yaptığına bakalım.

Ne yaptık? Mesela İsrail’e “van minüt” dedik, efelendik bağları koparttık. Mavi Marmara’yı Gazze’ye gönderdik, ortalığı birbirine kattık. Ortadoğu siyasetinin belkemiği olan İsrail’le düşman olduk. Ne yapılan eylemlerin, ne de ortaya dökülen söylemlerin devlet ciddiyetiyle, siyasi öngörüyle ve milli menfaatlerle örtüşen tek tarafı yoktu. Kuru bir kabadayılıktı sadece. Ancak böyle bir coğrafyada, böyle bir zamanda, üstelik de coğrafyayı yeniden şekillendirme sevdasında olan üç önemli ülkeden biri olan İsrail’le yaşanan bu gerginliğin de sonuçları olacaktı elbette ve oldu da nitekim.

Diğer yandan dostum Esad’ı Esed yaptık, bu cani buradan gitsin dedik. Bir haftada Emevi Camii’nde Cuma namazı kılacaktık, 3 milyon Suriyeli bugün Türkiye’de Cuma Namazı kılıyor.

Bizim de katkılarımızla Suriye paramparça oldu. Suriye’de yangına odun taşıdık; İŞİD ve benzeri radikal terör unsurlarının beslenmesine, büyümesine alet olduk. Bölgedeki küresel stratejiden zerre miskal haberi olmayan ve uyguladığı söylem ve politikaların nereye varacağını hesaplayamayan hükümet’in Esed gitsin ısrarı, bölgedeki bütün strateji ve oluşumların dışında bıraktı Türkiye’yi.

Suriye politikalarımız ve Suriye’deki radikal unsurlarla ilişkilerimiz yüzünden hem Rusya hem ABD ile aramız bozuldu.

Üstelik bölgedeki muhalif ve radikal terör unsurlarına sağlanan lojistik destek ve ılımlı yaklaşımlar Türkiye’yi bir anda “terör destekçisi” bir ülke durumuna düşürdü.

Bugün Rusya tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan ve içinde Türk Hükümetinin İŞİD’le petrol ticareti üzerinden teröre finansman sağladığına ilişkin delilleri barındırdığı iddia edilen dosya da, Türkiye’nin henüz gündeminde değil, ancak gereken durumda ortaya sürülmek üzere hazırda bekletiliyor.    

Diğer yandan PYD konusunda ABD ile ters düştük. Tutarsız politikalar ve bölgesel stratejilerde sürekli arıza çıkaran bir ülke olmanın yanı sıra, IŞİD konusundaki ikircikli tutumumuz nedeniyle de artık güven duyulmaz bir ülke durumuna düştük.

Dış politikamız o kadar şirazesinden çıkmıştı ki, tuttuk Rus savaş uçağını düşürdük. Bütün dünyayı şaşkına çeviren ve bir türlü anlam verilemeyen, bölgeyi bir anda cehenneme çevirebilecek bu son derece tehlikeli hareket için üstelik “emri ben verdim yine girerse yine düşürürüm” diyerek dünyanın en anlamsız meydan okumasını yaptık. Tabii karşılığını da fevkalade gördük. Pabuç pahalı olunca özür dilemek zorunda kaldık, önce pilotun işgüzarlığına, sonra FETÖ’ye bağladık.

Öte yandan geçmişte dostluk ve kardeşlik ilişkisi içinde yaşadığımız başta Türki Cumhuriyetler olmak üzere bütün ülkelerle bağlarımız koptu, birçoğuyla neredeyse hasım haline geldik.

Avrupa’ya sırtımızı döndük. Ülke içindeki antidemokratik uygulamalar yüzünden neredeyse dünyanın maskarası haline geldik.

Hiçbir devlet ciddiyetine, adabına, diplomatik lisana uymayan kabadayı söylemlerle ve aslı astarı olmayan politikalarla devlet itibarını yerle bir ettik.

İktidarın pişkince dile getirdiği “değerli yalnızlık” bizi ülke olarak nasıl bir sona doğru sürüklüyor hala kimse farkında değil.

Bizi 15 Temmuz’a getiren ve acilen devlet ciddiyetini kavramış bilgili, tecrübeli kadrolarca yönetilmediği takdirde daha büyük felaketlere götürecek süreç işte buraya kadar anlattıklarımın bir toplamıdır değerli arkadaşlar.

Bu süreç ilmek ilmek ve sabırla işlenmiş, bugünün iktidarı ve hiçbir alternatif politika üretemeyen, direnç geliştiremeyen etkisiz muhalefeti de maalesef bu sürecin sadece seyircisi, hatta eylem ve eylemsizlikleri ile ortağı olmuştur.

Ne yaşananların farkına varmışlardır, ne de sürecin nereye varacağının…

15 Temmuz darbe girişimi, bir büyük senaryonun fragmanı olarak aslında bağıra bağıra gelmiştir.

Şimdi ülkeyi yönetenlere soruyorum.

17 yıl önce “devletin bütün kademelerinde etki ve yetki gücüne ulaşmadan atılacak her adım erkendir” diyen ve bu yolda inayet ve icazetinizle her girişimi rahatça yapan FETÖ zihniyetinin masumiyetine nasıl inanabildiniz? 

Devletin her kademesinde etki ve yetki gücünü elde etme çabasında olan birinin amacının ne olabileceği hakkında en ufak bir fikriniz yok muydu?

Milletin namusunuza emanet ettiği bir iradeyi siz hangi gerekçe ile, hangi hakla böylesine emelleri olan birine teslim edebildiniz?

Böyle bir ihanete nasıl ortak oldunuz?

Aldatıldınız öyle mi?

Aldanmayacaksın kardeşim…

Aldanmayacaksın, kanmayacaksın, uyumayacaksın.

Türkiye gibi bir devletin başında oturuyorsan uyanık olacaksın.

Akıllı olacaksın. Zeki olacaksın.

Değil gözünün önündekini görememek, 5 hamle sonrasını göreceksin.

Devlet akılla yönetilir.

Aklın başka işlerde olmayacak; oturduğun koltuğun ve sana verilen vekaletin hakkını vereceksin.

Vicdanını ona buna kiraya vermiş korkaklarla değil, iradesi hür, memleket sevdalısı, akıllı, cesur, yürekli adamlarla çalışacaksın.

Korku ve menfaat biatçılarına değil; hakkın, adaletin, gerçeğin peşinde ve farkında olanlara itibar edeceksin.

Gözünü dört, kulağını sekiz açacaksın. Yanlışını söyleyenleri infaz etmek yerine, doğruyu gösterenleri baş tacı edeceksin.

Bu devleti var eden, bu milleti ayakta ve bir arada tutan değerleri yok etmek yerine dört elle sarılacak; bu değerlere sadece başın sıkıştığında değil her koşul ve şartta herkesten önce ve herkesten fazla sahip çıkacaksın.

15 Temmuz gecesi gerçek gücün ve iradenin kimde olduğunu herkes gördü. Sen de en az o kutsal iradeyi ortaya koyan, o tanklara göğsünü siper eden, gözünü kırpmadan namlunun önüne set olanlar kadar demokrasiye sahip çıkacak; gerçek gücün sende değil, seni oraya taşıyan ve orada tutanlarda olduğunu bileceksin.  

Yaşadıklarından ders alacak; yaptıkların ve yapmadıkların için vicdanınla hesaplaşacaksın. Aldatılmışlıklarının ve aldattıklarının muhasebesini iyi yapacak; sırf yandaş olmadıkları için haksız yere bedel ödeyenlerden helallik alacaksın.

Senden sandığın yobazların sadece sana değil, koskoca bir ülkeye ne bedeller ödettiğini her zaman hatırlayacak, ayrıştırıcı ve çatışmacı siyasetten vaz geçeceksin.

Demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığı ilkesinden ayrılmayacak; beyin arkası hesaplarla, durumdan vazife çıkararak yasama, yürütme ve yargı üzerinde hakimiyet kurma sevdasına son vereceksin.

Bu ülkenin % 50 den ibaret olmadığını, geri kalan % 50 nin de senin üzerinde hakkı olduğunu unutmayacak; ülke insanlarını benden-benden değil şekilde ayırmadan, senden olmayanları ötekileştirmeden herkese eşit mesafede duracaksın.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin hak, hukuk ve menfaatine sahip çıkacaksın.

Bu ülkenin sahibi değil, o koltuğun emanetçisi olduğunu unutmayacaksın.

Değerli arkadaşlarım,

Türkiye ehliyetsiz, liyakatsiz, beceriksiz ve tecrübesiz kadrolara emanet edilemeyecek kadar değerli bir ülkedir.

100 yıl önce bu ülke için kanlarını, canlarını feda edenler vardı, bugün hala var.

100 yıl önce bu ülke üzerinde emelleri olanlar vardı, bugün hala var.

100 yıl önce savaş meydanlarında bize meydan okuyanlar bugün masa başı taktik ve stratejilerle üzerimize geliyor.

O gün silahla karşılık vermek zorunda olduğunuz küresel güçlere, bugün akılla karşılık vermek zorundasınız.

Çünkü bu bir akıl oyunu.

İşte sizlere bir bir sıraladığım gibi en küçük hata, en küçük dikkatsizlik, en küçük bir gafletin sonu artık büyük felaketlere varabiliyor.

Hani sayın Cumhurbaşkanımız diyor ya sürekli, “dünya beşten büyüktür” diye… İşte o öyle değil arkadaşlar.

Uluslararası siyasetin matematiği başka türlü işliyor. Yani öyle sizin basite aldığınız gibi dört işlemle yürümüyor bu işler.

Dört işlem siyaseti işte bütün dünyada itibarınızı böyle beş paralık ediyor ve matematiğin bütün argümanlarını kullansanız da içinden çıkamayacağınız sonuçlara götürüyor sizi.

Bu noktada onların anlayabileceği basit bir işlemle ben seslenmek istiyorum iktidara.

Yüzde 50 den büyük Türkiye var değerli arkadaşlar…

Oy hesabı iktidara gelene kadardır.

İktidar olduktan sonra artık doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle tüm Türkiye için, ama sadece Türkiye için çalışmak zorundasınız.

Size küçük küçük parçalardan oluşan koskoca bir tablo çizdim.

Ne görüyorsunuz siz söyleyin değerli dostlar?

Bu tabloda gaflet var, dalalet var, ihanet var.

Bilgisizlik var, cehalet var.

İşin kötü yanı yaşadığımız bunca olaya ve ödediğimiz bunca bedele rağmen hala ders almayan bir hükümet var.

Şu dönemde bile tartışılması gereken asıl hususlar ve yapılması gereken acil işler dururken bambaşka bir gündemde yaşıyor hükümet.

Aklı, mantığı, bilimsel düşünceyi bir kenara bırakmış hala duygularıyla hareket ediyor.

Kısacası Türkiye bugün acemi ve gündelik siyasetin bedellerini ödüyor.

Hedefini 100 yıl önce en gerçekçi şekilde ortaya koyan Türkiye, bugün hedeflerden neredeyse 180 derece şaşmış durumda.

İç politikada istikrar yok, dış politikada itibar kalmamış, ekonomi pamuk ipliğine bağlı, terör almış başını gidiyor, bir de üstüne üstlük darbe girişimi…

Alt yapı dışında yatırım yok, üretim yok, ihracat zayıf, rekabet edebilir bir ekonomi yok, istihdam sıfır…

Bilim askıya alınmış, devlet yapısı çökmüş, devlet hafızasını yitirmiş, kamu kaynakları heba edilmiş, elde avuçta ne var ne yok hepsi satılmış…

Devletle vatandaş arasındaki bağ kopmuş, inanç, itibar ve güven erozyonu had safhada…

Vatandaş korku ve baskıyla sindirilmiş, borç batağına sürüklenmiş, başını kaldıracak hali yok…

Ayrıştırma, ötekileştirme almış başını gidiyor…

Türkiye şişirilip bırakılmış ağzı açık balon gibi, nereye gideceği, nereye çarpacağı belli olmayan bir yapıda…

Böyle devlet yönetilmez.

Türkiye gibi bir devlet, böyle hiç yönetilmez.

Değerli Arkadaşlarım 15 Temmuz darbe girişimi, demokrasimiz ve ülkemiz için bir kara leke olmakla birlikte, aslında hatalarımızın telafisi için de çok büyük bir imkan sunuyor.

Ancak hükümetimiz bu imkanı da heba etme pahasına yine kendi bildiği yoldan ayrılmadan siyasetine devam ediyor.

Geçmişte FETÖ’nün yaptığı operasyonların bir başka versiyonunu yaşıyoruz bugün. FETÖ’cüler gidecek yerine yandaşlar gelecek. Yani devlet bir örgütün elinden çıkacak güya, başka bir örgütün eline geçecek.

Ve bağlılık ön koşul olacak, liyakat yine gerilerde kalacak.

Peki ne değişecek?

Temizlik elbette yapılacak.

Ama kendi içindeki pislik dururken başkasının kapısının önünü süpürmek ne kadar anlamlı?

Asıl büyük pislikler yerinde dururken, onların kıyısındaki köşesindeki ufak parçaları temizlemekle neyi kurtaracaksın?

Kimseye danışmadan, sormadan, sorgulamadan ordunun emir komuta zincirini bozarak, geleneklerini yerle bir ederek, askeri eğitim sistemini çökerterek nereye varacaksın, ne sonuç elde etmeyi bekliyorsun?

Askeri kışlaları yerinden kaldırmakla mı engelleyeceksin darbeleri?

Ya da darbeyi engelleyeceğim diye attığın adamlar ileride başka felaketlere yol açmayacak mı?

Dünya nereye gidiyor ve biz ülke olarak bu gidişatın neresinde duruyoruz siz farkında mısınız efendiler?

Karşımızda devasa bir üst akıl dururken, bu kıt akılla mı başa çıkacağız biz?

Siz meseleyi anlayamamışsınız hala…

Bakın size buradan açıkça söylüyorum.

Bu kerameti kendinden menkul palyatif çözüm politikalarınızla zaman harcarken, başkalarının yeni taktik ve stratejiler geliştirmesi için zaman kazandırıyorsunuz.

15 Temmuzda biz bir büyük tehlikenin sadece öncü bir tehdidini savuşturduk.

Henüz hiçbir şeyi atlatabilmiş değiliz.

Türkiye’yi yakın vadede çok büyük tehditler bekliyor ve bunun için mekanizma çalışıyor.

Türkiye bir an önce ortak akla ve geniş tabanlı bir mutabakat zeminine dönmelidir.

Tabanda ve tavanda mutabakat sağlanmadan, öncelikli sorunların çözümü için ortak akıl ürünü radikal adımlar atılmadan, dahası partiler üretken bir siyaset zeminine kavuşmadan bu sorunların altından kalkamayız.

Her şeyden önce ve hepsinden önemli olarak ehil kadrolarla çalışmak zorundayız.

Devlet tecrübesi olan, birikimli kadroları iş başına getirmek zorundayız.

Bugün iktidarda sen ol, ben olayım tartışmalarının yapılacağı zaman değildir.

Herkes bütün varlığı ile elini taşın altına koymak ve bu yükü sırtlanmak zorundadır.

Bu nedenle bir milli mutabakat hükümeti kurulmalı ve seçimlere kadar bu hükümet siyasi, ekonomik sivil toplum ve bilim çevrelerini de sürece katarak  gerekli düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmelidir.

Tabanda ve halk nezdinde tezgahlanan ayrışma ve çatışma zemini de ancak bu yolla zayıflatılabilir.

Muhalefet partilerinin süreçten siyasal çıkar devşirme hesabıyla sessiz ve eylemsiz kaldığı bu dönemde biz, Anavatan Partisi olarak hiçbir ön koşul ve menfaat kaygısı olmaksızın, sürece her türlü desteği ve katkıyı sağlama noktasında son derece kararlıyız.

Bu noktada hiç kimse Anavatan Partisi’nin devlet hafızasını, tecrübesini ve birikimini küçümsemesin.

Zira Anavatan Partisi’nin iktidara geldiği darbe sonrası dönemde ve sonrasında Türkiye’ye yaptığı katkıyı hiç kimse inkar edemez.

Türkiye’nin bugün, milliyetçi, muhafazakar, atılımcı ruhu ve kalkınma odaklı hedefleriyle ve kurulduğu günden bugüne çizgisinde hiçbir kırılma ve sapma yaşamadan kendini sürekli yenileyen Anavatan Partisi’ne her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı vardır.

Anavatan Partisi’nin diplomasi, siyaset, ekonomi ve bilim alanlarındaki atılımcı ruhu ve potansiyeli sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın aşina olduğu bir gerçektir.

Değerli Arkadaşlarım,

Başta da ifade ettiğim gibi biz sadece eleştiri siyaseti yapamayız. Bugün ülkemizin en fazla ihtiyaç duyduğu çözüm odaklı siyaset anlayışını hakim kılmak zorundayız.

Milletimizin özlemi de budur, bize yakışan da budur.

Bu anlayışla bundan sonraki süreçle ilgili olarak kronik sorun halinde önümüzde duran bazı meselelere ilişkin önerilerimizi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Her şeyden önce bütün kurumlarıyla birlikte büyük bir çöküntüye uğrayan devlet yapısının demokratik, laik düzen ve hukuk kuralları çerçevesinde yeniden ele alınması gerekiyor.

Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi budur. Demokrasi dediğiniz şey kurumlar ve kurallar manzumesidir. Ne kurumları, ne de kuralları dilediğiniz şekilde değiştirme hakkınız yoktur.

Anayasal düzene sadakat yemini etmiş bir siyasi yapının, anayasa, yasalar ve hukuk dışına çıkması, ettiği yemine sadakatsizlik, milletten aldığı vekalete de ihanettir.

Dolayısıyla toplumsal düzenin hukuk devleti çerçevesinde yeniden rayına girebilmesi için, her şeyden önce bu düzeni tesis edecek kamusal yapının anayasa ve yasalarla tarif edilen çizgiye getirilmesi gerekir.

Bunun sağlanabilmesi için de yandaş siyasetinden vazgeçmek; kamu görevinin gerektirdiği bilgi, birikim ve liyakati esas alan bir anlayışı hakim kılmak gerekir.

Bu noktada şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim.

Son dönemde yapılan operasyonlarda 80 binin üzerinde kamu görevlisi FETÖ soruşturması kapsamında gözaltına alındı ya da görevden uzaklaştırıldı. Bu noktada kurunun yanında yaşın da yandığına ilişkin serzenişler geliyor kulağımıza.

Kamu kurum ve kuruluşlarından FETÖ yanlısı ya da üyesi olanların tasfiyesini desteklemekle birlikte, hiçbir bağı olmayanların da mağduriyet yaşamaması gerektiğine ve hukuk kurumlarımızın ve hükümetimizin bu noktada gereken hassasiyeti göstereceklerine olan inancımızı da ifade etmek istiyorum.

Bir diğer husus demokratik düzen için hayati derecede önem arz eden kuvvetler ayrılığı ilkesinin koşulsuz şekilde yeniden tesis edilmesi zorunluluğudur. Sağlıklı bir demokrasi için yasama, yürütme ve yargının bağımsız olarak çalışması gerekmektedir. Bu üç kuvvet üzerinde tesis edilmeye çalışılan vesayet, son dönemde bayraktarlığını yaptığınız demokrasi ile asla bağdaşmaz.

Partili Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanına tabi hükümet, hükümete bağlı yargı gibi bir sistem toplumsal düzeni alt üst edeceği gibi, bu kurumlara olan güveni de yerle bir edecektir. Ki, uygulanmaya çalışılan bu sistemin bizi getirdiği nokta da ortadadır.

Diğer yandan özellikle son 5-6 yıldır neredeyse darbenin her türlüsüne maruz bırakılan Türk Ordusu’nun, kendi gelenekleri içerisinde ve emir komuta zinciri bozulmadan yeniden yapılanmasına fırsat verilmelidir. Siyasi iradenin zaaflarından yararlanmak suretiyle ordu içine sızan terörist unsurlar bahane edilerek, kendi günahının bedelini hiç kimse Türk Ordusu’na yüklemeye kalkmamalıdır.

Bu şanlı ordu kahraman subaylarıyla, astsubaylarıyla, uzman erbaş ve erleriyle, her biri vatan sevdalısı tüm neferleriyle her zaman Türk Milleti’nin gönlünde ve en güzel makamdadır, öyle de kalacaktır.

Bu nedenle ordumuzun moral değerlerini çökertecek, saygınlığını ve itibarını zedeleyecek, geleneklerini alt üst edecek keyfi her türlü uygulamadan kaçınılmalıdır.

Yaşadığımız coğrafya ve içinde bulunduğumuz koşullar malum. O nedenle, ordumuzun her zamankinden fazla bir hassasiyetle korunması ve yüceltilmesi gerekir.

Darbe korkusu ve endişesi ile alel acele, sormadan, sorgulamadan yapılan her düzenleme yanlıştır, daha büyük felaketlere yol açabilir.

Siyasi iradenin görevi darbe yapar endişesi ile orduyu tasfiye etmek değil, ülkeyi darbenin eşiğine getiren koşulları yaratacak uygulamalardan ve tuzaklardan uzak durmaktır.

Yeri gelmişken askeri okullar meselesine de bir parantez açmak isterim.

Şunu açıklıkla ifade edeyim ki, askeri okulları kapatmak bir çözüm değildir. Eğer ülkeyi 15 Temmuz’a getiren koşulları askeri okullara bağlıyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. Olayın siyasi, bürokratik, adli boyutlarını atlayıp sadece askeri boyutuna takılmak ve çözüm için “askeri okulları kapatalım gitsin” demek, meseleyi hala anlamamış olmak ya da kıyısından köşesinden kıvırmak demektir.

Hazır eğitim konusu açılmışken bu konudaki görüşlerimizi de sizlerle paylaşmak isterim değerli arkadaşlar…

Eğitim bir milleti millet yapan en önemli unsurdur. Kendi değerlerini evrensel değerlerle örtüştüren, aklı ve bilimi önder edinen, açık fikirli, tartışan, sorgulayan, üreten bir nesil yetiştirmeyi hedefleyen bir anlayışa sahip olmadıkça eğitim, okumuş bir cahil sürüsü yaratmaktan başka işe yaramaz.

Bugün maalesef ülkemizde tarif ettiğimiz gibi bir eğitim sistemi yok. Sürekli ayarlarıyla oynanan ve adına sistem dahi denilemeyecek bir garabet yapı var eğitimde.

Öğrenmeye değil, ezbere dayalı bu garabet yapı ile sürekli sınav baskısına maruz kalan ve hepi topu birkaç saatte kaderini belirlemeye mahkum edilen çocuklarımızın özgür düşünceye sahip birer birey olmasını beklemek sadece hayaldir.

Gerçi ülkenin geri kalmışlığından medet uman kesimler için bu fevkalade memnuniyet verici bir durum tabii.

Pek çok ülkenin endişe duyduğu, ancak bizim hala farkında olamadığımız genç nüfus potansiyelimizin, bu eğitim ve öğretim sistemiyle nasıl heba edildiğinin farkında olamadık bir türlü. Ülke olarak neler kaybettiğimizin de…

Ne beyinlerini evrensel ölçülerde işleyebildik, ne de yetişmiş beyinlerimize sahip çıkabildik.

Bu konuda dünyada pek çok başarılı örnek olmasına rağmen, her şeyi dışarıdan almaya pek meraklı olan bizler, eğitim konusunda bir model almaya ya da model geliştirmeye hiç istekli olmadık.

Tabii bunda, okuyan, araştıran, sorgulayan, bilgiye ve öğrenmeye aç bir nesil yetiştirmeyi kendisi için tehdit olarak görenlerin büyük payı vardır.

Çok uzağa gitmeyin değerli arkadaşlar… Çok iyi yetiştirilmiş bir nesil, sonu kendi ülkesine ihanete varacak bir hareketin içinde olabilir miydi? Sahte cennet vaatlerine kanabilir miydi? Kendisini ülkesinde ve dünyada kabul ettirebilecek bilgi, birikim ve kişilik yapısına sahip bir nesil yetiştirebilseydik bir üçüncü dünya ülkesi gibi bu çağdışı sorunlarla uğraşırmıydık?

Sözü daha fazla uzatmanın alemi yok değerli arkadaşlar. Bu konunun önemini en az benim kadar sizler de biliyorsunuz. Anavatan Partisi inşallah iktidar olduğunda eski günlerde olduğu gibi yine aklı, bilimi önder edinen, son derece çağdaş ve üretken bir eğitim sistemini hayata geçirecektir.

Üniversitelerimiz, öncelikli gündem maddesi olacak; ezbere ve sadece diploma almaya dayalı sistemden araştırmaya, üretime ve uygulamaya dönük eğitim modeline geçilecektir.

Üniversitelerden söz edince, son operasyonlar çerçevesinde kapatılan ve bu sayede mağdur edilen öğrenci kardeşlerimizin de sıkıntılarını gündeme getirmek istiyorum.

Açılmasına sizin izin verdiğiniz, yıllarca denetimsiz şekilde faaliyetlerini yürütmesine göz yumduğunuz bu kurumları, önünü sonunu düşünmeden ani bir kararla kapatmak, hiç kimse kusura bakmasın devlet ciddiyetiyle bağdaşacak bir durum değildir.

Sorun yaşadığımız her kurumu kapatmak bir çözüm ise, o zaman bugün yaşadığımız her sorunlu kurumu kapatalım. Böyle bir şey olabilir mi? Kurumu kapatmak, sizin sorun çözme kabiliyetinizin olmadığını ya da korkulara teslim olduğunuzu gösterir sadece.

Peki üniversiteleri kapattınız. Burada okuyan öğrenciler ne olacak? Öğretim üyeleri ne olacak? Çalışanlar ne olacak? Bir alternatifiniz var mı? Efendim, öğrencileri başka üniversitelere yerleştireceğiz. Peki bu, öğrenciye ne getirecek, ne götürecek; düzenini nasıl alt üst edecek, aileler bundan nasıl etkilenecek düşündünüz mü hiç? Yok… Siz istediniz oldu…

Kurumları kapatmak yerine, o kurumları revize ederek; üniversite-sanayi işbirliği ile çok daha efektif bir eğitim modeli yaratma imkanı sağlayamaz mıydınız? Mesela bu kurumları sanayi odalarına devrederek hem öğrencilerin düzenini bozmayan, hem de eğitime farklı bir açılım getiren bir model üretemez miydiniz?

Niyet değerli arkadaşlar… Niyet ve beceri her şeyden önemli…

Değerli arkadaşlar

Biliyorsunuz Türk Ordusu Suriye’ye girdi. Bu bağlamda hem bu meseleyi hem de Türkiye’nin dış politikasını değerlendirmek istiyorum.

Malum biz son derece kritik bir coğrafyada yaşıyoruz. Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya, Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Ege gibi neredeyse sorunlar yumağı olan veya sorun yaratmaya elverişli bir coğrafyada yer almanın yanı sıra enerji kaynakları, enerji transferi, enerji güvenliği, ulaşım gibi tüm dünya için kritik konular açısından da son derece önemli bir konumdayız.

Böyle bir coğrafyada yaşıyorsanız iç istikrarınız kadar dış politikanız da son derece önemlidir ve hiçbir şeyi şansa bırakamazsınız. Son derece dikkatli, uyanık, tutarlı ve hesaplı olmak zorundasınız.

Bu mecra bir çıkar arenasıdır ve duygulara asla yer yoktur. Realist olmak, ileriyi görmek, senaryoları doğru okumak ve kendinize en uygun pozisyonu almak zorundasınız.

İçerideki “ben yaptım oldu” politikası başkasına tutmaz. Yapacağınız en küçük hatanın bedeli çok ağır olur.

Türkiye maalesef bu konuda çok kötü bir sınav verdi. Suriye politikasındaki yanlışlar IŞİD ve PKK terörünü azdırırken diğer yandan ülke güvenliğini kalıcı olarak tehdit eden coğrafi krizlere de neden oldu.

Geldiğimiz noktada çok geç kalmış olsak da bir yanlıştan dönme çabasını gözlemliyoruz. Ancak elbette bu yanlışa düşmeden alacağımız tedbirlerle çok daha sağlıklı geçirebileceğimiz bir süreci, bugün çok ağır bedeller ödeyerek geçiriyoruz.

Şu noktada artık önemli olan ordumuzun en hafif hasarla ve başarılı şekilde bu operasyonu tamamlayarak yurda dönmesidir.

Ben ağır bir travmadan sonra böylesine önemli bir harekata girişen Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kahraman askerlerine Allah yar ve yardımcınız olsun, en kalbi duygularla selamlıyorum.

Bundan sonra ümidimiz sadece yapılan tüm yanlışlardan dönülerek Türk dış politikasının özellikle komşularının toprak bütünlüğüne saygılı, “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi çerçevesinde yeniden revize edilmesidir.

Bu noktada da hükümetin tüm kararları kendi başına alma alışkanlığını bırakması ve ülkenin geleceğini ilgilendiren kararlarda siyasal ve toplumsal mutabakat aramasıdır.      

Siyaset milli bir meseledir

Türkiye gibi jeopolitik, jeostratejik önemi son derece yüksek bir ülkede siyaset yapıyorsanız, siyaset yapma biçiminiz, amacınız ve öncelikleriniz çok büyük önem taşır

Ülke olarak dünya siyasetinde varlığınızı egemen bir güç olarak sürdürmek istiyorsanız dünyayı ve kendinizi çok iyi tanımak, en az 40 yıllık 50 yıllık projeksiyonlarla siyaset üretmek zorundasınız

Bunu yapmadığınız takdirde bugün olduğu gibi çok ağır sorunlarla karşı karşıya kalırsınız ve sizin geleceğinizi başkaları dizayn eder

Türkiye maalesef rahmetli Özal’la yakaladığı dinamiği sürdüremedi. Özal sonrası yıllarda Türkiye siyaseti hep büyük çalkantılar yaşadı. Sorunları tanımlama ve sorunlarla başa çıkabilme zafiyeti yaşadı. Ve bu zafiyet belli dönemlerde siyasi tasfiyelere ve dizayn edilmiş yeni siyasi hareketlere sahne oldu

Ve Anavatan Partisi de ülkenin bu genel zafiyetinden etkilenerek büyük bir sarsıntı geçirdi.

Ancak burada şunu ifade etmek zorundayım. Birleştirici,  bütünleştirici ve kapsayıcı siyaset felsefesinin mimarı olarak Anavatan Partisi, Türkiye siyaseti üzerinde belirleyici bir etki yaratma gayretinde olan kesimlerin en çok korktuğu ve çekindiği partidir

Onun yeniden kalkınması ve Türk siyasetinde yeniden söz sahibi olması ihtimali, Türkiye’yi ayrıştırarak, bölerek, parçalayarak sonuç elde etme gayretinde olanlar için en büyük tehdittir.

Anavatan Partisi bunun farkındadır.

Ve geldiğimiz ortamda Türkiye’nin her zamankinden çok bu siyasi felsefeye ihtiyaç duyduğunun farkında olarak Anavatan Partisi tekrar eski günlerine dönecek bir atılım gayreti içindedir. Şu anda güçlü bir kadro ve teşkilat yapılanması tüm hızıyla devam ediyor. Seçimlere girebilecek şekilde tüm Türkiye’de teşkilatlanmış durumdayız.

Değerli Anavatanlılar

Bizim parti olarak geçmişimiz hizmet odaklıdır ve Türkiye’ye kattığımız değerler ortadadır.

Siyaset felsefemiz birlik, bütünlük, dayanışma ve ortak geleceğimiz için ortak mücadeleden geçer. 

Bizde dışlama yoktur. Ötekileştirme yoktur. Aldatma yoktur.

Değerleri sömürme ve siyasi rant devşirme yoktur.

Bu ülke hepimizin ve her türlü gayrete inat biz bir ve beraber olmak zorundayız.

Bu noktada Anavatan Partisi toplumun çimentosu olmayı vaat eder.

Milli menfaatler çerçevesinde edilgen değil, etkin bir politika vaat eder.

Akılcı ve gerçekçi bir dış politika, üretime ve toplumsal refaha dayalı bir ekonomi vaat eder.

Gerçek anlamda özgürlükçü, katılımcı demokrasi vaat eder.

İnançlara saygılı laik bir Türkiye vaat eder.

Değerleriyle çatışan değil, ortak değerleriyle yücelen bir Türkiye vaat eder.

Anavatan Partisi’nin kurucu değerlerine ve icraatlarına bakın, zaten farklı bir şey göremezsiniz.

Tabii bu noktada şunu da ifade etmek durumundayım.

Dünyada hiçbir şey yerinde saymıyor. Teknolojik imkanlar arttıkça dünya daha da küçülüyor. Doğal kaynaklar gibi, enerji gibi hızla tüketilen varlıklar dünyadaki politikalara da zamanla farklı yönler çizebiliyor.

Dolayısıyla siyasal partilerin de kendi politikalarını gelişen ve değişmesi muhtemel durumlara göre revize etmesi ve kendini sürekli yenilemesi gerekiyor.

Biz aradan geçen tüm zamana rağmen dünyayla bağımızı hiç koparmadan yaşanan gelişmeleri, üretilen politikaları, geleceğe yönelik projeksiyon ve stratejileri yakından takip ediyor ve buna göre politikalarımızı güncelliyoruz.

Az önce ifade ettiğim gibi siyaset yapma amacınız ve biçiminiz her şeyden önemlidir. Biz siyasetle kendimize menfaat devşirme amacında olmadığımız, Çağdaş Türkiye idealini her türlü davanın üzerinde tuttuğumuz için gündelik ve menfaatçi politikaların esiri olmadık hiçbir zaman.

Biz meselelere kimsenin bakmadığı pencereden baktık. Görünenin peşinden koşmadık, görünmeyenin telaşında olduk.

O nedenle Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı tablo bizim için hiç de yabancı değil.

Bu açıdan baktığınızda, bugün Türkiye’nin yaşadığı krizi yönetebilecek tek siyasi iradenin Anavatan’da olduğunu görürsünüz.

Ne bugünkü iktidarın ne de parlamentoda temsil edilen muhalefetin böyle bir yeteneği ve böyle bir siyasi iradesi asla yoktur.

Olsaydı, herhalde bugün yaşadığımız manzarayı görmezdik.

Değerli arkadaşlarım

Başta da ifade ettiğim gibi biz sadece eleştiri siyaseti yapmıyoruz.

Bugün burada dile getirdiğimiz gerçeklerin milletimiz tarafından da, siyasi otoriteler tarafından da çok iyi düşünülmesi ve anlaşılması gerektiğine inanıyorum.

Siyaseti sayısal üstünlüğe göre değerlendiren medyamızın bize çok fazla kulak vereceğini düşünmesem de, içinde bu ülkenin geleceğine yönelik kaygı hisseden herkesin Anavatan çatısı altında toplanarak bu kutsal mücadeleye destek olacağını umuyorum.

İşte bu noktada sizler ve bizler, her birimiz bu kutlu mücadelenin birer neferi olacağız. Bugün bizi bu salona getiren inanç, buradan çıktığımızda daha da kuvvetlenerek dalga dalga tüm Türkiye’ye yayılacak ve Anavatan Partisi yeni dönem siyasetinin parlayan yıldızı olacaktır.

İnançlı olacağız. Sabırlı olacağız.

Çatışmacı, kavgacı değil, uzlaşmacı olacağız.

Ayrıştırmacı, ötekileştirici değil, birleştirici olacağız.

Her zaman ve daima sadece doğrulardan ve gerçeklerden yana olacağız.

Siyaseti kirletenlere inat, biz siyasetin asil yüzü olacağız.

Bu partide hiç kimse ne genel merkeze, ne de genel başkana yaranma telaşında olmayacak.

Çünkü sizler bizim için değil, hepimiz Türkiye için buradayız.

Biz hep birlikte büyük bir takımız.

Size buradan şu sözü büyük bir gönül rahatlığı ile veriyorum.

Bu partide ne kimsenin hakkı yenecek, ne de hak etmeyen herhangi biri makam işgal edecek.

Madem irade milletindir, o milletin bir ferdi olan her Anavatanlı da iradesini hak ettiği oranda bu partide gönül rahatlığı ile gösterecektir.

Bir gün benim bu koltuğu hak etmediğime inandığınızda, tüm iradenizi ortaya koyarak beni alaşağı etmezseniz bu büyük millete ihanet etmiş olursunuz.

Değerli dava arkadaşlarım,

Sözlerimi bağlarken sizlere son birkaç şey daha söylemek istiyorum.

Bugünden itibaren çok zorlu bir yolculuğa başlıyoruz.

Türkiye’de siyaset her zaman bizim istediğimiz gibi şekillenmiyor malum.

Ama yılmayacağız.

Kim ne söylerse söylesin, bizi engellemek adına kim ne yaparsa yapsın biz birbirimizden güç alarak yolumuza inanç ve kararlılıkla devam edeceğiz.

Türkiye geldiğimiz şu noktada yeniden bir milli mücadele ruhuna bürünmek zorunda. Ve durum öyle gösteriyor ki, bu ruh şahlanışına bugün bu salondan başlayacak.

Önümüze çok engeller yığacaklar emin olun. Ama, inancınızın ve azminizin kırılmaya başladığı noktada, bu toprakları vatan yapan aziz şehitlerimizin, gazilerimizin, kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla tüm milli mücadele kahramanlarımızın hangi imkansızlıklar içinde neleri başardığını düşünün.

O tarihi yazan da bu asil milletti, bundan sonra tarih yazacak olan aynı millettir…

Şimdi bu onuru hep birlikte yaşamaya var mısınız?

Her şart ve koşulda bu mücadelenin gönüllü bir neferi olmaya var mısınız?

Bölmek isteyenlere karşı bütünleşmeye,

Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşmeye,

Egemenliğimizi yok etmek isteyenlere karşı direnmeye,

Tarihe gömmek isteyenlere karşı tarih yazmaya var mısınız?

O halde gazamız mübarek olsun değerli dava arkadaşlarım…

Sözlerime son verirken, bu ülke için tarihte ve bugün canını feda eden aziz şehitlerimize, kahraman gazilerimize, kutlu Türkiye davasının mimarı Mustafa Kemal Atatürk’e ve dava arkadaşlarına, onula birlikte mücadele veren isimsiz neferlerine, bu ülke için gerçek anlamda hizmet eden başta kurucu genel başkanımız rahmetli Turgut ÖZAL olmak üzere bütün devlet adamı ve siyasetçilerine minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Teşrifleriyle bizleri onurlandıran tüm misafirlerimizi ve siz gönül dostlarımızı da en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyor, muhabbetle kucaklıyorum.

Allah bu kutlu yolda bize ve milletimize zafer ihsan eylesin.

Yolumuz açık, şölenimiz kutlu olsun.

Allah’a emanet olun değerli arkadaşlarım”

Sakarya   İlinden Hasan BALKAN ile  Ömer Ali AYDIN  katıldı.

Büyük Anadolu Downtown Otel’inde yapılan Kongreye, kayıtlı 51 delegeden 50’si katıldı.

Geçerli 50 oyun tamamını alan İbrahim Çelebi, tek aday olduğu Kongrede genel başkanlığa tekrar seçildi.

Diyarbakır’da 2007 yılında Bağımsız Milletvekili Adayı olan  İbrahim Hacı Ensarioğlu Anavatan Partisine  geçti.Parti  Rozetini İbrahim Çelebi  taktı.

İbrahim Hacı Ensarioğlu  niçin  Anavatan Partisi   sorusuna da  cevabı  verdi.

ana


İbrahim ÇELEBİ

02.01.1966 yılında Kırıkkale’de doğdu.İlk ve orta öğretimini Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde okumuştur.Liseyi Kırıkkale Lisesinde,üniversiteyi Anadolu Üniversitesi İş İdaresi Bölümünde okumuştur.

ÇELEBİ; Anavatan Partisi’nin kuruluşundan bu tarafa partinin çeşitli kademelerinde görev almış, sırası ile  Gençlik Kolları Başkanlığı, İl Başkanlığı, Genel Başkan Danışmanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunup şu an Partimizin Genel Başkanlık görevini sürdürmektedir. 1988 yılından beri Gıda Hizmet ve Turizm alanlarından ticari hayatını sürdürmektedir. Sosyal alanda da bir çok sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yapmıştır.(Kırıkkale Spor As Başkanlığı,Keskin Spor İkinci Başkanlığı,Kırıkkale Esnaf Odalar Birliği [KESOB]Başkan Vekilliği,Bakkallar Odası Başkanlığı,Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu [TESK] Mesleki Eğitim Birimi Yönetim Kurulu Üyeliği)

İbrahim ÇELEBİ evli ve Metehan ÇELEBİ,Çağatayhan ÇELEBİ ve Selin Seyhan ÇELEBİ isimlerinde üç çocuk babasıdır.

Anavatan Partisi (ANAP), 1983 yılında Turgut Özal öncülüğünde kurulmuştur.

6 Kasım 1983′te yapılan genel seçimlerde %45,14 oy oranıyla 400 üyeli TBMM’de 211 milletvekilliği kazanarak çoğunluğu sağladı ve tek başına iktidara geldi.

ANAP Aralık 1983′te, Turgut Özal başkanlığında tek başına hükümeti kurdu. 25 Mart 1984′te yapılan yerel seçimlerde % 41,5 oy alan ANAP, birinci parti konumunu korudu. Bu seçimlere, 6 Kasım 1983 seçimlerine katılmasına izin verilmeyen partiler de katıldı. 28 Eylül 1986′da yapılan ara seçimlerde, ANAP önemli bir gerilemeyle oyların ancak yüzde 32,1′ini alabildi. Buna karşılık Süleyman Demirel’in desteklediği Doğru Yol Partisi (DYP) seçimlerden kazançlı çıktı. Milliyetçi Demokrasi Partisi 4 Mayıs 1986′da dağılınca milletvekillerinden bir bölümü Mehmet Yazar başkanlığında Hür Demokrat Parti’yi (HDP) kurdu; ama bu parti 28 Eylül 1986′daki ara seçimde bir varlık gösteremeyince ANAP’a katıldı.

29 Kasım 1987′de yapılan genel seçimler’de ANAP oylarını düşürmesine rağmen (% 36,31) 450 üyeli TBMM’de kazandığı 292 milletvekiliyle çoğunluğunu korudu. 26 Mart 1989 Yerel Seçimler’deyse, Başbakan Özal’ın merkezi yönetimle uyumlu çalışabilecek yerel yönetimler seçilmesi gerektiği yolundaki uyarılarına karşın, ANAP özellikle büyük kentlerde belediye başkanlıklarının çoğunu yitirdi; Sosyal demokrat Halkçı Parti’nin (SHP) zafer elde ettiği seçimlerde ANAP, il genel meclisi seçimlerinde de yüzde 21,2 oy toplayabildi. Yerel seçimlerin hemen ardından muhalefet partileri ANAP’ın üçüncü parti olduğunu öne sürerek erken seçim istedi. Bu ortamda Turgut Özal’ın 31 Ekim 1989′da TBMM’deki ANAP çoğunluğunun oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmesi de muhalafet için yeni bir eleştiri konusu oldu.

Cumhurbaşkanı Özal başbakanlığa TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut’u atadı. 17 Kasım 1989′daki ANAP I. Olağanüstü Kongresi Turgut Özal’dan boşalan genel başkanlığa Akbulut’u getirdi. Özal başkanlıktan ayrılmasına rağmen, siyasi olayların gelişmesinde belirleyici rolünü sürüdürdü. Dış politikayı yönlendirmesi iki dışişleri bakanının, Mesut Yılmaz ve Ali Bozer’in istifasına neden oldu.

3 Mart 1991′de ANAP İstanbul il başkanlığı için yapılan seçimde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’ın aday olması parti içindeki liberal-muhafazakar çatışmasını yüzeye çıkardı. Aralarında bakanların da bulunduğu muhafazakar grup bu adaylığa karşı çıktı, ama Cumhurbaşkanı Özal’ın da desteklediği Semra Özal il başkanlığına seçildi. Semra Özal’ın adaylığına karşı çıkan ve Turgut Özal’ın “istenmeyen bakanlar” olarak ilan ettiği Hüsnü Doğan, Mehmet Keçeciler, Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu’dan, Milli Savunma Bakanı Hüsnü Doğan, Özal’ın baskısıyla, Başbakan Akbulut tarafından görevinden alındı (22 Şubat 1991).

15 Haziran 1991′de yapılan olağan kongrede milliyetçi ve muhafazakarların desteğini alan Yıldırım Akbulut liberal, muhafazakar ve sosyal demokratların desteğini alan Mesut Yılmaz’a karşı yenilgiye uğradı. Seçimi yitiren Yıldırım Akbulut başbakanlıktan da istifa etti.

20 Ekim 1991′de yapılan genel seçimlerde oyların yüzde 24′ünü toplayan ANAP 115 milletvekili çıkararak ikinci parti durumuna düştü. Seçim sonrasında Yılmaz halkın ANAP’a anamuhalefet görevi verdiğini söyleyerek koalisyon görüşmelerinin dışında kaldı. 1991-1995 yılları arasındaki dönemi muhalefette geçirdi.

30 Kasım 1992′de yapılan II. Olağanüstü Kongre’de birkaç milliyetçi-muhafazakar dışında ağırlıklı olarak liberal kanat tarafından desteklenen Mesut Yılmaz’ın, muhafazakarların desteklediği Mehmet Keçeciler’i yenmesiyle partinin yönetimi büyük ölçüde Yılmazcıların eline geçti.

BBP adaylarını da listesine aldığı 24 Aralık 1995 seçimlerinden sonra Anavatan Partisi halk oyu bakımından % 19,65 ile 2. parti konumuna korusa da, koltuk bakımından üçüncü parti (132 milletvekili) oldu. Seçimlerden sonra, Refah Partisi (RP) ile ANAP arasında yürütülen koalisyon görüşmelerinin başarısızlıkla noktalanması üzerine, DYP ile ANAYOL hükümeti kuruldu. Refah Partisi’nin RP Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru sonucunda ANAYOL hükümetinin güven oylamasının iptal edilmesiyle ancak 4 ay sürebildi. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında kurulan REFAHYOL Hükümeti’nin sona ermesinin (30 Haziran 1997) ardından, 2 Temmuz 1997′de Mesut Yılmaz’ın başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinde Demokratik Sol Parti (DSP) ve Demokrat Türkiye Partisi (DTP) de yer aldı (ANASOL-D). Ancak bu hükümet de toplam 18,5 ay kadar sürdü, 25 Kasım 1998′de Mesut Yılmaz için verilen gensoru önergesinin TBMM’de kabul edilmesinden sonra Yılmaz istifa etti; Yılmaz’ın başkanlığındaki 55. Hükümet, Cumhuriyet tarihinin gensoruyla düşürülen ilk hükümeti olarak tarihe geçti.

18 Nisan 1999 genel seçimleri sonucu yüzde 13,22 ile 86 milletvekilliği kazanan ANAP TBMM’deki 4. büyük parti oldu. Anavatan Partisi, 28 Mayıs 1999′da Bülent Ecevit’in başkanlığında kurulan DSP-MHP-ANAP hükümetinin en küçük ortağı olarak 5. Ecevit Hükümeti’nde yer aldı.

3 Kasım 2002′de yapılan genel seçimler ise ANAP için bir facia oldu; % 5,11′lik oy oranıyla tarihinde ilk kez TBMM dışında kaldı. Seçimlerden hemen sonra 11 Ocak 2003′te yapılan 3. Olağanüstü Kongre’de, aday olmayan Mesut Yılmaz’ın yerine Ali Talip Özdemir seçildi.

Özdemir’in aynı yıl içinde istifa etmesiyle genel başkanlığa Nesrin Nas seçildi.

Şubat 2005′te Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nden istifa eden Isparta milletvekili Erkan Mumcu, 2 Nisan 2005 tarihinde yapılan kongrede tek aday olarak genel başkanlığa seçildi. Aynı yıl içinde logosunu ve ANAP olan kısaltmasını ANAVATAN olarak değiştirdi.

ANAVATAN, 22. dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etmiş milletvekillerinin katılımıyla TBMM’de grup kurabilcek milletvekili sayısına ulaştı ve 3. parti konumuna geldi.

2007 Genel Seçimleri öncesinde Doğru Yol Partisi ile birleşme kararı aldı, fakat daha sonra bazı nedenlerden dolayı birleşme gerçekleşemedi, aday listelerini geç verdiği gerekçesiyle de genel seçimlere de katılamadı.

25 Ekim 2008′de yapılan 6. Olağanüstü Büyük Kongre’de, genel başkanlıktan çekilen Erkan Mumcu’nun yerine Salih Uzun seçildi.

31 Ocak 2009′da yapılan tüzük kongresinde alınan kararla daha önce 1983′ten 2005 yılına kadar kullandığı logoyu yeniden kullanmaya başladı. 2009 Yerel Seçimlerinde, eski genel başkanlardan Mesut Yılmaz’ın memleketi olan Rize dışında bir varlık gösteremedi. Aldığı binde 7′lik oy oranı, siyasi tabanının tamamen eriyerek eski gunlerine nazaran artık bir tabela partisi konumuna geldiğinin en açık göstergesi oldu.

23 Temmuz 2009′da Demokrat Parti (DP) ile birleşme kararı aldı. 31 Ekim 2009 tarihinde Ankara’da yapılan 10. Olağan Büyük Kongresi’nde, kendini fesih ve Demokrat Parti ile birleşme kararı alındı.

ana

Feshedilip Demokrat Parti ile birleştikten sonra, 7 Eylül 2011 tarihinde aynı adla tekrar kurulan partinin Genel Başkanlığına İbrahim Çelebi getirilmiştir.

ANAP Genel başkanları

1) Turgut Özal (20 Mayıs 1983-31 Ekim 1989)

2) Yıldırım Akbulut 31 Ekim 1989-15 Haziran 1991)

3) Mesut Yılmaz (15 Haziran 1991-27 Kasım 2002)

– Ekrem Pakdemirli (Vekâleten) (27 Kasım 2002-11 Ocak 2003)

4) Ali Talip Özdemir (11 Ocak 2003-13 Aralık 2003)

5) Nesrin Nas (13 Aralık 2003-25 Kasım 2004)

– Halil İbrahim Özsoy (Vekâleten) (25 Kasım 2004-2 Nisan 2005)

6) Erkan Mumcu (2 Nisan 2005-25 Ekim 2008)

7) Salih Uzun (25 Ekim 2008-31 Ekim 2009)

8)İbrahim ÇELEBİ (7 Eylül 2011-28 Ağustos 2016)

9)İbrahim ÇELEBİ (28 Ağustos 2016)


ANAVATANanavatan1anavatan2anavatan3anavatan4anavatan5anavatan6anavatan7anavatan8anavatan9anavatan10anavatan11anavatan12anavatan13anavatan14anavatan15anavatan16anavatan17anavatan18anavatan19anavatan20ANAVATAN21anavatan22anavataN25ANAVATAN27ANAVATAN28ANAVATAN30ANAVATAN31ANAVATAN32ANAVATAN35ANAVATAN40ANAVATAN60ANAVATAN61ANAVATAN63anavatan66ANAVATAN68ANAVATAN71ANAVATAN89ANAVATAN675ANAVATAN876ANAVATAN879ANAVATAN2232ANAVATN29


FEHMİ1

Haber-Fehmi DUMAN-  Habervole-Ankara

YORUMLAR

İlgili Terimler :

BENZER HABERLER

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar