Dolar : Alış : 6.2671 / Satış : 6.2784
Euro : Alış : 7.3794 / Satış : 7.3927
HAVA DURUMU
hava durumu

sakarya30°CSisli

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 26 Kategoride 13310 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

İdeal Devlet Yönetimi Nasıl Olmalıdır?

08 Temmuz 2018 - 8.559 kez okunmuş
Ana Sayfa » ana manset»İdeal Devlet Yönetimi Nasıl Olmalıdır?
İdeal Devlet Yönetimi Nasıl Olmalıdır?

İdeal Devlet Yönetimi Nasıl Olmalıdır?

Prof. Dr. Ali Seyyar

İslâm, insanların bir devlet çatısı altında birlikte barış içinde yaşamalarını öngörürken, devlet kurumunun gerekliliğine işaret etmekle beraber devletin yönetim biçimi ile ilgili somut bir dayatmada bulunmamaktadır. Ancak İslâm’da her ne kadar standart bir devlet modeli ve yönetim biçimi sunulmamış ise de ideal bir devlet yönetimin temel ilkelerini Kuran ve Sünnetin emir ve önerilerinden belirlemek mümkündür. Bu doğrultuda ideal bir devlet yönetiminin ilkelerini şu şekilde belirleyebiliriz:

İdeal Bir Devlet, Hukuk Sistemini Adalete Bağlayan Bir Yönetim Mekanizmasına Sahip Olmalıdır

Adalet; hak, hukuk, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine uygunluk ve doğruluk anlamlarına gelen hem ahlâkî bir erdem, hem de bütün insanların eşit yaratıldığını ve dolayısıyla fırsat eşitliği doğrultusunda herkesin sosyal-refah içinde yaşamayı hak ettiğini ifade etmek isteyen hukukî bir terimdir.Hukuk ise, bir toplumun umumî menfaatini veya fertlerin müşterek iyiliğini sağlamak maksadıyla konulan ve kamu gücü ile desteklenen kaide, hak ve kanunların bütünüdür. Adaleti ve hukuku ahlâktan bağımsız olarak düşünemeyiz. İyi, güzel, faydalı ve doğru gibi kavramlardan hareketle meydana gelen ahlâk, müstakil bir yapıya sahip olması açısından hukuktan ayrılırken, olması gerekeni gerçekleştirme boyutuyla hukukla paralellik arz etmektedir. Dolayısıyla ideal bir devlet, bütün vatandaşlarına hukuk (temel haklar) güvenliği sağlayan âdil bir yönetim anlayışı ile tesis edilebilir.

Kuran’a göre bir devletin hukuk sistemi (terazisi) doğru (âdil) olmalıdır. Bu da ancak adalet ile mümkündür. Allah, geniş anlamda terazi sembolüyle verdiği adaletin nasıl uygulanacağını aşağıdaki âyetle açıklamaktadır:

Ve tarttığınız zaman, şaşmaz (doğru) bir teraziyle tartın. İnsanların hak ettikleri şeylerden, yoksun bırakmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın.”[1]

İdeal bir devlet modelinde devlet başkanı dâhil hiç kimse şer’i hükümlerin ve adaletin dışına çıkamaz ve hiçbir idareci hiçbir vatandaşına zulmedemez. İlgili âyet, tam da bu noktaya işaret etmektedir:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[2]

Adalet ilkelerinden taviz vermeyen ideal bir hukuk devleti oluşturmak, Kuran ve Sünnetin ruhuna pek tabiî ki en uygun olanıdır. Ancak bir hukuk devletinin gerçek anlamda adalet ilkelerine uyup uymadığı, o devletin başında olan yöneticilerin adaleti benimseyip benimsemedikleri ile yakından ilgilidir. Bunun için bir Müslüman devlet adamının adalet bilinci en yüksek seviyede ve bütün tutum ve davranışları hakkaniyetli olmalıdır. Adaletle hükmeden, adalete saygı gösteren, oturmuş ve işlevsel olan bir hukuk sistemini sarsmayan, adalet dağıtan kurumlara ve mahkemelere müdahale etmeyen âdil devlet başkanları, Allah katında muteber idarecilerdir.

“Verdiği hükümlerde (kararlarda), ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teala’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”[3]

İdeal Bir Devlet, Sosyal Refahı Esas Alan Hizmetkâr Bir Yönetim Mekanizmasına Sahip Olmalıdır

Halkın sosyal refahını sağlamakla yükümlü olan ideal bir devlet, bütün vatandaşlarına fırsat eşitliği çerçevesinde asgari hayat standardının gereklerini temin etmeye çaba gösterir. Buna göre toplumun üyelerinin her birisinin asgarî seviyede de olsa sosyal güvencesi sağlanmış olmalıdır ve herkesin hayat kalitesi âdil bir düzenleme ile artırılmalıdır.

Medine İslâm devletinin kurucusu olan son Peygamber Hz. Muhammed (sav),bu doğrultuda hem kurumsal sosyal-refah modelinin temel ilkelerini ortaya koymuş, hem de hizmetkâr liderlik anlayışı çerçevesinde halkına her türlü hizmette bulunarak, uygulamalı olarak örnek olmuştur. Bir devlet başkanı sıfatıyla beyan ettiği aşağıdaki söz, bir devletin öncelikli görevlerinin başında başta yardıma ve desteğe muhtaç olmak üzere bütün sosyal kesimlere yönelik hizmet etmek olduğunu açıkça göstermektedir:

“Korunmaya (bakıma) muhtaç aciz (kendi kendine yeterli olmayan) kimselerin sorumluluğu (bakımı) bize (devlete) aittir.”[4]

İdeal Bir Devlet, Katılımcı Demokrasiyi Benimseyen Bir ŞuraYönetim Mekanizmasına Sahip Olmalıdır

Allah’ın Resulü ve elçisi olması hasebiyle Hz. Peygamberin (sav) özellikle dinî/itikadî konularda beyân ettiği her şey, emir ve kesin bir hüküm olarak benimsenmesi gerektiğini Kuran-ı Kerim, uyarı mahiyetinde bildirmektedir. İmanın bir gereği olarak itirazsız itaatin şart olduğunu ortaya koyan ilgili âyet şu şekildedir:

“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek, gerekse mümin bir kadın için, artık işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne asi olursa (bunu uygulamazsa) açık bir sapıklık etmiş olur.[5]

Ancak Medine İslâm devletinin başkanı olarakHz. Peygamber (sav), vahiyle direkt ilgisi olmayan dünyevî ve idarî konularda genelde ashabıyla istişare etmeyi tercih etmiştir. İstişarenin ehemmiyetine dair ilgili âyet, ideal bir devlet yönetim mekanizmasında şura meclisinin bulunması gerektiğini ortaya koymaktadır:

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında istişare (danışma) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.”[6]

Şûra, İslâm’ın, Müslüman toplumunda ve Müslümanlarca kurulacak bir devlette gerçekleştirmek istediği temel esaslardan biridir. Şura ilkesi, başta peygamberler olmak üzere Müslüman devlet idarecilerini bağlayan ilahî bir hükümdür. Bir devlet başkanı sıfatını da taşıyan Hz. Peygamberin (sav) müşfik ve hizmetkâr liderlik anlayışı, Kuran’da tescil edilmektedir. Ancak karar alma sürecinde Allah, aşağıdaki âyetle peygamberinden (sav) şura ilkesine de kesinlikle uymasını emretmektedir.

 “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”[7]

Dolayısıyla kararların alınmasında her çeşit görüşün alınması ve vatandaşlara yönetime katılma hakkı tanınması, keyfî bir uygulama olmaktan çok ilahî bir emirdir. Herkesin ruhen ve fikren iştiraki neticesinde ortak akıl ile alınan kararların tereddütsüz olarak hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi de önemlidir.

İdeal Bir Devlet, Denetime Açık Şeffaf BirYönetim Mekanizmasına Sahip Olmalıdır

Şeffaflık veya saydamlık, bir toplumda bütün siyasî, sosyal ve iktisadî faaliyetlerin denetlenebilir halde olması ve kişilerin, özellikle de idarecilerin-siyasetçilerin doğru, açık ve hesap verir durumda olmalarıdır. Şeffaf bir devlet anlayışında fertler, katılımcı demokratik bir ortamda devletin işleyişi ile ilgili her türlü bilgiye eksiksiz olarak ulaşabilmektedir.

Hz. Muhammed (sav) örnek bir devlet başkanı olarak, her türlü eleştirilere açık, tasarrufta bulunduğu idarî uygulamalarında gayet şeffaf ve sorgulanabilir hoşgörülü bir liderdi. İnsanların bireysel görüş ve taleplerine karşı gösterdiği son derece müsamahasından dolayı Hz. Muhammed’e (sav) (velev ki bu kişi bir provokatör de olsa) herkes derdini, isteklerini veya şikâyetini rahatlıkla anlatabilirdi.Hulefa-i Raşidin devrinde de halkın görüş beyan etme hakkının yanında denetim ve şeffaflık ilkelerine ne kadar önem verildiğine dair birçok örnek vardır. Bunlardan Hz. Ömer’in hilafet dönemine ait bir anekdotu burada zikretmekte fayda vardır:

Halife Hz. Ömer, bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Bu sefer herkese ancak bir parça kumaş düşmüştü. Oğlu Abdullah, babasına, “Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işini görür. Ben hakkımı sana vereyim de, kendine güzel bir elbise yaptır.” dedi. Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul etti ve iki parça kumaştan kendine bir elbise diktirdi. Birkaç gün sonra, üzerinde bu yeni elbise olduğu halde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı ki o esnada arka saflarda oturan fakir bir zat ayağa kalktı ve şunları haykırdı: “Ey müminlerin emiri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çünkü sen, Allah ve Resulünün yolundan gitmiyorsun!” dedi. Halife, bu tepkinin karşısında sarsıldı ve bunun sebebini sordu. O zat, sebebini şöyle izah etti: “Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği hâlde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptırmışsın!” Bir idarî hata yapmış olmaktan son derece korkan Hz. Ömer, bu iddia karşısında rahatlamıştı ve cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a işaret etti. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Bu sefer o cesur zat ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Şimdi konuş, ey müminlerin emiri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum”. Bunun üzerine ellerini Cenab-u Hakka açan Halife Hz. Ömer şöyle dua etti: “Ey Rabb’im! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan dolayı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin”.

İdeal bir devlette kim iktidara gelirse gelsin sorumlu yöneticiler, halkın kendilerine açıkça tepki göstermelerine izin vermeli ve hatta onları bu yönde yüreklendirmelidir.

Buradan da anlaşıldığı gibi vatandaşların, hangi siyasî sistem içinde olurlarsa olsun, her türlü yanlış uygulamalara ve haksız muamelelere karşı tepki gösterme ve eleştirme hakları vardır. Hak aramak ve haksızlıklara (zulme) karşı tepki göstermek, aynı zamanda imanın da bir göstergesidir. Her Müslüman, imanını korumak adına bu hakkını kullanmakta aslında serbest değildir, mutlaka gücü nispetinde bu hakkını kullanmak mecburiyetindedir. Özellikle haksızlık yapan yöneticilere karşı, nasıl bir tavır alınması gerektiğini Hz. Peygamber (sav), şu hadisleriyle bildirmektedir:

“Eli ile cihat eden kişi, mümindir. Dili ile cihat eden kişi, mümindir. Kalbi ile cihat eden kişi, mümindir. Bunun ötesinde ise, hardal tanesi kadar bile iman yoktur.”[8]

İdeal bir devlet modelinde vatandaşlara, kötülüğü-haksızlığı önleyici veya engelleyici tavrını ortaya koyabilme ve eleştirme hakkı verilmelidir. Ancak bu şekilde devlet-millet kaynaşması gerçekleşebilir. Eleştirilere açık olmayan, nasihatleri dikkate almayan, hatalarını görmeyen ve hatta ısrarla zulme devam eden siyasî liderlerin veya yöneticilerin ideal bir devlet modelinde görevlerinde kalma hakları yoktur. Bu gibi yöneticileri görevinden alma (azletme) yetkisi, hangi şartların gerçekleşmesi halinde, kime, hangi istişarî kuruma ve nasıl verileceği konusu, oluşturulacak siyasî ve hukuk sistemi içinde baştan ele alınması gereken bir meseledir.

[1]Kuran; Şuara (26): 182-183.

[2] Kuran; Nisa (4): 58.

[3] Müslim; İmare: 5 (hd. No: 1827/18).

[4] Buhari; Feraiz: 25.

[5]Kuran; Ahzab (33): 26.

[6] Kuran; Şura (42): 38. Mekke’de nazil olan bu âyet, İslâm devletinin yönetim biçimini ilgilendirdiği kadar Müslüman toplumunu ve birlikte karar alma modelini de yakından ilgilendirmektedir.

[7] Kuran; Al-i İmran (3): 159.

[8] Müslim; İman: 80.

YORUMLAR

İlgili Terimler :

BENZER HABERLER

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar